Popüler Yayınlar

93 CİNAYETLERİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
93 CİNAYETLERİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Nisan 2013 Pazartesi

Karanlıkta bırakılan katliam: YAVİ

1 Nisan 2013 / İDRİS GÜRSOY
Asker kıyafetleri ve G-3 tüfekleri ile geldiler. Beldenin haberleşmesini kestiler. Kahvede topladıkları 38 kişiyi tarayıp kayıplara karıştılar. Faillere bugüne kadar ulaşılamadı. Kimdi bunlar? Yavi’nin Sivas ve Başbağlar’la ilgisi var mıydı?
‘25 Ekim 1993 günü saat 19:40 sularında Çat nüfusuna kayıtlı Zeki Bingöl’e ait 25 DY 442 plakalı Isuzu marka kamyonet, beş kişilik bir grup tarafından gasp edildi. Çat’a bağlı Yavi beldesinin telefon hatları kesildi. Askeri kamuflaj giyen ve G-3 piyade tüfeği taşıyan örgüt mensupları şüphe çekmedi.”

Bu satırlar, MİT’in TBMM Meclis Araştırması Komisyonu’na gönderdiği, 1993’te 38 kişinin öldürüldüğü Yavi katliamıyla ilgili ‘Gizli’ bilgi notundan. 1993, ardı ardına gelen faili meçhul cinayetler, şüpheli kazalar ve katliamlarla Türkiye’nin en karanlık yılı olarak tarihe geçti.

Bingöl’de 33 erin şehit edilmesi, Sivas’ta Alevi-Sünni çatışmasını körüklemek için Madımak Oteli’nin yakılması, hemen ardından Başbağlar katliamı, birkaç ay sonra Yavi’de 38 vatandaşımızın silahla taranarak öldürülmesi, ülkeyi iç çatışmaya sürüklemek için yapılan kapsamlı bir planın parçalarıydı. Ancak pek çok faili meçhul gibi bu olaylar da aydınlatılamadı.

2 Temmuz 1993 Sivas olaylarının Devlet Denetleme Kurulu tarafından incelemeye alınmasından sonra Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e Yavi katliamıyla ilgili de bir dosya sunuldu. Yeni ayrıntılar, Erzurum’un Yavi ve Pasinler’in Çiçekli köylerinin hedef seçilmesinin tesadüf olmadığını gösteriyor.

İyi bir istihbarat çalışması yapılmış, katliamdan saatler önce Yavi’nin çevreyle iletişimi kesilmiş. Jandarma kıyafetli ve G-3 silahlı beş kişilik grup şüphe çekmemiş. Katliamdan sonra failler ellerini kollarını sallayarak uzaklaşmışlar.

Savcılık soruşturmasında tim komutanının Amerikan tıraşlı olmasına kadar eşkâller verilmesine rağmen bugüne kadar kimse yakalanmamış. Erzurum’da on binlerin katıldığı gösterilerde kitleler Kürt mahallelerine yönlendirilmiş. Bakanlar yuhalanıp linç edilmek istenmiş. Başbakan Tansu Çiller, demokratik çözüm arayışlarını sona erdirmiş.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Devlet Denetleme Kurulu’na sunulan Yavi dosyasındaki şoke edici ayrıntılar şöyle:

Asker kıyafetli tim: Yavi katliamıyla ilgili dosyada MİT’ten gelen gizli bilgi notunun yanı sıra Erzurum Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin soruşturma evrakı, tanık ifadeleri, olay yeri tespit tutanağı ve olay yeri krokileri bulunuyor. 93’teki şüpheli olaylar sıralanıyor.

MİT’in TBMM Araştırma Komisyonu’na ilettiği bilgi notunda, müsteşar adına Müsteşar Yardımcısı Muhammed Dervişoğlu’nun imzası var. 1 Kasım 2012 tarihli belgede “Yavi’deki katliamla ilgili kayıtlarımızla yapılan araştırma neticesinde hazırlanan bilgi notu ilişikte sunulmuştur.” deniyor.

Eylem öncesi beldeye giden telefon hatlarının kesildiği, halkın askerî kamuflaj giymiş ve G-3 piyade tüfeği taşıyan örgüt mensuplarını asker sanarak şüphelenmedikleri, vatandaşları kahvehaneye toplayan ekibin 38 kişiyi öldürdükleri ve 8 kişiyi de yaraladıkları kaydediliyor.

MİT bilgi notunda PKK-KCK mensubu oldukları belirtilen 5 kişilik grupla ilgili daha sonra şu bilgiler yer alıyor:

“Eylemin ardından beldeden ayrılan örgüt mensuplarının Çat’ın güneyindeki Molla Ömer köyü istikametine gittikleri ve Kurbanlı köyünde aracı terk ettikleri, yaya olarak Karabey köyüne geçen örgüt mensuplarının mezkur köyde (…) plakalı bir aracı gasp ederek Cibo mezrasına geldikleri, akabinde Çat-Bingöl-Yedisu üzerindeki Kılıçderesi istikametinde Yedisu Mozi ormanlık alanına kaçtıkları belirlenmiştir.”

MİT belgesinde, olay sonrası incelemelerde örgüt mensuplarına yardım ve yataklık ettikleri belirlenen üç kişinin tutuklanarak cezaevine gönderildiği de kaydediliyor. Ayrıca, 27 Ekim 1993’te Kürdistan Haber Ajansı’nda ‘Gerillalardan Lice katliamına misilleme’ başlıklı bir haberin yayımlandığı ve örgütün eylemi üstlendiği belirtiliyor.

Yavi ‘istihbarat’la seçildi: Dosyada, Yavi’nin hedef seçilmesinin tesadüf olmadığı belirtiliyor: Yavi, etrafında Alevi ve Kürt köylerinin olduğu bir Türk köyü. Bölgenin en büyük nüfusuna sahip. Alevi ve Kürt köylerinin yol merkezinde bulunmakta.

Tunceli- Yedisu, Bingöl-Karlıova, Muş-Varto, Erzincan-Tercan ilçelerine sınır veya yakın. Erzurum’un Kürt nüfusunun ağırlıkta olduğu bölgede. Tekman ve Hınıs’a komşu. Bölgenin kanaat önderlerinden birçoğunun dini eğitim aldığı bir medrese geçmişi var.

 Avlarlı Efe (1915-1919), Babadereli Ahmet Efendi (1942-1947), Hacı Halis Emek (1947-1952), Muhammed Yıldız (1952-1968), Molla Ahmet Sunar, Zeki Efendi bunlardan bazıları. Köy bölgede devlete bağlılığıyla tanınıyor. 1993, terör eylemlerinin, faili meçhul cinayetlerin, etnik, dini ve ideolojik toplumsal kamplaşmaları oluşturma çabalarının en yoğun olduğu bir yıl. Taşıdığı özellikler itibariyle Yavi, etnik ve dini terör oluşturma çabası gösterenler tarafından özellikle seçildi.

Amerikan tıraşlı komutan: Cumhuriyet Savcılığı’nın İlçe Jandarma Komutanlığı’na yazdığı yazı da dosyada bulunuyor. Savcı, sanık eşkâlleri verilerek faillerin yakalanması için çalışma yapılması ve her üç ayda bir bilgi verilmesini istiyor. Savcının yazısında ekibin başındaki isim şöyle tarif ediliyor: 


“Komutanları; 25-30 yaşlarında, kısa boylu, siyah saçlı, Amerikan tıraşlı, saçları geriye doğru taralı, dolgun, sakalsız, bıyıksız, askeri elbiseli, Kalaşnikof marka silah taşıyor, ince sesli (bayan da olabilir).

Diğer dört kişi hakkında da şunlar yazılı: 


“İkisi 20-22 yaşlarında, askeri elbiseli. Biri 14-18 yaşlarında, kısa boylu, yeşil papaklı, askeri elbiseli, altta iki dişi altın, G-3 silahı taşır. Diğeri de 20-22 yaşlarında, 1.80 boyunda, 75 kilo ağırlığında, hafif sakallı, kapşonlu, koyu renkli atkı taşır, askeri elbiseli, G-3 piyade tüfeği taşır.”

İlçe Jandarma Komutanı Teğmen Osman Aksu ve üç astsubayın altında imzaları bulunan olay yeri tespit tutanağında da ilginç bilgiler var. Olay, 19.00-20.00 sıralarında gerçekleşiyor. İlçe Jandarma Karakolu’nun haberi 21.45’te oluyor. Olay yeri olan kahvehanede Kalaşnikof tüfeğine ait 7,62 mm çapında 48 adet boş, 5 adet dolu, G3 piyade tüfeğine ait 7,6 çapında 26 boş kovan bulunduğu belirtiliyor.

Alvarlı Efe’nin torunu da öldürüldü: Yavi katliamından 5 gün sonra 30 Ekim akşamı bu defa Pasinler’e bağlı Çiçekli köyü basılıyor. Yöntem aynı. Katliamın bilançosu  6 ölü, 13 yaralı. Çiçekli’de öldürülenler arasında Alvarlı Muhammet Lütfü Efendi’nin torunu da bulunuyor. Erzurum halkının âdeta sinir uçları ile oynanıyor.

Cumhuriyet Caddesi’nde galeyana gelen halk, HADEP’in il binasına saldırıyor. Kürt kökenli vatandaşların yoğunlukta olduğu Mahallebaşı semtine doğru yöneliyorlar. Dönemin valisi Oğuz Berberoğlu, Naim Hoca (Gölleroğlu) ve halkın itibar ettiği kişiler devreye giriyor.  Gazeteler “Erzurum ayaklandı”, “PKK terörüne ilk ayaklanma Erzurum’dan” diye manşetler atıyor. Türk-Kürt çatışması son anda önlenebiliyor.

Başbakan Tansu Çiller, Yavi katliamından iki hafta önce 10 Ekim’de Avrupa Konseyi toplantısı için gittiği Viyana’da terörü çözmek için silah dışında arayışları olduğunu belirtmiş ve “İspanya tecrübesinden (Bask modeli) biz de yararlanacağız.” demişti. Çiller, Yavi’den sonra ise 27 Ekim’de “Ya bitecek, ya bitecek!” açıklamasını yaptı.

Son olarak, ilginç bir ayrıntıyı paylaşalım. Yavi katliamının olduğu gün Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş, kuvvet komutanları ve Milli Savunma Bakanı Mehmet Gölhan Erzurum’daydı. Erzurum merkezli 9. Kolordu’nun komutanı da Doğu Aktulga’ydı.
  
Kontrgerilla ve JİTEM gibi örgütlerin izleri var  

Meclis Darbeleri Araştırma Komisyonu üyesi Erzurum Milletvekili Cengiz Yavilioğlu, yakınlarını Yavi katliamında kaybetmiş. Yavi katliamı ile ilgili yaptığı çalışmadan sonra vardığı sonucu, “Devletin güvenlik birimlerinde hiçbir bilgi ve belge yok.

Hiçbir araştırılma yapılmamış, failler yakalanmamış, olayın üzeri örtülmüş.” diye açıklıyor. Yavilioğlu; Sivas, Başbağlar ve Yavi katliamlarının birbiriyle ilişkili olduğuna inanıyor. Devlet içindeki JİTEM, Kontrgerilla gibi örgütlere işaret ediyor:

“Türkiye’de 1993’ten itibaren yaşanan faili meçhuller ve terör olayları artış göstermiştir. Özellikle Sivas Başbağlar ve Yavi’de yaşanan olaylar bahane edilerek Alevi-Sünni, Türk-Kürt çatışması medyada getirilmek suretiyle huzur ve güvenin sarsılması ve siyasi istikrarın bozulması amaçlanmıştır. Bu eylemlerin zamanlaması dikkate alındığında terörle mücadelede silah dışındaki yolların arandığı dönemde meydana gelen bir olaydır Yavi katliamı. 1993’te vuku bulan Sivas ve Başbağlar gibi birçok olay detaylı araştırılıp kamuoyu gündemine taşınmasına rağmen Yavi maalesef gündeme hiç alınmamıştır. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e arz ettik. DDK’nın 93’le birlikte konuyu bütün yönleriyle araştırmasını umuyoruz. Bu olaylar aydınlatılıp failler yakalanamazsa aynı karanlık yapılar benzer tehlikeleri yeniden yaşatmaya çalışacaklardır.”

Yavi, 93’teki faili meçhul olaylardan sadece biri 

Yavi olayının da yaşandığı 93’te başka hangi olağanüstü eylemler gerçekleşmişti? Dosyada bu eylemlerle birlikte terörle mücadele yöntemlerindeki değişikliklere de dikkat çekiliyor.

23 Mayıs 1993’te Bingöl-Elazığ karayolu kesilerek tezkere almış 33 silahsız askerin şehit edildiği olaydan sonra terörle mücadelede gayrinizami harp düzenine geçildiği, iç güvenlik harekatı konsepti temelinde özel kuvvetler komutanlığının devreye sokulduğu, Doğu ve Güneydoğu illerinde olağanüstü halin ilan edildiği, koruculuk sisteminin teşkil edildiği ifade ediliyor. İşte, 93’te ülkeyi sarsan olaylardan bazıları:

24 Ocak 1993: Cumhuriyet yazarı Uğur Mumcu öldürüldü. Ankara’da düzenlenen cenaze töreninde ‘Kahrolsun şeriat, Türkiye İran olmayacak!’ sloganları atıldı. Laik-anti laik kutuplaşması derinleştirildi.

17 Şubat 1993: jandarma teşkilatı içinde kurulan JİTEM’e karşı olduğu öne sürülen Jandarma Genel Komutanı Org. Eşref Bitlis şüpheli bir uçak kazası sonucu hayatını kaybetti.

17 Nisan 1993: 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal görevi başında şüpheli şekilde öldü.

2 Temmuz 1993: Tansu Çiller tarafından kurulan hükümet daha güvenoyu almadan Sivas’ta Madımak Oteli ateşe verildi. 35 sanatçı ve gazeteci öldü, 40 kişi yaralandı.

Otopsilerde, bazı kişilerin dumandan zehirlenerek, bazılarının ateşli silahlarla vurularak öldürüldüğü tespit edildi. Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu’na açıklamalarda bulunan dönemin Sivas Valisi Ahmet Karabilgin, olayın önceden hazırlanmış bir senaryonun hayata geçirilmek istenmesinden ibaret olduğunu, olayların önlenmesi için askerî garnizondan yardım istediğini ancak gerekli yardımı alamadığını, İçişleri Bakanı, Genelkurmay Başkanı ve Cumhurbaşkanı ile görüştüğünü, Genelkurmay Başkanı ile görüştükten sonra askerî takviye geldiğini ancak bu takviyenin de yeterli olmadığını ve ihtiyaç ölçüsünde zamanında yeterli müdahalede bulunulamadığını ifade etti.

Bu olay kamuoyunda, şeriatçı grupların organize ettiği, gerici bir ayaklanma olarak takdim edildi. Sünni-Alevi ayrışmasını körükleyen Sivas olayları 28 Şubat sürecine gidişin bir kilometre taşı olarak görüldü.

5 Temmuz 1993: Erzincan’ın Başbağlar köyünde 33 vatandaşımız öldürüldü. Bu olay Türkiye’de Sünni-Alevi çatışması meydana getirmeye yönelik planlı bir eylem olarak değerlendirildi. Başbağlar faili diye gözaltına alınanlar bir süre sonra salıverildi. Bugüne kadar hiçbir fail yakalanamadı.

4 Ağustos 1993: Bitlis’in Mutki ilçesine bağlı Kavakbaşı ve Yenidoğan köyleri arasında yol kesen teröristler minibüsü taradı, 15 kişi öldü 13 kişi yaralandı.

23 Ağustos 1993: Iğdır Sultantopu Karakolu’na yapılan baskında 14 asker şehit düştü.

24 Ağustos 1993: Batman Gercüş Ayranlı mevkii baskınında çok sayıda vatandaş öldürüldü.

4 Eylül 1993: Batman’da yapılan saldırı sonucunda DEP milletvekili Mehmet Sincar ile il yönetim kurulu üyesi Metin Özdemir öldürüldü.

25 Eylül 1993: Van Kanalga Karakolu basıldı, 12 asker şehit oldu.

2 Ekim 1993: Kahramanmaraş Elbistan’ta PKK otobüs taradı, 10 kişi öldü.

4 Ekim 1993: Siirt’in Daltepe köyünde kadın ve çocukların da bulunduğu 23 kişi öldürüldü.

22 Ekim 1993: Diyarbakır Jandarma Bölge Komutanı Bahtiyar Aydın, bölük komutanlığı binası önünde uğradığı suikast sonucu şehit düştü.

22 Ekim 1993: Siirt’in Derince mezrasında çoğu çocuk 22 kişi öldürüldü.

25 Ekim 1993: Yavi’de 38 vatandaşımız katledildi.

30 Ekim 1993: Pasinler’in Çiçekli köyünde 6 kişi katledildi.

http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/haber-35203-karanlikta-birakilan-katliam-yavi.html
 

93’Ü ÖRTMEK!

15 Nisan 2013 / MUHSİN ÖZTÜRK
Türkiye, yıllar sonra 1993 gerçeği ile tanışmanın şaşkınlığını henüz atamadı. O karanlık dönemin 20’nci yılı geldi çattı. Birçok suç zamanaşımına uğramak üzere. Yargı ve sorumlu makamlar elini çabuk tutmazsa Ergenekon’un en faal olduğu 93 darbesini örtme operasyonu başarıya ulaşabilir.
Uğur Mumcu suikastına bakan ilk savcı Güldal Mumcu’ya ‘işin kolay olmadığını’ söyleyerek devlet kavramını telaffuz ediyor. Ondan davayı devralan ikinci savcı birkaç açıklama sonrasında evinde ölü bulunuyor.

Madımak faciasının yakın tanıklarından eski emniyet mensubu Saim Ece olayla ilgili devlet birimlerinin ‘şüpheli’ rolüne dikkat çekiyor. Yıllar sonra yapılan otopside Albay Kazım Çillioğlu’nun aslında intihar etmediği, öldürüldüğü (1994) ortaya çıkıyor. ‘İntihar etti’ diye kayıt düşülen, kaza kurşunu yahut yol kazası denilerek geçiştirilen ne kadar ölüm varsa bir plan dâhilinde oldukları ortaya çıkıyor bir bir.

Jandarma komutanı Bahtiyar Aydın’ın Lice baskını sırasında öldürüldüğü biliniyor da ‘Lice baskını’ denilen şeyin başka bir şey olduğu yeni ortaya çıkıyor. 33 erin öldürülmesinden sorumlu tutulan PKK’lı Şemdin Sakık yıllardır “Ben yapmadım” diyor, silahsız masum askerlerin nasıl ölüme itildiği her gün yeni bilgilerle teyit ediliyor. Orgeneral Eşref Bitlis’in şehit olduğu, ilk günden beri uçak kazası olmadığı belli olan hadiseyle ilgili yapılmayan açıklama, teknik izah ve itiraf kalmadı.

Olayın faili olmakla suçlanan birkaç kişi dışında uçağın ‘kaza’yla düştüğünü söyleyen yok zaten. Madımak’tan 3 gün sonra Başbağlar’da 33 kişi katlediliyor; geride kalan zavallı köylülerden, yakınlarını kaybetmenin acısını komşu Alevi köylere baskın yaparak çıkarmaları istenir gibi kendilerine silah dağıtılıyor.

Sadece acı yaşatılmıyor; komşusuna aynı acıyı tattırması için harekete geçmesi bekleniyor. Kalın betonlar kırılarak anıt mezardan naaşı çıkarılan ve otopsisi yapılan 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın raporu bir muammaya dönüşüyor.

Oğlu 360 sayfalık raporun tahrif edildiğini iddia ediyor ve kamuoyundan gizlenmesini buna bağlıyor. ‘Zehir var, zehirlenme yok’ şeklinde tarihe geçen açıklamalar daha da kafaları karıştırıyor.

Çankaya’da olması gerekip de olmayanlar, olmaması gerekip de olanlar; her gün yeni bir skandal, yeni bir gizlenmiş bilgi çıkıyor, 20 yıl öncesine, 1993 yılı ve konseptine dair.

JİTEM yöneticisi Binbaşı Cem Ersever, bütün olup bitenleri mahkemede anlatmak için gittiği Ankara’da infaz ediliyor, bir tanık, eski bir defter çıkıyor. Adnan Kahveci, “Nihai çözüme biraz daha yanaşıyoruz.” dedikten kısa bir süre sonra ‘kaza’ya kurban gidiyor da çoğu zaman bu listede yer bile alamıyor.

38 kişinin öldüğü Yavi katliamını Türkiye henüz öğreniyor. Liste o kadar uzun, o kadar tafsilatlı ki. HEP milletvekilinin ensesinden yediği kurşunla ölmesi, binlerce boşaltılan köy, isimsiz yüzlerce faili meçhul…

Bir kişinin ölüm talimatını veren yüzbaşının ses kayıtlarıyla birlikte dönemin cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e şikâyet edildiği, şikâyet hususunda bir şey yapılmadığı, hatta o yüzbaşının terfi ettirildiği gibi anlatımlar artık sıradanlaşıyor.

Hazırlanan ölüm listesini ve Sapanca-Hendek-Düzce üçgenini herkes biliyor. Kongrelerden liderlerin ve başbakanların çıktığı, sonra o liderlerin kolayca etkisizleştirildiği bir dönem böyle başlıyor.


1993’ten söz ediyoruz; hani ‘darbe’ olduğunu daha yeni öğrendiğimiz ve şaşkınlıkla ne yapacağımızı bilemediğimiz yıldan. “Nasıl oluyor da Güldal Mumcu’nun kitabı dahi Uğur Mumcu cinayetinin ardındaki hakikate dair herhangi bir ‘aydınlanma’ya yol açmıyor; eski klişeler ve duygular nasıl oluyor da aynıyla devam edebiliyor?” diye soruyor Alper Görmüş.

Bu soruyu genelleştirebilir ya da bütün olaylara şamil kılabiliriz. Bir zamanlar yerden silahların fışkırması gibi şimdi 93 yılında olanlarla ilgili yığınla şaşırtıcı belge ve bilgi çıkıyor da âdeta görünmez bir duvara çarpıp, yuvarlanıp gidiyor bir kenara.

İlk başlarda ‘Acaba sizce 93’te bir şey olmuş olabilir mi?’ diye yöneldiğimiz ve ‘Yok canım, ne olacak!’ diye karşılık aldığımız dönemin aktörleri de böyle düşünüyor artık.

Her konuda ayrışan Türkiye, 93’ün en karanlık yıl olduğu konusunda hemfikirken ve sağanak hâlinde yeni bilgi yağarken 20. yıl dönümünün sessiz sedası geçiyor olmasını nasıl izah edebiliriz? Çoğunluğun samimiyetle ‘Artık aydınlansın’ dediği olaylarla ilgili niye adım atılamıyor?

Tamam, bu yılda yaşanan her olay, tabiatı gereği ‘bir adım ötesine gidilmemesi’ üzerine kurgulanmıştı. Bir süre önce, konuyu yakından bilen artık ‘akil adam’lardan birine bahsi açtığımızda 93’ü örtmek yerine ‘perdelemek’ tabirinin yerinde olacağını söylüyor.

93 yılında olanların açığa çıkmasıyla ilgili bir perdeleme olduğuna inanıyor, belki de farklı bir zamanlamanın beklendiğini dile getiriyor.

Yani hükümet olayın farkında ama daha ileri bir zamana ertelemiş olabilir. Yani örtmekten çok ertelemek ve ötelemek olabilir, sessizlik dediğimiz şey. Ancak AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Süleyman Soylu, devletin konuyla yüzleşmekte isteksiz olduğunu ifade ediyor.

Yani geçici bir stratejiden değil, konunun ‘açılmaması’ yönünde devlet merkezli kalıcı bir görüşten söz ediyor olabiliriz. Yani siyaset kurumundan bağımsız 93’ün soruşturma konusu yapılmasını istemeyen bir devlet aklı da olabilir. ‘Geçmişi bırakalım, önümüze bakalım’ gibi!

93’e girmek ya da girmemek!

Çok basit başka denklemler de olabilir; sözgelimi MİT’in bir 93 soruşturmasından en çok yıpranacak kurumlardan biri olma ihtimali, frenleyici bir etki yapabilir.

Bu görüş kamuoyunda çokça dillendiriliyor. Darbe soruşturmalarının ‘yönetilmesi güç’ bir durum ürettiği fikri, daha büyüğüne yeltenmeyi isteksizleştirmiş de olabilir.

Bunların hepsi varsayım; 1993 yılının ilk aylarındaki sessizlik ilerleyen aylarda aynıyla devam edecek diye bir şey yok. Ancak zaman aşımı takvimi çoktan işlemeye başladı; Mumcu, Bitlis davaları zaman aşımına girdi. Bu dosyaların devam edeceğine dair aksi görüşler olsa dahi.

93’te faili meçhul cinayetlerle birlikte aynı adla Meclis’te kurulan araştırma komisyonunun başkanlığını yapan Sadık Avundukluoğlu, yasal olarak olayların zaman aşımına uğrasa bile nice 20 yıllar faili meçhul cinayetleri ve 93’ü konuşacağımızı söylüyor, “100. yılında dahi 93’te işlenen cinayetler konuşulacak.” diye vurgulayarak. Ona göre, gelecek yılları etkisi altına alan bir olaylar silsilesinden söz ediyoruz.

Uğur Mumcu Araştırma Komisyonu Başkan Vekilliği yapan eski parlamenter Tevfik Diker, Özal’ın ölümünü soruşturan savcının gayretini övüyor. Kozmik odadan çıkan belge ve bilgilerin önemine ve savcının buna hâkim olduğuna inanıyor.

Diker’e göre ‘kozmik oda’dan elde edilen belgelerle en az 35 dava açılabilir: “Birçok cinayetin üst yapısını deşifre edecek diyebilirim. 93 yılı, Özal-Bitlis ve Mumcu cinayetleri çözülmeden Türkiye faili meçhulleri çözemez.” Diker, bugün 93 yılının çözümü için yeterince çalışıldığını düşünmüyor.

‘Darbe günlükleri’ni yayımlayan Alper Görmüş, yargıda daha derine girme çabası ve iradesinin bulunduğu, dolayısıyla bu olayların kapanmasının mümkün olmadığı görüşünde. “Türkiye’de siyasi irade bunu kapatmak istese bile… Ki, böyle bir irade olduğunu da düşünmüyorum.

Niye hesaplaşamasın ki! O Türkiye’nin bu iktidarla hiçbir ilgisi yok. Susurluk’ta o işlerde günahsız tek siyasi hareket Refah Partisi’ydi. Onun üzerine gidebilecek, sonuç alabilecek hareketti ama o cesareti gösteremedi. Bugün de ‘durun, asla’ diye bir şey olduğunu düşünmüyorum. Çok kolay değil tabii ki; bütün bu gayretlere rağmen küçük adımlarla gidiyor, bir yerlerden ilmek çözülecek elbet.”

PKK ile mücadelede sertlik yanlısı yöntemler seçilse de, çözüm ve barış süreçleri başlasa da uyarıların içeriği değişmiyor: Aman 90’lara dönmeyelim. Özellikle 93 darbesi, terör üzerinden siyaseti saf dışı bırakmanın, derin güçlerin veya güvenlikçi politikaların devlete hâkim olmasının adı oldu.

Kürt meselesi üzerinden gerçekleşen 93’ün sebepleri ve sonuçları üzerine hayli tafsilatlı bilgimiz var artık. PKK, bürokratik vesayetin yeniden inşasında epey işlevsel rol oynadı. Bu modelde PKK’nın hemen elden çıkarılabilecek enstrüman olmadığını her gün yeniden öğreniyoruz.

Soğuk Savaş sonrası Türkiye’de demokrasinin yerli yerine oturma ihtimali ve ‘statüko’ dediğimiz eski yönetici elitlerin devrinin bitmesiyle de ilgili 93 meselesi. Eski MİT Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş’e göre, Bahriye Üçok’tan Uğur Mumcu’ya uzanan laik aydın cinayetleri ‘vesayet devletinin korumacı bir refleksiydi’.

Aynı zamanda, Türkiye’nin uluslararası sistemde eski tanımlı yerinden kımıldayıp ‘proaktif dış politika’ya soyunması, Özal’ın Musul-Kerkük’ten bahsetmesi, ‘Ermenistan’a bir bomba düşse ne olur!’ demesiyle de ilgili.

O yıllarda bir başbakana danışmanlık yapan, konuyu uzun uzadıya irdelediğimiz kişi, Türkiye henüz oturmuş bir demokrasi ve bölgesel jeopolitiğe sahip olmadığından, 93’ü doğuran şartların devam ettiğinden söz ediyor.  Yani, 93 süreci devam etmektedir bir yerde.

PKK, Ergenekon, Türkiye’nin güneyindeki sınır meseleleri, uluslararası sistemle yaşanan itiş kakış, uzun süredir iktidar olan tek partiye rağmen memleketi kimin yöneteceği meselesinin ‘hayati’ önem taşıması, büyük kavgalara kaynaklık ediyor olması… Dolayısıyla sadece geçmişte olmuş bitmiş şeyleri konuşuyor değiliz.

Zaman aşımı endişesi var ama bu homojen, herkesin aynı hislerle karşıladığı bir endişe değil. Mesela, Madımak’ın zaman aşımına uğrayacağı endişesini taşıyanların bir kısmı AK Parti’nin kendisini kurtaracağı argümanını işliyor ki, bu, eski ‘irtica’ siyasetinin hâlâ nefes aldığının göstergesi.

Bir gerçekliği olmasa bile 90’lı yıllarda Sünni korkusu ve laik endişe üzerinden bir sınıf inşa edildiğinden, bu argümanların geniş bir kesim arasında dolaşımda olması şaşırtıcı değil. Alper Görmüş’e göre, yüzde 20’lik ulusalcı bir kitle üreten başarılı bir plandan söz ediyoruz sonuçta.

Bu, Madımak’ın, laik aydın cinayetlerinin ve diğerlerinin aydınlatılmasını acil ve elzem kılan bir durum. 93’ün zaman aşımı kıskacında olması demokrasi ve ülke içinde yaşayanlar için büyük bir tehdit demek. Siyaset kurumunu saf dışı bırakmak ve insanları ortadan kaldırmakta beis görmeyen yapılanmanın asıl gövdesine dokunulmamış olması, sadece geçmişten kalan yarayı değil, gelecekteki tehdidi de konuşuyoruz anlamı taşıyor.

Eski bakan Yaşar Okuyan, 1993 yılının ne olduğunun bilindiğini ama bir arpa boyu yol alınmadığını söylüyor. Tıpkı, Susurluk’ta olduğu gibi. Kanlı Pazar’dan Çorum-Maraş olaylarına, Gün Sazak cinayetinden Uğur Mumcu cinayetine kadar hiçbirinin üzerine gidilememiştir zaten: “90’lı yılların başında PKK Güneydoğu’da hâkimiyet kurduğu bazı yerlerde bizim partilerin tabelalarını indirmişti.

Bu süreçte, birdenbire bunlarla mücadele ediyoruz ifadesiyle hukuk dışına çıkıldı, faili meçhul cinayetler oldu. O dönemde bazı siyasiler ve kamuda görevli olanlar, ‘ne yapalım devlet gereğini yetirecek’ dedi.

Yani hukuk dışında olmayı savundular.” Okuyan, zaman aşımı meselesinde siyasi iktidarın kendi geçmişiyle ilgili korkusu olduğundan söz ettiğinde, bunun geçerliliği olmayan 90’lar retoriği olduğunu hatırlatıyoruz kendisine.

O da bizi iktidar gazeteciliği yapmakla itham ediyor. 90 yıl boyunca gücü eline geçirenlerin ‘kanun benim’ dediğini ve zulmettiğini söylüyor. “Bu zihniyetle faili meçhullerin ortaya çıkması da mümkün değildir.” diyerek.

Siyaset isterse devlet çözer!

Olayların aydınlatılamaması bir yana onlarca soru havada kalıyor. Sadece bir olay için, Uğur Mumcu komisyonunda görev yapan Tevfik Diker’e ‘İşi zorlaştıran şey neydi?’ diye sorduğumuzda bir çırpıda şunları sıralıyor: “Emniyet-Genelkurmay ve MİT’in yeterince gayret göstermemesi.

Komisyonun bürokratlar ve bazı sözde tanıklarla yanlış yönlendirilmesi. Yeşil’in Mumcu ailesini ziyaretinin aile ve yetkililerce zamanında değerlendirilememesi. Cinayetin uzaktan kumanda ile işlenme olasılığının ilk günden itibaren maksatlı olarak göz ardı edilerek ileri teknoloji kullanan örgütlerin araştırma kapsamı dışında kalması.

Soruşturma savcılarının ani ölümlerinin üzerinde durulmaması ve otopsi yapılmaması. Mossad ve CIA gibi dış istihbarat kaynaklarının ihmal edilmesi.

Medya marifetiyle maksatlı bir şekilde bir İslami terör örgütü ve İran yönlendirmesinin yapılması. Savcılardan Ülkü Çoşkun’un cinayetle ilgili ‘devlet’ imasının gereğinin yapılmaması. O zaman daha varlığı bilinmeyen Ergenekon örgütü gibi derin üst yapı üzerinde durulmaması…”

93’ün ilk perdesi Uğur Mumcu suikastıyla açılmıştı, 20. yılında 24 Ocak günü Uğur Mumcu’nun evinin önündeki anmayı izliyoruz. Meydana ilk çıkanlar CHP gençlik kolları. Yer yer ‘devrim’li sloganlar atıyorlar. İşçi Partililer kalabalık bir grup hâlinde ‘Mustafa Kemal’in askerleriyiz’ sloganıyla alana giriyor.

En son askerî nizam ve ciddiyet içinde meydanı teşrif eden Türkiye Gençlik Birliği (TGB) oluyor. ‘Ya istiklal ya ölüm. Bağımsız Türkiye’ gibi sloganlar atılıyor. ‘Çarşı her şeye karşı’ bile var, bir köşede. Nihat Genç’le fotoğraf çektiriyorlar.

‘12 Eylül faşizmi AKP ile sürüyor, failleri biliyoruz’ afişi dikkat çekiyor. 20 yıl önce Mumcu’nun cenazesinde olduğu gibi ‘irtica ve gericiler’ gibi keskin sloganlar atılamıyor belki ama Güldal Mumcu’nun yeni çıkan kitabında koyduğu farklı ‘ses’i bir ölçüde bastıran, 90’lar retoriğini sürdüren grupların gövde gösterisi yaptığı bir anma oluyor. Ailenin ‘durum bildiğiniz gibi değil’ uyarılarını sükutla karşılayan, statüko devleti ile ilişkili grupların 20. yıl etkinliğinde ön safta olması manidar ama şaşırtıcı değil.

93’ün ilk olayının ilk savcısı Ülkü Coşkun, Güldal Mumcu’ya “Üstüme gelmeyin Güldal Hanım. Bu işi devlet yapmıştır. Siyasi iktidar isterse devlet çözer. Söylediklerimi basına söylerseniz yalanlarım.”   demesinin de 20. yılı. Daha ilk günden bu yana örtülen ve çözülmemesi de mücadele alanına dönüşen 93 yılı konusunda ‘çanların kimin için çalacağını’ zaman gösterecek.

Alper Görmüş (Gazeteci-Yazar): 93’le yüzleşmeden Ergenokon’la hesaplaşamayacağız!

93, adı konulmamış bir darbe. 93’te doğudaki o korkunç olaylar, köy yakmalar, faili meçhul cinayetler birbiri ardına işlenirken; ona paralel olarak batıda da laik aydın cinayetlerinin eş zamanlı olarak meydana gelmesi asla tesadüf değil.

Bu epey düşünülmüş, bir devlet ya da derin devlet aklının tezahürü gibi geliyor bana. Türkiye’de Kurtuluş Savaşı sırasında hatırı sayılır bir siyasi çoğulculuk vardı. Orada Kürtler ve Müslümanlar hadisenin içindeydi, birlikte bir şeyler yapıldı. 1925’ten sonra Takrir-i Sükun’la birlikte laiklik ve Türklük üzerinden başka bir şey oldu.

Başka bir egemenlik kuruldu. Tabii ki zora, silahlı orduya dayanan bir egemenlikti bu. Laik ve çağdaş Türk egemenliği öbür ana kimliklerin dışlandığı yapı ve süreç, Soğuk Savaş’ın bitimine, Sovyetler’in çökmesine kadar geldi.

Orada şöyle bir şey oldu. Komünizm bitti, Batı’nın da Türkiye’deki o Müslüman ve Kürt kimliklerin bastırılmasına ses etmediği dönem bitti. Sistem eskisi gibi temel korkularla yürüyemez hâle geldi. Yeni korkulara ihtiyaç duyulmaya başlandı.

93, o yıllara kadar 70 yıllık devam eden laik ve çağdaş Türk egemenliğini daha da vurgulayarak devam ettirmenin yolu ve yılı oldu. Onları korkutarak, o kitle yani çağdaş Türk ve laikleri bir şekilde devlete yaklaştırılabilir, bu devran devam edebilirdi.

Bu düşüncenin devlete hâkim olduğunu düşünüyorum. 93’te hem Güneydoğu’daki faili meçhullerin hem de laik aydın cinayetlerinin aynı amaca matuf olduğunu düşünüyorum. Laik çağdaş Türklerin şeriat, irtica ve bölücülük üzerinden korkutulmasının sembolik başlangıç yılı 93.

Mumcu’nun cenaze töreninin de bu sembolik yılın en sembolik töreni olduğunu düşünüyorum. CHP o dönemde değişmeye başladı. CHP ve Baykal laik kabarma üzerinden iktidarın mümkün olabileceğini görüyor.

Baykal’da da başlangıçta yeni dünyaya uymak isteyen, demokratik, eski bağlarından kopmuş CHP arzusu vardı. Bu durumu Şahin Alpay’ın yazdıklarından izlemek mümkün.

O dönemde Alpay, İsveç’ten gelmiş, İsveç’teki sosyal demokrasiyi görmüş, ‘Bizde niye yok!’ derken Baykal’ın bazı konuşmalarını görüyor, tam kafasındaki model olduğunu düşünüyor, Baykal’a gidiyor.

O da ‘Gel o zaman beraber çalışalım’ diyor. Alpay, “Uğur Mumcu’nun cenaze töreninden sonra Baykal birdenbire değişti.” diyor. Yüz binlerce kişi ve askerin katılmasıyla oluşan laik kabarmadan iktidar üretebileceğini düşünmeye başlıyor ve devlete yaklaşıyor Baykal. 93, bu yüzde 20’lik ulusalcıların oluşturulmasının başlangıcıdır. Uzun bir tarihi var ama bunun 93’ten gelen kısa tarihi de var. Başarılı olmuş bir proje bu.
Aslında 93’le hesaplaşamadan, meseleyi oraya taşımadan Ergenekon’la da hesaplaşamayacağımızı gördük. Ergenekon aslında kuyruğundan tutulmuş oldu ama gövde önemli ölçüde duruyor, canlı.

Bunun nedeni de derine gidememek. Ve derin 93, oralar. Oraları açığa çıkarmadan bu işin olamadığını anladık, maalesef eksik bir hesaplaşma oldu.

Şimdi de bunun sorunlarını yaşıyoruz. Can Dündar, Doğan Öz cinayeti ile ilgili vurgularında haklı. Dosya yeniden açıldı, Ergenekon dosyasına girdi.

İbrahim Çiftçi’yi kurtaran şeyin belgesi çıktı; Çiftçi’yi Millî Savunma Bakanlığı ile ilişkilendiren. Ondan sonra Askerî Yargıtay Daireler Kurulu beraat ettirdi zaten.

Millî Savunma Bakanlığı’ndaki o dosyaların çıkması gerekir. Bütün bunların hepsinin birbiriyle bağlantılı olduğu çok açık. 12 Eylül’ü, 93’ü atlayarak 2000’lerdeki darbe girişimlerini yargılamanın yeterli olmadığı görülüyor.

 http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/haber-35307-93u-ortmek.html