 |
| İbn-i Haldun Enstitüsünün sembolü - Arap-Amerikan Müzesi, Michigan |
Ebu Zeyd Abdurrahman bin Muhammed bin Haldun el Hadramî
(
Arapça: أبو زيد عبد الرحمن بن محمد بن خلدون الحضرمي; 27 Mayıs 1332,
Tunus - 17 Mart 1406,
Kahire) veya tanınan kısa adıyla
İbn-i Haldun (Arapça: ابن خلدون), modern
historiyografinin,
sosyolojinin ve
iktisatın öncülerinden kabul edilen 14. yüzyıl
düşünürü,
devlet adamı ve
tarihçisi.
Köklü bir aileden geldiği için iyi bir eğitim aldı.
Tunus ve
Fas'ta devlet görevlerinde bulunduktan sonra
Gırnata ve
Mısır'da çalıştı.
Kuzey Afrika'nın o dönem istikrarsız ve entrikalarla dolu siyasal yaşamı 2 yıl hapiste yatmasına neden oldu.
Bedevi kabilelerini çok iyi tanımasından dolayı aranan bir devlet adamı ve danışman oldu.
Mısır'da 6 defa
Maliki kadılığı yaptı.
Şam'ı işgal eden
Moğol İmparatoru
Timur ile görüşmesi bir
fatih ile bir
bilginin ilginç buluşması olarak tarihe geçti.
Siyasal yaşamdan çekildiği dönemlerde adını tarihe geçiren 7 ciltlik
dünya tarihi Kitâbu’l-İber ve onun giriş kitabı olarak düşündüğü
Mukaddime'yi yazdı.
Eseri, Arap dünyasında etki yaratmasa da Osmanlı tarih anlayışını derinden etkiledi. Başta
Katip Çelebi,
Naima ve
Ahmet Cevdet Paşa olmak üzere Osmanlı tarihçileri
Osmanlı Devleti'nin
yükseliş ve çöküşünü pek çok defa onun teorileriyle analiz etti.
Arap
dünyasında yeniden keşfedilmesi ancak Arap milliyetçiliğinin gelişmeye
başlaması ile oldu. 19. yüzyıldan itibaren ise Avrupalı tarihçiler
tarafından keşfedildi ve eserleri büyük takdir gördü.
Öyle ki
Toynbee,
aradan geçen yüzyıllardan sonra onun için şöyle dedi: "Herhangi bir
zamanda, herhangi bir ülkede, herhangi bir zihin tarafından yaratılmış
en büyük tarih felsefesinin sahibi".
[2]
Hayatı
 |
| İbn-i Haldun'un doğduğu ev, Tunus |
Tam adı Ebu Zeyd Abdurrahman ibn Haldun el-Hadramî
[3] ya da Abdurrahman b. Muhammed b. Ebu Bekr Muhammed b. Hasan’dır.
[4]
Künyesindeki Ebu Zeyd büyük oğlu Zeyd'den gelir.
Ayrıca Mısır'da
Malikî başkadılığı yaptığı için Veliyüddin, ailesi
Yemen'in
Hadramut ilinden olduğu için Hadramî, kendisi
Tunus'ta doğduğu için Tunusî, diğer mezheplere bağlı olan kadılardan ayırdedilmek için Malikî, hayatının önemli bölümünü
Mağrip'te geçirdiği için de Mağribî gibi lakaplarla da anılmıştır.
[4]
İbn-i Haldun'un yaşamı çok iyi belgelenmiştir. Hayatı hakkındaki en önemli kaynak, kendi yazdığı otobiyografisi
Et-Tarif[5]
adlı eserdir.
Bu eserde hayatına ilişkin çeşitli dokümanlar ayrıntılı
şekilde aktarılmıştır. Bununla birlikte otobiyografisi, özel hayatı ve
ailesinin geçmişi hakkında çok az bilgi içerir.
Endülüs'te yaşayan ve
Beni Haldun olarak anılan bir aileden olup, 1332'de (Hicri 732) Tunus'ta
doğdu.
Endülüs'te önemli devlet görevlerinde bulunan ailesi, 13.
yüzyılın ortalarında Endülüs'ün
Kastilya kralı
III. Ferdinand tarafından ele geçirilmesinden sonra Tunus'a göç etti.
Ailesi Tunus'taki
Hafsi
hanedanının yanında resmî hizmetlerde bulundu. Buna karşın İbn-i
Haldun'un babası ve dedesi politik hayattan çekilmiş ve kendilerini
mistik bir hayata vermişti.
Erkek kardeşi Yahya İbn Haldun da tarihçi
idi ve
Abdülvadi hanedanı üzerine bir kitap yazmış ve sarayın resmî tarihçisi olmak isteyen bir rakibi tarafından suikasta uğramıştı.
[6]
Özgeçmişinde İbn-i Haldun, kökeninin İslam Peygamberi
Muhammed zamanındaki
Yemenli Arap kabilelerinden Hadramut’a kadar uzandığından ve ailesinin İslamî fetih başlarında
İspanya'ya
geldiğinden bahseder.
Kökenini dayandırdığı Vail bin Hacer, Muhammed'i
ziyaret etmiş, hayır duasını almış ve ondan 70 hadis rivayet etmiş bir
sahabedir.
[4]
İbn-i Haldun'un ailesi 8. yüzyıl sonlarında Yemen'den Endülüs'e göç
etmiş ve 12. yüzyılda Endülüs'ün İspanya kralı Ferdinand tarafından ele
geçirilmesinden sonra Tunus'a göç etmiştir.
"Haldun" aile isminin
kökeni, öncülleri Osman bin Halid'ten gelir.
[7] Halid ismi Yemen halkının âdeti gereği
vav ve
nun harfleri eklenerek Haldun biçimine dönüşmüştür.
[4]
Ben-i Haldun ailesi, birkaç kuşak boyunca
Endülüs'ün
Carmona ve
Sevilla bölgelerinde yaşamıştır.
[7]
İbn-i Haldun, otobiyografisinde "ve bizim ecdadımız, Hadramutlu Yemen
Araplarından, Arapların en tanınmış, en saygınlarından olan Vail bin
Hacer'den gelmektedir" der.
[8]
Buna karşın biyografi yazarı Muhammed Abdullah Enan bu iddiayı sorgular
ve İbn-i Haldun'un ailesinin o dönemde sosyal statü kazanabilmek için
Arap kabilelerinden olduğunu iddia eden
Muladilerden olabileceğini öne sürer.
[9]
Enan, aynı zamanda bazı
Berberi
grupların da kendilerini Arap bir ecdada dayamak için aldatıcı ve
abartılı bir çabaya girdiklerini ayrıntılı şekilde belgeler.
Bu çabanın
altında yatan nedenin politik ve sosyal nüfuz elde etme arzusu olduğunu
belirtir.
Başka bir görüşe göre ise, İbn-i Haldun doğduğu yerdeki yerli
çoğunluk gibi aynı Berberi atalardan gelmektedir.
Bu görüşe göre,
Berberi kabilelere duyduğu hayranlık ve saygı yaşadığı dönemin
geleneksel bakışına pek uymuyordu.
Ayrıca eserlerinde Berberilere
ayırdığı yer ve Araplarla karşılaştırmalarında iğneleyici ifadeler
kullanması ve Mağrip'in dışındaki olaylara ve devletlere oldukça ilgisiz
kalması onun Berberi olabileceğine dair varsayımlar üretilmesini
sağlamıştır.
[10]
Muhammed Hozien bu düşünceye "İbn-i Haldun'un ailesi Berberi olabilir,
bununla birlikte ataları zamanında Endülüs'ten ayrılıp Tunus'a gelmişler
ise atalarının Arap olduğunu iddia etme ihtiyacı duymazlardı.
Çünkü
Endülüs'te hüküm süren
Muvahhidler ve
Murabıtlar da Berberi idiler ve İbn-i Haldun Berberi kökenini inkâr etmeyi düşünmezdi" ifadeleriyle karşı çıkar.
[11]
İbn-i Haldun'un en önemli eseri olarak kabul edilen
Mukaddime'nin
en iyi denilebilecek çevirisini yapan Rosenthal ise bu konuda şöyle
der: "Her ne kadar yazarımızın kişiliğindeki Berberi ve İspanyol
katkıların sonradan işe karışmış olması mümkün olsa da, aklıselim, onun
uzak geçmişten gelen Arap kökenine kuşku ile bakmamıza izin vermez".
[10]
Eğitim ve öğrenim
İbn-i Haldun'un dedesi, Tunus'ta Hafsî sarayında vezirdi.
[3]
Babası Muhammed Vâbili kendini islami ilimler ve edebiyata adamış
birisi idi.
İlk öğretmeni babası oldu, öğrenimine ondan aldığı derslerle
ve
Kur'an'ı ezberleyerek başladı.
[4]
Ailesinin konumu sayesinde Tunus'taki en iyi öğretmenlerden eğitim alma olanağına kavuştu.
[4]
Kaliteli bir Arap eğitimi olan, Kur'an, Arap dilbilimi, Hadis ve Fıkıh eğitimi aldı.
[12]
O dönemin tanınmış kıraat âlimi olan Şeyh Abdullah Muhammed bin
Bezzal-i Ensari'den "Kur'an'ı Arapçanın yedi lehçesine göre yedi şekilde
okumayı" (
Kıraat-ı Seba) öğrendi.
Şatibiyye ve Raiyye kasidelerini ezberledi. Kendi anlatımına göre Kur'an'ı 21 defa yedi kıraat üzerine
hatmetti.
[13]
Arap dili ve edebiyatını babasının dışında Şeyh Muhammet el-Arabi
el-Hasayidi, Şeyh Muhammed Şevvaş el-Mezazi ve Şeyh Ebu Abbas Ahmed bin
Kassar'dan öğrendi.
[13]
Edebiyat ilmini Şeyh Ebu Abdullah bin Bahr'den okudu ve onun tavsiyesiyle
Muallekatı (İslamdan önce Kâbe duvarına asılı olan yedi kaside),
Mütenebbi'nin şiirlerini ve 10. yüzyıl şiirlerinin büyük bir derlemesi olan
Egani kitabını okudu ve bazılarını ezberledi.
[14]
Fıkıh ve hadis ilmini Şeyh Şemsettin Ebi Abdullah Muhammed bin Cabir,
Şeyh Ebu Abdullah Muhammed bin Abdullah Ceyyani ve Şeyh Ebu Kasım
Muhammed Kusayr'dan öğrendi.
O dönemin ileri gelen aydınlarından olan
Şeyh Ebu Abdullah Muhammed bin Süleyman Satti, Şeyh Muhammed bin İbrahim
Eyli ve Kadı Şeyh Ebu Abdullah Muhammed bin Abdüsselam'ın meclislerine
katılıp her birinden icazet aldı.
[14]
Böylece hem aklî hem naklî bilimlerde kendini geliştirdi. Ayrıca matematikçi ve filozof olan el-Âbilî'den (1282/3-1356)
matematik,
mantık ve
felsefe eğitimi aldı,
[15]
İbn-i Rüşt,
İbn-i Sina,
Fahreddin Razî ve
Şerafeddin el-Tusî'nin eserlerini okudu. 17 yaşında iken üç kıtayı ve bu arada
Tunus şehrini de etkisi altına alan
Büyük Veba Salgınında ailesini kaybetti.
[16]
Tunus, Fas ve Gırnata'da ilk yılları
Eğitimi bitince Tunus şehrinde Hafsi hanedanından Sultan
Ebu İshak İbrahim II. El-Mustansır'a yazman yapıldı. 1347 yılında
Ebu Hasan Tunus'u işgal ettiğinde, henüz yirmi yaşında idi.
Merini sarayı ile iyi ilişkileri olduğu için Tunus'tan Fas'a taşındı ve burada Sultan Ebu İshak'ın isteği ile
İbn Tafragin'in kaleminde alâmet kâtibi olarak çalışmaya başladı.
 |
| Tunus'ta İbn-i Haldun heykeli |
Alâmet katibinin görevi, besmele ile ondan sonra gelen resmî yazı arasına
kaligrafi ile "Allah’a hamd olsun, Allah’a şükür" ifadesini yazmaktı.
[16]
Bu dönemde, şu anda dahi Fas mimarisinin en güzel örneklerinden olan
Ebu İnaniye medresesinde yaşadı ve çalışmalar yaptı.
Dönemin Merini Sultanı
Ebu İnan Faris,
İbn-i Haldun'u daha sonraları sultan fermanlarını yazma görevine
getirdiyse de, bu, genç İbn-i Haldun'un adının sultana karşı bir takım
entrikalara karışmasının önüne geçemedi.
25 yaşında iken hapse atıldı ve
Ebu İnan Faris'in ölümüne kadar, 22 ay hapiste kaldı.Ebu İnan Faris'in
1358'de ölümünden sonra oğlu ve halefi tarafından serbest bırakıldı.
Bu
sırada sürgünde yaşayan amcası Ebu Salim ile gizlice anlaştı. Ebu Salim,
Fas'ın idaresini ele geçirince İbn-i Haldun'a sır kâtipliği ve hâkimlik
gibi önemli görevler verdi.
[17]
Ancak Ebu Salim'in İbn-i Haldun'un bir arkadaşı olan Ömer ibn
Abdullah tarafından devrilmesinden sonra umutları yerle bir oldu.
Çünkü
ülkenin yeni hâkimi ona hiçbir görev vermediği gibi,
Tilimsan'da iktidarda olan ve İbn-i Haldun'un politik yeteneklerini iyi bilen
Abdülvadilerin
de ona yardımcı olmalarını engelledi.
İbn-i Haldun, buna rağmen,
politik girişimciliğini sürdürme isteğinden vazgeçmedi ve 1362'de
Cebelitarık'ın karşı kıyısına,
Gırnata'ya taşındı.
Fas'ta sürgünde olduğu sırada yardımcı olduğu ve sonradan Gırnata emiri olan
V. Muhammed İbn-i Haldun'u çok iyi karşıladı.
Emir onu bir barış anlaşması yapmak üzere
Sevilla'daki Kastilya kralı olan
Zalim Pedro'ya elçi olarak gönderdi.
[3][17]
Kendinden istenen bu anlaşmayı başarıyla halletti.
Bir zamanlar
ailesinin sürüldüğü ülkenin kralını bilgisiyle etkilediği gibi, kralın,
ailesinin zararlarını telafi etme ve oraya yerleşmesi için yaptığı
teklifi de nazikçe reddetti.
İbn-i Haldun'un Gırnata'dan ayrılmasına neden olan olaylara ilişkin bir belirsizlik vardır.
Oryantalist
Muhsin Mahdi'ye göre Gırnata'da yaşadığı sürede Sultan V. Muhammed ile olan yakın ilişkisi, kısa zamanda rakibi haline gelecek olan vezir
Lisannüddin İbn Hatip
tarafından artan bir huzursuzluk ile izleniyordu.
İbn-i Haldun, genç
sultan Muhammed'den idealindeki bilge hükümdarı yaratmaya çalışıyordu.
Vezir İbn Hatip'e göre ise bunlar birer saçmalıktı ve ülkenin huzurunu
bozmaktan başka işe yaramayacak şeylerdi.
İbn Hatip'in çabaları sonunda
İbn-i Haldun, Kuzey Afrika'ya geri gönderildi. İbn Hatip de bir süre
sonra V. Muhammed tarafından zındıklıkla suçlandı ve öldürüldü.
İbn-i Haldun, otobiyografisinde İbn Hatip'le çatışmasına ve Kuzey
Afrika'ya geri dönüşüne çok az değinir.
Muhsin Mahdi, İbn-i Haldun'un V.
Muhammed'i yanlış değerlendirmiş olduğuna dair sonraki itiraflarından
bu sonucu çıkarmıştır.
Diğer bir görüşe göre ise, İbn Hatip ile iyi
arkadaşlık kurmuş, ancak onun dinsizlikle suçlanıp halk tarafından
taşlanarak öldürülmesi (bir başka kaynağa göre hapiste boğularak
öldürülmüştür) İbn-i Haldun'un Gırnata'dan ayrılmasına neden olmuştur.
[17]
Ancak İbn Hatip'in öldürülme tarihi Nasr'a göre 1374'tür ve bu tarihte İbn-i Haldun Gırnata'yı terkedeli yıllar olmuştur.
[3]
Seyyid Hüseyin Nasr'a göre ise İbn-i Haldun, hem V. Muhammed hem İbn
Hatip ile çok yakın arkadaş olmuştur, ama iki yıl sonra onların artık
kendisine yakınlık duymadıklarını hissettiği için Gırnata'dan ayrılıp
Kuzey Afrika'ya dönmüştür.
[3]
Önemli politik görevler
 |
| Hafsilerin 1300 ila 1500 yılları arasında hüküm sürdüğü topraklar. |
İbn-i Haldun, Afrika'ya geri döndüğünde
Hafsiler karışıklık içindeydi, Ebu İshak Tunus’ta, Ebu Abdullah
Bicâye’de, Ebu Abbas ise
Konsantine’de saltanat sürüyorlardı
[18]
Bicâye'deki Hafsî sultanı Ebu Abdullah'ın veziri olma davetini severek
kabul etti.
Kendisine verilen görev, o dönem için oldukça maceralı bir
iş olan, Berberi kabilelerden vergi toplamaktı.
1366'da Ebu Abdullah'ın
ölümünden sonra, bu kez
Tilimsan
hâkimi Ebu Abbas'a yanaştı. Birkaç yıl sonra Tilimsan sultanını yenen
ve tahtı ele geçiren Abdulaziz tarafından tutsak edildi.
Ardından bir
keşiş hayatına girdi, inzivaya çekildi ve 1370 yılında yeni bir sultan
tarafından Tilimsan'a çağrılana kadar dinî çalışmalarla meşgul oldu.
İbn-i Haldun, politik yönelimlerini ve tarafını sürekli değiştiren
biri olmasına karşın, göçebe Berberi kabileleri ile ilişki kurma
konusundaki politik yetenekleri dolayısıyla Kuzey Afrika'daki iktidarlar
tarafından aranan biriydi.
Steplerde ve dağlarda yaşayan Arap ve
Berberi aşiret reislerinin, hizmet ettiği hükümdarlara siyasal olarak
bağlanmalarında önemli rol oynadı.
Aşiret reisleriyle ilişkilerinde
kazandığı itibar, hükümdarın gözünden düştüğü zamanlarda bile ona
faydalı oldu.
[19]
1375'de Tilimsan'daki
Abdülvadi Sultanı
Ebu Hammu tarafından bir görev için
Biskra'daki Davadid Berberilerine gönderildi.
Bundan sonra İbn-i Haldun Tilimsan ile Biskra arasında, Bicâye'nin güneyinde bulunan
Kal'atu ibn Seleme adlı kalede Beni Arif kabilesinin himayesinde yaşadı.
[3]
Burada tarih ve Berberi toplumları hakkındaki düşüncelerini
geliştirmeye başladı ve geniş bir dünya tarihi olarak planladığı
Kitâbu'l-İber'inin ilk bölümü olan Mukaddime'sini yazdı.
Bu kalede dört
yıla yakın süre inzivaya çekilip kitabını yazma olanağı bulmasına
karşın, kitabının tamamlanabilmesi için daha fazla kaynağa ihtiyacı
olduğunu görünce kaleden ayrıldı ve 1378'de tekrar Tunus'a döndü.
[19]
Doğduğu ve çocukluğunu geçirdiği bu topraklardan 20'li yaşlarında
ayrılmış ve Fas, Gırnata ve Cezayir'de birçok yerde dolaştıktan sonra
geri dönmüştü. Tunus'ta Kitâbu'l-İber'i üzerinde çalışmaya devam etti.
Bu arada Tunus'u tekrar fetheden Ebu Abbas onu tekrar hizmetine aldı.
İbn-i Haldun kendisini çalışmalarına ve eserini tamamlamaya verdi. Ebu
Abbas İbn-i Haldun'un sadakatinden kuşkulu olduğu için ilişkileri
gergindi.
Eserini tamamlayıp sultana sunduğunda bu gerginlik iyice
keskinleşti. Bunun nedeni eserinde alışılageldik şekilde sultana
medhiyeler düzmeyi atlaması idi.
Bunun üzerine
Hacca
gitme bahanesiyle sultandan izin istedi, ki hiçbir Müslüman sultan buna
hayır diyemezdi.
Ortaçağda hac, çoğu kez bir çıkmaza girdiklerini
hisseden Müslümanlar için nihai bir çözüm yolu sayılıyordu. Hacca gitmek
aylar sürdüğü için, böylelikle iç politik sorunlardan ve baskılardan da
uzak kalmış olunuyordu.
[20]
Böylece İbn-i Haldun Tunus'tan ayrıldı ve Mısır'a yelken açtı.
İbn-i Haldun, çeyrek asır boyunca Müslüman Batı'nın yaşadığı siyasal
kargaşaya tanıklık etmişti.
Saray entrikalarını, hapisliği, güç, itibar
ve şerefli iktidar sahiplerini ve çöllerde yaşayan kabileleri
gözlemlemiş, hepsini deneyimlemişti.
Mısır'a yolculuğu ile hayatındaki
ilk evre sona eriyor, ikinci ve yeni bir evre başlıyordu.
Mısır Yılları
İbn-i Haldun
Mısır
için "burayı görmeyen, İslam'ın gücünü anlayamaz" demişti.
Çünkü diğer
İslam ülkeleri, özellikle Müslüman Batı, sınır çatışmaları, işgaller ve
iç kargaşalarla boğuşurken,
Memlukların Mısır'ında refah ve kültürel zenginlik hüküm sürüyordu.
İbn-i Haldun,
Mağrip'ten
sonra cennete gelmiş gibi hissetmiş olmalıydı.
Fakat, hayatının geri
kalanını geçireceği Mısır'da da politikadan tamamen uzak duramadı.
Mısır'a gelmeden önce, muhtemelen Mukaddimesi nedeniyle Mısırlılar
tarafından tanınıyordu.
1384'te
Sultan Zahir Berkuk'a tanıştırıldı ve Kamhiye medresesi
müderrisliğine ve Kahire Malikî başkadılığına tayin edildi.
[3]
Maliki kadılığı dolayısıyla Veliyüddin unvanı verildi. Aynı zamanda Ezher Camisinde de dersler veriyordu.
[19]
Ancak reformist yorumları Mısırlılar tarafından direniş ile
karşılanınca, dava edildi. Sultanın huzurunda yapılan duruşmasında
beraat ettiyse de gururu incinen İbn-i Haldun başkadılık görevini
bıraktı.
[1]
Bu kararı vermesindeki başka bir etken de ailesini kaybetmesi oldu.
Ailesini de Mısır'a getirtmek istemişti, ancak Tunus'tan deniz yolu ile
Mısır'a gelen gemi bir kasırgaya yakalandı ve eşini ve iki oğlu
dışındaki çocuklarını bu kazada kaybetti.
[19] Nasr'a göre ise, eleştiriler dolayısıyla kadılık makamından alındı.
[3]
Sultan'ın sarayındaki görevi kendisini iyice huzursuz ettiği için,
Feyyum
vahasındaki kendi mülküne taşındı.
1387 yılında hem hac görevini
yapacağı hem de bir süre kütüphanelerinde çalışacağı Mekke'ye doğru yola
çıktı.
1388'de Mısır'a geri dönüşünden sonra Sarğatmeş Medresesinde hadis müderrisliğine atandı.
[3]
Bu görevi sırasında Berkuk'a karşı girişilen bir isyan sırasında,
muhtemelen baskı altında kalarak, diğer bazı kadılarla birlikte Berkuk'a
karşı bir fetva yayınlanmasına katıldığı için gözden düştü.
Daha sonra
Sultan Berkuk ile ilişkisini yeniden düzeltti ve bir kez daha Malikî
kadısı olarak atandı.
Ancak kadılığı bu sefer de uzun sürmedi, bir
yıldan biraz fazla çalıştıktan sonra bu görevden alındı.
1401'de
Moğol hükümdarı
Timur ile görüşmeye gitmesinden ölümüne kadar dört kez
[3], toplamda ise altı kez daha bu göreve atandı ve her seferinde başka bir nedenle görevden azledildi.
1400'de Berkuk'un oğlu ve tahtın yeni sahibi
Farac,
Şam'a saldırıya geçen Timur'a karşı askerî bir sefer hazırlığına
giriştiğinde, bu sefere İbn-i Haldun da katıldı.
Neredeyse 70 yaşına
gelmiş olan bu devlet adamı aslında Mısır'dan ayrılmayı istemiyordu ve
aynı zamanda bu seferin tehlikeli bir girişim olacağını düşünüyordu.
Şüpheleri doğru çıktı ve ordu
Şam
önlerine geldiği sırada genç ve deneyimsiz Farac (10 yaşında tahta
çıkmıştı ve sefer sırasında 12 yaşında idi) geride bıraktığı Mısır'da
kölemen emirlerinin isyan çıkardığı haberini aldı.
Ordusunu Şam önünde bırakarak
Kahire'ye döndü. İbn-i Haldun diğerleriyle birlikte kuşatılmış Şam'da kaldı.
Aralık 1400'de ve 1401 başında
Timur
ile İbn-i Haldun'un tarihî görüşmeleri gerçekleşti. Bu görüşmeleri
otobiyografisinde detaylı biçimde anlatmıştır.
İbn-i Haldun, Şam halkı
adına Timur'la görüşmeye giden elçilik heyetinin içindeydi ve ondan
şehre merhamet etmesini istedi.
Ülkeleri fetheden Timur ile bir
entelektüel arasında geçen bu görüşmeler iki haftayı buldu ve çok
değişik konulara girildi.
Timur, İbn-i Haldun'a özellikle Mağrip
ülkelerindeki ilişkiler hakkında sorular soruyordu. Bunun üzerine,
Timur'a kuzeybatı hanedanları hakkında uzun bir rapor sundu.
Bu rapor
bir Türkçe lehçesine tercüme edildi ancak bugün kayıptır.
Prof. Barbara
Stowasser'a göre Timur İbn-i Haldun'la Kuzey Afrika hakkında istihbarat
toplamak amacıyla konuşmak istemişti.
Ancak İbn-i Haldun bu tuzağa
düşmeyecek kadar tecrübeliydi ve Timur'un istediği bilgiler yerine ona
göçebe ve kente yerleşmiş topluluklar, uygarlıkların doğuşu ve yıkılışı
konusunda uzun bir konferans verdi.
Bu durum karşısında Timur da ondan
bir hizmet talep etmekten vazgeçti.
[20]
Aynı zamanda Fez sultanına da Tatar hükümdarı ve orduları hakkında uzun bir mektup gönderdi.
[3]
İbn-i Haldun, otobiyografisinde Timur'un şehri ele geçirmesini, talan etmesini ve şehirde çıkan büyük yangını anlatmıştır.
1401 Mart ayında Kahire'ye geri döndü. Sonraki beş yılını
otobiyografisi ve dünya tarihini tamamlama çabasıyla ve müderrislik ve
kadılık yaparak geçirdi.
Altıncı defa Maliki kadısı atanmasından bir ay
sonra 17 Mart 1406'da hayata veda etti ve Nasr Kapısı dışında Sufiyye
Kabristanı’na defnedildi.
[21]
Bilim adamı kimliği üzerine söylenenler
İbn-i Haldun, çeşitli yazarlar tarafından modern tarihçiliğin,
siyasal bilimlerin ve sosyolojinin kurucusu olarak gösterilmiştir.
[22]
Toynbee,
ondan "herhangi bir zamanda, herhangi bir ülkede, herhangi bir zihin
tarafından yaratılmıs en büyük tarih felsefesinin sahibi" diye sözeder.
Hitti’ye göre İbni Haldun, İslam’ın en büyük tarih felsefecisidir. Claude Huart, Italo Pizzi,
Reynold A. Nicholson (Arap Edebiyatı tarihçileri), T. J. de Boer (İslam-Arap felsefecisi),
William Muir,
August Müller (İslam tarihçileri),
Eduard Meyer,
Yves Lacoste (tarihçiler), ondan övgüyle söz ederler.
[22]
A. Ferreira ve
Ludwig Gumplowicz gibi sosyologlar İbn-i Haldun'u sosyolojinin habercisi ve öncüsü olarak nitelendirirler.
[22]
Bazı kaynaklarda ise tarih sosyolojisinin, sosyal morfolojinin, genel
sosyolojinin ve siyaset sosyolojisinin öncüsü olduğu ileri sürülür.
[22]
Cemil Meriç'e göre İbn-i Haldun "kendi semasında tek yıldız"dır.
[23]
Politik kişiliği üzerine eleştiriler
İbn-i Haldun'un yaşadığı dönem Kuzey Afrika'da istikrarsızlığın hâkim
olduğu bir dönemdi. İstikrarsızlık sürekli yeni ittifaklar ve ihanetler
yaratıyordu.
İbn-i Haldun'un karmaşık politik kişiliğini değerlendiren
ve kendisi de Mısır'da yargıçlık yapmış olan Muhammed Abdullah Enan
biyografisinde
[24]
İbn-i Haldun'un bazı cansıkıcı özelliklerini hiç çekinmeden önümüze
koyar: "İbn-i Haldun bir oportünist (intihâzî) idi.
Her çareye
başvurarak fırsatları yakalamasını biliyordu ve amaç, onun gözünde bu
çareleri temize çıkarıyor, haklı kılıyordu(s. 15).", "Her zaman, hiç
duraksamadan,
kazananın yanında yer alıyordu (s. 19).", "Onun her
zamanki davranışı, çığrından çıkmış bencilliğine, nankörlüğüne,
hakkaniyeti ve borçluluğu, şükranı hiç kaale almadan her fırsattan
yararlanma eğilimine tanıklık eder (s. 29)."
[25]
Rosenthal da İbn-i Haldun'un bu özelliklerini yalanlamaz ve "Bütün
deha sahibi insanlar gibi İbn-i Haldun’un davranışları ve istemleri
çapraşıklıktan uzak ve yalındı...
Her çare, her araç ona gerekli ve
dolayısıyla da haklı görünüyordu ve o hoyratça ve oportünist bir biçimde
amacına yöneliyordu” diye yazar.
[26]
Hatta İbn-i Haldun'u "tüm zamanların en büyük şahsiyetlerinden biri"
olarak nitelemesine karşın onun kendi makyavelizminin kurbanı olduğunu
belirtir.
Rosenthal'e göre "yakındığı entrikalar, kendi entrikalarına
verilen yanıtlardan başka bir şey değildi".
[26]
Etkilendiği düşünürler
 |
| 10 Tunus dinarı üzerine basılmış İbn-i Haldun resmi |
Ülker Gürkan'a göre İbn-i Haldun'u etkileyen herhangi bir düşünürden söz etmek zordur.
[23]
Mukaddimesinde "Yunan" ve "Rum" düşünürlerden, özellikle
Aristo ve
Eflatun'dan bahsetmişse de, ne Aristo, ne Eflatun ne de sıkça karşılaştırılmış olduğu
Tukididis'in doğrudan doğruya eserlerini okumuş olduğuna dair bir bilgi yoktur.
[27]
Birçok yerde Aristo'dan küçümseyici bir dille bahsetmekte ve İslam düşünürlerine ise ancak onları yermek için değinmektedir.
[27]
Farabi'nin "faziletli site"sinden bahsederken, toplumsal gerçekliğin böyle bir devlet göstermediğini belirterek açıkça eleştirmiştir.
[27]
Buna karşın Mustafa Yıldız'a göre İbn-i Haldun, bu filozofları eleştirse de, temel varsayımını onlardan alır.
[28]
İbn-i Haldun, olayların yasalarını mantıksal çıkarımlar yoluyla değil,
deneyimlerle elde etmek gerektiğini belirtse de, Platon ve Aristo'dan
islam düşünürleri Farabi ve İbni Sina'ya geçmiş olan insanın doğası
gereği toplumsal/medeni olduğu düşüncesini kabul eder.
İnsanların
topluluklar halinde biraraya gelmesi bir zorunluluktur ve tanrı,
halifesi olan insanı dünyayı bayındır hale getirmesi için göndermiştir.
Yine aynı şekilde insanların bir yasakçıya, yani devlete ihtiyacı
vardır. İbn-i Haldun, bu noktada düşüncelerini benimsediği Farabi ve
İbni Sina'dan ayrılır. Çünkü onlar bu yasakçı/devleti peygamberlerle sınırlamışlardır.
Halbuki peygamber gönderilmemiş olan
Mecusiler
gibi kavimler de devletler kurup yeryüzünü bayındır etmiştir.
Demek ki,
devlet tanrının emrettiği ve peygamberlerin yerine getirdiği birşey
değil, toplumsal yaşamın pratik ihtiyaçlarının bir ürünüdür.
Bu
düşüncesi ile İbn-i Haldun, İbni Sina'dan ayrılıp
kelamcılara daha çok yaklaşır.
[28]
Osmanlı tarihçiliği üzerindeki etkileri
İbn-i Haldun, 16. yüzyıldan itibaren Osmanlı tarihçileri tarafından tanınmaya başlanır.
İlk örnekleri
Kemalpaşazade'de görülen bu etki 17. yüzyıl tarihçilerinden
Hezarfen Hüseyin (ö.1691) ve
Müneccimbaşı Ahmed Dede (ö.1702) gibi tarihçilerde daha belirgindir.
Kâtip Çelebi (ö.1657) Dustûru’l Amel adlı eserinde Osmanlı Devletinin gerilemesini açıklarken İbn-i Haldun'un etkisinde olduğu görülür.
[29]
İlk Osmanlı
vakanüvisi Mustafa Naimâ Efendi'nin
(ö.1716) Hicri 1000 yılından sonraki olayları anlattığı ve "Naima
Tarihi" adı verilen eserinde İbn-i Haldun'un tarih anlayışından
etkilendiği görülür.
Naima, İbn-i Haldun'un devletin beş döneminden
oluşan teorisini özetleyerek Osmanlı tarihine uyarlar ve Osmanlı
tarihinin dönemlerini bu şemaya göre açıklar.
Naima'dan sonraki Osmanlı
tarihçilerinin de, Osmanlı Devletinin gidişatını İbn-i Haldun'un devlet
kuramına dayanarak açıkladıkları görülür.
[30]
Osmanlı tarihçiliğinin dönüm noktası sayılan ve 19. yüzyılın en önemli Osmanlı tarihçisi
Ahmet Cevdet Paşa'nın eseri olan 12 ciltlik "
Tarih-i Cevdet"'te topluma ve devlete bakış tarzının İbn-i Haldun'un bakış tarzı olduğu görülür.
[31]
İpşiroğlu'na göre "XVI. yüzyıl sonlarından XX. yüzyıla kadar
Osmanlılarda, imparatorluğun çöküşü ile ilgili düşünceler ve bunu
önlemek için yapılması gereken ıslahatları yansıtan eserlerde İbni
Haldun’un görüşlerinin ve tarihçilik anlayışının özellikle “tavırla”
telakkîsinin Osmanlı tarihçileri tarafından benimsendiği bilinmektedir."
[32]
20. yüzyılın sosyalist tarihçilerinden
Hikmet Kıvılcımlı
da Osmanlı tarihini İbn-i Haldun'un bakış açısıyla ele alır.
Kıvılcımlı'ya göre Osmanlı Beyliği, göçebe Moğol ve Türk oymaklarının
İslam medeniyetine yaptıkları "göçebe aşısı" ile ortaya çıkmış
"tavâi’fül Mülük"tür. Bizans'ı da fethedince bir imparatorluk olur.
[33]
Ümran ilmi
| Bil ki bu birinci kitapta inceleyeceğimiz
kaide ve usuller, benim tarafımdan icadedilmiş olup faydası çok ve
kalpleri şiddetle kendine çeken bir ilimdir. Ben bu araştırma metodunu,
derin uğraşma ve incelemelerden sonra iktiza ettim. Bahsedeceğimiz bu
ilim hitabet ilmi değildir. Çünkü hitabet ilmi mantık ilimlerinden bir
ilimdir. Ve hitabet ilminin konusu, bir fikri kabul veyahut reddetmeye
halkı teşvik etmek ve meylettirmek üzere söylenen, ikna edici faydalı
sözlerdir. Bu ilim siyaset-i medeniye ilmi de değildir. Çünkü siyaset-i
medeniyye, hikmet ve ahlak kaidelerine göre menzil, yani insanların
ocaklarını ve şehirlerini idare etmekten ibaret olup, maksat ve gaye
halkı nev'in beka ve muhafazası yoluna sevk etmektir. Bizim bu kitapta
bahsedeceğimiz ilmin konusu ise bu iki ilmin konusuna yabancıdır. Fakat,
bazı cihetlerden bu iki ilim ona benzeyebilir. Bu ilmin yeni ihtira ve
yeni baştan benim tarafımdan icadedilmiş bir ilim olduğunu zannederim.
Başımın sağlığına andiçerek Tanrı'nın mahluklarından kimsenin bu
mefhumda söz söylemiş olduğunu bilmediğimi teyit edebilirim.[34] |
| Ibn-i Haldun, Mukaddime, Birinci kitap sayfa 91 |
İbn-i Haldun'a göre tarihin görünür yüzünde bir dizi olaylar yer alırken, tarihin asıl manası gizli yüzündedir.
[35]
Mukaddimenin girişinde sırf nakil ve söylentilere dayanan bir tarih
bilimine güvenilemeyeceğini, çeşitli milletlerin ve devletlerin
gelişimlerinin peşpeşe sıralanmasının tarihi anlamaya hiç bir katkı
sağlamayacağını belirtir.
Önemli olan bu gelişmenin sırrını kavramaktır.
Nakledilen bilgilerin ve olayların bir mantık süzgecinden geçirilip,
gerçeğe uygun olup olmadığını anlamak gerekir.
[36]
Peki toplumların gelişip değişmesiyle ilgili bu mantık süzgeci nedir?
İbn-i Haldun'a göre tarihin gerçek bilgisine ulaşabilmek için sosyal
olay ve olguların objektif gözleminden işe başlamak gerekir.
Uygarlık ve
toplulukların çeşitleri, zaman içindeki değişimleri ve bu değişimlerin
nedenleri incelenmelidir.
İşte bunu yapacak bir bilime ihtiyaç vardır.
İbn-i Haldun, kendinden önceki düşünürlerin eserlerini tarar ve böyle
bir bilimin oluşturulmamış olduğunu, oluşturulmuşsa da kendisinin buna
ulaşamadığını belirtir.
Fars fetholunduğunda Hz. Halife Ömer'in eski Farslılardan kalma eserlerin yakılmasını emrettiğini, bu yüzden bu eserlerin yokolup gittiğini,
Keldanilerin,
Süryanilerin ve
Babil ahalisinin eserlerinin kalmadığını söyleyerek bundan dert yanar.
[37]
Halife
Memun'un büyük paralar harcayarak çevirilerini yaptırdığı Yunanlıların eserlerinden bahseder. İbn-i Haldun'a göre
Aristo'ya nispet edilen ve önemli bir parçası ellerde dolaşan "Siyaset"
adlı bir kitap vardır. Fakat, bu kitapta da bizim bu eserimizde
incelenen konulara dair yeter bilgiler verilmemiş, delil ve burhanlar da
lüzumu derecesinde anılmamış, başka sözlerle karıştırılmıştır.[38]
Ayrıca Fars din bilgini Mubezan ve
Nuşirevan'dan da sözeder ve onların da Mukaddime'de incelediği ilimle ilgili bazı değinmeleri olduğunu belirtir.
Bunun dışında
İbni Mukaffa'nın
risalelerinde ve Kadı Ebubekir Tartuşi'nin Sirac-ül-mülük adlı eserinde
de bu konulara kendi kitabındaki başlıklara yakın başlıklarla
değinildiğini ancak bunlarda yeterli delil ve açıklama olmadığını
belirtir.
[39]
İbn-i Haldun, ilk kez kendisi tarafından kurulduğunu yeminle belirttiği bu ilime "Ümran ilmi" der ki,
[40] gerçekten de bu keşfi ile bir taraftan bilimsel tarihçiliğin diğer taraftan da sosyolojinin temellerini atmıştır.
[41][42]
İbn-i Haldun bu yeni bilimin araştıracağı konuları şöyle özetler:
"Geçmiş çağlarda yaşamış kavimlerin durumları ve yaşayışlarında
meydana gelen değişiklikler; bunların idareyi ve ülkeyi ellerine
geçirmelerinin sebepleri; insan topluluklarının tabiatları, yerleşik
veya göçebe hayat sürme, göçler ve nüfus hareketleri; devlet kurma,
devletlerin kuvvet kazanmaları ve çökmeleri; üretim ve tüketim, bilim,
sanat, ticaret, kâr ve zarar olayları; zamanın akışı içerisinde bu
sayılan durumların değişmesi ve değişmelerin sebeplerinin incelenmesi"
[41]
İbn-i Haldun'un, "Tarih"i, felsefi ilimlerden biri olarak kabul
ettirme çabası klasik felsefe anlayışı ile çelişir.
Her ne kadar
Aristo ve
Platon'un
toplum ve devlet konusundaki görüşleri tarihsel öğeler taşısa da, her
ikisi de, tarihi, "bilgeliğin" bir dalı olarak görmezler.
Aristo'ya göre
şiir tarihe göre çok daha felsefi ve üstündür, çünkü tarih özel ve
tikel olana yönelirken, şiir evrensel olana yönelmektedir.
[43]
Farabi ve
İbni Sina'nın
bilimler sınıflandırmasında da "Tarih"in hiç bir yeri yoktur.
İbn-i
Haldun'un keşfettiğini ilan ettiği yeni ilmi kabul ettirmede
karşılaştığı güçlüğü anlayabilmek için düşünürün yaşadığı dönemde bilim
olarak algılanan şey ile bugünkü bilim algısı arasındaki farkı bilmek
gerekir.
Mustafa Yıldız'a göre "Tarih"in klasik felsefe tarafından bilim
sayılmamasının iki temel nedeni vardır:
Birincisi, tarihin nesnesi
geçmişe ilişkindir, karşımızda bir nesne olarak bulunmaz, belirlenemez
ve sürekli değişir.
Halbuki bilgeliğin konusu ancak Platon'un "
İdealar Evreni" ya da Aristo'nun "Devinmeyen Devindirici"si gibi değişmeyen şeyleri incelemek olabilirdi.
[44]
İkinci güçlük ise nedensellik ilkesinin uygulanabilirliği konusundadır.
Burada nedenselliği de bugünkü anlayışımızdan daha farklı şekilde
anlamak gerekir.
Klasik felsefede nedensellik tüm nedenlerin kendine
bağlandığı bir "İlk Neden" (Tanrı) düşüncesine gider ve felsefenin
konusu bu İlk Neden'i incelemektir.
[44][45]
Oysa İbn-i Haldun, somut olaylar arasındaki nedensellikten
bahsetmektedir, yani nedenselliği tarihe uygulayarak, olaylar arasında
geriye dönük bağlantılar kurarak, tarihe ve toplumlara ilişkin yasalar
bulmaya çalışmaktadır.
Tarihsel olayların doğruluklarını denetleyebilmek
böylelikle mümkün olabilmektedir.
[44]
Kendi deyişiyle:
"Umran
ilmi" ile tarihte neyin olanaklı neyin olanaksız olduğu hakkında bir
"zorunlu yasa bilgisi"ne ulaşılır ki, bu aynı zamanda tarihçilerin
aktara geldikleri haberlerin doğruluk ve yanlışlıklarını sınama olanağı
verir[46]
İbn-i Haldun'un olayların nedenlerine, aralarındaki görünmeyen bu
bağlantıya işaret etmesi, birçok yazar tarafından onun için determinist
[47], pozitivist
[48], tarihi materyalist, ampirist ve rasyonalist
[49] gibi tanımlamalar
[50] kullanılmasına yol açmıştır.
[51]
Hatta İlyas Ba-Yunus ve Ahmed Ferid, "İbn Haldun'un İslam'a hizmet amacıyla eserlerini kaleme aldığı pek söylenemez" derler.
[52]
Toplum biçimleri
 |
| Tunus'ta bir posta pulunda İbn-i Haldun |
İbn-i Haldun'a göre insan toplumsal bir hayvandır. Birkaç kişi
Allah'ın verdiği düşünme gücüne dayanarak ve birbirleriyle işbirliği
yaparak birtakım kurumlar yaratmaya başladıkları an, kültür ya da kendi
deyimiyle
ümran doğmuş demektir.
[53]
İnsanın soyunu sürdürebilmesi için aklı ve eli yeterli olmamış, aynı
zamanda dayanışması ve toplumsal şekilde yaşaması gerekmiştir.
[54]
İnsan topluluklarına bakıldığında bunların birbirlerinden farklı
oldukları görülür.
İbn-i Haldun, bunun sebebinin, kendi deyimiyle
"geçinme şekil ve tarzlarının birbirinden başka ve türlüce olması"
olduğunu belirtip, bunun dışında toplulukların yerleştikleri coğrafî
yer, iklim, iktisadî şartlar, üretim şekil ve ilişkilerinin de bu
farklılıkları doğuran etkenler olduğunu ekler.
[54]
 |
| Fas'ta bir posta pulunda İbn-i Haldun |
Benzer özelliklerine bakarak bu toplulukların sınıflandırılabileceğini
söyler ve biribirine zıt özelliklere sahip iki grup sayar.
Bunları
hadarî (yerleşik toplumlar (Gürkan)
[54], kentsel çevre (Stowasser)
[53], gelişmiş toplum (Yıldız)
[55]) ve
bedevî (göçebe toplumlar (Gürkan)
[54], çöl çevresi (Stowasser)
[53], ilkel toplum (Yıldız)
[55])
olarak adlandırır.
Bir de ücra, kırsal yerleşim birimlerinde olup,
tarımla uğraşan, yerleşik hayata geçmekle birlikte henüz bir uygarlık
kuramamış küçük topluluklar vardır.
Bu son gruptaki topluluklardan,
yerleşik bir topluma bağlı olmaksızın sahralarda yerleşerek ekincilik ve
tarımla uğraşan grupların durumları iyi ve rahatken, yerleşik
topluluklara tabi olan ve dolayısıyla kendilerinden vergi alınanların
durumu pek kötü ve aşağılıktır.
İbn-i Haldun bu son gruba kısaca değinip
geçer ve iki ana grupla ilgilenir.
[54]
Göçebe toplumlar
İbn-i Haldun'a göre göçebe yaşam, toplum halinde yaşamanın ilk örneği
olup yerleşik yaşamdan önce gelir.
Göçebeler ikiye ayrılabilir. Birinci
grup olan "Çoban göçebeler" koyun ve inek beslerler.
Türk,
Türkmen ve bazı
Berberi topluluklar bu gruptandır. İkinci göçebe gruba ise deve besleyen
Araplar, Batı Afrika'daki Berberiler ve
Kürt
göçebeler girer ki, bunlar otlak aramak için çöllerin derinliklerine
kadar girerler.
İşte göçebe toplumların asıl karakteristik özellikleri
bu ikinci grupta görülmektedir.
[56]
Göçebeler uzak ve tenha yerlerde yaşadıkları ve diğer toplumlarla temas
imkânı bulamadıkları için utangaç, kaba ve sert tabiatlı, fakat
şehirlilere göre iyi ahlaklı olurlar.
Barınakları, yiyecek ve içecekleri
açısından kanaatkârdırlar.
Egoist değillerdir, kabilelerinin
çıkarlarını kendi çıkarlarından üstün görürler. Bu yüzden cesaret ve
kahramanlık, başlıca değer yargılarıdır.
Kendilerini koruyacak bir
devlet teşkilatı olmadığı için topluluğun her bireyi, her an olabilecek
bir saldırıya karşı tetikte ve atik olmalıdır.
Sürekli güvenlik sorunu
yaşadıklarından, yabancılara karşı çekingen, ancak kendilerine güvenen,
savaşçı ve cesur kişilerdir.
Bu toplumlar şehir yaşamının rehavetine
dalmış yerleşik toplumlar için daima tehlike oluştururlar.
[56]
Yerleşik toplumlar
Yerleşik toplumlar devletin kurulmasından hemen sonra veya devletin kuruluşu ile beraber ortaya çıkmaktadır.
[57]
Bedevi
yaşam biçimi sadece yaşamı sürdürebilmek için gerekli şeylerin
üretilmesi ile sınırlıdır.
Toplumsal üretimde güç, zenginlik, rahatlık
ve boş zaman isteği ile
artı değerler artmaya başlar ve böylece toplum hadari (yerleşik) yaşam biçimine doğru ilerler.
[55]
Göçebe toplumların bu yerleşik hayata geçme eğilimi kasaba ve
şehirlerin kurulması ile kendini gösterir. Ancak bütün göçebe toplumlar
devlet kuramazlar.
Bir kısmı kurulmuş bir devlete tabi olarak yerleşik
hayata geçerler. Sadece
asabiyye bağları güçlü olan toplumlar devlet kurmayı başarır.
[55]
Devletin kurulması ile gelinen bu aşamada artık göçebelik dönemindeki
kan bağı yeterli olmaz. Toplumsal dayanışmayı sağlayacak yeni bağlara
ihtiyaç duyulur.
Böylece "hanedana bağlılık ve din duygusu" devreye
girer.
[58][59]
Din, burada oldukça önemli bir rol oynar.
Farklı kan bağına sahip olan
asabiyyeler arasındaki çekişmeyi giderip hepsinin tek bir amaç etrafında
biraraya gelmesini sağlayacak olan dindir.
İbn-i Haldun, kan bağına
dayalı olan asabiyye olmaksızın dine çağrını yetmeyeceğini belirtir.
Başka deyişle, din, kan bağına dayalı asabiyyesi en güçlü olan grubun
içinde gelişir ve sonra diğer gruplara yayılır.
[60]
Ancak devlet bir kez kurulduktan sonra artık insanları dış
tehlikelerden koruyan bir siyasi örgüt varolduğu için insanlar
askerlikten ve tekdüze bir iş olan üretim yapmaktan vazgeçerler ve
sanat, edebiyat, mimarlık gibi kültürel alanlarla ve ticaret ve zanaat
gibi daha çok para kazandıran işlerle uğraşmaya başlarlar.
Güvenlik, bol
para ve işbölümü insanlarda daha güzel, daha ince ve yeni ihtiyaçların
oluşmasına yol açar.
Böylece toplum yerleşik hayata geçtikçe daha çok
rahatına ve zevkine düşkün, daha egoist olur ve giderek kötü
alışkanlıklar sahibi olur.
[55]
Kolaylıklar ve lüks ancak çok sayıda insan kümeler halinde birarada
yaşadığı zaman ortaya çıkar. Bu lüks ve ihtişam beraberinde soysuzlaşma
ve gerileme tohumlarını getirir.
Başlangıçtaki grupta varolan saf
bağlılık, yalın güç ve sadelik yozlaşmaya başlar.
[61]
Toplumun rahata alışması, kendilerini güvenli hissettikleri kaleler
içinde huzurlu şekilde yaşamaları, göçebelik dönemindeki cesaret ve
savaş kabiliyetlerini yitirmelerine neden olur.
Devleti idare edenlerden
gelen emirlere uymayı da alışkanlık haline getirirler. İdareciler de
zulme ve şiddete başvurdukça, göçebelik dönemindeki bağımsızlık ve onur
duygularını iyice yitirerek kendine güveni olmayan, korkak, sinsi ve
dalkavuk kişiler haline gelirler.
[62]
Asabiyye ve din
İbn-i Haldun'un toplumsal örgütlenmelerin nicelikleri, çapları,
güçleri ve başarıları açısından farklılaşmalarını açıklamak için
kullandığı önemli bir kavram "asabiyye"dir.
Sözcük Arapça "tutmak, bağlı
olmak" anlamına gelen "asabe" kökünden gelmektedir.
Farklı
araştırmacılar tarafından "yakınlık bağı", "topluluk duygusu",
"dayanışma duygusu", "ortak ruh", "toplumsal uyuşma", "toplumsal
dayanışma", "milliyetçilik fikri", "askerî ruh" gibi karşılıklar
verilmiştir.
[63][64]
İlerlemeci bir yaklaşımla "toplumların ilkellikten uygarlığa doğru ilerlemesini güdüleyen güç"
[63] olarak yorumlanabilecek olan asabiyye en açık şekliyle kan bağıyla bağlı olan yakın akrabalık ilişkilerinde görülür.
[57]
İbn-i Haldun'a göre kabilelerin çeşitli yollarla nüfusu arttıkça bu bağ
kan bağından bir kabile veya kavim bağına dönüşür.
Bir akrabası
hakarete veya saldırıya uğrayan bir kişi bu saldırı kendisine yapılmış
gibi faile düşmanlık besler.
İbn-i Haldun, benzer bir davranış
özelliğini çöllerin derinliklerinde yaşayan, soyları bozulmamış Arap
kabilelerinde de görür.
[57]
Ancak bu saflık durumu sürekli olmaz; savaş, barış ve evlenmelerle
başka soyları da içine alarak büyüyen kabilede başkanlık da asabiyye
bağı daha güçlü olan grupta kalır.
Çeşitli nedenlerle kendi soylarını
kaybedip başka bir kabileye sığınan topluluklarla da hami-mahmi,
efendi-köle ilişkilerinden doğan yapma bir akrabalık bağının yarattığı
yeni bir asabiyye bağı ortaya çıkar.
[57]
Başlangıçta yaşlı ve akil olanların hakemliği ile çözümlenen
çatışmalar, kabile büyüdükçe gruplaşmalara ve grup içi çatışmalara yol
açar.
En yoğun grup içi dayanışması olan, başka deyişle asabiyye bağı en
güçlü olan grup diğerlerine üstün olur ve hükümranlığı eline geçirir.
[61]
Asabiyye bağı bu grup içindeki yardımlaşma ve şeref duygusundan gelen ve dış düşmanlarla uğraşma gücü veren bir bağdır.
[57][63]
Eğer tüm topluluklar eşit oranda işbirliği yapmış olsalardı böyle
farklılıklar olmazdı.
Toplumsal örgütlenmenin çap ve yoğunluğunu
belirleyen değişken grup duygusu, grup dayanışması Asabiyye'dir.
[61]
Tüm ilkel gruplarda dayanışma, direniş gücü ve cesaret vardır ve hepsi
de zenginliğe ve boş zamana ulaşmak isterler. Grup dayanışması onları
fetihler yapmaya da götürür.
Ya varolan bir devleti fethederler ya da
yenisini kurmaya çalışırlar. Ancak devlet kurma aşamasında kan bağı
yeterli gelmez.
İhtiyaç duydukları yeni gücü ise dinde bulurlar.
[61]
Din, asabiyyesi en güçlü olan grubun içinde gelişir ve yayılır.
Din,
dünyevi istekler ve hısımlığın ötesine geçtiği için kan bağına dayalı
asabiyyeden çok daha güçlü bir sadakat duygusu yaratır.
İbn-i Haldun'a
göre din, bir uygarlığın yaratılışındaki en üstün güçtür ve aynı zamanda
o uygarlığı korumak için de en etkili olanıdır.
[61]
Devlet Kuramı
İbn-i Haldun, toplum (cemiyet) ile devleti ayrı ayrı varlıklar olarak ele alır.
Toplum, insanların doğa ile mücadelelerinde birbirlerine ihtiyaç duymalarından dolayı biraraya gelmelerinden oluşurken,
devlet
insanı hemcinslerinin saldırıları ve zulmünden korumak için oluşturulan
birşeydir.
İnsanlar hemcinslerinin tacizinden korunabilmek için bir
yasakçıya ihtiyaç duyar ve onun otoritesine boyun eğerler.
[65]
Devlet de toplum gibi doğal birşeydir, tüm insan topluluklarını kapsar,
ancak bu ne Tanrı buyruğudur ne de tek tanrılı dinlere özgü bir
durumdur.
İbn-i Haldun, burada İslam düşünürlerinden ayrılır ve
hükümdarlık ile
peygamberliği karıştırdıkları için onları eleştirir.
Ehl-i kitap
olmayan kavimlerin de çok sayıda devlet kurduğunu, hatta bunların
sayısının Ehl-i Kitap olanlardan çok daha fazla olduğunu söyler.
Ona
göre, peygamberlik ile hükümdarlık arasında hiçbir mantıki ve zorunlu
ilişki yoktur.
[65]
Devletin aşamaları
İbn-i Haldun'a göre devletler de tıpkı insanlar gibi doğar, büyür,
yaşlanır ve ölür.
Buna göre, devletin geçirdiği aşamaları beşe ayırır.
Hatta bu beş aşamanın üç ya da dört kuşağın ortalama ömrü olan 120 yılda
tamamlandığını ileri sürer.
[66][67]
İbn-i Haldun'un bu süreyi tespit ederken, zamanında doktor ve
müneccimlerin,
normal insan hayatının 120 yıl olduğu iddiasına dayandığı ve bu yüzden
devletlerin normal yaşam sürelerinin de 120 yılı aşamayacağını düşündüğü
ileri sürülmüştür.
[68]
Birinci aşama fetih ve kuruluş aşamasıdır. Bu aşamada yerleşik bir yönetimin elinden askeri güç ile iktidar alınır.
[60]
Asabiyye bağlarının çok güçlü olduğu, hükümdarın bir lord ya da kraldan çok bir şef olduğu dönemdir.
[67]
İkinci aşamada hükümdar iktidarı tekeline almaya başlar. Bunun
için kendisinin başa gelmesini sağlayan doğal dayanışmayı tasfiye
etmeye başlar, onunla güç paylaşanları ortadan kaldırır, kan bağına
dayalı dayanışma yerine doğrudan kendisine bağlı
paralı asker ve
bürokratlardan oluşan bir grup oluşturmaya başlar.
Bunların dışında
bilginlerden
oluşan danışmanlar da bulur. İbn-i Haldun'a göre bilginler en kötü
siyasal danışmanlardır.
Ayrıntıdan çok evrenseli, insan türü yerine tüm
türleri görmek üzere eğitildikleri ve toplumsal ve siyasal olayları tek
başlarına görmek yerine birbirleriyle kıyaslayarak gördükleri için
olumsuz siyasal önerilerde bulunurlar.
Hükümdarlara asıl yararlı olan
öğütleri ise "ortalama zekâya sahip, alelade kişiler" verirler.
[67]
Üçüncü aşama ekonomik refahın arttığı, kültürel unsurların geliştiği bir yükseliş
[60] ya da lüks ve debdebe aşamasıdır.
[67]
Bu aşamada hükümdar kişisel gelirini artırmak, tebaasının vergilerini azaltarak devletin mali kaynaklarını artırmak
[69] ve yeniden düzenlemek, kentleri güzelleştirmek için uğraşır.
Herkes ekonomik refahtan payını alır,
güzel sanatlar,
bilim ve
el sanatları
teşvik görür, hâkim sınıflar kültürel projelerin koruyucuları olarak
boy gösterirler. Refah ve serbestlik devletin egemen iklimi haline
gelir.
[67]
Dördüncü aşama doyum, tatmin ve kendini beğenme aşamasıdır.
[67]
İstikrar ve barışın egemen olduğu, yönetimde yenilikçi hiçbir girişimin
olmadığı, eski yönetimlerin taklit edildiği ve bundan ayrılmanın
devleti yıkacağına inanılan bir aşamadır.
[60]
Hem yönetenler hem yönetilenler bu istikrar ve refahın ebediyen devam
edeceğine inanırlar. Devlet kurucularının gücü ve başarılarına göre bu
durum gerçekten de uzun sürebilir.
Ancak bu aşama içinde farkına
varılmadan gerileme ve çözülme başlamış ve devlet son aşaması olan
sefahat ve israf aşamasına geçmektedir.
[70]
Son aşama sefahat, israf ve çöküş aşamasıdır. Bu aşamada
hükümdarın ekonomik ve toplumsal olayları kişisel arzularına göre
yönetmeye çalışmasıyla, devlette iyileşmesi olanaklı olmayan hastalıklar
ortaya çıkar.
[66]
Hükümdarın lüksünü ve desteğini, satın almış olduğu
ordu
ve bürokrasinin desteğini sürdürebilmesi için vergileri artırması
gerekir.
Artan vergi oranları ekonomik faaliyetlerin azalmasına neden
olur ve hükümdarın amacının tersine devlet gelirleri azalır.
Yönetilenlerin devletten beklentileri zayıflar ve umutsuzluk yayılır.
Ekonomik faaliyetler duraklar, insanlar uzun vadeli planlar yapamaz
olurlar. Doğum hızı geriler, kalabalık kentlerde nüfus ve çevre
sorunları ortaya çıkar. Devlet çözülmeye başlar.
Merkezden uzak
bölgelerdeki
valiler,
generaller,
prensler
ya da başka devletler belli toprak parçalarını koparmaya başlarlar.
Başkentte bile ordu ve bürokratlar hükümdarın otoritesini ele geçirmeye,
hükümdarı sadece makam ve sıfattan oluşan bir şeye dönüştürmeye başlar.
Sonunda dışardan gelen, asabiyyesi güçlü genç, sağlıklı bir topluluk
devleti istila eder ve çürüyen yapıyı ortadan kaldırıp yenisini kurar.
[66][70]
Toplumsal ve siyasal koşullar devletin bu aşamalarında bir takım
değişiklikler yapabilse bile İbn-i Haldun'da katı bir belirlenimcilik
vardır.
[66]
Her devlet bu süreçleri yaşar ve bunlar döngüsel bir şekilde sürekli
tekrarlanır. Görüldüğü gibi bir aşamadan diğerine geçiş toplumsal
yapıdaki doğal güçlerle açıklanır.
İbn-i Haldun'a göre bu süreç bir
toplumsal yasadır ve kişilerin iradesinden bağımsızdır.
[66]
Siyaset biçimleri
İbn-i Haldun, yerleşik yaşamın ortaya çıkardığı karmaşık sorunları
çözebilmek, hükümdarın yetkilerini sınırlandırıp, belli kurallara
uymasını sağlamak ve devleti çökmekten kurtarabilmek için belli bir
siyaset izlenmesi gerektiğini ileri sürer.
[71] Ona göre üç tür siyaset vardır:
[72][73]
Akli siyaset: İnsanların akılları ile bulup koydukları kanunlar aracılığı ile devleti yönetmeleridir.
[73] Siyasetçi akla dayanarak kimi zaman yöneticinin iyiliğini, kimi zaman da yönetimin/sistemin iyiliğini araştıran kişidir.
[71]
İbn-i Haldun bu siyaseti de ikiye ayırır. Birinci tipi bilgiye ve akla
dayandığı için iyidir. Akli siyasetin diğer bir şeklinde ise devlet
yönetimi şiddet ve cebire dayanır.
Bu siyaset biçimi akli siyasetin kötü
bir biçimi olduğu halde gerek Müslüman gerek Müslüman olmayan çok
sayıda devlette uygulanır.
[72][73]
Medeni siyaset: Filozofların ileri sürdükleri ideal bir
siyaset biçimi olup, gerçekle ilgisizdir. İdare eden bir otorite
olmaksızın, insanların barış ve huzur içinde yaşaması şeklindeki bir
sistemdir.(krş.
Anarşizm)
İbn-i Haldun'a göre böyle bir sistemin gerçekleşebilmesi için her bir
ferdin fazilet ve bilgi sahibi olması gerekir ki, pratikte bu
gerçekleşmesi uzak bir ihtimaldir. Nitekim filozoflar da bu gerçeği
kabul ederler.
[72][73]
Dinî siyaset: Devletin peygamber tarafından bildirilmiş olan
Tanrı buyrukları ile idare edilmesidir. Dinî kurallar insanların
davranışlarını gösterdiği kadar, devletin izlemesi gereken yolu da
gösterir.
Peygamberden sonra da halifeler tarafından yürütülür. Bu
yüzden hem bu dünya hem ahiret için faydalı bir siyasettir.
[71]
İbn-i Haldun'a göre İslam devletleri telifçi bir yol izlemişler, önce
şeriat hükümlerine, sonra da filozofların ortaya koydukları
etik kurallara uymaya çalışmışlardır.
[72][73]
Buna örnek olarak da Halife
Memun zamanında
Sultan Tahir bin Hüseyin'in oğluna devleti nasıl idare etmesi gerektiği hakkında tavsiyeleri taşıyan bir mektubunu örnek gösterir.
Medeni siyaseti tamamen hayalî bir tarz olarak tanımlayarak devre
dışı bırakan İbn-i Haldun, akli ve dinî siyaset türlerini karşılaştırır
ve dinî siyasetin akli siyasetten üstün olduğunu ileri sürer.
[71]
İbn-i Haldun'da batı dünyasında sonradan gelişen
din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması şeklindeki fikre hiç bir şekilde rastlanmaz. Bu anlamda ortodoks islam siyasi düşünce biçimine bağlıdır.
[74]
Dünyada çok sayıda akli/dünyevi siyaset yürütüldüğünü gören İbn-i
Haldun, İslam toplumlarını bunlardan ayırır. İslam toplumunun devam
edebilmesinin yolunun
peygamberin koyduğu kuralların sürdürülmesinde olduğunu,
halifelik kurumunun da bunun için gerekli olduğunu belirtir.
[75]
İbn-i Haldun, bu çerçevede İslam devletinin geçirdiği aşamaları inceler.
Buna göre
Muhammed'den
Halife Ömer'e kadar olan süreçte dinî siyaset uygulanmışken,
Emevi hanedanı ile islam devleti dinî siyasetten ayrılmış ve akli/dünyevi siyasete geçmiştir.
Bu yüzden yıkılmış ve iktidar
Abbasilere geçmiştir. Abbasi halifesi
Mutasım'ın saltanatı ile benzer bir durum yaşanmış ve bundan sonra Arap asabiyyesi bozulmuştur.
[75]
Diğer konulardaki yaklaşımları
İlimler sınıflandırması
İbn-i Haldun, henüz gençliğinde yazdığı Şifâu’s-Sâil adlı tasavvufa dair kitabında iki tür
ilim
olduğunu belirtir:
Birincisi cisim âlemine ilişkin olan "kesbî"
ilimler, diğeri ise ruhlar âlemine ilişkin olan "vehbî" ilimlerdir.
Kesbî ilimler duyular aracılığıyla yapılır. Bu ilimlerde eşyaya ilişkin
sentez, analiz ve kıyaslamalar yapılır.
Başka deyişle akli/felsefi
ilimlerdir.
[76] Kesbî ilimler
mantık,
tabiat,
metafizik ve
matematiksel ilimlerden oluşur.
Matematiksel ilimler de kendi içinde
hendese,
aritmetik,
musiki ve
astronomi olarak dört kısımdan oluşur.
[77]
İbn-i Haldun, metafiziği akli/felsefi ilimler içerisine koymakla birlikte metafiziğin akılla kavranamayacağını ileri sürer.
[78]
"Vehbî" ilimler ise ruhlar âleminden
melekler aracılığıyla yapılır.
En yüce ilim bu ilimdir.
Vahiy
bu ilimi elde etmenin en üst aşaması iken daha alt bir aşamada "kalbe
üfleme" yer alır.
Bu iki aşamanın da altında ise "kalbe doğma"
[79] şeklinde başka bir aşama vardır.
[76]
İbn-i Haldun, Mukaddime'sinde ise ilimleri amaçlarına göre
sınıflandırır. Burada ilimleri "amaç ilimleri" ve "araç ilimleri"
şeklinde iki gruba ayırır.
Amaç ilimlerde detaylı açıklamalar yapmak
gerekirken, araç ilimlerde gerekmez.
Buna göre amaç ilimlere örnek, dinî
ilimlerden
tefsir,
hadis,
fıkıh ve
kelam, felsefi ilimlerden
tabiat ve
ilahiyatken, araç ilimlere örnek dinî ilimler için Arapça ve
miras ilmi, felsefi ilimler için ise
mantık ilmidir.
[77]
Varlıklar sınıflandırması
Aristo ve onu islami çerçevede yorumlayan birçok
islam filozofu
gibi İbn-i Haldun da varlıkları aşağıdan yukarıya belli bir düzene göre
sıralar ve yine benzer şekilde ruhani âlem, cismani âlem gibi ayrı
âlemlere yerleştirir.
[80] İbn-i Haldun, varlıkların içinde olduğu üç âlemden sözeder.
Bunlar duyularımızla idrak edilen ve içinde
maden,
bitki ve
hayvanların
bulunduğu "duyular âlemi" veya "maddi ve cismani âlem", içinde
insanların bulunduğu ve düşünce ile idrak edilen "düşünce âlemi" ya da
"beşeri âlem" ve rüyalar ve kalbe ilham gelmesi gibi daha farklı
şekillerde hissettiğimiz "melekler ve ruhlar âlemi"dir.
[81][82]
Bu âlemlerdeki varlıklar da yukardan aşağıya bir düzen içinde
sıralanırlar. Her âlemin en üst basamağındaki varlık, kendinden sonra
gelen âlemin en alt basamağındaki varlığa geçiş özelliğine sahiptir.
Örneğin bitkiler âleminin son basamağında yer alan
üzüm ve
hurma ile hayvanlar âleminin en alt basamağındaki
salyangozun böyle bir ilişkisi vardır.
Benzer şekilde duyular âleminde en üst seviyede olan
maymun ile düşünceler âlemindeki
insan
da böyle bir ilişkiye sahiptir.
Peygamberlerin de, insan görünümünde
olmalarına karşın, en üst basamakta oldukları için bir üst âlem olan
"melekler âlemi"ne geçmeleri mümkündür.
[83]
İnsan aklı
İnsan düşüncesinin çeşitli dereceleri vardır.
İlk derece "temyizi akıl"dır. İnsan bu akıl sayesinde kendisini tehlikelerden korur, para kazanır ve yaşamını sürdürür.
İkinci derece "tecrübi akıl"dır.
Toplum içerisinde ilişkiler kurma, toplumsal kuralları oluşturma bu akıl sayesinde gerçekleşir.
Üçüncü derece
ise "nazari akıl"dır ve "varlık"ı olduğu gibi tüm özellikleriyle bu
akıl kavrayabilir.
İbn-i Haldun'un akıl konusundaki düşünceleri
Farabi'nin düşünceleriyle örtüşür.
Farabi ve
İbn-i Rüşd de aklı "amelî" ve "nazari" akıl olarak iki gruba ayırırlar.
[83]
İbn-i Haldun'a göre ilimler sosyal şartlarla birlikte gelişen
"tecrübi akıl"ın ürünleridir. İnsanda aklın oluşumu konusunda İbn-i
Haldun, idealist filozoflardan ayrılır ve Farabi,
İbn-i Sina ve bazı Kuran ayetlerinin benimsediği gibi insanın doğuştan bilgi getirmediğini düşünür.
[84] Bilgi "
a posteriori"dir, sonradan edinilir. İnsan dünyaya geldiğinde zihni boş bir levha gibidir.
[84]
İbn-i Haldun, bazı yönlerden Farabi ve İbn-i Sina ile ortak
yaklaşımlara sahip olsa da, "ruhani âleme" ait bilgiye insanın akıl
yoluyla ulaşabileceğini reddeder.
[44][45][81]
Ona göre, insan bu bilgiye
vahiy
dışında bir yolla erişemez, bizim erişebileceğimiz sadece "beşeri
âlem"in bilgisidir.
Mukaddime'nin 6. bölümünde "Felsefe ve Filozoflara
Reddiye" başlığı altında bu görüşlerini açıklar.
[81]
İktisat
İbn-i Haldun'a göre ilk üretim tarzı bedeviliktir. Göçebe yaşamın ihtiyaçları sınırlıdır.
Hayvancılık ve
tarım
sade bir yaşam tarzı getirir.
Şehir hayatında ise üretim artar, bu
ticareti geliştirir ve insanlar artan zamanlarını zanaat alanlarına
ayırırlar ve ihtiyaçlar giderek çeşitlenir.
Bu çeşitlenme
tüketim ve israf artışını da beraberinde getirir.
[85]
İhtiyaçları karşılamak için emek sarf etmek gerekir.
Bu yüzden üretimde
"emeğin rolü" üzerine değinir. Malın değerini iki şey belirler: Biri
harcanan
emek, diğeri ise mala olan
talep.
Eğer elde edilen kazanç, o kazancı sağlayan kişinin harcamalarına
gidiyorsa "geçim aracı"dır, ihtiyaçtan fazla oluyorsa "sermaye" haline
gelir. Şehirlerde emek arzı fazla olduğu için sermaye ortaya çıkar.
[85]
İbn-i Haldun ekonomik faaliyetler konusunda
liberal bir görüşe sahiptir.
Özel girişimciliği
savunur ve devletin ekonomik hayata müdahale etmesine karşı çıkar.
Ona
göre ekonomik olayların da kendine has kanunları vardır ve bunlar
üzerinde uygulanacak bir baskı ekonomiyi altüst eder.
[86]
Ekonomik şartların bozuk, ticari hayatın dengesiz,
gelir dağılımının adil olmadığı bir toplumda refah ve sağlam bir ahlaki hayat da ortaya çıkamaz.
Devletin görevi ekonomik hayatın bir düzen içinde gelişmesini sağlamaktır. Devletin ekonomiye adil olmayan müdahaleleri, haksız
vergilendirmede bulunması veya
mülkiyete
el koyması ekonomiyi olumsuz etkiler ve devlet varlığını devam
ettirmesi için gereken vergilerden mahrum kalır.
Devletin gelirleri
azalınca da asıl yapması gereken
adalet,
savunma,
diplomasi gibi faaliyetlerini yapamaz hale gelir ve çöker.
[86]
İbn-i Haldun'a göre ekonomide
ücret,
kâr ve
vergi'den oluşan bir döngü vardır. Ücretler azalmadığı sürece
pazara
gelir, pazarda elde edilen kazanç kâr yaratır, artan kâr ise vergiye
dönüşür.
Bu döngünün sürmesini sağlamak ve dengeli bir ekonomik politika
izlemek devletin görevidir. "Ücret ve aylıkları eksiltmek devletin
gelirini eksiltir" der.
Çünkü azalan ücretler ekonomiyi durgunluğa
sürükleyecek ve bu da vergileri azaltacaktır.
Aynı şekilde vergilerin
düşük olması da vergi gelirlerinin artması ile sonuçlanacaktır. Düşük
vergiler yatırımcıları teşvik edecek ve hem yatırımlar hem de istihdam
artacaktır.
[87]
İbn-i Haldun, devletin
ticaret yapmasına da karşı çıkar. Ona göre, bu, üreticiler için zararlıdır ve vergi düzenini bozar. Devletin rekabet ettiği bir alanda
çiftçiler ve
tüccarlar
rekabet edemez.
Çünkü devlet hem üretimi için gereken girdileri, diğer
girişimcilerden çok daha ucuza alabilir, hem de diğer girişimcileri
ürettiği malı çok daha pahalıya satın almak zorunda bırakabilir.
Bu
durumda
haksız rekabet ortaya çıkar, devlet
arz-talep
dengesini bozarak her iki tarafın da zarar etmesine neden olmuş olur.
Tüccar ve çiftçilerin geliri düştüğü için hem yeni girişimler olmaz, hem
de vergilerde azalma olur.
[88]
Eserleri
| Bil ki: tarih ilmi, milletler ve
kavimlerin birbirinden nakil ve rivayet edegelmekte oldukları
ilimlerdendir. Tarih öğrenmek için atlara üzengiler ve develere semerler
bağlanarak (binek hayvanlarına binerek) seferler ihtiyar olunur. Halk
ve hiç bir şeye önem vermeyen gafiller bile tarih öğrenmek isterler.
Hükümdarlar ve Yemen hükümdarları olan Kayl'ler tarih öğrenmek için
birbirleriyle yarış ederler. Onu anlamak hususunda bilginler ve cahiller
birbirine denktir. Tarih, zahirine bakıldığında geçmişteki olayların ve
devletlerin hallerinin ve geçen çağdaki haberlerin öte tarafına geçmez.
Tarihte sözler istinatlarla nakl olunur ve tarihî olaylarla meseleler
darbolunur. Meclisler cemaatle dolduğunda tarih olayları nakledilerek
toplantılar tazelenir ve dinleyenler hoşlanır ve râğbetle dinlenir.
Tarih, insanların ve kavimlerin hâl ve durumlarının nasıl değişmiş
olduğunu, devlet sınırlarının nasıl genişlemiş, kuvvet ve kudretlerinin
nasıl artmış bulunduğunu, ölüm ve yıkılma çağı gelinceye kadar yeryüzünü
nasıl imar ettiklerini bize bildirir. Bu tarihin zâhiri (açık
anlaşılan) mânasıdır. Tarihin içinde saklanan mâna ise incelemek,
düşünmek, araştırmaktan ve varlığın (kâinatın) sebep ve illetlerini
dikkatle anlamak ve hâdiselerin vuku ve cereyanının sebep ve tertibini
inceleyip bilmekten ibarettir. İşte bundan dolayı tarih şereflidir ve hikmet'in içine dalmıştır. Bundan ötürü tarih, hikmet = felsefe ilimlerinden sayılmağa lâyıktır.[35] |
| Ibn Haldun, Mukaddime'nin giriş bölümünden |
Birçok Arap aliminin aksine, İbn-i Haldun büyük dünya tarihi olan
Kitâbu'l-İber
dışında fazla bir eser kaleme almamıştır.
Kendi otobiyografisinde de
diğer yazılarından hiç sözetmemiş olması, bazı tarihçiler tarafından
düşünürün tarihçi olarak ve
Kitâbu'l-İber yazarı olarak tanınmak
istediği şeklinde değerlendirilmiştir.
Buna karşın, diğer bazı
kaynaklardan Kuzey Afrika'da ve Endülüs'te yaşadığı yıllar boyunca başka
eserler kaleme aldığı bilinmektedir.
Kitâbu'l-İber
Tam adıyla
Araplarla Arap Olmayanların ve Berberilerin ve Aynı
Devirdeki Büyük Kudret Sahiplerinin Muharebelerine ait Kaynak ve
Haberleri Toplayan ve Yorumlayan Kitap (
كتاب العبر وديوان المبتدأ والخبر في أيام العرب والعجم والبربر ومن عاصرهم من ذوي السلطان الأكبر;
Kitâbu'l-Iber
ve Dîvânu'l-Mubtede' ve'l-Haber fî Eyyâmi'l-Arab ve'l-Acem ve'l-Berber
ve men 'Asarahum min zeviyiyî's-Sultâni'l-Ekber) adlı bu eser İbn-i
Haldun'un yedi ciltten oluşan ve onu ölümsüzleştiren en önemli eseridir.
Kitabın adında geçen "iber" sözcüğü "ibret" sözcüğünün çoğuludur.
Mustafa Yıldız'a göre Yahudi-Hıristiyan çizgisel tarih anlayışını
benimseyen
İslamiyete göre tarih,
peygamberlerin topluma vermek istediklerini öğrenmek, doğru yoldan çıkmamak ve hatalardan ibret almak için önemlidir.
[42]
Bir dünya tarihi niteliğinde olan eser üç bölüme ayrılır.
[89][90]
- Birinci bölüm: Bir önsöz ve girişten oluşan birinci ciltten oluşur ve Mukaddime adını almıştır.[89][90]
- İkinci bölüm: Eserin 2., 3., 4. ve 5. ciltelerinden oluşur. Arap tarihinin yanında Fars, Yahudi, Eski Mısır, Türk ve Franklar gibi çeşitli toplumların tarihleri anlatılır. Emevi ve Abbasi hanedanlarının tarihi de bu bölümde anlatılır.[89][90]
- Üçüncü bölüm: 6. ve 7. ciltten oluşur. Kuzey Afrika'daki Berberiler ve Müslüman hanedanların tarihi anlatılır.[89][90]
Mukaddime
İbn-i Haldun'un en çok tanınan eseri
Mukaddime (Arapça:
المقدّمة;
el mukaddime) büyük tarih kitabının 1. cildidir.
Aslında
Mukaddime İslami tarihi eserlerde bir gelenek olan "Tarihe övgü" öndeyişi olarak yazılmıştır
[91]
ve kısa bir bölümdür.
Bu kısa bölüm 7 kitaptan oluşan Kitâbu’l-İber'in
tamamına bir "Giriş" olarak yazılmıştır.
7 ciltlik tarih kitabının ilk
cildi olan
Kitab-ı Evvel ise yazarın teorik görüşlerini
açıkladığı oldukça kapsamlı bir eser haline gelmiş (3 cilt halinde
yayınlanıyor) ve daha İbn-i Haldun hayatta iken
Mukaddime diye anılmaya başlanmış ve kendisi de bunu benimsemiştir.
[92]
Bu yüzden Ümit Hassan, Z.F. Fındıkoğlu'nun bu kısa giriş bölümünü
"Mukaddime'nin Mukaddimesi" adlandırmasını doğru bulmaz.
Bu kısa metin
birinci cilt olan
Kitab-ı Evvel'in değil tamamı 7 cilt olan
Kitâbu'l-İber'in Mukaddimesidir.
[92]
İbn-i Haldun, bir önsözde kitabını tanıtır ve tarih ilminin öneminden
bahseder.
Giriş bölümünde ise tarih ilminde yöntem sorununa değinir ve
özellikle İslam tarihçilerinin hatalarını gösterip, yöntemlerini
eleştirir.
Toplumların gelişim ve hareket süreçlerine dair
değerlendirmeleri içeren
Mukaddime 6 bölümden oluşur:
[93]
- bölüm: İklimlerin ve beslenmenin insan tabiatı ve uygarlıklar üzerindeki etkileri
- bölüm: Göçebe ve yerleşik kültürlerin karşılaştırılması ve iki kültür arasındaki çatışmaların sosyal sonuçları
- bölüm: Devletlerin doğuşu ve çöküşü, saltanat, hilafet ve krallık yapmanın koşulları ve kuralları
- bölüm: Köy ve kasaba hayatı ile imar faaliyetleri ve bunun İslam devleti ile ilgisi
- bölüm: Dönemin ana meslekleri, geçim araçları, sanat, ticaret, ziraat, tarım ve inşaat gibi ekonomik faaliyetler
- bölüm: Bilimlerin sınıflandırılması, eğitim yöntemleri
Lubâb'ul-Muhassal
 |
| Yazarın kendi el yazması başsayfası: Lubab al-muhassal |
İlk kitabı
Lubâb'ul-Muhassal, (
لباب المحصل في أصول الدين;
Lubâb'ul-Muhassal fî Usûli'd-Dîn)
Fahreddin Razi'nin
El-Muhassal isimli kitabının bir özeti ve yorumu olup 19 yaşında iken
Tunus'ta hocası el Âbili'nin denetiminde yazılmıştır.
Kapağında İbn-i
Haldun'un imzası olan kitabın orijinali (imzası yandaki resimde
görülüyor) Madrid'e 45 km. uzaklıktaki
Escorial kütüphanesinde korunmaktadır.
[94]
4 bölümden oluşan kitap, İspanyolca'ya da çevrilmiş ve günümüze ulaşmıştır.
[95]
Şifâu's-Sâil li-Tehzîbi'l-Mesâil
Şifâu's-Sâil (
شفاء السائل;) diye anılan bu kitabı tasavvufa dairdir ve
Mukaddime'den
önce 1372 ile 1374 yılları arasında yazmış olduğu kabul edilir.
Eser,
Muhammed Tavit et-Tanci tarafından 1358'de yayınlanmış,
Süleyman Uludağ tarafından da 1977’de Türkçeye çevrilmiştir.
[93]
Et-Târif bi ibn Haldun
Et-Târif bi ibn Haldun (
Et-Tarifu bi-İbni Haldun ve Rıhletehu Garben ve Şarken التعريف بابن خلدون ورحلته غربا وشرقا)
yazarın otobiyografisidir.
Bu eseri Mısır'da yazmaya başlamış ve
ölümünden bir yıl öncesine kadar olan hayatını, yolculuklarını ve
anılarını anlatmıştır.
Bu otobiyografiyi daha sonra Kitâbu’l-İber adını
vereceği dünya tarihinin 7. ve son cildine eklemiştir.
[93]
Mukaddime'nin klasikleşen çevirisini yapan
Franz Rosenthal'e
göre İbn-i Haldun'un yazdığı otobiyografisi İslam edebiyat tarihinin en
ayrıntılı otobiyografisi olmakla kalmaz, İslam dışı değişik çağ ve
uygarlıklarda yazılmış otobiyografiler arasında da hem yazılışındaki
dikkat ve özen hem de olayları anlatışındaki ayrıntı zenginliği
açısından önemli bir yere sahiptir.
[96]
Otobiyografi ilk kez Kitâbu’l-İber'in 1867 yılındaki Bulak baskısında yayınlanmıştır.
[96]
Mukaddime üzerine yapılan çalışmalar geliştikçe bu metnin tatminkâr olmadığı görülmüş ve
Mukaddime'nin
1904'teki Kahire baskısında genişletilmiş haliyle yeniden
yayınlanmıştır.
Bu metin de sadece 1394'e kadar olan olayları
içeriyordu.
Eserin devamı ise ancak 1951 yılında bulunmuş ve
Muħammad ibn-Tāwīt at-Tanjī tarafından
Kahire'de yayınlanmıştır.
[97]
Eser bu haliyle 1405 yılı ortalarına kadar, yani ölümünden bir yıl
öncesine kadar olan süreci kapsamaktadır.
İbn-i Haldun'un eksik
bıraktığı bazı otobiyografik notlar ise arkadaşı
İbn el-Hatip'in "el-İhata fı ahbar el-Gırnata"sından öğrenilmektedir.
[97]
İbn-i Haldun ile ilgili biyografilerin yazılması ise ancak 1950'den sonra gerçekleşmiştir.
Diğer eserleri
Yukarıda sayılan eserlerin dışında İbn-i Haldun'a ait 6 eser daha bulunmaktadır:
[36][95]
- Kaside-i Bürde şerhi
- İbn Rüşd felsefesi hakkında bir risale
- Mantığa dair bir risale (Kitab el-Mantık)
- Hesap hakkında bir risale (Kitab el-Hisab)
- Marakeş sultanına yazılan bir risale
- Şiire dair bir risale
Çağdaş dünyada tanınması
 |
| İbn-i Haldun - Mukaddime III. Cilt, 1863 yılına ait de Slane çevirisi, Fransızca |
İbn-i Haldun, Mukaddime'yi yazdığında 45 yaşında idi.
Bundan sonra
ölünceye kadar geçen sürede eseri üzerinde pekçok değişiklik yaptı,
yeniden düzenledi.
Dolayısıyla eserin farklı yazmaları oluştu. İbn-i
Haldun hayatta iken yazıldığı düşünülen dört yazma bugün Türkiye'dedir.
İki yazma da hemen ölümünden sonra yazılmış izlenimi vermektedir.
Türkiye'de
Süleymaniye,
Nuruosmaniye,
Topkapı Sarayı,
Atıf Efendi,
Ragıp Paşa,
Murat Molla,
Millet,
İstanbul Üniversitesi,
Orhan Bey Camii kütüphanelerinde Mukaddime yazmaları bulunmaktadır.
[98]
İbn-i Haldun'un yaşadığı dönem için oldukça yeni ve modern olan düşünceleri Doğu'da yeterince ilgi görmemiştir.
[99][100]
Görüşlerinin 14. yüzyılın sonu ve 15. yüzyılın başında Arap düşünce
dünyası üzerinde etkisi olduğuna dair hemen hiç bir kanıt yoktur.
[100]
İbn-i Haldun'u 16. ve 17. yüzyılda yeniden keşfedenler Osmanlılar oldu.
Osmanlılarda tarih ve siyasal düşünce üzerine yoğunlaşma eğilimi vardı
ve doğal olarak İbn-i Haldun Osmanlı aydınlarının ilgisini çekti.
16.
17. ve 18. yüzyılda İbn-i Haldun'un eserlerinin incelenmesi Osmanlı
düşüncesinin gelişiminde önemli yer tutar. Avrupa'da tanınmaya başlaması
ise ancak 19. yüzyılda olmuştur.
[100]
Kâtip Çelebi,
Naima ve diğer Osmanlı tarihçilerinin Mukaddime'nin yazmalarından faydalandıkları bilinmektedir.
[98]
Eserin Türkçeye ilk çevirisi ise
III. Ahmet döneminde 1730'da
Pîrîzâde Mehmet Sâhib Efendi (1674-1748) tarafından yapılmıştır.
Pîrîzâde eserin ilk 5 bölümünü çevirmiş, kalan 6. bölümü (ya da 3. cildi) ise daha sonra
Ahmet Cevdet Efendi çevirmiştir. Pîrîzâde'nin metni 1859'da Kahire'de basılmıştır.
[101]
Litograf olarak basılan bu metin 617 büyük sayfadan oluşmaktadır. Bunun dışında Rosenthal Mısır'da
Kavalalı Mehmet Ali Paşa için yapılan bir Türkçe çeviriden de bahsetmektedir.
[101]
Eser bir yıl sonra, 1860'da Ahmet Cevdet Paşa'nın çeviriyi tamamladığı
haliyle İstanbul'da basılmıştır.
Aynı yıllarda Kitâbu’l-İber'den ilk
çeviriler ise
Abdüllatif Suphi Paşa tarafından yapılmıştır.
[101]
Pîrîzâde/Ahmet Cevdet çevirisinin yayınlandığı yıl eserin Arapça tam
metni de Paris'te basılmış ve birkaç yıl sonra De Slane tarafından
Fransızca'ya çevrilmiştir.
De Slane daha sonra Kitâbu’l-İber'in 6. ve 7.
ciltlerini de Arapça ve Fransızca olarak yayımladı.
[101]
Kitâbu’l-İber'in tamamı ise 1867-68'de Bulak/Kahire'de yayımlandı.
1900'lerin başına kadar İbn-i Haldun ve Mukaddime'si üzerine İngilizce
ve Fransızca olarak çeşitli makaleler yazıldı.
Örneğin Silvestre de Sacy
Chrestomathie Arabe adlı eserinde Mukaddimeden seçme parçalara yer vermiş,
Joseph von Hammer-Purgstall ise
Notice sur L'Introduction â la Connaisance de L'Histoire, Celebre Ouvrage Arabe d'Ibn Khaldounda Mukaddime'nin ilk 5 bölümünün bir tasvirini yapmıştır.
[99]
1835'de Jakob Grefve, 1852'de
Quatremère de Quincy de İbn-i Haldun'u batı dünyasına tanıtmış ve nihayet
de Slane'in çevirileri yayımlanmıştır.
[101]
Bütün bunlara karşın İbn-i Haldun'un sosyoloji alanında ilgi çekmesi
Robert Flint'in 1893'de yazdığı
History of Philosophy of History (Tarih felsefesinin tarihi) sayesinde olmuştur.
Ardından Gumplowicz'in
Soziologische Essaysda yazdığı bölüm ile düşünüre olan ilgi artmış ve ardından İbn-i Haldun üzerine sayısız kitap ve makale yazılmıştır. Bunlar:
[101]
- T. Husain (La Philosophie Sociale d'Ibn Khaldoun, Paris 1917)
- R. Maunier (Les Idees Economiques d'un Philosophe Arabe an XIV. siecle, 1917)
- Gabrieli (II concetti della asabiyyah nel pensiere storico d'Ibn Haldun, Tunis 1930)
- N. Scmidt (Ibn Khaldun, Historian, Sociologist and Philosopher, NewYork, 1930)
- G. Bouthoul (Ibn Khaldoun, Paris 1930)
- M. K. Ayad (Die Geschicts und Gesellschaftslehre Ibn Haldun, Stuttgart, 1930)
- E. Rosenthal (Ibn Khalduns Gedanken über den Saat, München - Berlin, 1932)
- H. A. R. Gibb (The islam Background of Ibn Khaldun's Political Theory, London 1935)
- A. Shimmel (Ibn Chaldun, Tubingen 1951)
- M. Mahdi (Ibn Haldun's Philosophy of History, 1957)
- G. H. Bousquet (Les Textes Sociologiques de la Mouqaddima, Paris 1965)
İbn-i Haldun'un ve Mukaddime'nin batı dünyasında tanınmaya
başlanmasıyla aynı dönemde, Mukaddime ve İbn-i Haldun İslam dünyasında
da Arap toplumlarının uluslaşma süreci için yararlanılan bir kaynak
oldu.
Bu çerçevede Mukaddime Arap toplumlarının sosyo-ekonomik gelişmesi
sürecinde siyasal hedefler çıkarma amacıyla kullanılmaya çalışıldı.
[102]
Mukaddime'nin Arapça dışında İngilizce. Fransızca, Almanca, Türkçe,
Farsça, Urduca, Hintçe, Portekizce, İbranice tam çevirileri
bulunmaktadır.
[102]
Rosenthal çevirisi
Mukaddime çevirilerinde öncelikle Arapça metnin esas alınması
düşünülür. Ancak metnin Arapça baskılarının hayret verecek derecede
yanlış basılmış olduğu ortaya çıkmıştır.
Güvenilir bir Arapça baskı
bulmak oldukça zordur.
[103]
Bunun dışında İbn-i Haldun'un Mukaddime'yi ilk yazışından sonra
defalarca değiştirdiği, bazı bölümleri çıkardığı, eklemeler yaptığı
biliniyor.
Bu da çeviri yaparken, elde bulunan çok sayıda el yazması
nüshayı karşılaştırarak bir inceleme yapmak gerekliliğini ortaya
çıkarmıştır.
Bugüne kadar yapılan çeviri girişimlerinden Franz Rosenthal
ve Zakir Kadiri Ugan çevirileri bu açılardan en başarılı çeviriler
olmuştur.
[103]
Mukaddime'nin en değerli yazmaları Türkiye kütüphanelerinde
bulunmaktadır.
Rosenthal Süleymaniye Kütüphanesindeki dört, Nuruosmaniye
Kütüphanesindeki yedi, Topkapı, Atıf Efendi, Ragıp Paşa, Murat Molla,
Millet, İstanbul Üniversitesi ve Orhan Bey Camii kütüphanelerindeki
birer adet yazmanın tümünü inceledi.
Beş yazmayı çevirisine esas aldı ve
diğerlerinden de yararlandı.
[104]
Esas alınan yazmalardan, özellikle Yeni Cami ve Atıf Efendi yazmaları
tüm dünya kütüphanelerindekilerin en önemlileridir.
Atıf Efendi
yazmasında, İbn-i Haldun'un kendi el yazısıyla "bu yazmayı incelediği,
düzelttiği ve Mukaddime'nin hiçbir yazmasının bundan doğru olmadığı"
şeklinde bir not vardır.
Rosenthal, 10 yıl süren bir çalışmanın sonunda
nitelikli ve yoğun emek içeren Mukaddime çevirisini tamamladı.
Rosenthal'in çevirisi Arapça bulunabilecek herhangi bir Mukaddime
nüshasından çok daha güvenilirdir.
[104]
Bu sorunların dışında Mukaddime çevirilerinde en çok karşılaşılan
sorunlardan biri yazarın düşüncelerini çağdaş bir yazarın kaleme
alabileceği biçimde yazarak, yazarın düşüncelerini modernleştirmektir,
ki De Slane'in çevirilerinde böyle bir tehlike ortaya çıkar.
[105]
Bir diğer sorun ise kullanılan terimlerde ortaya çıkar ki, yeni bir
ilim geliştirdiği iddiasında olan İbn-i Haldun, doğal olarak bazı
terimler üretmiş, bazılarına da yeni anlamlar vermiştir.
Rosenthal
çevirisi bu açılardan metnin orijinaline oldukça yakındır ve "ümran",
"asabiyyet", "bedevî" gibi terimleri olduğu gibi bırakır.
[105]
Zeki Velidi Togan,
Rosenthal çevirisini "muazzam" diye niteleyerek diğer çevirilerin
eksiğini şöyle açıklar:"Eserin Bulak tabı, onun Tunus'ta yazılmış ilk
hali idi.
Quatremère'nin istifade ettiği nüsha onun biraz sonra Mısır'da
iken yazdığı redaksiyonu idi. İstanbul ve Bursa kütüphanelerindeki
yazmalar ise eserin en son redaksiyonlarından ibarettir.
F. Rosenthal bu
nüshalardan kâmilen istifade etmiş. Bir de İbn Haldun'un Suriye
Seyahatnamesini ve Kitap al-Muhassal nam eserini görmüş, bu sayede
Mukaddime'deki bazı muğlak noktaların doğru izahını yapabilmiştir. Fakat
M. Tanci'nin yayınladığı Şifa ül-Mesail'ini maalesef görememiştir."
[106]
Rosenthal çevirisi bir çeviri olmanın sınırlarını aşmış, yazmalar
arasındaki farklılıkları ve en son redaksiyonları gösterdiği için
1958'den beri yaygın, güvenilir temel referans metni haline gelmiştir.
[107]
Mukaddime'nin Türkçe çevirileri
Mukaddime çok sayıda Osmanlı tarihçisi tarafından yararlanılmış bir eser olmasına karşın, yazılışından 500 yıl sonra
II. Abdülhamit "serbest görüşlerinden ötürü" kitabın okunmasını ve satılmasını yasakladı.
[96]
Pîrîzâde'nin yazınladığı ilk çeviriden sonra yeni alfabe ile yapılan ilk çeviri
Zakir Kadiri Ugan'ın
çevirisi oldu.
Bu çeviri Milli Eğitim Bakanlığı tarafından 3 cilt
halinde yayınlandı ve ilk baskısı 1954 ile 1957 arasında, ikinci baskısı
1968-70 yıllarında yapıldı.
[107]
Eserin ikinci defa Türkçeye çevirisi
Turan Dursun tarafından yapıldı.
[108]
Kitabın ilk cildi Onur Yayınları tarafından 1977'de yayınlandı. 12 Eylül darbesi ve kitabı ilk baskıya hazırlayan
İlhan Erdost'un
öldürülmesinden dolayı ikinci cildi ancak 1989'da yayınlanabildi.
Turan
Dursun'un planına göre kitap 4 cilt halinde yayınlanacaktı.
Ancak
üçüncü kitabın çevirisini yayınevine bıraktıktan bir süre sonra 1992'de
silahlı bir saldırı sonucu ölmesi üzerine çeviri yarım kaldı. Daha sonra
Sevim Belli Vincent Monteil'in Fransızca çevirisinden ikinci kez Onur Yayınları için çevirdi.
[109]
Mukaddime'nin üçüncü çevirisi
Süleyman Uludağ
tarafından yapıldı. Çeviri, Dergah Yayınları tarafından 2 cilt olarak
yayınlandı. Kırbaşoğlu, bu çeviriyi Rosenthal ve Ugan çevirileriyle
karşılaştırdı ve çeviriye sert eleştiriler yöneltti.
[108]
Ayrıca çevirinin önündeki uzun giriş metninin de intihal olduğunu ileri sürdü.
[110]
İbn-i Haldun biyografileri
- Muhammed Abdullah Enan, Ibn Khâldûn His Life and Work, Kashmiri Bazar, Lahor (Hindistan), 1941
- İbn Khaldun in Egypt: His Public Functions and His Historical Research (1382-1406), University of California Press, Berkeley-Los Angeles 1967[97]
- İbn Khaldun and Tamerlane: Their Historic Meeting in Damascus 1401
A.D. (803 A.H) İbn-i Haldun'un otobiyografisi üzerine bir çalışma, Los
Angeles 1952[97]
- Süleyman Uludağ, "İbn Haldun", İA, İstanbul 1999, c. XIX, ss. 538-543[111]
- Ali Abdulvâhid Vafî, “Temhîd Li’Mukaddimeti İbn Haldun”, Mukaddime içinde, c. I, Daru Nahdati Mısır, yy., ts., ss. 27-50[111]
- Ümit Hassan, İbn Haldun Metodu ve Siyaset Teorisi, Doğubatı Yay., Ankara 2010[111]
- Abdurrahman Lakhassi, “İbn Haldun”, İslam Felsefesi Tarihi içinde,
edit.: S. Hüseyin Nasr-Oliver Leaman, çev.: Şamil Öçal, Hasan Tuncay
Başoğlu, Açılım Kitap, İstanbul 2001, ss. 413-428.[111]
- Walter Joseph Fischel: Ibn Khaldūn in Egypt. His Public Functions
and His Historical Research, 1382-1406. A Study in Islamic
Historiography. University of California Press, Berkeley 1967 (Biyografi
ve bibliyografya)
- Muhsin Mahdi: Ibn Khaldûn's Philosophy of History. A Study in the
Philosophic Foundation of the Science of Culture. Allen and Unwin,
London 1957, University Press, Chicago 1964, 1971, ISBN 0226501833.
Kaynakça
- Haldun, İbn (1990), "Mukaddime", Şark-İslam Klasikleri (Milli Eğitim Bakanlığı) (İstanbul ISBN 975.11.0349-2)
- Ugan, Zakir Kadiri (1949), "Tercüman'ın Önsöz'ü (Eseri Yazanın Hal Tercümesi)", Şark-İslam Klasikleri (Milli Eğitim Bakanlığı) (İstanbul ISBN 975.11.0349-2)
- Süngü, Arife (2009), İbn Haldun'un Eğitim Felsefesi (Yüksek Lisans Tezi), Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, erişim tarihi: 17 Ağustos 2012
- Yıldız, Mustafa (2010), "İbn Haldun'un Tarihselci Devlet Kuramı", Felsefe ve Sosyal Bilimler Dergisi (2010 Güz), erişim tarihi: 11 Eylül 2012
- Gürkan, Ülker (1967), "Hukuk Sosyolojisi Açısından İbni Haldun", Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi (AUHF-1967-24-01-04), erişim tarihi: 11 Eylül 2012
- Stowasser, Barbara (1984), "İbn Haldun'un Tarih Felsefesi: Devletlerin ve Uygarlıkların Yükselişi ve Çöküşü", Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, erişim tarihi: 13 Eylül 2012
- Hassan, Ümit (1972), "İbn Haldun Mukaddimesi Metninin Yaygınlık Kazanması Üzerine Notlar", Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi (Cilt: 28 Sayı: 3), erişim tarihi: 13 Eylül 2012
- Şener, Cemal (2002), İbni Haldun'da Devlet Anlayışı, Aydüşü Yayınları,, erişim tarihi: 20 Eylül 2012
- Akyol, Aygün (2011), "İbn Haldun'un İlim Anlayışında Felsefe ve Tarih Tasavvuru", Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, erişim tarihi: 11 Eylül 2012
- Kodaman, Bayram (2002), "Cumhuriyet Dönemi Tarih Anlayışları ve Tarih Eğitimi", Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi (Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü) (Doktora Tezi), erişim tarihi: 25 Eylül 2012
- Kırbaşoğlu, Mehmet Hayri (1983), "İbn-i Haldun'un Mukaddimesinin Yeni Bir Tercümesi Üzerine", Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi (Ankara Üniversitesi) (Cilt 27), erişim tarihi: 25 Eylül 2012
- Monteil, Vincent (15 Şubat 1967), İbn-i Haldun'un Mukaddimesinin Fransızca Çevirisine Yazdığı Önsöz, Onur Yayınları, erişim tarihi: 3 Ekim 2012
- Candan, Nesrin (2007), İbni Haldun’un Gözüyle Kamu Maliyesi Yaklaşımı, Celal Bayar Üniversitesi, erişim tarihi: 3 Ekim 2012
- Erbaş, Yıldırım (2008), İbn Haldun’un Bilgi Kuramı ve Disiplinlerarasılığı Düşünmek, Sakarya Üniversitesi, erişim tarihi: 3 Ekim 2012
- Albayrak, Ahmet (2000), Bir Medeniyet Kuramcısı Olarak İbn Haldun, Uludağ Üniversitesi, erişim tarihi: 3 Ekim 2012
- H. Emre Bağce, "İbni Haldun’un İdeoloji Kuramı: Karşılaştırmalı Bir Çözümleme", Doğu-Batı Düşünce Dergisi, cilt 8, sayı 31, 2005.
- Kadir Canatan, Mukaddime-Klasik Sosyal Bilimler Sözlüğü, Rasyo Yayıncılık, İstanbul 2009.
- Kadir Canatan, İbn Haldun Perspektifinden Bilgi Sosyolojisi, Açılım Kitap, İstanbul 2013.
Dipnotlar
- ^ a b Gürkan 1967, sayfa 225
- ^ Toynbee, Arnold J. (1934) (İngilizce). A Study of History: III The Growths of Civilizations.
Oxford University Press. "he has conceived and formulated a philosophy
of history which is undoubtedly the greatest work of its kind that has
ever yet been created by any mind in any time or place"
- ^ a b c d e f g h i j k Seyyid Hüseyin, Nasr; Oliver (2001). "25" (Türkçe çeviri). İslâm Felsefesi Tarihi. 1. Leaman (2 bas.). İstanbul: Açılım Kitap. ss. 413-427. ISBN 978-9944-105-01-5.
- ^ a b c d e f Süngü 2009, sayfa 1
- ^ Otobiyografik kitabı Et-Tarif 1951 yılında Kahire'de Muħammad ibn-Tāwīt at-Tanjī tarafından yayınlanmıştır.
- ^ (Fransızca) Journal asiatique
- ^ a b 'Ali 'Abd al-Wahid Wafi, Muqaddimat Ibn Chaldun. Cilt I, sayfa 40 (Kahire 1965)
- ^ Et-Tarif'ten aktaran, sayfa 2429, Al-Waraq yayını)
- ^ A., Ibn Khaldun: His life and Works for Mohammad Enan
- ^ a b Monteil 1967, sayfa 27
- ^ IBN KHALDUN: His Life and Work by Muhammad Hozien
- ^ Demirtaş, Zülfü (2011). "İbn-i Haldun’dan Günümüze Örgütlerin Çöküşüne Dair Deterministik Bir Yaklaşım" (Türkçe). National Education dergisi. ss. 112. Erişim tarihi: 21 Ağustos 2012.
- ^ a b Ugan 1949, sayfa I
- ^ a b Ugan 1949, sayfa II
- ^ A. M. Al-Araki, From Ibn Khaldun: Discourse of the Method and Concepts of Economic Sociology, 18 Eylül 2012'de erişildi
- ^ a b Süngü 2009, sayfa 2
- ^ a b c Süngü 2009, sayfa 3
- ^ İslam Tarihi Ansiklopedisi, Hafsiler maddesi
- ^ a b c d Süngü 2009, sayfa 4
- ^ a b Stowasser, Barbara (5 Ocak 1984). "İbn-i Haldun'un Tarih Felsefesi: Devletlerin ve Uygarlıkların Yükselişi ve Çöküşü" (Türkçe). Ankara: Ankara Üniversitesi. Erişim tarihi: 21 Ağustos 2012.
- ^ Süngü 2009, sayfa 5
- ^ a b c d Candan 2007, sayfa 237
- ^ a b Erbaş 2008, sayfa 235
- ^ Ibn Haldun, His Life and Work, 1941
- ^ Monteil 1967, sayfa 30
- ^ a b Monteil 1967, sayfa 31
- ^ a b c Gürkan 1967, sayfa 226
- ^ a b Yıldız 2010, sayfa 39
- ^ Kodaman 2002, sayfa 6
- ^ Kodaman 2002, sayfa 8
- ^ Kodaman 2002, sayfa 11
- ^ Kodaman 2002, sayfa 17
- ^ Kodaman 2002, sayfa 290
- ^ Haldun 1990, sayfa 91
- ^ a b İbn Haldun (1990). Mukaddime. İstanbul: Milli Eğitim Bakanlığı. ss. 4-5. ISBN 975.11.0359-2.
- ^ a b Gürkan 1967, sayfa 227
- ^ Haldun 1990, sayfa 92
- ^ Haldun 1990, sayfa 94
- ^ Haldun 1990, sayfa 95
- ^ Erbaş 2008, sayfa 242
- ^ a b Gürkan 1967, sayfa 229
- ^ a b Yıldız 2010, sayfa 31
- ^ Yıldız 2010, sayfa 37
- ^ a b c d Yıldız 2010, sayfa 38
- ^ a b Erbaş 2008, sayfa 237
- ^ Ahmet Arslan, İbn Haldun, Vadi Yay. Ankara 2002, s. 92–93, aktaran Mustafa Yıldız, İbn-i Haldun'un tarihselci devlet kuramı
- ^ Fındıkoğlu, İçtimaiyyat, II, 99; Satı el-Husri, “İbn Haldun Sosyolojisi”, s. 230.
- ^ Fındıkoğlu, a.g.e., s. 60; Ülken, İçtimai Doktrinler Tarihi, s. 38, aktaran Albayrak 2000
- ^ Koştaş,
“İbn Haldun’un Mukaddimesine Dair Bazı Müşahedeler-III”, Din Öğretimi,
sy. 16, (Eylül 1988), s. 77, aktaran Albayrak 2000
- ^ Diğer
tanımlamalar için bk. İ. Erol Kozak, İbn Haldun’a göre İnsan, Toplum,
İktisat, İstanbul 1984, s. 50., aktaran Albayrak 2000
- ^ Albayrak 2000, sayfa 3
- ^ İlyas
Ba-Yunus-Ahmed Ferid, İslam Sosyolojisi: Bir Giriş Denemesi, (trc.
Rıdvan Kaya), İstanbul 1986, s. 47, aktaran Albayrak 2000
- ^ a b c Stowasser 1984, sayfa 175
- ^ a b c d e Gürkan 1967, sayfa 230
- ^ a b c d e Yıldız 2010, sayfa 40
- ^ a b Gürkan 1967, sayfa 231
- ^ a b c d e Gürkan 1967, sayfa 233
- ^ Gürkan 1967, sayfa 235
- ^ Yıldız 2010, sayfa 42
- ^ a b c d Yıldız 2010, sayfa 43
- ^ a b c d e Stowasser 1984, sayfa 176
- ^ Gürkan 1967, sayfa 234
- ^ a b c Yıldız 2010, sayfa 41
- ^ Gürkan
farklı araştırmacıların adlandırmalarının bir listesini şu şekilde
vermiştir: Meselâ Rosenthal, genel anlamda kan akrabalığına dayanan,
aynı zümreye ait bulunmaktan doğan sosyal ilişkiyi ifade eden bu
terimin kapsamına kan birliğini olduğu kadar insanlardaki birarada
yaşama eğilimini veya müşterek bir fikir etrafında beraber olmayı
kattığı kanısındadır (37). Ayad ise asabiyyeyi topluluğu birarada
tutan, topluluğa yaratıcı güç veren ve kaderini etkileyen hayat
enerjilerinin toplamı olarak niteler (38). Terimi «esprit de corp»
(birlik ruhu) diye çeviren Toynbee'ye göre asabiyye, göçebelerin
çöldeki hayat kavgasına karşı psikolojik reaksiyonlarını
yansıtmaktadır (39). Becker ve Barnes terimi sosyal hayatta veya sosyal
teşkilâtlanmada kutsal terimi ile ilgili kabul ederler (40). Von
Kremer ise kavramı milliyetçilik duygusu ile açıklar (41), Gürkan,
Ülker, age, sayfa 232
- ^ a b Gürkan 1967, sayfa 236
- ^ a b c d e Yıldız 2010, sayfa 44
- ^ a b c d e f Stowasser 1984, sayfa 177
- ^ Gürkan 1967, sayfa 241
- ^ İbn-i
Haldun'a göre vergiler düşürülünce vergi geliri artar, tersine
artırılınca gelir azalır, çünkü vergi gelirleri ekonomik faaliyetlerden
sağlanır ve vergileri artırmak ekonomik faaliyette bulunanları ürkütüp
kaçırır. (Stowasser, age, sayfa 178)
- ^ a b Stowasser 1984, sayfa 178
- ^ a b c d Yıldız 2010, sayfa 45
- ^ a b c d Şener 2002
- ^ a b c d e Gürkan 1967, sayfa 238
- ^ Stowasser 1984, sayfa 181
- ^ a b Yıldız 2010, sayfa 46
- ^ a b Akyol 2011, sayfa 33
- ^ a b Akyol 2011, sayfa 36
- ^ Akyol 2011, sayfa 37
- ^ İbn-i
Haldun'a göre bedenin maddi engellerden kurtulma düzeyine göre, kişi
tasavvufun değişik derecelerinde yer alır. Buna göre başlangıç aşaması
'muhâdara'dır, sonra mükâşefe aşaması, en son olarak da müşâhede aşaması
gelir. Bu son aşama hakkın huzurunda bulunmak anlamına gelir ve en
yüksek aşamadır.
- ^ Süngü 2009, sayfa 18
- ^ a b c Süngü 2009, sayfa 16
- ^ Süngü 2009, sayfa 17
- ^ a b Süngü 2009, sayfa 13
- ^ a b Süngü 2009, sayfa 15
- ^ a b Candan 2007, sayfa 241
- ^ a b Candan 2007, sayfa 242
- ^ Candan 2007, sayfa 243
- ^ Candan 2007, sayfa 244
- ^ a b c d Süngü 2009, sayfa 7
- ^ a b c d Yıldız 2010, sayfa 29
- ^ Ali Bulut, Erken Dönem Tesir Mukaddimelerinin Tefsir Usulü Açısından Değerlendirilmesi, Doktora Tezi, Süleyman Demirel Üniversitesi, 2009, sayfa 17
- ^ a b Hassan 1972, sayfa 114
- ^ a b c Süngü 2009, sayfa 8
- ^ Cheikka, Jumaâ. "İbn
Haldun: The Mediterranean in the 14th century, Rise and Fall of Empires
içinde İbn Haldun' manuscript and the analysis of his handwriting adlı
makale" (İngilizce). İspanya. ss. 359. Erişim tarihi: 23 Ağustos 2012.
- ^ a b Süngü 2009, sayfa 9
- ^ a b c Hassan 1972, sayfa 112
- ^ a b c d Hassan 1972, sayfa 113
- ^ a b Hassan 1972, sayfa 115
- ^ a b Gürkan 1967, sayfa 224
- ^ a b c Stowasser 1984, sayfa 179
- ^ a b c d e f Hassan 1972, sayfa 116
- ^ a b Hassan 1972, sayfa 119
- ^ a b Hassan 1972, sayfa 120
- ^ a b Hassan 1972, sayfa 121
- ^ a b Hassan 1972, sayfa 122
- ^ Hassan 1972, sayfa 124
- ^ a b Hassan 1972, sayfa 125
- ^ a b Kırbaşoğlu 1983, sayfa 1
- ^ Mukaddime, Onur Yayınları, http://www.solyayinlari.com/solkit/o/m1.html
- ^ Kırbaşoğlu, Mehmet Hayri. "Mukaddime'ye Yazılan Giriş Bir İntihal Mi?". Ankara Üniversitesi. Erişim tarihi: 25 Eylül 2012.
- ^ a b c d Akyol 2011, sayfa 30
Dış bağlantılar