Popüler Yayınlar

TÜRKLÜK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
TÜRKLÜK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Nisan 2013 Salı

Anayasa’da vatandaşlık bağı

18 Nisan 2013


Uzun bir zaman sonra, nihâyet silâhların sustuğu, barış atmosferinin hâkim olduğu bir ortamdayız.

Şimdi bu atmosferi kalıcı bir barış düzenine dönüştürmek gerekiyor ve bu da “Kürt sorunu”nu çözecek hukukî ve siyasî kapasiteye sâhip yeni bir anayasa düzenini inşâ edebilmekten geçiyor.

İşte tam da bu noktada, “barış ve çözüm” sürecine muhalif çevrelerin çeşitli vurguları arasında ortaya atılan “anayasadan Türklüğü çıkarma” diye oldukça provokatif bir dille ortaya atılan itiraz gündeme gelmiş bulunuyor. Kullanılan dilin provokatifliğini bir ân için unutarak, biraz daha serinkanlı bir biçimde, bu “anayasal Türklük sorunu”na bakmaya çalışalım.

Anılan itirazın temel dayanağı, ki kamuoyunda yaygın kabûl de görüyor, şu: “Anayasa’daki vatandaşlık tanımında kullanılan Türk ifadesi etnik bir anlam taşımamaktadır.” Öyle mi acaba?

(1) 1982 Anayasası’nın 66. maddesinde kullanılan “Türk” sözcüğünün etnik bir anlam taşıdığını düşünen ve bundan dolayı da kendisinin mensup bulunduğuna inandığı grubun anayasa düzeni tarafından dışlandığına inanan milyonlarca vatandaş var.

Dolayısıyla, istenildiği kadar “etnik anlam taşımıyor” densin, sadece bu ifâde nedeniyle dışlanmışlık hissi içinde olan farklı grup veya grupların mevcudiyeti, derin bir meşrûiyet yarasının varlığına işâret eder ki, “Kürt sorunu”nun en temel kaynaklarından biri de bu “anayasal Türklük sorunu”ndan kaynaklanmaktadır.

(2) Gelelim daha objektif bir başka boyuta. Anayasa -dikkat!- “değiştirilemezlik” niteliği atfettiği 1. ve 3. maddelerinde devleti “Türkiye devleti” olarak nitelendirirken, pekâlâ değiştirilebilir bir hüküm olan vatandaşlık ile ilgili maddede devlet birden “Türk devleti” oluveriyor.

Bu, anayasa içi bir çelişkidir ve esasen 1982 Anayasası’na aynen 1961 Anayasası’ndan miras kalmıştır. “Türkiye” bir ülkenin, Türkiye Cumhuriyeti’nin ülkesinin adı iken, Türk bir ülke adı değil, bir insan grubunun öncelikle “anadil” (Türkçe) mensubiyetiyle karakterize edilen niteliğidir.

“Türkiye devleti bir cumhuriyettir” ifâdesi ne kadar doğru ve tutarlı ise, “Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür” hükmü de o kadar yanlış ve tutarsızdır.

Buradaki doğruluk ve tutarlılık ölçümüz kuşkusuz evrensel ölçüdür: Modern demokratik devletler “territoryal” (yani ülkesel) devletlerdir, modern devleti niteleyen unsur, üzerinde hâkimiyet tesis ettiği ülkedir, insan unsurunun nitelenişi de bu ülkeye göredir.

Dolayısıyla, her şeyden önce, 66. maddedeki ifadenin “Türkiye devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türk’tür” biçiminde yazılması gerekirdi. Ama bu da sorunu çözmeyecektir.

(3) Tesbit etmeliyiz ki, 1923 (Cumhuriyet) sonrasında devlete “Türkiye devleti” diyen bir anayasal geleneğimiz var (1924, 1961, 1982 anayasalarının hepsinde –yine dikkat!- değiştirilemez 1. madde “Türkiye devleti bir cumhuriyettir.”

Ama sadece 1961 ve 1982 anayasalarının vatandaşlığı düzenleyen maddelerinde devlet birdenbire “Türk devleti” oluyor, 1924’teki vatandaşlık tanımında “Türkiye ahalisi” (bugünkü tâbirle herhalde “halkı” demeli!) tâbiri kullanılmış.

Bu tesbitlerle birlikte, vatandaşlık tanımındaki Türk kelimesinin etnik bir tâbir olmadığı iddiasına tekrar dönelim: Etnik mensubiyetin en temel ve geçerli ölçülerinden biri “anadil”dir.

Bu durumda, 1982 Anayasası’nda var olan “Türkçeden başka hiçbir dil... Türk vatandaşlarına anadil olarak okutulamaz ve öğretilemez” hükmü karşısında, vatandaşlık tanımı olarak müracaat edilen Türk sözcüğünün etnik bir referans taşımadığını savunmak nasıl mümkün olmaktadır?

42. maddenin mefhum-ı muhalifinden “sâdece Türkçe Türk vatandaşlarına anadilleri olarak okutulabilir” anlamı çıkmıyor mu? Bunun bir zorlama yorum olduğunu düşünmeyiniz.

Zirâ 1983 yılında çıkarılan ve 1991’de ilgâ edilen Kürtçe yasağı getiren kanundan epeyce sonra, 2005 yılında çıkarılan ve Kürtçe öğretilmesini serbest bırakan kanun, vatandaşların Türkçe dışındaki dillerinden “anadil” olarak değil de “farklı dil ve lehçe” olarak bahsetmektedir.

Ezcümle, mevcut hukuk düzenimizde –onca demokratik açılım ve reforma rağmen- Türkçe tam bir bulanıklık içinde hem “resmî dil” hem de “anadil”, Cumhuriyet vatandaşlarının sosyolojik olarak sâhip oldukları Türkçe dışındaki anadilleri ise “farklı dil” veya “lehçe” oluyor.

Bu durumda “Türk”, hem devleti, hem de vatandaşı, hem de bu devletteki “hukuken” yegâne anadili niteleyen bir terim olarak nasıl etnik bir referans içermiyor? Tümüyle yersiz bir iddiâ, anlayacağınız.

(4) Dahası da var. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmayan “Türk”ler var mı? Kıbrıs, Irak, Suriye, Azerbaycan, “Orta Asya Türk devletleri”, Doğu Türkistan, ya da YÖK Kanunu’nda sözü geçen “akraba Türk toplulukları” gibi bağlamlarda sıkça hem hukukî, hem siyasî, kültürel vs. referanslarla kullandığımız “Türk” sözcüğü etnik anlam taşımıyor mu?

Yâni bu Türk kelimesi, ülke içinde Kürt sorunu bağlamındaki tartışmalarda “hukukî”, bağlam Kürt sorunu olmayınca, “etnik” içerik taşıyan esnek bir tâbirdir ve işimize nasıl gelirse öyle kullanırız mı denilmek isteniyor?

(5) Biraz daha geriye gidelim: “Burada [Büyük Millet Meclisi’nde-L.K.] maksud olan ve Meclis-i Âlinizi teşkil eden zevat yalnız Türk değildir, yalnız Çerkes değildir, yalnız Kürt değildir, yalnız Lâz değildir.

Fakat hepsinden mürekkeb anasır-ı İslâmiye’dir, samimî bir mecmuadır. . . . Binaenaleyh muhafaza ve müdafaasile iştigâl ettiğimiz millet bittabî bir unsurdan ibâret değildir. Muhtelif anasır-ı İslâmiye’den mürekkebtir.”

1920’de Millî Mücâdele içinde bizzat Atatürk’e âit olan bu sözlerde Türk tâbiri açıkça bir etnik grubu ifâde etmektedir. Farklı etnik grupları birleştirici üst kimlik ise –millet teriminin Osmanlı Devleti’ndeki kullanımıyla uyumlu bir biçimde- İslâmiyet’tir.

Bu doğrultuda Cumhuriyet’in ilânı ve 1924 Anayasası’ndaki vatandaşlık tanımının “Türk” sözcüğü ile belirlenmesinden önce imzalanan Lozan Andlaşması’nda da referans etnisite değil dinî içeriğiyle millet kavramı olduğundan azınlıklar “gayrimüslim” olarak ifâde bulmuştur.

Hâl böyle iken, 1924 Anayasası vatandaşlık tanımı yaparken “Türkiye ahalisine din ve ırk farkı yapılmaksızın vatandaşlık itibarıyla Türk ıtlâk olunur” hükmünü getirirken, Türk sözcüğünü vatandaşlık için kullandığını belirtme ihtiyacını “gayrimüslim azınlık mensuplarının sâdece vatandaşlık bakımından Türk olabilecekleri” kabûlüyle hareket etmiştir.

Bu da 1925’ten itibâren birbiri ardına gelen isyân ve direniş hareketleriyle başlayıp bugünlere uzanan Kürt sorununun hukukî düzeyde beliren ilk kaynağı olmuştur.

Zira 1924’e göre, Atatürk’ün yukarıdaki konuşmasında belirttiği tüm etnik farklılıkları, etnisitelerden biri olan “Türk” kavramı altında birleştirmek ve Türk’ün bu tarihten sonra “millet”in adı olarak kullanılması yönünde bir tercih yapmak söz konusu olmuştur.

1961 ve 1982 anayasaları ise Cumhuriyet’in insan unsurunu Türk tâbiriyle belirlemek konusunda daha da ısrarcı olmuşlardır.

Sonuç olarak belirtmek gerekirse, yeni anayasada vatandaşlığın etnik veya dinî bir referansla tanımlanması yerine vatandaşlığın bir temel hak olarak anayasal güvence altında olduğunu tesbit eden bir düzenlemeye gitmek en doğru tercih olacaktır.

Devletin ve vatandaşların oluşturduğu ortak siyâsî topluluğumuzun referansının da tüm çağdaş demokrasilerde olduğu gibi ülke adıyla -Türkiye referansıyla- belirlenmesini sağlamak da en geçerli yol olarak görünmektedir.
l.koker@zaman.com.tr

5 Nisan 2013 Cuma

"TÜRKLÜK BİLDİRİSİ" NİN YANLIŞLARI

4 Nisan 2013
Kürt sorununun çözümünde önemli bir aşama geçildi. Sorunun silâhlı ve şiddet içeren boyutu ortadan kalktı.

Yalnız, farkında olmalıyız ki bu, Kürt sorununun çözüldüğü anlamına gelmiyor. Aksine, sorunun çözümü için önümüzde bugüne kadar elde edemediğimiz ölçüde büyük bir toplumsal fırsat sunuyor.

Bu fırsatı iyi değerlendirmek ve sorunu çağdaş demokrasilerin tâbi olduğu özgürlükçü hukuk devleti anlayışına uygun olarak çözmek zorundayız.

Çözümün gerçekleşmesi ise “Kürt sorunu”nun varlığını ve içeriğini tespit etmekten geçiyor. Tersinden söylersek, Türkiye’de bir “Kürt sorunu olmadığı” tezi sorunu çözmeyeceği gibi şimdi sağlanan barışın kalıcılığı önünde de en önemli engel. Hafıza-i beşer nisyân ile malûldür.

O yüzden, sorunu kavramaya başlamak bakımından sâdece iki noktayı hatırlatalım: Birinci nokta 12 Eylül askerî darbesinin ürünü olan 1982 Anayasası’ndaki anadilde eğitim yasağı. Bu, 1924 ve 1961 anayasalarında hiç bulunmayan, tamamen 12 Eylül’ün ürünü olan bir yasak.

Bu yasağın bir uzantısı 1983’te çıkartılan “Kürtçe yasağı”nın ancak 1991’de ilga edilmesi ve 2005’te de utangaç bir biçimde “anadil” lâfını kullanmaksızın çıkartılan bir yasayla Kürtçe öğretilmesinin serbest bırakılması.

İkinci nokta, Türkiye’nin son otuz yıllık siyasî hayatında, iktidar ve muhalefet partilerinin büyük bir bölümünün “herkesin birinci sınıf vatandaş olacağı”ndan söz etmeleri ve bu meyanda “Kürt realitesinin tanınacağı” vaadi.

“Herkesin birinci sınıf vatandaş olacağı” ve “Kürt realitesinin tanınacağı” terminolojisi, benim anlayışıma göre, Kürt sorununun “eşit anayasal vatandaşlık”, çokkültürlü demokratik özgürlükler düzeninin kurulması ve bunun içinde en geniş ölçüde adem-i merkeziyetçi bir yapının kamu yönetimine hâkim kılınması demek.

Bunların nasıl somutlaştırılacağı ise ayrı ama hiç de bilinmeyen konular değil ve bu yönde somut adımlar atılmasını mümkün kılacak bir yeni anayasa düzenine geçilmedikçe, Kürt sorununun çözümü ve dolayısıyla şimdi sağlanan barışın kalıcı olması da, en hafif deyimiyle çok zor.

Hâl böyle iken, geçen hafta medyada yer alan üç maddelik bildiri metni, tüm Cumhuriyet târihinin bu muazzam barış ve çözüm fırsatını berhava etmeye dönük bir yaklaşımı dile getiriyor.

Bildiri sâhiplerinin iyi niyetlerinden kuşkum yok ama pek çok hâtâ içeren bu kısa ve öz metnin Kürt sorununun çözümü bağlamında demokratik ilkeler bir yana, işleri kolaylaştırıcı bir kamusal sesleniş olduğunu söylemek de imkânsız.

Görüş ve yaklaşım farklılıklarına olan bütün saygımı muhafaza ederek, bu bildiride gördüğüm yanlışları ve kabulü imkânsız ifâdeleri ortaya koymak istiyorum.

Bildirinin birinci maddesi, “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusu ve sahibi olan Türk milletinin adı, vatandaşlık tarifinden ve Anayasa’dan çıkarılamaz.” diyor.

“Türkiye Cumhuriyeti Devleti” gibi yıllardır galat-ı meşhur hâline gelmemesi için çaba gösterdiğim bir yanlış ifâdenin daha ilk maddede yer alması, bildiri sâhiplerinin kariyerleri göz önüne alındığında gerçekten üzücü.

Bilindiği gibi 1924, 1961 ve 1982 anayasalarının tümünde 1. madde “Türkiye devleti bir cumhuriyettir” hükmünü içerir. O yüzden devletin adı “Türkiye Cumhuriyeti”dir ve bu devlete “Türkiye Cumhuriyeti Devleti” demek “Bâb-ı âli kapısı” demekten farksızdır.

Geçelim. “Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve sâhibi olan Türk milleti” ifâdesiyle ne anlatılmak isteniyor? Cumhuriyet’in ilân edildiği 1923’te kullanılan tâbirler “Türkiye halkı”, “Türkiye ahalisi” (1924 Anayasası, md. 88) gibi tâbirler olup, Osmanlı’da “millet” kavramı dinî mensûbiyeti ifâde ettiğinden, hem Mustafa Kemal Paşa’nın o târihlerdeki konuşmalarına ve hem de Lozan Antlaşması’na da yansıdığı üzere, Türklük bir etnisitenin adıdır ve Türkiye halkını birleştirici üst kimlik esasen “Müslümanlık” olarak ifâde edilmiştir.

Uzatmayayım; “Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve sâhibi olan Türk milleti” târihî gerçeklerle uyuşmamakta, bundan da öte, şimdi çözmek zorunda bulunduğumuz ve en iyi “Kürt realitesinin tanınması” diye özetlenebilecek sorun açısından hiç de olumlu bir yaklaşım taşımamaktadır.

İkinci maddeye geleyim: “Devletimizin eşit ve şerefli üyeleri olan aziz vatandaşlarımız, ırklara ve mezheplere ayrıştırılamaz.” Doğru ve demokratik bir yaklaşım gibi duruyor. Karşı çıkmak zor, aksine ben de gönülden katılırım bu ifâdeye.

Peki, 1982 Anayasası’nın 42. maddesi “Türkçeden başka hiçbir dil okullarda Türk vatandaşlarına andilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez.” derken Cumhuriyet’in eşit ve şerefli üyeleri olan aziz vatandaşlarımızı ırklara ve mezheplere ayrıştırmış olmuyor mu?

Üstelik, yine bu madde “milletlerarası antlaşmaların” hükümlerini saklı tuttuğunu belirtmek suretiyle, Lozan’da “anadilde eğitim hakkı” güvence altına alınmış olan “gayrimüslim vatandaşlara” tanınmış bir hakkı anadili Kürtçe olan aziz ve şerefli vatandaşlarımızdan esirgemeyi nasıl haklılaştırabiliyor?

Bu bildirinin ikinci maddesi, Türkçe dışındaki dillerin de anadil olarak eğitimde geçerli kılınmasını gerektirmiyor mu?

Bildirinin üçüncü maddesine gelince, “Anadolu coğrafyasında Selçuklu ile başlayıp Osmanlı ile devam eden Türk milletinin kesintisiz egemenliğini esas alan büyük Atatürk’ün kurduğu milli devlet yapısı ortadan kaldırılamaz.” deniyor.

Bu ifâdenin neresini düzeltmeli? Selçuklu ve Osmanlı devletlerinin hanedân mensuplarının “Türk” etnik kökenine mensup olmalarını, târih dışı (anakronik) bir yaklaşımla modern çağa özgü “millî devlet” (ve tabiî millî egemenlik) kavramıyla benzeştirmedeki kabûl edilemezliği mi öne çıkarmalı?

Yoksa, “Atatürk’ün kurduğu millî devlet yapısı”nın bu “anakronik” yorumla “Selçuklu ile başlayıp Osmanlı ile devam eden Türk milletinin kesintisiz egemenliği”ne dayandığı ifâdesinin bizzat Atatürk’e âit olan Cumhuriyet ile birlikte “saltanat-ı şahsiyyeden saltanat-ı millîyeye geçildiği” değerlendirmesiyle taban tabana zıt oluşundaki talihsiz çelişkiye mi işâret etmeli?

Hakikaten üzüntü verici bir durum. Oysa sorun iki temel ilkeyi kabul etmekle netleşecek ve kolayca çözülebilecektir: (1) Vatandaşlık devlet ile birey arasındaki hukukî bir bağdır. Bu bağın niteliği vatandaşlığın bir hak olmasında somutlaşır.

Anayasalar bu hakkı tanır ve güvence altına alırlar ama asla bizde olduğu gibi “Türklük”, “İtalyanlık”, “Almanlık” vb. terimlerle tanımlamazlar. Yeni anayasada vatandaşlığı bir temel hak olarak güvence altına alan düzenlemeden başkaca bir “tanım”a da gerek yoktur. (2)

Türkiye Cumhuriyeti’nin farklılıkların birlikteliğinden doğan ve farklılıklara eşit saygı ilkesine uygun bir demokratik hukuk devleti olduğunu vurgulayan yeni bir devlet anlayışını ifâde eden bir başlangıç bölümü, şimdiki kutsal Türk devleti yaklaşımının da yerini almak zorundadır.

http://www.zaman.com.tr/yorum_turkluk-bildirisinin-yanlislari_2073776.html

2 Nisan 2013 Salı

TÜRKLÜĞÜ YORMASAK...


  Ahmet Turan ALKAN

İnsan haklarına saygılı bir siyasi rejimimiz olsaydı ve millî gelir bakımından yurttaşlarına refah vadeden bir ülke hâline gelebilmiş olsaydık, hayli zamandır yokuşa sürdüğümüz şu “Türklük” kavramı, bu kadar konuşulmazdı gibime geliyor.
 
ABD’de Amerikan, Almanya’da Alman, İngiltere’de İngiliz olmak, aslen öyle olmayanların sinirine dokunmuyor nedense, aksine hafif gururla karışık bir sahiplenmeye yol açıyor. Türkiye’de Türk kelimesi üzerinde belirgin bir psikolojik baskı meydana getirildi. 

Sözün gelişi, “Türk toplumu” denilmek gereken yerde, “Acaba birilerini incitir, istemeden de olsa dışlar mıyız?” yollu bir çekingenlik kendini hatırlatıyor; giderek “Türk”, bir tamlama unsuru olarak tereddütle karşılanır bir kelime hâline geliyor. 

Haksız ve yanlış; yanlışlığın resmî ideolojiden kaynaklanan dayatma faslını kimse inkâr etmiyor. Okullarda çocukları her sabah, “Türk’üm, doğruyum...” sözleriyle başlayan bir yemine mâruz bırakmanın hoş görülecek tarafı yok, kezâ dağlara-taşlara Türklüğü abartı derecesinde öven vecizeler yazmak da öyle. 

Cumhuriyet’in ilk zamanlarda takib edilen, herkesi Türkleştirmek politikası terk edileli yıllar oldu. Artık kimse çıkıp, “Türkiye’de yaşayan herkes Türk’tür, Türk olmalı, ille de Türkçe konuşmalıdır; zaten bütün kavimler Türk kökenli olduğuna göre sair mensubiyetleri hatırlamanın yeri yoktur” demiyor. 

Belirgin bir mesafe alındı. Türk milliyetçiliği de zaman içinde değişim geçirdi. Bu fikriyatı savunan partiler bile, şovenist ve dışlayıcı bir Türkçülük edebiyatı yerine nispeten yerli kültür değerlerini savunan bir çizgide konuşmaya başladılar. Bunların hepsi iyi işaretlerdir. 

Eğer dünya gözüyle görmek nasip olursa yeni anayasada Türk kavramını, 1982 ve ondan öncekilerde olduğu gibi yersiz ve abartılı ölçüde kullanılmak konusunda mutedil davranmak gerekir. 

Devletin, vatandaşın kimliğini tarif etmesine gerek yok; vatandaşlığının nasıl kazanılacağı hakkında teknik bir çerçeve tercih etmek yetecektir. 

Üstelik, Türklüğü anayasa teminatı altına almanın ona iyilikten ziyade zarar getirdiğini de hep birlikte gördük ve kabul etmeliyiz ki, vaktiyle rejimin Türklük üzerine bunca vurgu yapmak ihtiyacını duyması, aşağılık duygusunun bir yansımasıydı. Kendinden emin olanlar, kendi özelliklerinden uzun uzadıya bahsedilmesini sevimsiz bulurlar çünkü. 

Öyleyse itirazları abartmanın da lüzumu yoktur; her tabiri anayasada zikrederek yeni bir lugat yapmıyoruz. 

Anayasada tâdâd edilse de edilmese de yeri geldiğinde yine eskisi gibi Türk yargısı, Türk futbolu, Türk anayasa düzeni, Türk folkloru, Türk müziği demeye devam edeceğiz; bu kavramlarda Türk’ün yerine konulacak alternatif bir kelime yok. 

Ülkenin adı, birileri beğense de, huysuzlansa da yine Türkiye olarak kalacak. Millî futbol takımının maçlarında -ben artık eski heyecanımı kaybetsem de- yine “Türkiye”yi tutacağız. 

Basında yine “Türkiye’nin millî geliri, Türk dış politikası denilmeye devam edilecek. Elbette öyle olacak çünkü bu kullanım biçimlerinde sadece niteleme var, “öteki”ni dışlama, aşağılama, yok sayma gibi imâlar değil... 

Türklüğü yeterince yormuşuz zaten; Balkan Harbi’nden bu yana Türk milletini -yüceltmek demeyelim de- eziklik duygusundan kurtarmak için başvurulan abartılı övgünün lüzumu kalmadı. 

Türklerin kendi başlarına bağımsız bir devlet kuramayacak derecede ‘geri’ bir topluluk olduğunu ileri süren saçma-sapan iddialar tarihin çöplüğünde çürüyor. 

Milliyetçilikte kantarın topuzunu kaçırdığımız devreler de dâhil hepimiz gördük ki, adına Türkler denilen topluluk ne diğerlerinden zayıf ve kabiliyetsiz, ne de üstün ve parlak bir cinsin adı değildir; herkes nasılsa Türk de öyledir. Aşağılık duygusuyla hamâset ve edebiyata asıldığımız günler geride kaldı.

Asabiyyet dâvâlarının sabah akşam konuşulduğu ve daha beteri olmak üzere kavga sebebi teşkil ettiği toplumlar, “delikanlı” toplumlardır biraz; övgü gibi anlamamalı bu delikanlılığı, acemilik olarak algılamalı. 

Herkesin bir etnik aidiyeti var fakat sadece ona tutunmak ancak bir delikanlıda hoş görülebilecek ârızalardandır; ergenlik sivilcesi gibi. 

Hep birlikte mutlu ve iyi bir gelecek kurmak istiyorsak, kabın ismini değil içini mesele etmeliyiz; kabı iyi ve doğru şeylerle doldurmak gerek. 

Gelin Türklüğü yormayalım; her değer, kendi hacmi ve ebadınca değerlenmeli.

 http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/columnistDetail_getNewsById.action?newsId=35092

31 Mart 2013 Pazar

HEY KOCA TÜRK!

Mümtaz'er Türköne


“Türklüğü siliyorlar”, “Türklüğe savaş açtılar”, “Türklüğe dokunma” gibi içinde “Türklük” geçen son zamanların tırmanışa geçen retoriğinde, rahatsızlık verici bir şeyler var.

O kadar “Türk” lafzının tekrarlanmasına rağmen, bu endişelerin, sloganların içinde bizim şu “Koca Türk” yer almıyor.

“Koca Türk” dediğim şu sahici, gerçek Türk. Bu toprakları vatan yapan, eza ve cefa çeken, her türlü fedakarlığa katlanan koca millet.

Bir karartma altında adeta kayıp. “Türklük nedir?” tartışmalarının da bu karartmada pek fazla anlamı yok. Bir ırk, bir millet, bir etnisite, bir üst kimlik...

Aralarından tercih edeceğiniz bir sıfatın size yol gösterme ihtimali bulunmuyor. 300 Aydın’ın imzası ile imzalanan metin arasında, tümseğe takılan tekerlek gibi engeller var.

“Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusu ve sahibi olan Türk milletinin adı, vatandaşlık tarifinden ve Anayasa’dan çıkartılamaz” cümlesinin önünüze koyduğu açmazlar gibi.

Sadece bir cümle bile niyet hakkında fikir vermek için yeterli. Allah aşkına “’Türk milletinin adı’ anayasadan çıkartılsın” diyen bir Allah’ın kuluna bugüne kadar tesadüf edeniniz var mı? En marjinal, en uçuk laflar da dahil bu tartışmada edilmeyen söz kalmadı. Peki bir kişi bile, “Anayasa’da ‘Türk milleti’ ibaresi yer almasın” dedi mi?

Anayasa’mızda tam 161 defa “Türkiye”, 49 defa da “Türk” kelimesi yer alıyor. Yeni anayasa hazırlığında uzlaşılan maddelerde de bir tensikat görülmüyor. Tartışma sadece anayasanın vatandaşlık tanımı etrafında dönüyor. İşin tuhaf tarafı, bildiride iddia edildiği gibi mevcut haliyle “Türk” vatandaşlık tarifinde yer almıyor, tersine “vatandaşlık” Türk’ün tarifinde yer alıyor.

İşin özeti bu tartışmalarda Türklük, birilerinin üzerine basarak boylarını yüksek gösterecekleri bir basamak ve belki de daha kötüsü “bedhaht”ların maskesi olarak duruyor. Türklük, Türklere yönelmiş bir silah olarak kullanılıyor. Bu tartışmalarda şu yüce gönüllü, sabırlı ve mukavim Koca Türk’e dair bir iz ve nişane bulan var mı?

Bu hükme varmamın sebebi, mangalda kül bırakmayan “Türkçüler”in Suriye ve Rusya yanında mevzi almaları.

Anayasadaki vatandaşlığın Türklüğünü sorun eden Türkçüler, aynı zamanda Rusya politikasını ve Suriye’de Esed yandaşlığını müdafaa ediyorlar.

Hani şu Türkiye’ye gözdağı vermek için Karadeniz’de apar-topar tatbikat yapan Rusya’nın ve Türkiye’ye terör ihraç eden Suriye’nin.

Yeni Çağ’da, “Büyük Kürdistan” önünde engel olarak takdim edilen Rusya, 1833’te Hünkâr İskelesi Antlaşması’nda bile böylesine iddialı bir kurtarıcı olarak görülmemişti.

Hiç olmazsa II. Mahmud mazeretini, Kütahya’ya kadar gelen Mısır ordusunu kastederek “denize düşen yılana sarılır” diye beyan etmişti. Türkçülerin bir mazereti var mı?

Türkçülere göre, Büyük Kürdistan oyununu neredeyse tek başına Rusya bozuyor. Aynen şöyle yazıyor, cuma günkü gazetenin manşetinin altındaki, “Rusya’dan iki kritik hamle” başlıklı spotta: “ABD, Büyük Kürdistan’ı (!) dünyaya, Karadeniz’den ulaştıracaktı.

Ancak TSK ve Rusya, NATO üzerinden gerçekleştirilmek istenen bu projeyi boşa çıkardı. (...) İç karışıklık çıkardıkları Suriye bölünecek, yeni Kürt bölgesi Kuzey Irak’la birleşerek denize ulaşacaktı.

Rusya, bu kapıyı da kapattı.” Aynen böyle yazıyor. O zaman sormak lazım: Rusya, Türklere bu iyiliği acaba neden yapıyor?

Türklük siliniyormuş. Türklük, duvara tebeşirle yazılan bir yazı mı ki, öyle kolayca silinsin? Kabile’nin ortasına dikilen bir totem mi ki, devrilip, yok olup gitsin?

Çözüm diye yola koyulduğunuz zaman, birileri neden aniden Anayasa Türkçüsü kesiliyor. Türklük neden, çözümün önüne konacak bir takozdan ibaret görülüyor?

Peki, bu coğrafyanın derinlerine kök salan Koca Türk, bu duruma ne diyor?

http://www.zaman.com.tr/mumtazer-turkone/hey-koca-turk_2072065.html

29 Mart 2013 Cuma

MİLLİYETÇİLİK: NE Mİ, NASIL MI?

Milliyetçilik konusu tabuydu, şimdi absürt oldu. Eskiden milliyetçiliğe dokunan yanardı, millilik hemen hemen kutsaldı, akıllı olan “milliyetçi değilim” demezdi. 

Her kamusal şey “milli” ve “Türk” sıfatıyla dile getirilirdi. Şimdi Anayasa'da “Atatürk milliyetçiliği” var ama milliyetçilik “ayaklar altına” da alınabiliyor. 

Anayasa'da “Türk” lafı kalacak mı, emin değiliz. Köşe yazılarında milliyetçiliğin “ne olduğunu” okuyoruz; yeni keşfedilen bir soru, hatta bir sorun. Sahi, “milliyetçilik” nedir?

Bu soruya kesin bir cevap vermeyeceğim. Yalnız milliyetçilik konusunu ele alanların kullandıkları yönteme baktıkça şunu söyleyebilirim: bu sorunun cevabını bulmamız zor, hatta olanaksız. Çünkü soru yanlış. “Nedir?” sorusuna getirilecek cevap en sonunda bir tanımdır.

Ve bu tanım kişiden kişiye, sözlükten sözlüğe, dönemden döneme, ideolojiden ideolojiye değişmektedir. Biri iyi ve yararlı diye tarif eder, başkası kötü ve zararlı diye.

Tarihten uygun örnekler seçerek de tezler (yani tanım) “kanıtlanır”. Milliyetçilik iyidir diyene, olumsuzlukları hatırlatırsanız,  “canım, bunlar milliyetçilik değildir, gerçek milliyetçilikten uzaklaşmadır, sapmadır”  diyecektir.

Tersi de geçerli. Milliliğin olumlu yanlarını hatırlatın, birileri çıkacak kelime oyunlarına başlayacak, “bu milliyetçilik değil, vatanseverliktir” diyecektir.

Felsefe ve dilbilim kapsamında çok söylenmiştir: Kelimelerin farklı anlamları vardır. Bu kelimelere anlamı insanlar verir.

“Milliyetçilik” de –bu konuda mutabakata varmak daha kolaydır– en başta bir kelimedir. Bu kelimeye birileri bir anlam verirse veya vermişse, sözlüklerde o anlamın da eklenmesi gerek.

Mesela “el” kelimesine bakarsanız bu kelimenin ondan çok anlamı ve onlarca terimi olduğunu görürsünüz. Bu yüzden “milliyetçilik nedir?” sorusunu sorduğumuzda aslında sorduğumuz şudur: “milliyetçilik kelimesine verilen anlamlardan hangi birini seçip benimsemeli, hangilerini çöpe atmamız gerekiyor?”

Ve tabii ki bu “nedir” sorusu anlamsızdır ve bu yöntem çıkmazdır. Çünkü milliyetçiliğin, özellikle Türkiye'de, anlamları pek çoktur.

tabuların yıkılması ve kavramlar

Bundan dolayı “nedir” sorusu yerine “nasıl” sorusunu sormamız daha anlamlıdır. Bu “nasıl” yaklaşımı bizi “özcü” yanlışlardan korur.

“Ne” sorusu hoşa gitmeyen olayları “reddetmemizi” ve kendimizi aldatmamızı kolaylaştırır.  Bu yaklaşım milliyetçilikten mağdur olmuş veya karşı görüşte olanlarla uyumsuzluğu da besler.

Sağırlar diyaloğu başlar. “Ne” sorusu çelişkili yanıtları da doğurur. Örnek: Aynı yazıda bu iki cümleyi iki ayrı paragrafta bulabiliyoruz:

1- Müslüman Türk milleti, tarihin hiçbir döneminde ırkçı ve ırk ayrımcısı olmamıştır.

2- Milliyetçilik, Cumhuriyet'in kuruluşundan sonraki bir dönemde bazı yöneticiler tarafından ırkçılık ile karıştırılmıştır. (H. C. Güzel, 21.2.2013).

Başka bir yazıda şu cümleleri bulabiliyoruz:

1- Türklük etnik veya ırkî bir temele indirgenemez. Türklük millî bir kavramdır ve millet, etnik bir temeli olsa dahi ancak bu etnikliğin aşıldığı, farklı etnikliklerin bir şemsiye altında toplandığı aşamada ortaya çıkar.

2-  Türkler için bu en azından Göktürklerden beri böyledir (yani “kanıt”, aşılması istenen etnik referansa dayandırılıyor). (M. Öz, 18.2.2013).

Oysa tarihte toplumların “ne olduğu” değil de “nasıl” davrandığı ele alındığında kısır genellemelerden kaçınabiliriz.

Genellemeler ise bizi ister istemez olumlu/olumsuz uçlar arasında bir seçme yapmamıza neden olacaktır. Ve doğal olarak seçimimiz “bizi” üstün gösteren tanımdan yana olacaktır -tabii ki üstünlüğümüz, bizim gibi üstün olmayan “ötekilere” göre olacaktır.

“Ne idik?” ve “Neyiz?” gibi sorular özcü sorulardır. Bu soru geçmişten geleceğe bir özümüzün olduğunu varsayar: böylece “bizim milliyetçiliğimizin” biricik olduğu savunulur. Sonra da bu kıvanç sağlayan “biriciklik” ve böyle olmanın mutluluğu söylemi yaygınlaşır.

Ne ironidir ki, “biz biriciğiz” ve  “bizde hiç ırkçılık yoktur” gibi “bizi” öteki insanlardan ayıran cümleler, en ırkçı cümlelerden olduğu da gözden kaçar.

Milliyetçilikle dolaylı olarak ilişkili görülen asabiye, kabile, kavim, ümmet, ırk, etnisite, millet ve ulus terimlerinin, aynı biçimde, “ne” olduklarını konuşmak yerine, kendilerini bu terimlerle belirlenen toplumların “nasıl” olduklarını konuşmak daha anlamlıdır.

Bu yapıldığında insan topluluklarının çok benzedikleri ortaya çıkar. Bizim ecdadımızla “onların” ecdadı, aynı insan soyunun ve aynı gezegenin çocukları olduğundan, bütün yerel farklara rağmen, aynı dönem söz konusu ise, benzerliklerinin çok olduğu görülür. İşte ırkçılığı (kimilerine göre “milliyetçiliği”) aşmanın ilk adımı bu tür gerçeklerin kabullenmesiyle atılır.

Bu konuda antropoloji, sosyoloji, sosyal psikoloji, siyaset bilimi gibi bilim dalları çok açıklayıcıdır. Tarih yazıcılığı, ne yazık ki, milli devletler döneminde milliliğin hizmetinde geliştiği için pek yardımcı olmuyor.

Dünyada okutulan okul kitaplarına bir göz atmak, tarihçiliğin ne tür bir rol üstlendiğini anlamak için yeterlidir. Her milletin tarihi nalıncı keseri gibidir. Bundan dolayıdır ki milliyetçilik söz konusu olduğunda, yukarıda söz ettiğim bilim dalları gündeme gelmez, var mı yok mu ille de tarihten söz edilir; tabii her milletin kendi yazdığı tarihten…

Milliyetçilik konusunda benim tecrübeden öğrendiğim bir yöntemi açıklayarak bu “genel” yazıya son vereyim. Türkiye ve Yunanistan'da çeşitli üniversitelerde “milliyetçilik” dersi verdim.

Yunanistan'da Türk milliyetçiliğinin, Türkiye'de ise Yunan milliyetçiliğinin nasıl doğduğunu, nasıl uygulandığını ve nasıl algılandığını anlattım. Çok inandırıcı ve yararlı derslerdi.

Ancak taraflara kendi milliyetçiliklerini anlatmamaya çalıştım. Çünkü milliyetçilik bir kimlik olayıdır. Kimse kimliğine karşı bir laf duymak istemiyor.

Ama bir süre sonra öğrencilerim “Hocam, bizde de buna benzer bir durum yok mu?” demeye başlardı. O zaman “nihayet milliyetçilik anlaşılmaya başlandı” diye düşünürdüm.

Yani milliyetçiliği anlamak isteyenler karşı tarafa baksınlar, ayna yararlı olabilir. Milliyetçilik, kendimizde değil, karşıda gördüğümüzdür.

h.millas@zaman.com.tr

 http://www.zaman.com.tr/yorum_milliyetcilik-ne-mi-nasil-mi_2058122.html

10 Mart 2013 Pazar

YENİ BİR ÜLKE DEĞİL, YENİ BİR ANAYASA - Ahmet Turan ALKAN

Değiştirip daha iyisini yapmaya çalıştığımız 1982 Anayasası’nın 66. maddesi “Türk”ü değil, “Türk vatandaşlığı”nı tarif ediyor. Buna göre, “Türk Devleti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür.” Bu fıkranın devamında yer alan, “Türk babanın veya Türk ananın çocuğu Türk’tür” ibâresi 2001 değişikliğinde kaldırıldı.

Madde şu haliyle bile problem taşımıyor, bir ırka veya etnik cinse değil, siyasi tâbiyete atıfta bulunuyor. Bu maddeden hareketle, “Devlet benim etnik ve kültürel kimliğimi tarif edemez” diye ihtilâf çıkarmak mânâsız görünüyor.

Anayasa metninde, farklı etnisitelere mensup vatandaşları tahkir edici veya onlara ille de Türklük izâfe edici bir mânâ yok. Teknik bir ifadedir ve bu ifade, diyelim ki Arap asıllı bir vatandaşımızı kültürel mânâda Türk yapmaz. Sıkıntı, anayasa metninden değil bazı cebrî devlet politikalarından kaynaklanıyordu. Dağlara taşlara, her resmî binanın cephesine “Ne mutlu Türk’üm diyene” vecizesini yazmak, etnik itibarla Türk olmayanlar için zorlayıcı, bizatihi Türkler için ise maddî bir temelden mahrum romantik bir sözdü. Resmî eğitimin okullarda, abartılı bir Türk milliyetçiliği edebiyatı üzerinden yürütülmesinde de aynı mahzurun izlerini sürmek mümkün.

Yeni anayasada 66. maddenin benzeri veya muadili bir düzenleme illâ ki olacak çünkü bir yurttaşın hangi tâbiyet üzerinden siyasi kimlik kazanacağı ve vatandaşlık hukukunun esasları, anayasada belirtilmesi gereken bir husus. Burada problem yok; problem, Türk kelimesinin vaktiyle yerli-yersiz bol miktarda ve genellikle kötüye kullanılmış olmasından kaynaklanıyor ve psikolojik bir mahiyet taşıyor.

Psikolojik sıkıntıların aşılması kolay değildir çünkü işe duygular ve hemen ardından siyasi hesaplar karışıyor. Yeni anayasada devletin, vatandaşlarına karşı ön yargısız, eşit ve âdil bir yaklaşım göstermesi gerektiği konusunda ihtilâf yok. İnsafla tesbit ve kabul etmeliyiz ki, beğenmediğimiz 1982 Anayasası, etnik mânâda Türk unsuruna herhangi bir imtiyaz ve üstünlük bahşetmiş veya Türk asıllı olmayanları anayasal haklarından mahrum bırakmış değildi. 82 Anayasası’nın problemi, özellikle başlangıç kısmında yer alan abartılı ve gereksiz Türklük medhiyesidir.

İşin garip tarafı şu: “Türklük” denilen şey fiilen, 82 Anayasası’nın başlangıç kısmındaki abartılı ifadelerden ötürü nimetlenmiş değildir; bilakis o psikolojik üstünlük kurmaya yönelik ifadelerin psikolojik tortularıyla uğraşıyoruz bugün. “Burada sadece Türkler yaşamıyor ki ülkenin adını Türkiye koyuyorsunuz” gibi abartılı eleştiriler aslında anayasal yapıdaki bir eşitsizlikten değil, psikolojik bir rahatsızlıktan doğuyor. İfratta ısrar, bir süre sonra tefrite yol açıyor, olup biten bu.

Yeni bir anayasa yapmaya çalışıyoruz elbirliği ile, yeni bir ülkeye yeni bir isim aramıyoruz. Ülkenin adı Türkiye’dir; Türkiye ismi 1923’te icat olunmuş uydurma bir kavram değil, XV. asırdan beri yaşadığımız coğrafyaya bu isim veriliyordu. Kelime köklüdür ve tarihî vardır ve ayrıca altını çizmeye gerek görmemeliyiz ki aynı Türkiye, içinde sadece Türklerin meskûn bulunduğu bir yer olmadı hiçbir zaman; daima farklı ve renkli unsurlara vatan oldu.

Devletin adı Türkiye Cumhuriyeti’dir, değişmez; değişmesi gereken “Cumhuriyet”in içini daha çok hukuk, daha çok demokrasi ve insani değerlerle zenginleştirmektir.

Bu devletin vatandaşları da Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarıdır; isteyen -diyelim ki yurtdışında kendilerini tanıtırken, eskiden de olduğu gibi- “TC tâbiyetinde bulunan bir Türk’üm veya Kürt’üm veya Ermeni’yim” der, mesele biter.

Vaktiyle iyi hesaplanmadan kullanılmış kötü bir milliyetçi dil, böyle anayasa problemlerine yol açabiliyor. Yeni anayasamızda vatandaşlığı tarif ederken daha soğukkanlı, teknik ve abartı ihtiva etmeyen bir dil kullanarak bu psikolojik engelleri bertaraf edebiliriz; asıl güç olan her şeyiyle mükemmel bir anayasa kaleme almaktan çok orada yazılanları yaşanabilir kılmak için göstermek gereken gayret ve samimiyettir. Bir anayasaya, ona destek veren bütün unsurların adını yazmak gerekmiyor ama her unsura temel haklarını dilediği gibi tasarruf imkânı veren âdil bir hukuk nizamı kurmak şarttır.

Yeni anayasada her nevi kavmiyetçiliği dışlayan (ayaklar altına alan) bir bakış açısının egemen olmasını bütün kalbimle destekliyorum. Anayasa metinlerinde böbürlenip durmak, hiçbir etnik unsura faikiyyet sağlamıyor. Eğer varsa bizim üstünlüğümüz, hakikaten demokratik bir hukuk devleti için yapacağımız katkı ve fedâkârlıkla ölçülmelidir.

 http://ahmetturanalkan.net/yazi/yeni-bir-ulke-degil-yeni-bir-anayasa/        internet sayfasından alınmıştır.