Popüler Yayınlar

TURGUT ÖZAL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
TURGUT ÖZAL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Mayıs 2013 Pazar

Faili meçhullere 'derin' inceleme


5 Mayıs 2013
- ANKARA

Merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal ve Eşref Bitlis’in şüpheli ölümlerini soruşturan Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, 1993 ve sonrasında yaşanan diğer faili meçhul olayları aydınlatmak için yeni bir adım atıyor.

Bu kapsamda son 20 yıldaki cinayetlerin ve sansasyonel eylemlerin birbirleriyle ilişkisi incelenecek.
Faili meçhul cinayetleri aydınlatma yolunda önemli bir gelişme daha yaşandı. Ankara Cumhuriyet Başsavcı Vekilliği, 1993’teki olayların 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal ile eski Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis’in ölümünü şüpheli hale getirdiği iddiasından yola çıkarak diğer cinayetleri de mercek altına aldı. 

Bu kapsamda yetkili savcılar Kemal Çetin, Mustafa Bilgili ve Hüseyin Şahin ile bilgi alışverişi yapılarak son 20 yıldaki faili meçhul olaylar üzerinde yoğunlaşılacak. 

Cinayetlerin ve sansasyonel eylemlerin birbiriyle ilişkisi incelenecek. Soruşturmaların seyri, bu çalışmaların ardından şekillenecek. 

Terörle Mücadele Kanunu’nun 10. maddesiyle görevli başsavcılık, Turgut Özal ve Eşref Bitlis’in yanı sıra Necip Hablemitoğlu ile Bolu-Sapanca-Hendek’teki seri cinayetlerle ilgili soruşturmaları da sürdürüyor. 

Türkiye genelinde bin 91 faili meçhul olay araştırılıyor. 81 ilin başsavcılıkları, karanlık olaylarla ilgili soruşturmalarına devam ediyor.

Özal ve Bitlis’in şüpheli ölümlerine ilişkin soruşturma kapsamında 91-94 yıllarında yaşanan şüpheli ölümleri tek tek inceleyen Ankara Başsavcılığı çalışmalarını sürdürüyor. Savcılık, soruşturmalarda delil paylaşımıyla olaylar arasındaki bağlantıları deşifre etmeye çalışacak. 


Ömer Lütfi Topal, Namık Erdoğan, Yusuf Ekinci’nin öldürülmesi olayına benzer Ankara’da gerçekleşen 30’a yakın faili meçhul dosyasının da ortak delillerle en kısa sürede çözülmesi için çaba gösterilecek.

Ergenekon sanığı emekli Tuğgeneral Levent Ersöz hakkında, ‘Cumhurbaşkanı Özal’a suikast’ suçlamasıyla hazırlanan iddianamede de 1993’teki sansasyonel eylemlere dikkat çekilmişti. Ankara 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin kabul ettiği iddianamede 1993’te faili meçhul onlarca olayın art arda geldiği belirtiliyordu. 


Savcı Kemal Çetin, bu tarihlerdeki şüpheli ölümleri ve faili meçhulleri iddianamede tek tek sıraladı. Savcılık, bu cinayetlerin Kürt sorununu çözmek için Özal’ın başlattığı hamleleri durdurmak için işlendiğini savundu.
Mercek altındaki olaylar


1990 ve 2011 yılları arasında binden fazla faili belli olmayan cinayet işlendi. En yoğun dönem olan 1991 ile 1994 yılları arasında Musa Anter, eski HEP İl Başkanı Vedat Aydın, Necip Hablemitoğlu, Çetin Emeç, Savaş Buldan, Behçet Cantürk, Namık Erdoğan, HADEP Silopi İlçe Başkanı Serdar Tanış gibi isimler esrarengiz cinayetler sonucu hayatını kaybetti. Özal ve Bitlis soruşturması kapsamında başsavcılığın inceleyeceği olaylardan bazıları şöyle:


24 Ocak 1993: Gazeteci-yazar Uğur Mumcu, evinin önündeki otomobiline konulan bir bomba ile 24 Ocak 1993 tarihinde öldürüldü.


5 Şubat 1993: ANAP İstanbul Milletvekili, eski Maliye Bakanı Adnan Kahveci, ailesi ile Bolu-Gerede’de şüpheli bir trafik kazasında hayatını kaybetti.


27 Şubat 1993: Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis, şüpheli bir uçak kazasında şehit oldu.


17 Nisan 1993: 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal şüpheli bir şekilde hayatını kaybetti. 20 yıl sonra yapılan otopsi sonucunda ölüm sebebi tespit edilemedi.


2 Temmuz 1993: Sivas’ta Pir Sultan etkinliklerine katılan Aziz Nesin ile bir grup aydın ve sanatçının kaldığı Madımak Oteli ateşe verildi, 37 kişi katledildi.


22 Ekim 1993: Diyarbakır Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Bahtiyar Aydın, Diyarbakır Lice Asayiş Bölük Komutanlığı binası önünde silahlı saldırı sonucu şehit oldu.


4 Kasım 1993: JİTEM’in kilit isimlerinden olduğu belirtilen Cem Ersever öldürüldü.


3 Şubat 1994: Jandarma Bölge Komutanı Albay Kazım Çillioğlu, kafasına tek el ateş edilmiş şekilde ölü bulundu.


29 Nisan 2013 Pazartesi

93’Ü ÖRTMEK!

15 Nisan 2013 / MUHSİN ÖZTÜRK
Türkiye, yıllar sonra 1993 gerçeği ile tanışmanın şaşkınlığını henüz atamadı. O karanlık dönemin 20’nci yılı geldi çattı. Birçok suç zamanaşımına uğramak üzere. Yargı ve sorumlu makamlar elini çabuk tutmazsa Ergenekon’un en faal olduğu 93 darbesini örtme operasyonu başarıya ulaşabilir.
Uğur Mumcu suikastına bakan ilk savcı Güldal Mumcu’ya ‘işin kolay olmadığını’ söyleyerek devlet kavramını telaffuz ediyor. Ondan davayı devralan ikinci savcı birkaç açıklama sonrasında evinde ölü bulunuyor.

Madımak faciasının yakın tanıklarından eski emniyet mensubu Saim Ece olayla ilgili devlet birimlerinin ‘şüpheli’ rolüne dikkat çekiyor. Yıllar sonra yapılan otopside Albay Kazım Çillioğlu’nun aslında intihar etmediği, öldürüldüğü (1994) ortaya çıkıyor. ‘İntihar etti’ diye kayıt düşülen, kaza kurşunu yahut yol kazası denilerek geçiştirilen ne kadar ölüm varsa bir plan dâhilinde oldukları ortaya çıkıyor bir bir.

Jandarma komutanı Bahtiyar Aydın’ın Lice baskını sırasında öldürüldüğü biliniyor da ‘Lice baskını’ denilen şeyin başka bir şey olduğu yeni ortaya çıkıyor. 33 erin öldürülmesinden sorumlu tutulan PKK’lı Şemdin Sakık yıllardır “Ben yapmadım” diyor, silahsız masum askerlerin nasıl ölüme itildiği her gün yeni bilgilerle teyit ediliyor. Orgeneral Eşref Bitlis’in şehit olduğu, ilk günden beri uçak kazası olmadığı belli olan hadiseyle ilgili yapılmayan açıklama, teknik izah ve itiraf kalmadı.

Olayın faili olmakla suçlanan birkaç kişi dışında uçağın ‘kaza’yla düştüğünü söyleyen yok zaten. Madımak’tan 3 gün sonra Başbağlar’da 33 kişi katlediliyor; geride kalan zavallı köylülerden, yakınlarını kaybetmenin acısını komşu Alevi köylere baskın yaparak çıkarmaları istenir gibi kendilerine silah dağıtılıyor.

Sadece acı yaşatılmıyor; komşusuna aynı acıyı tattırması için harekete geçmesi bekleniyor. Kalın betonlar kırılarak anıt mezardan naaşı çıkarılan ve otopsisi yapılan 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın raporu bir muammaya dönüşüyor.

Oğlu 360 sayfalık raporun tahrif edildiğini iddia ediyor ve kamuoyundan gizlenmesini buna bağlıyor. ‘Zehir var, zehirlenme yok’ şeklinde tarihe geçen açıklamalar daha da kafaları karıştırıyor.

Çankaya’da olması gerekip de olmayanlar, olmaması gerekip de olanlar; her gün yeni bir skandal, yeni bir gizlenmiş bilgi çıkıyor, 20 yıl öncesine, 1993 yılı ve konseptine dair.

JİTEM yöneticisi Binbaşı Cem Ersever, bütün olup bitenleri mahkemede anlatmak için gittiği Ankara’da infaz ediliyor, bir tanık, eski bir defter çıkıyor. Adnan Kahveci, “Nihai çözüme biraz daha yanaşıyoruz.” dedikten kısa bir süre sonra ‘kaza’ya kurban gidiyor da çoğu zaman bu listede yer bile alamıyor.

38 kişinin öldüğü Yavi katliamını Türkiye henüz öğreniyor. Liste o kadar uzun, o kadar tafsilatlı ki. HEP milletvekilinin ensesinden yediği kurşunla ölmesi, binlerce boşaltılan köy, isimsiz yüzlerce faili meçhul…

Bir kişinin ölüm talimatını veren yüzbaşının ses kayıtlarıyla birlikte dönemin cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e şikâyet edildiği, şikâyet hususunda bir şey yapılmadığı, hatta o yüzbaşının terfi ettirildiği gibi anlatımlar artık sıradanlaşıyor.

Hazırlanan ölüm listesini ve Sapanca-Hendek-Düzce üçgenini herkes biliyor. Kongrelerden liderlerin ve başbakanların çıktığı, sonra o liderlerin kolayca etkisizleştirildiği bir dönem böyle başlıyor.


1993’ten söz ediyoruz; hani ‘darbe’ olduğunu daha yeni öğrendiğimiz ve şaşkınlıkla ne yapacağımızı bilemediğimiz yıldan. “Nasıl oluyor da Güldal Mumcu’nun kitabı dahi Uğur Mumcu cinayetinin ardındaki hakikate dair herhangi bir ‘aydınlanma’ya yol açmıyor; eski klişeler ve duygular nasıl oluyor da aynıyla devam edebiliyor?” diye soruyor Alper Görmüş.

Bu soruyu genelleştirebilir ya da bütün olaylara şamil kılabiliriz. Bir zamanlar yerden silahların fışkırması gibi şimdi 93 yılında olanlarla ilgili yığınla şaşırtıcı belge ve bilgi çıkıyor da âdeta görünmez bir duvara çarpıp, yuvarlanıp gidiyor bir kenara.

İlk başlarda ‘Acaba sizce 93’te bir şey olmuş olabilir mi?’ diye yöneldiğimiz ve ‘Yok canım, ne olacak!’ diye karşılık aldığımız dönemin aktörleri de böyle düşünüyor artık.

Her konuda ayrışan Türkiye, 93’ün en karanlık yıl olduğu konusunda hemfikirken ve sağanak hâlinde yeni bilgi yağarken 20. yıl dönümünün sessiz sedası geçiyor olmasını nasıl izah edebiliriz? Çoğunluğun samimiyetle ‘Artık aydınlansın’ dediği olaylarla ilgili niye adım atılamıyor?

Tamam, bu yılda yaşanan her olay, tabiatı gereği ‘bir adım ötesine gidilmemesi’ üzerine kurgulanmıştı. Bir süre önce, konuyu yakından bilen artık ‘akil adam’lardan birine bahsi açtığımızda 93’ü örtmek yerine ‘perdelemek’ tabirinin yerinde olacağını söylüyor.

93 yılında olanların açığa çıkmasıyla ilgili bir perdeleme olduğuna inanıyor, belki de farklı bir zamanlamanın beklendiğini dile getiriyor.

Yani hükümet olayın farkında ama daha ileri bir zamana ertelemiş olabilir. Yani örtmekten çok ertelemek ve ötelemek olabilir, sessizlik dediğimiz şey. Ancak AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Süleyman Soylu, devletin konuyla yüzleşmekte isteksiz olduğunu ifade ediyor.

Yani geçici bir stratejiden değil, konunun ‘açılmaması’ yönünde devlet merkezli kalıcı bir görüşten söz ediyor olabiliriz. Yani siyaset kurumundan bağımsız 93’ün soruşturma konusu yapılmasını istemeyen bir devlet aklı da olabilir. ‘Geçmişi bırakalım, önümüze bakalım’ gibi!

93’e girmek ya da girmemek!

Çok basit başka denklemler de olabilir; sözgelimi MİT’in bir 93 soruşturmasından en çok yıpranacak kurumlardan biri olma ihtimali, frenleyici bir etki yapabilir.

Bu görüş kamuoyunda çokça dillendiriliyor. Darbe soruşturmalarının ‘yönetilmesi güç’ bir durum ürettiği fikri, daha büyüğüne yeltenmeyi isteksizleştirmiş de olabilir.

Bunların hepsi varsayım; 1993 yılının ilk aylarındaki sessizlik ilerleyen aylarda aynıyla devam edecek diye bir şey yok. Ancak zaman aşımı takvimi çoktan işlemeye başladı; Mumcu, Bitlis davaları zaman aşımına girdi. Bu dosyaların devam edeceğine dair aksi görüşler olsa dahi.

93’te faili meçhul cinayetlerle birlikte aynı adla Meclis’te kurulan araştırma komisyonunun başkanlığını yapan Sadık Avundukluoğlu, yasal olarak olayların zaman aşımına uğrasa bile nice 20 yıllar faili meçhul cinayetleri ve 93’ü konuşacağımızı söylüyor, “100. yılında dahi 93’te işlenen cinayetler konuşulacak.” diye vurgulayarak. Ona göre, gelecek yılları etkisi altına alan bir olaylar silsilesinden söz ediyoruz.

Uğur Mumcu Araştırma Komisyonu Başkan Vekilliği yapan eski parlamenter Tevfik Diker, Özal’ın ölümünü soruşturan savcının gayretini övüyor. Kozmik odadan çıkan belge ve bilgilerin önemine ve savcının buna hâkim olduğuna inanıyor.

Diker’e göre ‘kozmik oda’dan elde edilen belgelerle en az 35 dava açılabilir: “Birçok cinayetin üst yapısını deşifre edecek diyebilirim. 93 yılı, Özal-Bitlis ve Mumcu cinayetleri çözülmeden Türkiye faili meçhulleri çözemez.” Diker, bugün 93 yılının çözümü için yeterince çalışıldığını düşünmüyor.

‘Darbe günlükleri’ni yayımlayan Alper Görmüş, yargıda daha derine girme çabası ve iradesinin bulunduğu, dolayısıyla bu olayların kapanmasının mümkün olmadığı görüşünde. “Türkiye’de siyasi irade bunu kapatmak istese bile… Ki, böyle bir irade olduğunu da düşünmüyorum.

Niye hesaplaşamasın ki! O Türkiye’nin bu iktidarla hiçbir ilgisi yok. Susurluk’ta o işlerde günahsız tek siyasi hareket Refah Partisi’ydi. Onun üzerine gidebilecek, sonuç alabilecek hareketti ama o cesareti gösteremedi. Bugün de ‘durun, asla’ diye bir şey olduğunu düşünmüyorum. Çok kolay değil tabii ki; bütün bu gayretlere rağmen küçük adımlarla gidiyor, bir yerlerden ilmek çözülecek elbet.”

PKK ile mücadelede sertlik yanlısı yöntemler seçilse de, çözüm ve barış süreçleri başlasa da uyarıların içeriği değişmiyor: Aman 90’lara dönmeyelim. Özellikle 93 darbesi, terör üzerinden siyaseti saf dışı bırakmanın, derin güçlerin veya güvenlikçi politikaların devlete hâkim olmasının adı oldu.

Kürt meselesi üzerinden gerçekleşen 93’ün sebepleri ve sonuçları üzerine hayli tafsilatlı bilgimiz var artık. PKK, bürokratik vesayetin yeniden inşasında epey işlevsel rol oynadı. Bu modelde PKK’nın hemen elden çıkarılabilecek enstrüman olmadığını her gün yeniden öğreniyoruz.

Soğuk Savaş sonrası Türkiye’de demokrasinin yerli yerine oturma ihtimali ve ‘statüko’ dediğimiz eski yönetici elitlerin devrinin bitmesiyle de ilgili 93 meselesi. Eski MİT Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş’e göre, Bahriye Üçok’tan Uğur Mumcu’ya uzanan laik aydın cinayetleri ‘vesayet devletinin korumacı bir refleksiydi’.

Aynı zamanda, Türkiye’nin uluslararası sistemde eski tanımlı yerinden kımıldayıp ‘proaktif dış politika’ya soyunması, Özal’ın Musul-Kerkük’ten bahsetmesi, ‘Ermenistan’a bir bomba düşse ne olur!’ demesiyle de ilgili.

O yıllarda bir başbakana danışmanlık yapan, konuyu uzun uzadıya irdelediğimiz kişi, Türkiye henüz oturmuş bir demokrasi ve bölgesel jeopolitiğe sahip olmadığından, 93’ü doğuran şartların devam ettiğinden söz ediyor.  Yani, 93 süreci devam etmektedir bir yerde.

PKK, Ergenekon, Türkiye’nin güneyindeki sınır meseleleri, uluslararası sistemle yaşanan itiş kakış, uzun süredir iktidar olan tek partiye rağmen memleketi kimin yöneteceği meselesinin ‘hayati’ önem taşıması, büyük kavgalara kaynaklık ediyor olması… Dolayısıyla sadece geçmişte olmuş bitmiş şeyleri konuşuyor değiliz.

Zaman aşımı endişesi var ama bu homojen, herkesin aynı hislerle karşıladığı bir endişe değil. Mesela, Madımak’ın zaman aşımına uğrayacağı endişesini taşıyanların bir kısmı AK Parti’nin kendisini kurtaracağı argümanını işliyor ki, bu, eski ‘irtica’ siyasetinin hâlâ nefes aldığının göstergesi.

Bir gerçekliği olmasa bile 90’lı yıllarda Sünni korkusu ve laik endişe üzerinden bir sınıf inşa edildiğinden, bu argümanların geniş bir kesim arasında dolaşımda olması şaşırtıcı değil. Alper Görmüş’e göre, yüzde 20’lik ulusalcı bir kitle üreten başarılı bir plandan söz ediyoruz sonuçta.

Bu, Madımak’ın, laik aydın cinayetlerinin ve diğerlerinin aydınlatılmasını acil ve elzem kılan bir durum. 93’ün zaman aşımı kıskacında olması demokrasi ve ülke içinde yaşayanlar için büyük bir tehdit demek. Siyaset kurumunu saf dışı bırakmak ve insanları ortadan kaldırmakta beis görmeyen yapılanmanın asıl gövdesine dokunulmamış olması, sadece geçmişten kalan yarayı değil, gelecekteki tehdidi de konuşuyoruz anlamı taşıyor.

Eski bakan Yaşar Okuyan, 1993 yılının ne olduğunun bilindiğini ama bir arpa boyu yol alınmadığını söylüyor. Tıpkı, Susurluk’ta olduğu gibi. Kanlı Pazar’dan Çorum-Maraş olaylarına, Gün Sazak cinayetinden Uğur Mumcu cinayetine kadar hiçbirinin üzerine gidilememiştir zaten: “90’lı yılların başında PKK Güneydoğu’da hâkimiyet kurduğu bazı yerlerde bizim partilerin tabelalarını indirmişti.

Bu süreçte, birdenbire bunlarla mücadele ediyoruz ifadesiyle hukuk dışına çıkıldı, faili meçhul cinayetler oldu. O dönemde bazı siyasiler ve kamuda görevli olanlar, ‘ne yapalım devlet gereğini yetirecek’ dedi.

Yani hukuk dışında olmayı savundular.” Okuyan, zaman aşımı meselesinde siyasi iktidarın kendi geçmişiyle ilgili korkusu olduğundan söz ettiğinde, bunun geçerliliği olmayan 90’lar retoriği olduğunu hatırlatıyoruz kendisine.

O da bizi iktidar gazeteciliği yapmakla itham ediyor. 90 yıl boyunca gücü eline geçirenlerin ‘kanun benim’ dediğini ve zulmettiğini söylüyor. “Bu zihniyetle faili meçhullerin ortaya çıkması da mümkün değildir.” diyerek.

Siyaset isterse devlet çözer!

Olayların aydınlatılamaması bir yana onlarca soru havada kalıyor. Sadece bir olay için, Uğur Mumcu komisyonunda görev yapan Tevfik Diker’e ‘İşi zorlaştıran şey neydi?’ diye sorduğumuzda bir çırpıda şunları sıralıyor: “Emniyet-Genelkurmay ve MİT’in yeterince gayret göstermemesi.

Komisyonun bürokratlar ve bazı sözde tanıklarla yanlış yönlendirilmesi. Yeşil’in Mumcu ailesini ziyaretinin aile ve yetkililerce zamanında değerlendirilememesi. Cinayetin uzaktan kumanda ile işlenme olasılığının ilk günden itibaren maksatlı olarak göz ardı edilerek ileri teknoloji kullanan örgütlerin araştırma kapsamı dışında kalması.

Soruşturma savcılarının ani ölümlerinin üzerinde durulmaması ve otopsi yapılmaması. Mossad ve CIA gibi dış istihbarat kaynaklarının ihmal edilmesi.

Medya marifetiyle maksatlı bir şekilde bir İslami terör örgütü ve İran yönlendirmesinin yapılması. Savcılardan Ülkü Çoşkun’un cinayetle ilgili ‘devlet’ imasının gereğinin yapılmaması. O zaman daha varlığı bilinmeyen Ergenekon örgütü gibi derin üst yapı üzerinde durulmaması…”

93’ün ilk perdesi Uğur Mumcu suikastıyla açılmıştı, 20. yılında 24 Ocak günü Uğur Mumcu’nun evinin önündeki anmayı izliyoruz. Meydana ilk çıkanlar CHP gençlik kolları. Yer yer ‘devrim’li sloganlar atıyorlar. İşçi Partililer kalabalık bir grup hâlinde ‘Mustafa Kemal’in askerleriyiz’ sloganıyla alana giriyor.

En son askerî nizam ve ciddiyet içinde meydanı teşrif eden Türkiye Gençlik Birliği (TGB) oluyor. ‘Ya istiklal ya ölüm. Bağımsız Türkiye’ gibi sloganlar atılıyor. ‘Çarşı her şeye karşı’ bile var, bir köşede. Nihat Genç’le fotoğraf çektiriyorlar.

‘12 Eylül faşizmi AKP ile sürüyor, failleri biliyoruz’ afişi dikkat çekiyor. 20 yıl önce Mumcu’nun cenazesinde olduğu gibi ‘irtica ve gericiler’ gibi keskin sloganlar atılamıyor belki ama Güldal Mumcu’nun yeni çıkan kitabında koyduğu farklı ‘ses’i bir ölçüde bastıran, 90’lar retoriğini sürdüren grupların gövde gösterisi yaptığı bir anma oluyor. Ailenin ‘durum bildiğiniz gibi değil’ uyarılarını sükutla karşılayan, statüko devleti ile ilişkili grupların 20. yıl etkinliğinde ön safta olması manidar ama şaşırtıcı değil.

93’ün ilk olayının ilk savcısı Ülkü Coşkun, Güldal Mumcu’ya “Üstüme gelmeyin Güldal Hanım. Bu işi devlet yapmıştır. Siyasi iktidar isterse devlet çözer. Söylediklerimi basına söylerseniz yalanlarım.”   demesinin de 20. yılı. Daha ilk günden bu yana örtülen ve çözülmemesi de mücadele alanına dönüşen 93 yılı konusunda ‘çanların kimin için çalacağını’ zaman gösterecek.

Alper Görmüş (Gazeteci-Yazar): 93’le yüzleşmeden Ergenokon’la hesaplaşamayacağız!

93, adı konulmamış bir darbe. 93’te doğudaki o korkunç olaylar, köy yakmalar, faili meçhul cinayetler birbiri ardına işlenirken; ona paralel olarak batıda da laik aydın cinayetlerinin eş zamanlı olarak meydana gelmesi asla tesadüf değil.

Bu epey düşünülmüş, bir devlet ya da derin devlet aklının tezahürü gibi geliyor bana. Türkiye’de Kurtuluş Savaşı sırasında hatırı sayılır bir siyasi çoğulculuk vardı. Orada Kürtler ve Müslümanlar hadisenin içindeydi, birlikte bir şeyler yapıldı. 1925’ten sonra Takrir-i Sükun’la birlikte laiklik ve Türklük üzerinden başka bir şey oldu.

Başka bir egemenlik kuruldu. Tabii ki zora, silahlı orduya dayanan bir egemenlikti bu. Laik ve çağdaş Türk egemenliği öbür ana kimliklerin dışlandığı yapı ve süreç, Soğuk Savaş’ın bitimine, Sovyetler’in çökmesine kadar geldi.

Orada şöyle bir şey oldu. Komünizm bitti, Batı’nın da Türkiye’deki o Müslüman ve Kürt kimliklerin bastırılmasına ses etmediği dönem bitti. Sistem eskisi gibi temel korkularla yürüyemez hâle geldi. Yeni korkulara ihtiyaç duyulmaya başlandı.

93, o yıllara kadar 70 yıllık devam eden laik ve çağdaş Türk egemenliğini daha da vurgulayarak devam ettirmenin yolu ve yılı oldu. Onları korkutarak, o kitle yani çağdaş Türk ve laikleri bir şekilde devlete yaklaştırılabilir, bu devran devam edebilirdi.

Bu düşüncenin devlete hâkim olduğunu düşünüyorum. 93’te hem Güneydoğu’daki faili meçhullerin hem de laik aydın cinayetlerinin aynı amaca matuf olduğunu düşünüyorum. Laik çağdaş Türklerin şeriat, irtica ve bölücülük üzerinden korkutulmasının sembolik başlangıç yılı 93.

Mumcu’nun cenaze töreninin de bu sembolik yılın en sembolik töreni olduğunu düşünüyorum. CHP o dönemde değişmeye başladı. CHP ve Baykal laik kabarma üzerinden iktidarın mümkün olabileceğini görüyor.

Baykal’da da başlangıçta yeni dünyaya uymak isteyen, demokratik, eski bağlarından kopmuş CHP arzusu vardı. Bu durumu Şahin Alpay’ın yazdıklarından izlemek mümkün.

O dönemde Alpay, İsveç’ten gelmiş, İsveç’teki sosyal demokrasiyi görmüş, ‘Bizde niye yok!’ derken Baykal’ın bazı konuşmalarını görüyor, tam kafasındaki model olduğunu düşünüyor, Baykal’a gidiyor.

O da ‘Gel o zaman beraber çalışalım’ diyor. Alpay, “Uğur Mumcu’nun cenaze töreninden sonra Baykal birdenbire değişti.” diyor. Yüz binlerce kişi ve askerin katılmasıyla oluşan laik kabarmadan iktidar üretebileceğini düşünmeye başlıyor ve devlete yaklaşıyor Baykal. 93, bu yüzde 20’lik ulusalcıların oluşturulmasının başlangıcıdır. Uzun bir tarihi var ama bunun 93’ten gelen kısa tarihi de var. Başarılı olmuş bir proje bu.
Aslında 93’le hesaplaşamadan, meseleyi oraya taşımadan Ergenekon’la da hesaplaşamayacağımızı gördük. Ergenekon aslında kuyruğundan tutulmuş oldu ama gövde önemli ölçüde duruyor, canlı.

Bunun nedeni de derine gidememek. Ve derin 93, oralar. Oraları açığa çıkarmadan bu işin olamadığını anladık, maalesef eksik bir hesaplaşma oldu.

Şimdi de bunun sorunlarını yaşıyoruz. Can Dündar, Doğan Öz cinayeti ile ilgili vurgularında haklı. Dosya yeniden açıldı, Ergenekon dosyasına girdi.

İbrahim Çiftçi’yi kurtaran şeyin belgesi çıktı; Çiftçi’yi Millî Savunma Bakanlığı ile ilişkilendiren. Ondan sonra Askerî Yargıtay Daireler Kurulu beraat ettirdi zaten.

Millî Savunma Bakanlığı’ndaki o dosyaların çıkması gerekir. Bütün bunların hepsinin birbiriyle bağlantılı olduğu çok açık. 12 Eylül’ü, 93’ü atlayarak 2000’lerdeki darbe girişimlerini yargılamanın yeterli olmadığı görülüyor.

 http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/haber-35307-93u-ortmek.html

26 Nisan 2013 Cuma

Haritanın tamamını görmek için


Cumhuriyet tarihinde iki kişi iktidara önceden yaptığı planlarıyla geldi: Mustafa Kemal ve merhum Turgut Özal. Mustafa Kemal, yapacaklarını daha Samsun–Amasya–Erzurum hattında iken Mazhar Müfit Kansu'ya tek tek yazdırmıştı.

Bunlar, Mustafa Kemal'e ve arkadaşlarına Samsun vizesini veren İngiltere ile Lozan'da tescil edilip, taahhüt altına alındı.

Aynı İngiltere, "Ortadoğu" denilen coğrafyada mevcut sunî sınırları çizen ülkedir de. Bu sınırlar öyle çizildi ki, meselâ Kürtler Irak, Suriye, İran ve Türkiye arasında, Belucîler İran, Pakistan ve Afganistan arasında dağıtıldı. Çok açıktı ki, bu etnik unsurlar, İslâm ülkelerinin tamamen kendileriyle meşgul olması ve vakti geldiğinde bir defa daha bölünmesi adına kullanılacaktı.

Nitekim İngiltere mahreçli Financial Times gazetesinin Mayıs 1983'te, PKK'nın kuruluş günlerinde, yayınladığı ve dünyanın 2010 yılında alacağı öngörülen (yani planlanan) haritada zikri geçen dört ülkeye dağıtılmış Kürt bölgesi 'Büyük Kürdistan' olarak çiziliyordu.

Dolayısıyla, PKK/KCK terörüne öncelikle bu açıdan değil de, Güneydoğu'daki şartların kendiliğinden sebep olduğu bir terör olarak bakanlar, fecî yanılıyorlar.

Yavuz Sultan Selim, Mısır seferine çıkarken İdris-i Bitlisî kendisini, Güneydoğu Anadolu'yu da Osmanlı Devleti sınırlarına katmaya teşvik etmiş ve "Sultan'ım, bu bölgenin güvenliği Musul'dan geçer." diyerek, Musul'a kadar fethedilmesi gerektiğini bildirmişti. İdris-i Bitlisî'nin kurmay zekâsına sahip olmayanlar, İngilizlerin İslâm dünyasında çizdiği sunî sınırlara teslim oldular.

Taha Kıvanç, Lütfi Akdoğan'ın hatıralarından bir zaman MİT müsteşarlığı yapmış bulunan Fuat Doğu'nun değerlendirmesini aktarıyor.

Doğu'ya göre "(İttihat ve Terakki Partisi'nin başına) Enver Paşa ve arkadaşlarını getiren(ler) yalnız Siyonistler değildi; Siyonistlerle birlikte İttihatçıları iktidara getiren de bu bahsettiğimiz 'kitle güç' oldu. Yine Siyonistlerle el ele vererek bu kitle güç, Atatürk'ü başa getirdi."

Fuat Doğu'nun "kitle güç" dediği, 31 Mart 1908 hadisesiyle birlikte Türkiye'yi içten ele geçiren güçtür ve arkasında daima İngiltere olmuştur. Cem Ersever, "Ortadoğu'daki hadiselerin istihbarat faaliyetini İngiliz gizli servisi yürütür; askerî operasyonları da ABD yapar." diye yazar.

Ve, ABD için en önemli meselenin İsrail'in güvenliği olduğunu ABD'li yetkililer tekrar ediyor. PKK ile 2005 yılında başladığı ortaya çıkan ve 2010'da tek bir maddesini bile hiçbir yetkilinin halk önünde kabûllenemeyeceği mutabakata dönüşen Oslo sürecinin mimarı da İngiliz gizli servisi. KCK'nın bu süreçte teşkilatlanıp, metropolleri patlayıcılarla doldurduğunu da belirtelim.

Lütfi Akdoğan, Demirel'in ağzından ABD'nin Kürt bölgesini Türkiye'den her bakımdan çok daha iyi bildiğini ve "Kürt meselesi"nde Türkiye'den tamamen farklı düşündüğünü de yazıyor.

"Ortadoğu" politikalarında önceliği daima İsrail olan ABD'nin 1990 Irak savaşını aynı mesele için çıkardığını ve aynı mesele için yeni bir Irak savaşı çıkarıp, Saddam'ı yok edeceğini yine Lütfi Akdoğan vasıtasıyla Demirel'den öğreniyoruz.

Fethullah Gülen Hocaefendi, Mavi Marmara hadisesinde "İsrail'le diplomasi sonuna kadar kullanılabilirdi." dediğinde yer yerinden oynamıştı. İki yıldır dış politikada ve bizzat bölgemizde ne duruma düştüğümüz ortada.

Teröre karşı ilk defa gerçek ve başarılı bir mücadele vermeye başlar başlamaz Uludere'de 34 masum vatandaşımızı kendi uçaklarımızla katlettik. Suriye ile uçak krizi için hadisenin olduğu daha ilk gün "İkinci bir Uludere olabilir." diye yazdım.

Uludere'de uçaklarımıza vatandaşlarımızı hangi merkez veya güç bombalatmışsa, uçağımızı Suriye'ye gönderip düş(ürül)mesine sebep olan da aynı merkez veya güç olsa gerektir.

ÖYM'ler, Fuat Doğu'nun Siyonistlerle birlikte çalışan 'kitle güç' olarak andığı bu merkez veya gücün bir yerinden yakalamıştı ve cesaretle dalga dalga üzerine gidiyordu. Ama birtakım duygusal ve şahsî sebeplerin yanı sıra, Oslo sürecine kurban edildiler. Harita tam görülsün diye yazdım.

23 Nisan 2013 Salı

İlk Sivil Cumhurbaşkanı

Çankaya'da ilk günlerin fotoğrafları

14 Nisan 2013


Turgut Özal’la ilk tanışmamız 1980’li yıllarda Dedeman Oteli’ndeki bir baloda olmuştu.

Ankara Filarmoni Derneği tarafından Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın kendi bütçesiyle karşılayamadığı bazı giderlerine yardımcı olmak
amacıyla düzenlenen baloda bir kısım orkestra üyeleri gönüllü olarak görev almışlardı. Eşim de bunlardan biriydi. O tarihlerde Orkestra’nın idari müdürü, çevresinde sevilen ve kurduğu ilişkilerle kuruma pek çok yararlar sağlamış olan flütist Mükerrem Berk idi.

Mükerrem Bey, Semra Özal’ın dayısıymış. Bu ilişki yüzünden olacak, davetliler arasında Özal çifti de bulunuyordu. Salonun orkestrası meşreplerine uygun havalar çaldığında sık sık dansa kalkıyorlardı.


Vücut yapıları bakımından tıknaz sayılabilecek bu çift dikkatleri üzerlerine çekmekte gecikmemişti.

Gazetecilik kimliğim dolayısıyla Mükerrem Bey bir ara beni birlikte oturdukları masaya götürüp tanıştırdı.

Hatırımda kaldığı kadarıyla Özal o sıralar Devlet Planlama Teşkilatı’nın başındaydı. İlk yüz yüze tanışmamız böyle gerçekleşti.

O yıllarda Turgut Özal ismi sıkça duyulmaya başlamıştı. Kısa bir süre sonra da başbakan olarak ülkeyi yönetmeye başladı. Özal’ın cumhurbaşkanı seçildiği günlerde Paris-Match dergisini Türkçe olarak yayınlamaya karar veren Karacan Yayınları, derginin örnek sayısı için bir Turgut Özal röportajı yapılmasını istedi.

Partiler arası çekişmeler sonucu seçilen yeni cumhurbaşkanının Çankaya’daki ilk haftası bol fotoğraflı bir röportaj olarak işlenecekti.

Röportajı yapacak olan dostum Kurtul Altuğ da, fotoğraf çekimi için mesai arkadaşı olarak beni seçti.

Özal cumhurbaşkanı seçilmeden önce Çankaya Köşkü’nün karşısındaki Başbakanlık konutunda oturuyordu. Köşkte hazırlık yapılmadan taşınması söz konusu olamazdı. Bürosunu hemen taşıtmış, rezidans bölümü ise hazırlıkların tamamlanması sürecine bırakılmıştı. Röportajımızı bu atmosfer içinde yaptık.

İşe başbakanlık konutundaki yaşamdan başladık. Sayın Özal, saklayacak bir şeyi olmadığını vurgulamak için doğal bir görüntü vermeye özen gösteriyordu.

Yeni döneme daha enerjik bir şekilde başlamak arzusuyla kilolarının bir bölümünü atma gayreti içindeydi.

Konutun bir odasını spor salonuna çevirmişti. Röportajın ilk fotoğrafları bu ortamda çekildi. Özal henüz iki günlük cumhurbaşkanı idi.

Röportaja, cumhurbaşkanlığının üçüncü gününde Köşk’te devam ettik. Makam odasında Kurtul Altuğ kendisiyle uzun bir konuşma yaptıktan sonra sıra Köşk’ün çeşitli yerlerinde fotoğraflarını çekmeye geldi.

Atatürk zamanında oraya konulmuş sedefli makam masasının henüz yabancısıydı. O yüzden oturtarak değil, masanın önünde bir fotoğrafını çektim. Köşk’e ilk taşıdığı eşya bilgisayarı olmalıydı. Bilgisayarla fotoğraf da şık olacaktı… Köşk’ün dışından çekilecek fotoğraflar için de bakanlar kurulu toplantısını bekledim.

Başbakan olarak veda edeceği ya da cumhurbaşkanı olarak selamlayacağı toplantıyı… Merdivenlerin hemen altında sabırsız kadrosuyla makam arabası hazır bekliyordu. Ekim ayının sonu veya kasım ayının başı. Hava serin, paltosunu giyip binadan çıktı.

Baktı, paltolu resim vermek hoş olmayacak. Paltoyu çıkarıp, janjanlı lacivert kostümüyle Köşk’ün ön tarafındaki terasa, benim yanıma geldi. İşi garantiye almak için mümkün olduğu kadar bol fotoğraf çekmek istiyorum.

Süre biraz uzayınca bana “Hadi ama, üşütüyorsun beni.” dedi.

Sayın Özal’ın Çankaya’ya çıkışı hayli olaylı olmuştu. O günlerde muhalifleri, “Oraya çıkamaz, çıksa da hemen indiririz.” gibi sözler ediyordu.

O anda şeytan dürttü, “Eeee” dedim, “Çankaya’nın havası biraz ayazdır efendim!” Birden ağzımdan dökülen bu şakalı söz, gerçek havanın soğukluğundan da daha soğuk algılanabilirdi.

Gülsün mü, kızsın mı, bilemediğini bana bakışından okuyordum adeta...

Sonraki yıllarda birçok kez, meslek gereği çeşitli vesilelerle karşılaştık.

Çankaya’nın rutin resepsiyonlarında, mesleğimizin temsilcileri olarak Ara Güler, Sami Güner, Mustafa Türkyılmaz, bir de ben, dördümüz Köşk’ün protokol listesindeki yerimizi koruyorduk.








9 Nisan 2013 Salı

Rota başkanlık sistemi

Mustafa Ünal


'Başkanlık sistemi' şimdi bu da nereden çıktı denecek bir konu değil.
Belli aralıklarla gündeme gelen kadim tartışma.

Turgut Özal'ın cumhurbaşkanlığı dönemine kadar gidiyor. İlk gündeme getiren Özal'dı. Türkiye'nin yapısına 'Amerika'daki başkanlık sisteminin' daha uygun olduğunu söyledi.

O zaman da kişiselleştirildi. 'Özal başkan olmak istiyor' dendi. Sistem değil, Turgut Özal tartışıldı. Daha fazla yetkinin peşinde olduğu söylendi. 'Padişah olmak istiyor' diyen bile çıktı.

Yüzeysel konuşuldu. Ayrıntıya pek girilmedi. O tartışmadan bugüne bir şey kalmadı.
Süleyman Demirel de tartışmanın dışında kalmadı. Turgut Özal'a en sert tepki gösterenlerden biriydi. Çankaya'ya çıktıktan sonra görüşleri değişti. Önce cumhurbaşkanının yetkilerinin azlığından yakındı. Meclis'i feshederek erken seçime götürme yetkisi istedi.

Güçlü cumhurbaşkanlığı, başkanlık sisteminin diğer adı. Demirel, başkanlık sistemi hakkında raporlar hazırlattı. 1996 yılında Aksiyon Dergisi'ne 'Rota başkanlık sistemi' diye kapak konusu yaptığımızı hatırlıyorum. 1990'lar, Türkiye'nin koalisyonlarla örselendiği yıllardı. Yapısal sorunların çözümü için sistem tartışmaları kaçınılmazdı.

Başkanlık sistemi AK Parti döneminde yeni gündeme geliyor değil. Başbakan Erdoğan, önceki yıllarda da, bugün de konunun tartışılmasını isterken 'başkanlık sistemine' de sıcak baktığını söyledi. AK Parti, yeni anayasa çalışmaları sırasında tekrar gündeme getirdi.

Başbakan Trabzon'da gençlere seslenirken 'Aranızdan belki başkanlar çıkacak' dedi. Başkan derken kastettiği devlet başkanı... Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, 'Türkiye eninde sonunda başkanlık sistemine geçecek.' dedi. AK Parti'nin istediği sadece teorik tartışma değil, pratiğe dökülmesi.

Son 30 yıla damgasını vuran üç siyasetçi saymaya kalksak, bu isimler hiç tartışmasız 'Turgut Özal, Süleyman Demirel ve Recep Tayyip Erdoğan' olur. Her üçü de Türkiye'ye güçlü siyasi liderlik yaptı. Sistemi onlardan daha iyi analiz edecek başka siyasetçi bulmak mümkün değil.

Turgut Özal'ın da, Süleyman Demirel'in de, Recep Tayyip Erdoğan'ın da 'Başkanlık sistemi Türkiye için daha uygun' demelerinin bir anlamı var herhalde. Sırf kendileri için, kendi yetkilerini artırmak için söyledikleri düşünülemez.

Sistemi tartışmamızı zorunlu kılan bir başka gelişme oldu. 2007 referandumuyla cumhurbaşkanlığının yapısı değişti. Artık cumhurbaşkanlarını doğrudan halk seçecek.

Çankaya, sembolik bir makam değil. İç ve dış politikada daha fazla öne çıkacak. Cumhurbaşkanı olacak kişi yüzde 50'den daha fazla oy alacak.

İkili yapı zaten mevcuttu. Ama şimdi daha belirgin hale geldi. Cumhurbaşkanlığı yeni dönemde çok daha güçlü bir makam.

Yetkilerini konuşmak ve yeni düzenlemelere gitmek kaçınılmaz. AK Parti'nin başkanlık sistemi tartışmasını başlatmasının tek sebebi yeni anayasa süreci değil, sistemi revize etmenin kaçınılmazlığı.

Önceki tartışmalardan farklı değil. Yine kişiselleşti. Erdoğan'ın başkan adaylığı üzerinden tartışılıyor. Muhalefet bu yüzden karşı çıktı. CHP de, MHP de 'olmaz' dedi. Kılıçdaroğlu ve Bahçeli, tartışmaya bile yanaşmadı.

Konu hiç ilerlemedi. Ayrıntıya girilmedi. Başkanlık veya yarı başkanlık ya da Türkiye'ye özgü bambaşka bir yapı konuşulabilirdi. Siyasetçiler, üniversiteler, aydınlar peşinen 'ret' yerine en azından yarınlara taşınacak çalışmalar yapabilir, raporlar hazırlayabilir.

Başkanlık sistemi dört partinin masada olduğu yeni anayasada mümkün değil, CHP ve MHP'ye kapıyı kapattı çünkü. Masanın dağılması durumunda AK Parti'nin 'B Planı' devreye girerse belki...

Sistem bu haliyle revizyona muhtaç. Ya geriye dönülecek, cumhurbaşkanını Meclis seçecek ya da ileriye gidilecek, sistem adı konularak başkanlık, yarı başkanlığa evrilecek.

http://www.zaman.com.tr/mustafa-unal/rota-baskanlik-sistemi_1289500.html
 

5 Mart 2013 Salı

SUİKAST VE ZEHİR - İdris GÜRSOY - KİTAP ÖZETİ


KURŞUNU SIKANLAR ZEHİRLEDİ

Kartal Demirağ'ın düzenlediği suikastla başlayıp vefatıyla son bulan Turgut Özal'ın sır ölümü, gazeteci İdris Gürsoy'un kitabında aydınlatılıyor. Gürsoy, 1988'de suikastta ıskalayanların 5 yıl sonra amaçlarına ulaştıklarını belirtiyor.

İdris Gürsoy yeni kitabı Özal'ın Ölümündeki Sır: 'Suikast ve Zehir'de ortaya çıkan yeni belgeler, tanıklar, soruşturmalar ışığında Özal'a suikast girişimi ve ani ölümündeki şüphelerin hikayesini anlatıyor. "Türkiye'nin karanlık sayfalarının aydınlatılması bu şüphelerin üzerine gidilmesine bağlıdır." diyen Gürsoy, Özal'ın ölümündeki sırrın Kartal Demirağ'ın 1988'de düzenlediği suikastla ilişkili olacağına dikkat çekiyor.

'SİLAH BELİMDE ÇOK DOLAŞTIM'

Demirağ'ın suikasttan önceki beş ayının tam anlamıyla bir muamma olduğunu belirten Gürsoy, bu noktada gazeteci Çiğdem Anat'ın Demirağ'la yaptığı röportajda yer veriyor. O röportajda Demirağ, "Çok önemli olaylar geçti başımdan. Her insanın yaşayamayacağı maceralar geçti. Ocak ayından hazirana kadar şahane anılarım var. Silah belimde çok dolaştım. Polislerle arkadaşlık yaptım...." diyor. İdris Gürsoy, yüksek yargıda savcı olarak çalışan bir hukukçudan ise Özal suikastı ile ilgili soruşturma dosyasına yansıyan bilgi, belge ve ifadelerle savcıların hazırladığı iddianameyi değerlendirmesini istediğini ve o savcının tespitlerini sıralıyor.:

HEP ÇELİŞKİLİ İFADELER VERDİ

"1- Kartal Demirağ ilk ifadesi ve daha sonraki beyanlarında ısrarla 'Rastgele ateş açtım' diyor. Neden? İki kurşun da hedefe isabet ediyor. eğer biri mikrofona çarpmasa kalbine gelecek ve Özal ölecek. Ayrıca Demirağ'ı engellemeye çalışan muhtar Ali Ünal'ın beyanları arasında ilginç bir ayrıntı var. Demirağ'ın ateş ederken birisinin omuzundan destek aldığını söylüyor tanık Ünal. Demek ki Kartal Demirağ, Öazl'a rastgele ateş etmedi. Demirağ'ın ateş etmesi için biri bilerek önünde durdu ve omuzuna elini koymasına izin verdi. Peki kimdi bu kişi? Demirağ, 'Rastgele ateş ettim' diyerek onu korudu mu?

2- Savcı iddianamede Kartal Demirağ için çeşitli analizler yapıyor. Şöhret olmak için bu eylemi yapmış olabileceğini belirtiyor. İddianamedeki satırları okuyunca bunların bir kitaptan alıntı yapıldığı anlaşılıyor. Demirağ'ın psikolojisini savcılar hangi verilere göre ortaya koydular. Demirağ, şöhret olmak istediyse neden başından sonuna kadar çelişkili ifadeler verdi?

3- İddianamede savcı "örgüt var" diyor ancak davayı adi bir cinayete teşebbüs suçundan açıyor. İddianamede, örgüt şüphesini açık bir şekilde dile getiriyor.

4- Özal suikastı ve ani ölümü sırasında görevli olan bazı kişileerin daha sonra bazı soruşturmalarda ciddi suçlamalarla karşılaşmaları ve hatta bazılarının mahkum olmaları hayli dikkat çekicidir."


Gürsoy'un örgütün varlığını açıklayan suikast iddianamesinin tamamına yer verdiği kitabında suikastın nasıl örtbas edildiği de anlatılıyor. Bu girişimin hemen 5 yıl sonrasında gelen zehirlenme olayına da ışık tutan kitapta, Özal'ın GATA'ya geldiğinde el yazısıyla anbean tutulmuş notların tamamı ve zehirin ayrıntıları da okura sunuluyor. Özal'ın 'sır ölümü'nü aydınlatmaya çalışan bu kitaptan bazı bölümleri sizler için derledik.


SEÇİLMİŞ BÖLÜMLER...


GÜCÜ DARBECİLERE YETMEDİ

Turgut Özal'ın görev verdiği emekli Savcı Uğur Tönük'ün iddiasına göre; Demirağ'ı azmettirdiği söylenen işadamı Kemal Horzum bu işlerde sadece bir işçi ya da mutemet olabilirdi. Kartal Demirağ da sadece bir tetikçi idi. her ikisinin de üsütnde çok daha büyük güçler vardı. Önemli bilgilere ulaşan Tönük, kendisini MİT elemanı olarak tanıtan üç kişi tarafından bu olayın üzerine gitmemesi için uyarıldı. Özal'la görüşmesinde bazı isimleri verdi. Daha sonra davadan sessizce çekildi. Erken emekli oldu. aslında Tönük, Türkiye'nin 2007'de adını duyacağı Ergenekon örgütüne çarpmıştı. Özal da suikast girişiminin arkasındaki derin bağlantıları görünce geri adım attı. Köşk'e çıkacaktı, reformalara devam edecekti ve kavga istemiyordu. savcı Tönük'e göre; 'Darbeci yapının üzerine gitmeye Özal'ın gücü yetmedi.' ( Sayfa 9 )



SUİKAST NASIL ÖRTBAS EDİLDİ

 Kitapta, Kartal Demirağ'ın gerçekleştirdiği Özal suikastı soruşturmasına bakan ilk Savcı Uğur Tönük'ün başının dertten kurtulmadığı detaylı bir şekilde viriliyor. İşte savcının başına gelenler: "Tönük'ün 'suikast girişimini araştırmaması için dönemin MGK Genel Sekreteri Sabri Yirmibeşoğlu tarafından tehdit edildiğini ve kızının kaçırıldığını' ifade ettiği, 15 Ağustos 2011 tarihinde konuya ilişkin ifade veren Tönük'ün; soruşturmanın örtbas edilmesi için dönemin MGK Genel Sekreteri ve Özal Harp Dairesi Başkanı Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu tarafından gönderilen üç kişi tarafından tehdit edildiğini, aynı dönem kızının da kaçırıldığını ancak kaçırma olayının arkasında kimlerin olduğunu bilmediğini ifade ettiği, belirtmektedir." ( Sayfa 276 )



POLONYUM 210'UN ÖMRÜ EN FAZLA 3 YIL

İdris Gürsoy kitabında, Özal'ın mezarının açıldıktan sonra yapılan otopsi sonuçlarına da genişçe yer veriyor. Gürsoy, 19 yıl sonra kemikte Polonyum 210'un bulunmasının normal olmadığını belirtiyor. Bu maddenin kemikte en fazla üç yıl kalabileceğini vurgulayan Gürsoy şöyle devam ediyor:"Devlet Denetleme Kurulu, radyoaktif maddeden zehirlenme konusunda Küçükçekmece Nükleer Araştırma Merkezi ve TÜBİTAK'tan destek aldı. Özal'ın naaşından alınan örnekler, bu iki kurumda değerlendirildi. Elde edilen sonuçlar sonrası bazı kurul üyeleri Özal'ın zehirlendiği, bazıları ise radyoaktif maddenin zaman içinde biriktiği görüşüne vardı. Rapora göre; Özal'ın naaşındaki dört zehirli madde, zehirlemeyi kanıtlayacak dozda değildi. Yüksek dozda olduğu iddia edilen DDT, yıllar içinde çeşitli sebze ve meyvelerden tarım ilaçları aracılığıyla alınarak vücutta yağ tabakasında biriken bir maddeydi. Polonyum 210 adlı radyoaktif maddenin ise çevresel etkenler vesilesiyle vücuda girdiği kanaatine varıldı." ( Sayfa 86 )


YILLAR GEÇSE DE HESABI SORULMALI

Devlet Denetleme Kurlu raporunu ilk defa yazan gazeteci olarak şu bilgiyi paylaşayım; Kurul üyeleri, raporu hazırlarken, Özal'ın yıllar sonra mezarının açılıp açılmamasını da kendi aralarında tartıştılar. Kemikler özelliğini kaybettiği için sonuç alınamayabilirdi. Bir üye şüphelere dikkat çekti ve 'Mezar açılmalı. Gerekirse zehirlenerek öldürüldüğü iddia edilen Fatih Sultan Mehmet'in bile mezarı açılmalıdır. Bu ülkeye hizmet eden devlet adamlarını öldürenlerin yıllar geçse de yakasına yapışılacağını, hesap sorulabileceğini göstermeliyiz' dedi.  ( Sayfa 10 )


ŞAHİNKAYA GATA'DAN GÜLEREK ÇIKTI

 GATA'da nöbetçi subay olan Tabip Binbaşı Mustafa Sarsılmaz, 17 Nisan'da tarihi bir olaya şahitlik yapacağını elbette bilmiyordu. Bir gün öncesinde kendisine Cumhurbaşkanı Özal'ın rutin sağlık kontrolü için hastaneye geleceği haber verilmişti. Nöbeti devralır almaz , gerekli hazırlıkları yaptı ve Özal'ı beklemeye başladı. Ancak dakikalar ilerliyor ve Özal2dan haber gelmiyordu. Saat 11.00 civarı Cumhurbaşkanlığı'ndan Özal'ın rahatsızlandığı ve acilen Hacettepe'ye götürüldüğü haberini aldı. 14.30'da öldüğünü öğrendi. O sabahtan itibaren GATA'da olup bitenleri el yazısı ile not aldı. İşte o notlardan bir bölüm: "Tv'de maçlar iptal edilmiş ve bayraklar yarıya indirilmişti. bunu da görünce Destek Kıtadan tören kıtasını çağırttım. Saygı duruşu ile bayrağı yarıya indirdim. Emrimdeki okulları aradım, meğer onlar benden önce yarıya indirmiş. Tahsin Şahinkaya geldi. 'Başınız sağ olsun' dedim. Önce inanmadı. sonra dönüşünde gülümsyerek GATA'dan ayrıldı. ( Sayfa 10 )



VEHBİ DİNÇERLER:

"Derin Devlet' ile Özal'ın kavgası, Savunma Sanayii Müsteşarlığı kurulması ve silah alımlarına müdahalesinden sonra başlamıştı. Ölümü ile 1988'deki suikast ilişkiliydi." ( Sayfa 94 )


Bu özet, ERDAL DOĞAN  editörlüğündeki BUGÜN GAZETESİ 11 Şubat 2013 Pazartesi 3678 sayısı - BİR KİTAP BİR ÖZET sayfasından alınmıştır.