Popüler Yayınlar

ALEVİLİK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ALEVİLİK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Temmuz 2013 Çarşamba

‘Yeni Türkiye’ Kürt meselesini çözerken…

24 Temmuz 2013


Türkiye, kelimenin gerçek anlamıyla bir milat yaşıyor. Bu milat son iki aydır yaşanan ve televizyonların nöbetçi sosyologlarını heyecanlandıran, onlara “Y kuşağı” analizi yaptıran Gezi Parkı eylemleri değil.

Türkiye toplumu, 30 yıllık bir savaşı, 90 yıllık bir meseleyi çözmeye çalışıyor. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde birkaç defa çözülmeye çalışılmış ancak sekteye uğramış olan PKK kaynaklı şiddet ve Kürt meselesi, “çözüm süreci” adı altında 2012 yılının sonundan beri gündemimizde. Çözüm süreci bağlamında hayata geçirilen Akil İnsanlar Heyeti, geçtiğimiz ay raporlarını teslim ederek çalışmalarını tamamladılar.

Bu çalışmalar bağlamında Türkiye’nin tüm  illeri dolaşıldı. Her bölge farklı bir çalışma tarzı yürütse de heyetlerin amacı, çözüm sürecini halkla beraber tartışmak ve halkın tepkilerini raporlarıyla siyasi iktidara iletmekti.

Akil İnsanlar’ın çalışmalarına başlamadan bir süre önce yapılan bir kamuoyu yoklamasında sürece karşı olanların sürece destek verenlerden fazla olduğu tek bölge Ege Bölgesi’ydi. Bunun dışında Karadeniz Bölgesi’nde sürece karşı olanların oranı ile sürece destek olanların oranı neredeyse eşitti.

Güneydoğu ve Doğu Anadolu bölgelerinde sürece olan destek ise sırasıyla %81 ve %77 oranındaydı. Bu bakımdan, medyada, Akil İnsanlar’ın en fazla tepkiyle karşılaşacakları bölgelerin Karadeniz ve Ege bölgeleri olacağı söylendi.

Ancak Türkiye Gençlik Birliği ve İşçi Partisi gibi ulusalcı grupların örgütledikleri ve çok az sayıda insanın katıldığı protestolar dışında büyük kitlelerin öncülük ettiği protestolar yaşanmadı. İki ay boyunca dolaştığımız Karadeniz’in 18 ilinde siyasi çoğulculuğu yansıtmak adına her gruptan, her fikirden insan toplantılara davet edildi. Bu toplantılarda başta Kürt meselesi olmak üzere onun etrafında Türkiye’nin demokratikleşmesine dair sorunlar tartışıldı. Bir anlamda “şehir demokrasisi” yaşandı.

En sonda söyleyeceğimizi başta söyleyelim, Karadeniz Bölgesi barışı destekliyor. Çalışmalara başladığımız günden, çalışmaların son gününe kadar bu desteğin giderek arttığını gözlemlemek mümkün oldu. Bunun temel nedeni, çözüm süreci tartışmalarının başlamasından itibaren insanların yaşamını yitirmemesiydi.

Şehirlere cenazelerin gelmemesi, bütün demagojik söylemleri ve medya manipülasyonlarını anlamsız kılıyor, çözüm sürecini daha çok sahiplenir kılıyordu. Raporda da dile getirdiğimiz üzere, özellikle 29 farklı lisanın konuşulduğu Düzce ve yoğun bir Alevi nüfusunun yaşadığı Çorum gibi iller farklılıklara daha açık olduklarından ötürü çözüm sürecini daha net bir şekilde desteklemekteler.

Medyada dile getirilen “Karadeniz halkı milliyetçi hassasiyetlerden ötürü çözüm sürecine olumsuz bakıyor” söyleminin gerçeklikle bir bağının olmadığı birçok toplantıda katılımcılar tarafından dile getirildi. Çözüm sürecinin sahiplenilmesi ve desteklenmesinin nedeni sadece AK Parti destekçiliğiyle ya da Başbakan Tayyip Erdoğan’ın şahsına güvenle açıklanabilecek bir olay değil. Evet, Başbakan’ın şahsına duyulan güven önemli bir nedendir.

Karizmatik bir lider olarak halka güven vermesi, onları ikna etmesi önemlidir. Ancak bunun dışında Anadolu’da demokratik bir olgunluğun geliştiğini söylemek mümkün.

Öncelikle barış söylemi, hegemonik bir söylem haline gelmiş durumda. Sürece karşı olduklarını söyleyenler bile söylemlerini barış söyleminin üstüne kuruyorlar.

Barış söylemi dışında bir dil kurmak artık ayıplanır hale gelmiş durumda. Bunun dışında iki önemli husus, Kürt meselesinde siyasal bir bilinçlenme yaratmış.

Bunlardan birincisi, AK Parti döneminde vesayete karşı verilen mücadele. Bu mücadelenin bir unsuru olarak açılan Ergenekon, Balyoz ve JİTEM davaları ile birlikte 90’lı yıllarda yaşanan şiddet olayları, yakılan köyler, faili meçhul cinayetler doğrudan Kürt meselesinde bir bilinç yaratmış.

İkinci unsur ise, Irak Kürdistanı. Türkiye’nin bir devlet olarak Irak Kürdistanı ile girdiği siyasal ilişkiler çok önemli olmakla birlikte, Türk işadamlarının Irak Kürdistanı’yla geliştirdikleri ekonomik ilişkiler, Kürt meselesinin daha sağlıklı bir zeminde algılanmasını sağlamış durumda.

Bayburt gibi nüfus olarak Türkiye’nin en küçük ilinde yaşayan işadamları bile Irak Kürdistanı’yla iş yapar duruma gelmişler. AK Parti dönemindeki ekonomi politikalarının bir sonucu olarak ortaya çıkan Anadolu’daki orta sınıf, dar, içe kapanık bir sistemin sınırlarını aşarak dünyayla bütünleşmiş durumdalar.

Dolayısıyla ekonomide yaşanan bu gelişim siyasal sorunlara yaklaşımı da daha demokratik bir noktaya getirmiş durumda. Öyle ki, bir toplantıda bir işadamı, “Ben sınırımda Saddam gibi ya da Esed gibi zalim bir diktatörün olmasındansa Kürdistan’ın olmasını isterim. Orada birçok iş yaptım, her tarafta Türk firmalarını görünce göğsüm kabarıyor.” ifadelerini kullandı.

Toplantılarda sadece Kürt meselesi değil, bu sorun etrafında Alevi sorunu, din ve vicdan özgürlüğü gibi konular başta olmak üzere bir bütün olarak demokratikleşme konusu tartışıldı.

Vesayet sisteminin kalıcı olarak ortadan kaldırılması amacıyla ve yeni bir toplumsal sözleşme niteliği taşıması itibarıyla anayasa talebi sıklıkla gündeme getirildi. Toplantılarda bir katılımcının dile getirdiği gibi bizi “tanımlayan” değil “tanıyan” bir anayasanın gerekli olduğu söylendi.

Bunun yanında Alevi kanaat önderleri de çözüm sürecine olan desteklerini ifade ettiler. Çorum’da CHP’ye yakın bir Alevi dernek başkanı, medyada, Alevilerin çözüm sürecine karşı olduğu üzerine yapılan yorumlardan rahatsız olduğunu belirterek, “Barış, ayrı bir mücadelenin konusudur, cemevleri ayrı bir mücadelenin konusu. Bizler, cemevlerinin ibadethane olarak tanınma talebini barışın ön şartı olarak koyamayız. Barışı şartsız destekliyoruz.” demiştir.

Başta işadamı ve esnaf kesimi olmak üzere, din adamları, Alevi kanaat önderleri ve her siyasal görüşe mensup kadınlar çözüm sürecine anlamlı bir destek vermekteler.

Vesayet sisteminin çatlaması sonucu kamusal alanın genişlemesiyle beraber, siyasal aktörler eskisine oranla çoğulcu bir yapıya evrilmiş durumdalar.

Bir tek yerel gazeteciler, “zamanın ruhu”nu anlamaktan çok uzak bir noktada bulunuyorlar. İstisnasız bütün toplantılarda Kürt meselesini “dış güçler” komplosuna bağlayıp, statükocu, tehditkâr bir dil kullananlar gazetecilerdi. “Yeni Türkiye”nin yeni siyasal dinamiklerini Kürt meselesi merkezinde yaşanan tartışmalarda görmüş olmak oldukça heyecanlandırıcı ve bu ülke adına da ümit verici.

Bu aktörler “Y kuşağı” kadar görünür değiller, ama onlardan çok daha fazla yeniliğe açık durumdalar ve çok daha fazla siyaseti etkilemekteler.

*Avukat, Akil İnsanlar Heyeti Karadeniz Grubu Raportörü

23 Nisan 2013 Salı

DİL ARTIK DEĞİŞMELİ

17 Nisan 2013


Bazı problemler vardır ki kan davası güder gibi peşinden gidilerek çözülemez, bazen bu acıları unutmak ya da bir süreliğine de olsa buzdolabına kaldırmak gerekir.

Aksi takdirde hayatın gündelik parçası haline gelen geçmiş, geleceğimize ve ilişkilerimize de yön verir.

Sürekli geçmişle yaşamak, geçmişin muhasebesini eksik muhayyile ile yapmak, geçmişin yeniden ve bambaşka bir şekilde inşasına sebep olur.

Bu inşa sonucu geçmişin failleri bir süre sonra zombi filmlerindeki karakterler gibi aramızda dolaşmaya başlar ve bizden olmayan herkesten kuşku duymak normal bir hal alır.

Suçlu ile suçsuz, haklı ile haksız, ilgili ile ilgisiz birbirine karışır. Türkiye’de özellikle Alevilik konusunda bu rahatsız edici durum had safhadadır.

Özellikle Alevi kamuoyunun göz önündeki isimleri sıklıkla uzak ve yakın geçmişi hatırlatarak hem Alevileri hem de genel kamuoyunu etkilemeye çalışıyor ancak artık kanıksanan bu tavrın başarılı olamadığı bir gerçek çünkü bu tavır bir yandan Alevilerin daha çok içe kapanmasına, karşı tarafın(?) ise pek çok noktada sorunu görmezden gelmesine ve yok saymasına sebep oluyor.

Geçmişte yaşanan olumsuzlukların, o günlerin politik yapısı ve çetrefilli ilişkileri göz ardı edilerek, hatırlatılması ve sürecin aynen devam ettiğinin düşünülerek yeni düşmanlar aranması ve üretilmesi tarafları birbirine yaklaştırmıyor, aksine uzaklaştırıyor.

Yüzlerce yıl önce farklı konseptlerde gerçekleşen Yavuz’un ve Kuyucu Murat’ların katliamlarını, Ebu Suud’ların fetvalarını hatırlatmak uzun Osmanlı asırlarındaki asıl portreyi ortaya koymak yerine kolaycılıktan başka bir şey değil.

Kızılbaşlar ile Osmanlı Devleti’nin gönül bağlarının koptuğu Çaldıran sonrasında bile her şeye rağmen Cumhuriyet döneminde gerçekleşen ve derin güçlerin ortaklığıyla işin içine halkın karıştığı katliamların bir benzerinin Osmanlı tarihi boyunca yaşanmadığını bilmek gerekir.

Osmanlı tarihi boyunca Sünni halk –devlet güçlerini kastetmiyorum- Kızılbaş olduğu için yakın bir geçmişte Çorum’da, Maraş’ta olduğu gibi komşularına saldırmamış, onların mallarını yağmalamamış, hamile kadınların karınlarını yarıp daha doğmamış bebekleri öldürmemiştir.

Ama Cumhuriyet döneminde Alevilere karşı –derin güçlerin rolü inkâr edilemese bile- halkın da işin içine karıştığı ve alet oldukları şiddet hareketlerinin çok uzun bir silsilesi mevcuttur.

Türkiye’de Alevilik sorununun çözümüne bence bu noktadan başlanması gerekiyor. Öncelikle gerek Alevilerin ve de gerekse Sünnilerin geçmişte yaşanmış bu fecaatlerin kaynağının İslam mı yoksa değil mi tartışmasından vazgeçmeleri gerekiyor.

Sünni kamuoyunun bu şiddet olaylarındaki figüranlıklarının sebeplerini araştırma cesareti göstermesi ve bu olayların vahametini kabulün İslam dinini küçük düşüreceği ve Müslümanların suçlanacağı endişesinden vazgeçmesi gerekiyor.

Hâlbuki bu tavır tam da istemedikleri şeyin yani bütün suçun İslam ve Müslümanlar üzerine kalmasına sebep oluyor.

Alevilerin de bu şiddetin sebebinin “Sünnilerin Kızılbaş düşmanlığı ve kendilerini kâfir görmesi” olduğu düşüncesini yeniden revize etmeleri gerekli.

Yukarıda değindiğim gibi Osmanlı tarihinin en karanlık dönemlerinde bile Sünni halk Alevilere saldırmazken nasıl olup Cumhuriyet döneminde toplumsal bir histeri gibi Alevilere yönelik şiddet eylemleri devlet eylemi olmaktan çıkıp halk eylemlerine dönüşmüştür bunun altyapısı doğru okunmalıdır.

Bu doğru okumanın başlangıcı Osmanlı döneminde her şeye rağmen dinî hayatın çok renkliliğe sahip olduğunun, Aleviliğin resmen yasaklansa bile fiilen serbest olduğu gerçeğinin kavranmasına bağlı.

Tasavvufi yaşam içerisinde Alevi-Sünni tüm tarikatlar neredeyse iç içe varlıklarını sürdürmüşlerdir. Cumhuriyet döneminde ise bu çok renklilik yok edilerek yeni ulus inşası çerçevesinde yeni bir Türklük tanımı yapılmıştır.

Bu tanımda ortak noktalar inanç yönünden Müslümanlık, Sünnilik, Hanefilik ve Maturidilik seçilmesine rağmen bireylerin bu kimliklerini ev içinde yaşamaları ve sokağa taşımamaları, laik bir yaşam sürmeleri arzulanmıştır.

Bütün bu işler Diyanet eli ile sağlanmaya çalışılırken bir yandan da İslam Türk milliyetçiliğinin bir harcı haline getirilmiştir.

Ve yeni rejim Alevilik konusunda daha ileri giderek Aleviliği sadece resmen değil fiilen de yok sayarak, Osmanlı’nın ötesinde tahkir etmiştir.

Yakup Kadri başta olmak üzere pek çok Cumhuriyet aydını Aleviliği tahkir edici eserler ortaya koymuştur.

Soğuk savaş döneminde komünizm tehdidine karşı din desteklenirken dinden ziyade yobazlık, tahammülsüzlük topluma işlenmiştir.

Cumhuriyet’in başlattığı Aleviliği ret hareketi, soğuk savaş döneminde farklı sebeplerle Aleviliğin komünizmle eşleşmesine sebep olmuştur.

Bu dönemin bir sonucu olarak Türkiye’de 3K (Kızılbaş, Komünist ve Kürt) gibi korkunç bir türün varlığı kabul edilirken komünizmle mücadele adına Aleviler açık hedef haline getirilmiştir.

Tüm bunlar doğrudur ancak bugün bunları tekrar tekrar hatırlatmakla bir yere varamayacağımız açık çünkü yaşamak zorunda olduğumuz mekân belli ve başka bir şansımız yok.

Geçmişte yaşanan kötü olayları bir süreliğine rafa kaldırmakta hepimiz için fayda var. Bunu yaparak yaralarımızın sağalması ve bugün için yapılabilecekleri daha akl-ı selim ile ele alabilmek için kendimize zaman tanımamız gerekiyor.

Bugün, ister Alevi olalım ister Sünni ya da başka bir şey “din ve vicdan özgürlüğü” ve “laiklik” kavramları üzerinde var olan önyargılarımızı bir kenara bırakarak yeni okumalar yapmamız gerekiyor.

Aksi takdirde dünden getirdiğimiz yanlış paradigmalar ile sorunlarımızı çözmemiz mümkün görünmüyor.
Uzatılan her elin arkasında hain emeller aramak yerine bazen dile getirilen temennileri yeterli görmek gerekiyor.

Türkiye toplumu çok uzun zamandır sürekli olarak politize ediliyor, bu nedenle hepimizin yeni bir dile ihtiyacı var. Birbirimizi anlayan, empati kurabilen, geçmişle yüzleşmeye çalışan, suçlamak yerine kendi dahlimizi sorgulayan ortak bir dil geliştirmemiz gerekiyor.

Bu dili inşa ettiğimiz gün halkın barış arzusuna devlet içindeki hiçbir güç karşı koyamayacaktır. Bunun böyle bilinmesi ve kötü niyetlilerin olduğu değil iyi niyetli insanların daha fazla olduğu düşünülerek umut etmek gerekiyor. Barış ancak bu topraklarda böyle yeşertilebilir.

*LDT Alevi-Bektaşi Araştırmaları Merkezi Direktörü

 http://www.zaman.com.tr/yorum_dil-artik-degismeli_2079086.html