Popüler Yayınlar

HİLMİ YAVUZ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
HİLMİ YAVUZ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Ocak 2014 Pazar

‘Önce mecaz, öğrenin!’ [Behçet Necatigil] - Hilmi Yavuz


Buffon’un çok iyi bilinen bir özdeyişi vardır: ‘Le style c’est l’Homme même!’ Eskiler, bu sözü, ‘Üslub-u beyân, ayniyle insan’ diye çevirmişlerdir;- ‘sözün neyse, sen de o’sun!’ anlamında!
Bu elbette söz’ün içeriğine değil söyleniş tarzına, dile getiriliş biçimine ilişkindir. Söz konusu edilen içerik değil, üslub’dur çünkü…

Burada bir üslub çözümlemesi yapmadan bu çözümlemede uygulanacak metodu önceden belirlemek gerekiyor.

Bu yöntem, İslam mantıkçılarının deyişiyle, delilden medlûle doğru istinbad etme yöntemidir;- kısaca, görünenden [veya, söylenenden], görünmeyeni [veya, söylenmeyeni] çıkarsamak!

Örneklerle işe başlayalım. Mesela, ‘seni kümesinden çıkaracağım!’ dediğinizde, söylenmeyenin, yani medlûlün ‘tavuk’ olduğunu; ‘seni ahırından çıkaracağım!’ dendiğinde, medlûlün ‘eşek’ veya ‘at’ olduğunu; ‘seni ağılından çıkaracağım!’ denildiğinde medlûlün ‘koyun’ olduğunu; ‘seni kovanından çıkaracağım!’ dendiğinde medlûlün ‘arı’ olduğunu istinbad ederiz;- yani, çıkarsarız!

Şimdi bu okumayı ‘sizi ininizden çıkaracağım!’ sözüne uygulayalım. Her barınağa [delil’e] ilişkin bir medlûl olduğundan yola çıkarak, bu deyişin medlûlünün, vahşi bir hayvan, özellikle de gündelik dilin konvansiyonunda ‘ayı’ olduğunu biliriz.

Öyleyse bu sözü söyleyen kişi, ‘sizi’ diye atıfta bulunduğu kişileri, vahşi hayvanlar olarak görüyor demektir. [İlginç bir tespit: Bizim kültürümüzde ‘ayı’ değersizleştirici, aşağılayıcı bir nitelemeyken, mesela Rus kültüründe, tam tersine değerlileştirici, yüceltici bir nitelemedir: ‘Medved’, ‘Ayı’, tıpkı bizdeki ‘aslan’ veya ‘kaplan’ gibi, Rusya’da sıklıkla soy ad olarak kullanılır.]

Bir başka örnek şu olabilir: Mesela, birilerini, ‘haşhaşîler!’ diye işaretlerseniz, bu sözün medlûlü, o kişileri ‘afyonkeş kan dökücüler, katiller’ olarak telakki ettiğinizi gösterir [bilinen: Fransızcadaki ‘assasin’, yani ‘katil’ anlamına gelen kelimenin, Hasan Sabbah’ın ‘Haşhaşî’lerinden türetildiğidir.]

Devam edelim: Demek ki bir topluluğa ‘sizi ininizden çıkaracağım!’ demek, o topluluğu ‘vahşi hayvanlar’; ‘haşhaşîler’ demekse onları ‘afyonkeş katiller’ olarak görmek anlamına geliyor.

Şimdi asıl soruyu sormanın tam sırasıdır: Ama acaba, deliller [in, haşhaşî] ile medlûlleri arasındaki ilişki, mesela ateş’le duman arasındaki ilişki gibi [duman: delil/ ateş:medlûl] gerçeklik olarak değil de, mecazî olarak kullanılmış olduğunda neyi gösterir?

Şunu: Gerçeklikteki delil-medlûl ilişkisinin, ‘ateş olmayan yerden duman çıkmaz!’ örneğinde olduğu gibi mecaz olarak kullanıldığı durumlarda, mecazın gerçeklikteki karşılığı sorgulanmaz, yani, ‘ateşten hep duman çıkar mı?’ denemez.

Oysa, mecazdaki delil-medlûl ilişkisi bir gerçekliğe karşılık gelmiyorsa, bir başka ifâdeyle, bu ilişkiyle atıfta bulunulan insanların gerçeklikte birer ‘vahşi hayvan’ veya ‘afyonkeş katiller’ olmadığı biliniyorsa, o zaman bu ilişkiyi kuran öznenin üslûbuna bakmak, bu üslubu sorgulamak gerekecektir.

Karşısına aldığı insanları mecaz yoluyla vahşi hayvanlara ve afyonkeş katillere benzeten kişinin üslubunun önü alınmaz bir nefret, gözü kara bir düşmanlık ve korkunç intikamcı bir yaklaşımın gayreti içinde bulunduğunu gösterir.

‘Üslûb-u beyan, ayniyle insan’ın bu örnekteki anlamı budur!

Ayrıca, ‘paralel yapı’ teşbihinin de isabetli olmadığını söylemeliyim. Zira Euklides’ten beri bilinen aksiyom, paralel çizgilerin ancak sonsuzda kesiştikleridir.

‘Paralel’lik atfedilen çizginin, asıl çizgi ile ‘kesiştiği’, asıl çizgiye müdahale ettiği öne sürülürse bu, teşbihte bir hata olduğunu gösterir…

Not.: Bu yazımı, pazar eklerindeki bir sudoku bulmacasının çözümü gibi okuyun lütfen! Eğlenirsiniz ayrıca![H.Y.]

10 Ekim 2013 Perşembe

‘Lügatle pehlivanlık olmaz...’ - Hilmi Yavuz

Türkiye’de akademik ya da entelektüel hayatta, rahmetli Ali Nihat Tarlan Hoca’nın bir özdeyişinin, sıklıkla unutulduğu söylenebilir: Tarlan Hoca’nın, o özdeyişi, ‘Lügatle pehlivanlık olmaz!’ idi...

Ali Nihat Hoca, bu özdeyişle, yazımından ve anlamından emin olsak bile, bir kelime konusunda sözlüğe bakmanın muhtemel bir yanlışlığa düşmeyi önleyebileceğini dile getirmekteydi.

‘Lügatle pehlivanlık olmaz!’ özdeyişinin, sadece, kelimelerin yazımı ve anlamlarıyla sınırlandırılması söz konusu değil elbette.

Bilgi aktarımı için de geçerli bir özdeyiş bu! Hafıza-i beşerin sadece nisyan ile malul olmadığını; ama zaman zaman doğru olanı değil, yanlış olanı doğruymuş zannıyla hatırlamakla da malul olduğunu unutmamak gerek...

Adını vermek istemiyorum: Ama bir üniversitemizde siyaset bilimi dersi vermekte olan Prof. Dr. unvanlı bir hanımefendinin, geçen hafta bir gazetemizde yayımlanan bir makalesinden söz etmek istiyorum.

Makale, ilahiyat fakültelerinden felsefenin zorunlu ders olmaktan çıkarılması üzerineydi...

Yazı elbette klasik Aydınlanmacı söylemle, ‘orta çağ karanlığı’ndan bahis açıyor ve sözü İslamiyet’e getirerek ‘Allah’[ın], fanilerin [...] nasıl giyinecekleriyle, günlük yaşamlarıyla ilgilenen Tanrı Zeus’ olmadığını öne sürüyordu.

Doğrusu, Allah’ın [c.c.] Zeus’la karşılaştırılmasını anlamış değildim: Monoteist bir dinin tanrısı ile, politeist bir dinin tanrısı arasında bir mukayese nasıl sözkonusu olabilirdi ki?

Üstelik, öne sürülen argüman da doğru değildi: Zira Vahiy, Müslüman insanın giyimi konusunda olduğu kadar günlük yaşamları üzerinde de apaçık hükümler getirmekteydi.

Daha uzağa gitmeye gerek yok: Tesettür konusuna, giyim ve gündelik yaşama ilişkin Vahiy ayetlerini hatırlamak yeterliydi...

Prof. Dr. hanımefendi, İslam felsefesinin yol açıcılığını, haklı olarak yüceltirken şunları yazmıştı:

‘Öte yandan, akılcılığı benimseyen Endülüs Emevi devleti, İbni Rüşt, İbni Memun gibi, yazgıcı İslam felsefesi karşısında kişiyi yücelten ve irade özgürlüğünü öne çıkaran İslam felsefesine ortam sağlayarak Avrupalı filozofların gözünü açmıştır.’

Beni bağışlasınlar ama hangisini düzelteyim.

Bir: İbni Rüşt veya İbni Memun değil, İbn Rüşd ve İbn Meymun olmalıydı;

İki: Bu cümleden İbn Meymun’un bir ‘İslam filozofu’ olduğu anlamı çıkıyor:

Oysa, İbn Meymun [Maimonides] Müslüman değil, bir Musevi filozofudur: Malumu ilam kabilinden söyleyeyim: Avrupalılar İslam filozoflarının adlarını Latinize ederken

[İbn Sina’nın Avicenna; İbn Rüşd’ün Averroes olması gibi!],

Araplar da, bazı pagan, Hıristiyan ve Musevi filozof ve bilim adamlarının adlarını Arapçalaştırmışlardır

[Ptolemaios’un Batlamyus; Platon’un Eflatun, Maimonides’in İbn Meymun olması gibi!]

Değerli hocamız, İbn Meymun’u, adına bakarak Arap ve Müslüman zannetmiş olmalı!

Üç: İrade özgürlüğü meselesinin İslam’da tartışmalı bir konu olduğu bilinir. Avrupalı oryantalistler, Eş’ariliği ve dolayısıyla Gazali’yi, bir tür Cebrilikle itham etmişlerdir; ama bu hiçbir kayıt ve koşulda doğru değildir.

Prof. Dr. hoca hanımefendi, bu konuda, bendenizin naçiz bir makalesine bakabilir: ‘İslam’da İnsan Özgürlüğü Üzerine Felsefi Bir Deneme’ [‘İslam’ın Zihin Tarihi’ içinde, Timaş Yayınları].

Ali Nihat Hoca ne kadar haklı: Lügatle pehlivanlık olmaz!..

19 Eylül 2013 Perşembe

Kavram karmaşası ve analitik düşünme - Hilmi Yavuz


Her zaman değişik vesilelerle belirttiğim gibi, analitik düşünce tarzının belirleyici özelliği, kavramlar arasına sınır çizgileri çizmektir. 

Sık sık, zihin yapımızın işleyişine ilişkin esaslı bir maluliyet olarak dilegetirdiğimiz ‘kavram karmaşası’, bütünüyle, analitik düşünememekten ve kavramları birbirinden ayırd etmemekten kaynaklanmaktadır.

‘Gerçek’le ‘Hakikat’i, ‘Hakikat’le ‘Doğru’yu, ‘Sebep’le ‘Gerekçe’yi, ‘Tahmin’le [guessing] ‘Kestirim’i [prediction’], ‘İmkan’la ‘İhtimal’i ve mesela ‘Muhafazakarlık’la ‘Gelenekçiliği’...

Buna benzer birçok kavramı, birbirine karıştırıp bir ‘çorba zihin’le düşünmeye kalkışmak!

Bizde düşünce, bilhassa felsefî düşünce üretimini imkansız kılan, bana kalırsa, budur!

Ve galiba bu karmaşayı giderme yolunda ilk adım, liselerde Mantık derslerine ilişkin müfredatta, ‘Analitik Düşünce’ye ağırlık verilmesidir…

‘Doğru’ ve ‘Yanlış’ kavramları için de durum farklı değildir.

Doğruluk ya da yanlışlık, empirik olarak, yani deney ve gözlem yoluyla saptanabilir önermelere ilişkindir.

Dolayısıyla gündelik konuşma dilindeki empirik önermelerle [mesela: ‘dışarıda kar yağıyor’ önermesi, eğer ‘dışarıda kar yağıyorsa doğru, yağmıyorsa yanlıştır!] bilim önermeleridir ‘doğru’ ya da ‘yanlış’ olan!

Bilindiği gibi, Popper’den bu yana, bir varsayım önermesinin bilimsel olup olmadığının ölçütü, ancak o önermenin yanlışlanabilir [yanlışlanmaya açık!] olmasıdır.

Kavramlar arası sınırların eski deyişle, efrâdını câmî, ağyârını mânî bir biçimde kuşatıcı bir belirginlikle çizilmiş olması, Bilim’le Felsefe arasındaki ilişkinin mâhiyetini de tâyin eder.

İngiltere’nin ‘baba’ felsefecilerinden Gilbert Ryle ve onun P. M. S Hacker gibi ardılları, Bilim’le Felsefe’yi, birbiriyle hiçbir ilişkisi olmayan disiplinler olarak konumlandırırken, Amerika’nın ‘baba’ felsefecilerinden W. V. O Quine, arada kesin bir çizgi olmadığı kanısındadır.

Ryle ve Quine arasındaki bu ihtilaf, ‘Bilim’ ile ‘Felsefe’ kavramları arasına ayırt edici bir çizgi çizilip çizilemeyeceği konusunda, düpedüz analitik bir ihtilaftır.

Bilim’le Felsefe’yi birbirinden nasıl ayıracağız?

Ya da, ayırabilmemiz mümkün mü?

Yoksa Quine’ın dediği gibi, arada kesin çizgiler yok mu?

Bu alanda bir teklif, John Searle’den geliyor: Searle, ‘The Future of Philosophy’de, [Philosophical Transactions of the Royal Society B. 354,1999, s. 2069] bu çok kışkırtıcı teklifinde, bir felsefe sorusunu, sistematik yoldan yanıtlanabilir bir duruma getirecek biçimde revizyona tâbi tuttuğumuz veya formüle ettiğimizde, o sorunun artık bir felsefe sorusu olmaktan çıktığını ve bilimsel bir soruya dönüştüğünü öne sürüyor.

Searle bu teklifi şunun için yapıyor:

Bilincin doğası ile beyin süreçleri arasındaki ilişki üzerine yapılan tartışmalar da, bu mahiyettedir; yani, bilincin doğasına ilişkin soruları, bilişsel [cognitive] nörobilim bağlamında beyin süreçleriyle ilişkilendirerek açıklamak, bu soruları felsefî sorular olmaktan çıkarır;- bunlar, felsefenin değil, bilimin, nörobilimin sorularıdır artık!

Çünkü felsefe, Searle’e göre, sorunları çözmez, yanıtlamaz, sonuçlandıramaz; olsa olsa, onların daha açık ve seçik bir biçimde anlaşılmasına [clarification] yardım eder:

Kısaca, bilincin doğası ile beyin süreçleri ilişkisi, nörobilimin konusudur;- felsefenin değil!

[Bu tartışmalar Türkiye’de çok değerli bir psikiyatr ve düşünür olan sevgili kardeşim Dr. Saffet Murat Tura’nın, başta ‘Histerik Bilinç’ adlı kitabı olmak üzere, birçok çalışma ve seminerlerinde ele alınmıştır.]

Bu meseleye devam edeceğim.

12 Eylül 2013 Perşembe

Aforizma mı, Hikmet mi? - Hilmi Yavuz


Hikmet, özdeyiş, aforizma, slogan, atasözü! 

Bu kavramları doğru anlamlarıyla kullanıyor muyuz? 

Galiba kullanmıyoruz.

Çünkü bu kavramlar arasına ayırdedici sınırlar çizilmiş değil.

Sözlüklerin de bu konuda yardımcı oldukları söylenemez. Sadece özdeyiş ile aforizmanın aynı anlama geldiklerini bildiriyor sözlükler.

Aforizma Grekçe, özdeyiş ise Fransızca ‘maxim’in öztürkçesi.

Osmanlıca karşılıkları vecize veya kelamıkibar! Atasözleri ise, anonim oluşları dolayısıyla ötekilerden ayrıldığını söyleyebiliyoruz; -ama hepsi o kadar!

Slogan, basit bir retorik araçtır. Bir fikrin kolay kavranması ve temellük edilebilmesinde kullanılır:

Mesela, 1950 genel seçimleri öncesinde Demokrat Parti’nin kullandığı ‘Yeter, Söz Milletindir’ tipik bir slogandır;

- yine 1950 ABD başkanlık seçimlerinde Dwight Eisenhower’in kampanyasında kullanılan ‘I like Ike’ sloganı gibi! ‘I Like Ike’, Jacobson’un da belirttiği gibi gösterenlerin yani sözcüklerin ya da işitsel işaretlerinin öne çıkmasını amaçlayan bir slogandı:

‘Ike’, Eisenhower’in kısaltılmışıydı ve bu slogan ‘Ay Layk Ayk’ diye okunuyordu...

Önce, bilineni, malumu ilam kabilinden söyleyeyim: Özdeyiş [Fr.: maxim; Osm.: vecize], olsun, aforizma olsun, bir düşüncenin özlü ve çarpıcı bir biçimde dilegetirilişidir.

Ve elbette, özdeyişin bir söyleyeni vardır. Batı’da bazı yazarlar sadece bu tür özdeyişleriyle ünlenmişlerdir:

Larochfoucault bunlardan biri:

‘Özdeyişler’i, Milli Eğitim Bakanlığı Klasikler dizisinden yayımlanmıştı 1940’lı yıllarda.

Vauvenargues de öyledir; -o da özdeyişleriyle bilinir...

Unutulmaması gereken biri daha var: Lichtenberg! ‘Aforizmalar’ı da yayımlandı dilimizde...

Bir de Larochfoucault, Vauvenargues ya da Lichtenberg gibi sadece özdeyişler ya da aforizmaları ile bilinenlerin dışında, yazdıkları metinlerde yer yer aforizma ya da özdeyiş özelliği taşıyan sözlere rastladığımız yazarlar var.

Mesela rahmetli Cemil Meriç Hoca’nın, metinlerinde sıklıkla özdeyiş özellikleri taşıyan cümlelere yer verdiğini biliyoruz.

[Bir hatıra: Bundan birkaç yıl önce İstanbul’da Pertevniyal  Lisesi’nde Cemil Meriç üzerine düzenlenen bir panele Prof. Ümit Meriç Hanımefendi ile birlikte katılmıştık. Orada yaptığım konuşmada Ümit Hanımefendi’ye, ‘Cemil Hoca’nın kitaplarındaki aforizmaları seçip çıkararak ayrı bir ‘Cemil Meriç Aforizmalar Kitabı’ yapılmasını önermiştim. Gerçekten de rahmetli Hoca’nın üslubunun yıldırıcı retoriği, onu ister istemez, metinlerini aforizmalarla inşa etmeye zorlamış gibi görünmüştür bana...] 

Aynı şeyi belki de, Wittgenstein’in ‘Tractatus’unun bazı maddeleri için de söylemek mümkündür. Tractatus’ta ‘Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır’ sözü, bu türden bir felsefi aforizma kabul edilebilir.

Burada kendimce önemli bulduğum bir meseleye değinmek istiyorum. Bu da aforizma ya da özdeyişin hikmetli sözlerden esaslı bir farkı olduğudur.

Özdeyişler, aforizmalar her ne kadar hikemiyyattan sayılıyor olsalar da, aslında öyle değillerdir. Hikmetli sözler, ancak kamil insanlara mahsustur.

Şathiyye geleneği gibi hikmetli sözler, Encyclopedia Islamica’nın deyişiyle söylersem: ‘theopatic utterances yani tanrısal dilegelişlerdir.

Mesela, gerçek bir insan-ı kamil olan Fatih türbedarı Ahmed Amiş Efendi Hazretleri’nin sözlerini, tasavvufi hayatla hiçbir ilişkisi olmayan birinin aforizmaları ile aynı epistemolojik düzeye koymak mümkün değildir. 

Özdeyiş veya aforizma, bu Dünya hayatına veya Kesret alemine; hikmetli sözlerse, Vahdet alemine aittir.

Onun için mesela Ahmed Amiş Efendi Hazretleri’nin ‘Allah olmak kolay, Muhammed olmak zordur’ sözünü, bir aforizma veya özdeyiş sayamayız.

O bir akılyürütmenin değil, rabbani bir sezginin ifadesidir.

Retorik, Türk insanını cezbeder. O yüzden, bu ülkede asla layık olmadıkları halde nahak yere itibar kazanmış kimliklerin, bu konuma gelmelerinin sırrı buradadır.

Ne bir aforizma veya özdeyiş, ne de elbette hikmetli söz!

Sadece büyük ve boş lakırdı!

Analitik bir sorgulamaya tabi tutulduklarında hiçbir mana ve medlulü olmadığı kolayca anlaşılabilecek olan bu türden boş ama fiyakalı sözlerin,
bu ülkede hikmet yumurtlamış muamelesi görmesi, hazindir, - evet, çok hazin! 

31 Mart 2013 Pazar

Yine Irkçılık ve Kafatasçılık Üzerine

Irkçılık ve Kafatasçılığın Avrupa kökenli olduğu, daha somut bir ifadeyle, Irkçılık ve Kafatasçılığın, ilk kez 18. yüzyıl'ın 'Aydınlanma Çağı' Avrupa'sında 'icad' edildiği konusundaki yazım, okurlarımdan geniş ilgi gördü. 

İlgi, evet;- ama bazı okurlarımdan olumsuz tepkiler de aldım. Okurlarımın tümüne, gösterdikleri olumlu ya da olumsuz tepkiler için teşekkür ediyorum. Ama, sanırım, bazı yanlış anlamalar da var. Bu yazıda, bu yanlış anlamaları yanıtlamak istiyorum.

Bir değerli okurum, Irkçılığın Orta Asya'da değil de Avrupa'da ortaya çıkmış olmasından, Türkiye'de ırkçı uygulamaların olmadığını savunduğum anlamını çıkarmış.

Böyle bir şey yok! Hemen belirteyim: Bu, yanlış bir çıkarımdır. Ben, sadece, Irkçılığın ve Kafatasçılığın ilk kez Avrupa'da 'icad' edildiğini belirtiyorum.

Bunun anlamı, Aydınlanma döneminin anlışanlı düşünürlerinin (Voltaire, Kant, Locke), bizzat Irkçılığın 'teorisini' yaptıkları, bir başka deyişle, Irkçılığı meşrulaştıracak sistemli argümanlar üretmiş olduklarıdır;- hepsi o kadar!

Bundan, Irkçılığın Avrupa dışında uygulanmadığı sonucu çıkmaz. Avrupa'nın 'icad' ettiğini söylemek başka, onun 'pratik'teki uygulamasının Avrupa dışında yapılmadığını önesürmek ise başkadır.

Mantıksal olarak ilk önermeden ikinci önerme çıkarsanamaz. Dahası, Türkiye'de Irkçı ve Kafatasçı uygulamaların olmadığını kim iddia edebilir?

Bir başka değerli okurum da "'çok mu zor' diyor, 'Irkçılık Avrupa'da ortaya çıkmıştır, ama yüzünü neredeyse iki yüz senedir Batı'ya dönmüş bir ülke eliti ya da belirli bir kesimi de ırkçılıktan nasibini almış' demek? [...]

Biz, aslında temiziz, öyle mi?" diyor. Bu değerli okurum, tıpkı bir önceki değerli okurum gibi, yazımı Irkçılığın 'icad'ını Avrupa'ya atfederek kendimizi aklamak amacına yönelik bir yazı diye okumuş.

Bu okuruma hatırlatayım: 'Bu ülkenin elitinin Irkçılıktan '(ve dahası Kafatasçılıktan) nasibini almış' olduğuna ilişkin olarak yazdığım yazılar, arşivlerde duruyor.

Bunlardan sadece birini, bu değerli okuruma hatırlatmakla yetineyim: 'Kafatası Ölçenler' başlığını taşıyan bu yazım, 20 Kasım 2005 Pazar günü 'Zaman' gazetesinin 'Yorum' sayfasında yayımlanmıştır.

Yine de, sevgili okurumu, arama zahmetinden kurtarmak için yazının bir bölümünü aktarayım: '1932 yılında, Türkiye Cumhuriyeti Maarif Vekaleti'nce düzenlenen Birinci Türk Tarih Kongresi'nin ikinci oturumunda, Türk Tarihi Tedkik Cemiyeti azasından ve Musıki Muallim Mektebi Tarih Muallimi Afet [İnan] Hanım, 'Tarihten Evvel ve Tarih Fecrinde' başlıklı tebliğini sunar. Afet Hanım bu tebliğinde, Orta Asya'nın 'otokton' [yerli] halkının Ari ırka mensup Türkler, dillerinin de Türkçe olduğunu önesürdükten sonra şu tespiti yapar: Ari ırkın kafatası, brakisefal tip kafatasıdır!

Afet Hanım'dan sonra İstanbul Darülfünunu Tıp Fakültesi Antropoloji Müderris Muavini [doçent] Dr. Şevket Aziz Kansu söz alır. Dr. Kansu, Türklerin, 'Alp insanı' olarak adlandırdığı ari ırktan brakisefal kafatasına sahip olduklarını kanıtlamak için, dikkat edilsin, şunları söylemektedir: 'Keza diyeceğim ki, ilim metodla yapılır. İlim, metodun mahsulüdür. [...] Bendeniz, Anadolu'da gezdiğim zaman ne kadar saf, güzel velut Türk ırkına tesadüf ettim. Aldığım ölçüler, morfolojik karakterler, bu kanaatimi sarsılmaz imana dönüştürdü.'

Dr. Şevket Aziz Kansu, üç gün sonra, bu defa kendi tebliğini sunmak üzere kürsüye çıkacak ve bir önceki konuşmasında sözünü ettiği 'ölçüler ve morfolojik karakterler'den neyi kastettiğini, 'Türklerin Antropolojisi' başlıklı tebliğinde açıkça dile getirecektir;- şöyle: (Birinci Türk Tarih Kongresi tutanaklarından aynen ve harfiyen aktarıyorum): '1929 senesinde ilk antropolojik tetkiklerime başladığım zaman 25 Türk kadını ve 25 Türk erkeğinin kafasını ölçtüm. Bu ölçülerin vasatisini[ortalamasını] Fransızların kafa ölçüleriyle mukayese etmek istedim.'

Dr. Kansu, bu 'iki etnik grubun sefalometrik [kafatası ölçüleri] mukayesesi'nin sonuçlarını bildirir ve bununla da yetinmez, Türk ırkının 'brakisefal, ince burunlu, vasati ve vasatiden uzun boylu, buğday renkli yahut kumral' Alp tipi'ne mensup olduğunu kanıtlamak için sahneye bir aileyi de çıkarır.

Devamını Dr. Kansu'dan dinleyelim: 'Ankara'nın biraz şimalinde 'Bağlum' köyünden Aptullah'ı, kadınını ve küçük yavrusunu takdim ediyorum. İşte [...] halis dağlı adam, Alp adamı, Türk adamı (Alkışlar). Aptullah, koyu olmayan gözlere, buğdaydan daha açık kumral bıyıklara ve beyaz bir tene sahiptir. Fakat işte yavruları, saçları altın renkli olan bu yavru Türk ırkına mensuptur (Alkışlar). İşte Alp adamı. Orta Asya'dan gelmiş olan adam, bizim ecdadımıza bağlı olan adam (Alkışlar)...

İnsanın havsalası almıyor, değil mi?'

 http://www.zaman.com.tr/hilmi-yavuz/yine-irkcilik-ve-kafatascilik-uzerine_505157.html