DOÇ. DR. ZEKERİYA BAŞKAL İPEK ÜNİVERSİTESİ
Sâmiha Ayverdi, o ipeksi, saltanatlı, muhalif ve edepli ihtişamıyla bu
dünyayı terk edip başka bir âleme göçeli yirmi yıl olmuş.
1905
yılında başladığı hayat yolculuğu, Osmanlı'nın yıkılışına,
Cumhuriyet'in kuruluşuna, Tek Parti ve Demokrat Parti dönemlerine
şahitlik ederek uzun bir yoldan geçip 1993 yılında tamamlanmış.
Ardında,
yetiştirdiği öğrencilerini ve kırka yakın eserini bırakmış. Ayverdi'nin
eserlerine baktığımızda, kuyumcu titizliği ve tecrübesiyle işlenen bir
dile sahip olduğunu görürüz.
Ayverdi, en zor zamanlarda en cesur
fikirleri ifade etmiş, yanlış olduğuna inandığı şeylere karşı isyan
etmiş ve bu isyanını istikrarlı bir şekilde yazarak dile getirmiş
biridir.
Ayverdi, erkeklere, Avrupalılara, başkalarına özenerek yazan ve
düşünen değil, bir kadın olarak, bu toprakların ve bu toplumun sesi
olarak yazmış ve yaşamış biridir.
Ayverdi, ilk olmak adına acemi okul
çocuklarının yapabilecekleri denemeleri yenilik adına sunmuş biri değil,
aklının, kaleminin, birikiminin ve ufkunun onu götürdüğü yere cesurca,
zarifçe ve sabırla gitmiş biridir.
Romandan hatırata, şehir tarihinden
siyasi konulara kadar pek çok konuda yetkin ve orijinal eserler ortaya
koymuş, üslup sahibi velut bir yazardır.
Ancak bütün bunlara rağmen Yüz
Temel Eser arasına girdiği için ismi biraz daha görünür hale gelen
İbrahim Efendi Konağı adlı eseri dışında Ayverdi, hâlâ anlaşılmamış,
hatta hâlâ okunmamış bir yazardır.
Ayverdi'nin kırka yakın
eserini okurken ilk dikkatimizi çekecek şey onun dilidir. Bir sehli
mümteni örneği olan dil, farklı akıntıların döküldüğü bir denizin
zenginliklerini sunar bize.
Bu dil, yazarın şahsi sergüzeştini
anlatırken de, Tavuk Pazarı'ndaki batakhaneleri naklederken de aynı güç
ve güzelliktedir. Ayverdi, işlene işlene artık zihin haritamızın bir
parçası haline gelmiş kelimeleri, sağlam ve zarif bir cümle yapısıyla
okura sunar.
21. yüzyılın mekanik ve yoksul diline alışmış okur,
Ayverdi'yi okurken adeta nereye dikkat edeceğine şaşırır ve eğer
birazcık anadil zevkine ve sabır sermayesine sahipse, güçlü bir anlam
örgüsü, enfes bir dil musikisi ve iç içe geçmiş anlam sarmalının
çağlayanında bir sarhoşluk yaşar.
Tanpınar'ın Ziya Paşa'nın ölümünü
anlattığı o uzun ve sağlam cümleye çok benzeyen cümleler, Ayverdi'de
adeta tropikal bir sağanak halinde tekrar tekrar ve şaşırtıcı şekillerde
karşımıza çıkar. Çıkar da dilimizin güzellikleri başta olmak üzere,
bize unuttuğumuz pek çok şeyi hatırlatır.
Ayverdi'nin dilinin
ihtişamını anlatmak için şu cümle bize bir fikir verebilir: “Bir şifahi
kültürün iliklerine işlediği, sonra da elinden, dilinden, gözünden,
kulağından taşıp döküldüğü eski kadına nasıl cahil denebilirdi ki, şu
siniyi kaplayan örtü, şu öper gibi dizlere çepçevre temas eden peşkir,
şu minderlerin altına serilen sofra yaygısı, bez üstüne nakşedilmiş bu
çiçek bahçeleri, zerafetin, zevkin ve mücerret sanatın semboller diliyle
konuşur olduğu bir üstün deha infilakı değil de ne idi?
Yaratıcı
cemiyet, kadının sanat insiyaklarına kumanda eden ve zevk iklimini
fetheden an'anevi kuvvetini henüz kaybetmemişti. Onun için de kadın,
cesur terkiplerin, dekoratif temaların, muzaffer renklerin senfonisini,
adeta bir tabiat hadisesi imişcesine kolaylıkla meydana getiriyordu.”
(İbrahim Efendi Konağı, 2009, s.29)
Yazar bu birkaç cümlede dilin
güzelliğini koruyarak şifahi kültürün ne kadar zengin olduğundan, bu
kültürün, mensuplarını cehaletten kurtardığından, ev içlerinin bu
kültürün tenasübünü yansıttığından, yaşantının semboller aracılığıyla
sanata yansıdığından ve cemiyetin organik bir şekilde zevki
şekillendirdiğinden bahseder.
Bu düşünceler arasında “şu öper gibi
dizlere çepçevre temas eden peşkir,” “zevk iklimini fetheden ananevi
kuvvet,” ve “muzaffer renklerin senfonisi” gibi ifadeler, sadece estetik
bir güzellik taşımıyor, aynı zamanda yazarın maksadını güçlü ve kolay
bir şekilde okura aktarıyor da.
Bu zengin, güçlü ve çağrışımlarla
ilerleyen dil, yazarın hemen her eserinde görülür. Yazar, sadece sağlam
ve estetik bir dil kullanmaz, aynı zamanda başka eserlerde gördüğü ve
beğendiği kelimeleri de alır ve tekrar tekrar kullanır.
Bu kelimeler
arasında yazarın belki de çok beğendiği ve kullandığı Ebulfeth
Tarihi'nin yazarı Tursun Bey'in İstanbul Boğazı için kullandığı nehr-i
aziz ifadesidir. Bu ifadeyi anlamıyla ve şiirselliğiyle benimseyen
Ayverdi, bu tercihinde adeta Boğaz'ın sadece bir eğlence ögesi olarak
görülmesine karşı çıkar.
Sâmiha Ayverdi'nin dikkat çekici bir
başka yanı onun cesur ve istikrarlı isyanıdır. Burada isyan kelimesini
Nurettin Topçu'nun İsyan Ahlâkı eserindeki anlamıyla kullanıyorum.
Ayverdi, Batı'nın Tanzimat'la birlikte artık devlet eliyle sürdürülmeye
başlayan hegemonyasına sessiz sedasız ama cesurca ve tekrar tekrar karşı
çıkar.
Hemen her şeyin ceberut bir şekilde Batı'ya endekslendiği,
aydınların büyük çoğunluğunun Batı'yı tek ve mutlak değer merkezi olarak
aldığı bir dönemde Ayverdi, hatıralarını, ev yaşantısını, evi, ev
eşyalarını, mahalleyi, şehri ve insanı anlatarak adeta başka bir
medeniyetin, başka bir hayat tarzının var ve mümkün olduğunu, hatta
sadece var ve mümkün olduğunu değil bu medeniyetin insani ve bizim
olduğunu farklı formatlarda, farklı vesilelerle tekrar tekrar dile
getirmiştir.
Futbolun kitleleri uyuşturan bir araç olduğundan,
Avrupa'daki Türk işçilerinin kayıp bir nesil olmaya doğru gittiklerine,
hamasi tarih anlayışının zararlarından Foucault'nun 1960'larda dile
getirdiği boş zaman geçirme kültürüne ve Milli Mücadele'de Vurun
Kahpeye'de veya Yaban'da anlatılanlardan farklı bir ruhun hâkim olduğuna
kadar pek çok konuda yazı ve kitap kaleme almıştır.
Bu eserlerde
Ayverdi, kişisel hatıralardan, metinsel değerlendirmelerden, güncel
siyasi olaylardan, yakın ve uzak geçmişten örnekler verir. Ayverdi'nin
geçmişi anlatması, örneğin Abdülhak Şinasi Hisar'ın geçmişi
anlatmasından çok farklıdır. İkisi de benzer dönemleri anlatır.
Abdülhak
Şinasi Hisar'da metin, okurda mutlak bir geçmiş zaman algısı oluşturur.
Geçmiş, geçmiştir ve geri gelmesi, bir daha yaşanması mümkün değildir.
Hatta Hisar'ın eserlerinin satır aralarında geçmişin her yönüyle devrini
tamamladığı mesajı yoğunlukla hissedilir.
Anlatımın tonu, yazarın bakış
açısı, metnin kurgusu ve daha pek çok öge okurda geçmişte kalmışlık
hissini oluşturur ve pekiştirir.
Ancak Ayverdi'de anlatılanlar bir
geçmiş zaman hikâyesi değil adeta örnek metinlerdir. Okur, Ayverdi'nin
metinleriyle karşılaştığı zaman “evet, bu güzellikler geçmişte yaşandı
ve bunların yine yaşanması mümkündür” mesajını alır.
Bu yönüyle de
Ayverdi'nin hatıraları, hatıra kelimesinin çağrışımlarının aksine bir
muhalefet, bir karşı çıkma biçimidir.
Hayattaki tüm anlatıların Batı'ya
yöneldiği, Batılı olanın hayatın her alanına kayıtsız şartsız hâkim
olduğu bir zamanda Ayverdi, hatıraları anlatarak bakın böyle de bir
hayat var, böyle yaşamak da mümkün der. Bunu, sadece bireysel
hatıralarını anlatarak değil, toplumun hatıralarını da anlatarak
yapmıştır.
Ayverdi'yi ilginç kılan yanlarından biri de bir kadın
olarak yazmasıdır. Aslında Ayverdi'nin sadece bu yanı bile, yaşadığı
dönemde ve sonrasında öne çıkmak için Batılı olmanın gerektiği konusunda
bir turnusol kâğıdı işlevi görebilir.
Ayverdi, çok okunan, takip edilen
bir yazar olmak için hemen her şeye, Virginia Woolf'u anarak
söyleyelim, kendi odasına bile sahiptir. Eşinden ayrılmıştır, kendi
imkânlarıyla eğitimini ilerletmiştir, sürekli yazar ve yazarken de
sorgulayıcı bir tarzda kendiyle konuşur.
Bu konuşmalar adeta ona
muhalefet eden bir iç sestir. “Sana söylüyorum sana, ey kalemine bile
hükmü geçmeyen kadın” der yazarken.
Sözü uzattığından, fazla dert
yandığından bahsederek adeta özür diler okurdan. Ancak Ayverdi,
Batılılaşma sürecinin rağbet ettiği özelliklerin önemli bir kısmına
sahip olmasına rağmen sürecin öne çıkardığı isimlerden değildir.
Kadın
olarak yazması, sadece kullandığı ifadelerle sınırlı değildir. Aynı
zamanda yazılarındaki tecrübede, bakış açısında, hassasiyetlerinde de
bir kadının sahip olduğu konumu görmek mümkündür.
İbrahim Efendi
Konağı'ndaki Zekiye Hanım'ın anlatımında bir kadının yaşadıklarını ve
doğal olarak sahip olduklarını görmemek mümkün değildir.
Son
olarak Ayverdi'nin okunmayışını nasıl açıklamak gerektiğine
değinebiliriz. Halide Edip'in Mev'ud Hüküm ya da Yol Palas Cinayeti'yle
İbrahim Efendi Konağı'nı ya da Ateş Ağacı'nı bir ölçüte göre ele alıp
değerlendiren ve birincisinin lehine karar veren bir kurum ya da organ
mı var?
Hangi edebi ya da toplumsal ölçüte göre Yol Palas Cinayeti,
İbrahim Efendi Konağı'ndan daha değerli, daha önemli ve daha okunmaya
değer bir eserdir?
Bu sorunun cevabını kabaca, 19. yüzyıldan sonra
Batılılaşma sürecinde hemen her şey Batı'ya göre değerlendirildi ve
Ayverdi de iflah olmaz bir Batı karşıtı olduğu için bu süreçte gerilerde
kaldı şeklinde vermek mümkündür.
Bu cevap, aynı zamanda bize kadın
yazar, muhalefet, karşı çıkma gibi kelimelerin de aslında Batılılaşma
lehinde olduğu sürece bir anlam ifade ettiği ve kıymeti olduğu
düşüncesini ima eder ki doğrudur.
Ayverdi, tüm üretkenliğine, tüm
donanımına, tüm aykırı tavırlarına rağmen büyük ölçüde Batılılaşma
sürecine karşı çıktığı için ihmal edilmiş, okunmamış ve kültür
dünyamızda hak ettiği yeri almamıştır.
Kubbealtı camiasının gayretli ve
seviyeli çalışmaları dışında Ayverdi'yi anlama yönünde ciddi bir çaba
sarf edilmediğini düşünüyorum.
Onu en çok ve en iyi anlayabilme
durumunda olan insanların bile onun hakkında, Fransızca kelimelerle
yüklü bir dil kullandığı ya da çoğu yazılarında bir Batılıyla bir Türk'ü
karşılaştırdığı şeklinde yargılarda bulunmaları, Ayverdi'nin
anlaşılmadığının, hatta daha acısı okunmadığının açık birer kanıtıdır.
Ayverdi, modern zaman tacirleri gibi bağırıp çağırmadan, malının
kalitesine sonsuz güveni olan bir şehirli mücevher ustası gibi sessiz ve
vakur, tüm cazibesi, tüm saltanatı ve ihtişamıyla bizi geçmişi ve
kendimizi anlamaya çağırıyor.
http://www.zaman.com.tr/yorum_samiha-ayverdi_2068290.html