Popüler Yayınlar

İSKENDER PALA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İSKENDER PALA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Nisan 2013 Salı

ENDÜLÜSLÜ ŞAİR

İskender Pala
i.pala@zaman.com.tr
Pek az medeniyet, Endülüs’ün ürettiği bilim ve fen kadar yüksek, harmanladığı sanat ve düşünce kadar derin, maruz kaldığı vahşet kadar da acı son ile anılabilir. 

Orada dimağları mest ü hayran bırakan zarif anlayışlar kalpleri melul u mahzun eden acılarla sona erdirilmiş, insanlık adeta bilgi ve zarafetten intikam alan kaba siyasete kurban edilmiştir.

Endülüs deyince nedense gözümün önüne zevk-i selim adlı nazeninin narin boynunu paslı ve kör bir balta ile kesmeye çalışan vahşi ortaçağ adamları gelir ve onların karşısında İbn Şüheyd’i hatırlarım mesela. Edib, şair ve devlet adamı İbn Şüheyd’i.

     Emevi hanedanının İber yarımadasındaki varlığı hiç şüphesiz yalnızca Tarık b. Ziyad’ın fetih askerleriyle tutunup kökleşmemiş; onları takip eden zamanlarda ülkeye hükmeden siyaset, bilim ve sanat adamlarıyla yoğrulup Endülüs olmuştu. İbn Şüheyd işte onlardan biridir.

Üç nesil vezirlik yapan asil bir ailenin çocuğu olarak Kurtuba’da doğduğunda (992) kulağına ezan ile birlikte manzum sözler okunmuş olmalı ki atadan toruna şair bir ailenin şair çocuğu olarak yetiştirilmiş, evde yapılan tarih sohbetlerini dinleyerek büyütülmüş, hayali masallardan ilham alarak düşünmüştür.

Bir çocuğa annesi hayali masallar anlatır, çağının en büyük tarihini (Tarih-i Kebir) yazmış dedesi de şiir ve edebiyat öğretirse o çocuğun tarihe ilgi duyması ve hayali hikâyeler anlatması ihtimal dışı mıdır?

İşte İbn Şüheyd’in kaderi. Ve elbette tahsil yaşına gelince şiir, edebiyat, tarih, fıkıh, felsefe ve tıp olmak üzere pek çok disiplinde durmadan öğrendi. Gençti ve bildikleriyle Emevi idaresinin dikkatlerini çekti, himayelerine girdi. Üç nesil, ta Abdurrahman el-Me’mûn’a kadar.

     İbn Şüheyd çok okuyordu, durmadan okuyordu. Doğu’da veya Endülüs’te ne kadar şair ve edib var ise eserlerini satın alıyor, aratıyor, bulduruyor, durmadan okuyordu.

Zamanındaki pek çok divan hafızasındaydı. Devrin ileri gelen devlet ricâli, ilim adamı, edip ve şairleriyle tanışıyor, konuşuyor, dost oluyordu. Kurtuba sarayındaki meclislere davet alıyor, eski ve yeni şairlerin şiirleri arasında kendine hayalî bir şiir dünyası kuruyordu.

Yaşı henüz onyedi idi ama edebiyat ve şiirde ünlü edip ve şairlerle yarışacak seviyede fikirlere sahipti. O sırada hâmisi Abdurrahman el-Me’mûn, Emevî hilâfetinin merkezi Kurtuba’ya bir saldırı gerçekleştirmiş ve başarısız olmuştu.

İbn Şüheyd, Endülüs’ün özgür fikir ortamında bile aşırı hür düşünceli sayılmaya o yenilgiden sonra başladı. Şairlik başa bela demişler, zaman zaman gayri ciddi ve dine aykırı davranışları, alaycı ve keskin dili, hoş karşılamadığı kişi ve olayları insafsızca eleştirmesi hapsedilmesi için yetti ve elbette düşenin dostu olmadığı kuralı işledi.

Kendini hamilerden, dostlardan, arkadaşlardan uzakta buluvermesi böyle olmuştu. Maddî sıkıntılar da cabası. Bereket versin Âmirîler dönemi başlayınca şeref pâyesi olarak kendisine ‘’sâhibü’ş-şurta’’ makamı uygun bulundu ve Hammûdîler’in Kurtuba’dan uzaklaştırılmasından sonra (1023) kırk yedi gün tahtta kalabilen Emevî Halifesi V. Abdurrahman tarafından vezir tayin edildi.

 Sonraki halife III. Muhammed, V. Abdurrahman’ı öldürtüp vezirlerini de hapsetmeye başlayınca İbn Şüheyd, Malaga’ya kaçıp tekrar şiir dünyasına çekildi. Endülüs emirlikleri arasındaki çekişmeler ve kavgaların en şedid zamanıydı ve iki yıl sonra rüzgâr başka istikametten esiverdi.

İbn Şüheyd, danışman olarak kendini Kurtuba’da buldu. Bu sefer Kurtuba Emiri III. Hişam idi ve altı yıl süren saltanatı sona erdiğinde İbn Şüheyd adı son Emevi hilafetinin son danışmanı olarak tarihe geçti. Ömrünün son yılında felç oldu ve tövbekâr bir teslimiyet içinde, mağfiret dileyen şiirler yazarak dünyadan göçtü (Nisan 1035).

     İbn Şüheyd, kendinden önceki şiire yeni bir elbise giydirmiş, eski şiiri yeni şekil ve ifadelere yöneltmiştir. Hicâ, fahr, gazel, tasvir, risâ, mücûn, hamriyyât, zühd, hikemiyyât ve medhiyye gibi geleneksel Doğu şiir formlarını kendi çağına uydurmuş, buna mukabil Endülüs’e özgü müveşşah türü şiire ve zecellere fazla iltifat etmemiştir.

Onun anladığı şiir artık bir kazanç vesilesi veya bir eğlence vasıtası değil, duygulara yönelik insanlık hallerinin tasviridir. İbn Şüheyd, şöhretini şiirlerinden çok, hayal içerikli hikâyelerine borçludur.

Endülüs’teki entelektüel dil ve edebiyat birikiminin zevk-i selimine sunduğu bu risalelerde Arap nesri yeni bir merhale kazanmış, sanki Câhiz’in konuştuğu sanılmıştır.

Câhiz’in Kitâbü’l-Hayevân adlı eserinden esinlenerek yazdığı Risâletü’t-tevâbi adlı risalesinde cinler âlemine yaptığı hayalî bir seyahati fantastik epizotlarla anlatırken Risâletü’l-˛ufrân’ında uhrevi dünyaya hayalî bir yolculuğu anlatır. Bu durumda Dante Alighieri’nin İlâhî Komedya’sı size biraz tanıdık gelmiyor mu?

http://www.zaman.com.tr/iskander-pala/enduluslu-sair_2081450.html
 

9 Nisan 2013 Salı

ENDÜLÜSLÜ ASTRONOM

İskender Pala
i.pala@zaman.com.tr
Pek az medeniyet, Endülüs’ün ürettiği bilim ve fen kadar yüksek, harmanladığı sanat ve düşünce kadar derin, maruz kaldığı vahşet kadar da acı son ile anılabilir.

Orada dimağları mest ü hayran bırakan zarif anlayışlar kalpleri melul u mahzun eden acılarla sona erdirilmiş, insanlık adeta bilgi ve zarafetten intikam alan kaba siyasete kurban edilmiştir.

Endülüs deyince nedense gözümün önüne zevk-i selim adlı nazeninin narin boynunu paslı ve kör bir balta ile kesmeye çalışan vahşi ortaçağ adamları gelir ve onların karşısında İbn Zerkale’yi hatırlarım mesela.

Estetik şahikası, taş evlerin resmi geçit yaptığı şehirlerinin yüz akı olan Tuleytulalı (Toledo) İbn Zerkale’yi.

Takvimler binli yılların ilk çeyreğini gösterdiği zamanlarda doğan, Batı coğrafyası karanlık çağını yaşarken ihtişamla parıldayan ve Avrupa topraklarında bilimsel çalışmanın yüzünü ağartan Zerkale’nin adı İbrahim’dir.

Babası Yahya Efendi Tuleytulalı bir nakkaş imiş. Zerka (mavi gözlü) lakabını ona kimin taktığı bilinmiyor ama bütün kaynaklarda Zerkali veya Zerkale olarak anılıyor.

Batı dünyası ve Latin kaynaklarının Azarquiel, Arzachel, Azarchel, Arzakal veya Elzarkal dedikleri büyük bilim adamı ondan başkası değildir.

Yazıktır ki İbrahim Zerkali, Müslüman bilim dünyası kendisine sahip çıkmadığı, yolunu takip edecek bilim adamı yetiştiremediği ve hatta ilgilenmediği için Museviler göz göre göre onu Yahudi kimliğine büründürerek Batı dünyasına tanıtmışlardır.

Bu vurdumduymazlık ve mukabilindeki sahiplenme, Müslümanlar için de İbn Zerkale için de utanç sayılmalıdır.

Bir insanın arkasından Fatiha okuyacak torunları kalmayınca kabrini Yahudi maşatlığında arayıp ruhuna ard arda kadiş veya şabatta yizkor duası okunması ne kadar iç acıtıcıdır.

Oysa sanatkâr bir aileden gelen İbn Zerkale, gençliğinde bilim ve el zenaatlarında maharet gösterince Tuleytula Kadısı Sâid’in hizmetine girmiş, yaptığı gözlem aletleriyle kısa sürede yükselip 1062 yılında Tuleytula Emîri Yahyâ b. İsmâil el-Me’mûn tarafından kurulan astronomik gözlem heyeti üyeliğine getirilmiş, kısa sürede de bu heyete başkan seçilmiştir. O yıllarda Zerkale, Tuleytula’da büyük hayranlık uyandıran su saatlerini imal etmekle işe başladı ve şöhreti yayıldı.

Kastilya Leon Kralı VI. Alfonso 1078’de Tuleytula’yı zaptettiği vakit ona imkan sunacağını vaat etti ama o vatanından ayrılma pahasına Müslüman Kurtuba’ya göçüp çalışmalarını burada sürdürdü.

İki yıl sonra Regulus yıldızının boylamını ve gezegenlerin en yüksek noktalarını belirlemekte gösterdiği başarı astronomi tarihinde önemli bir merhale sayıldı.

1087’de ardı ardına sayısız gözlemler yaptı ve adeta uzayın haritasını çıkarıp kayıtlara geçirdi. 14 Ekim 1100 tarihinde Kurtuba’da (Cordoba) öldüğünde arkasında gözlemler ve keşiflerle birlikte Seyyid Muhammed bin İbrâhim gibi bir astronom bırakmıştır.

Kendisinden sonraki astronomlar kuşağı, İbn Kemmâd, Bitrûcî, İbn Hâim, İbn İshak, Ebü’l-Hasan Ali, İbn Bennâ ve Abraham İbn Ezra hep onun çalışmaları üzerine bilim üretmişler ve adını tarihe kazımışlardır.

Kopernik, onun hazırladığı Tuleytula Zîci’ni kullanarak ölçümler yapmış, astronomlar El-Kanûn isimli eserinde gezegenlere ait ölçüm değerlerini okumuş, trigonometrik fonksiyonların tespitinde onun önerdiği kaynak ve yöntemleri kullanmışlardır.

Zerkale yıldızlara nispetle güneş apojesinin hareketini inceleyip bunu güneşin tâdil merkezinin yüzyıllık bir değişimi olarak 12.04 saniyelik bir değer (bugünkü modern aletlerle ölçümlere göre 11.8 saniye) diye açıkladığında insanlık şaşkınlık yaşamış, astronomi dünyası çalkalanmış, Batlamyus astronomisi ve mekanik sistemini tersyüz eden bu büyük keşif Copernicus’un yapacağı keşiflere yol açmış, Horacius, Newton ve Halley tarafından tatbik ve taklit edilmiştir.

Sonuçta Zerkale yazdığı toplam sekiz astronomi kitabında, Kuss bin Saide’nin “göklerde haber var” cümlesine bir atıf gibi, adeta göklere dair haberleri sayfalara indirmiş, bununla da kalmamış, bir tür usturlap sayılan ‘’es-safîha (azefia)’’ adlı gökbilim aletini geliştirip ekvator dairesiyle ekliptik dairesinin stereografik izdüşümlerini birleştirmiştir.

II. Bayezid’in emriyle Mîrim Çelebi başta olmak üzere onun bu buluşu hakkında dünyanın her yanında pek çok makale, risale ve kitap yazılmıştır. Keza Merkür’ün yörüngesinin eliptik olduğu da ilk kez kayda geçirmiş, Kepler’in Astronomia Nova’sında Mars için yaptığını çok önceden yine o ortaya koymuş ve ilk olarak eliptik yörünge kavramına ulaşmıştır.

İmdi, İbn Zerkale bu medeniyetin çocuğu ve bilimsel mirasıdır. Gel gelelim Fuat Sezgin Hoca’dan gayrı bütün İslam dünyası onu öğrenme konusunda uykuya yatmış durumdadır.

Batı dünyası ise hakkında sürüyle makaleler, kitaplar, araştırmalar hazırlamaktadır (Zerkale hakkında geniş bilgi için bk. Muammer Dizer, İbn Zerkale, DİA c.21 s.243 vd.)

5 Nisan 2013 Cuma

ENDÜLÜSLÜ SEYYAH

İskender Pala


Pek az medeniyet, Endülüs’ün ürettiği bilim ve fen kadar yüksek, harmanladığı sanat ve düşünce kadar derin, maruz kaldığı vahşet kadar da acı son ile anılabilir.

 Orada dimağları mest ü hayran bırakan zarif anlayışlar kalpleri melul u mahzun eden acılarla sona erdirilmiş, insanlık adeta bilgi ve zarafetten intikam alan kaba siyasete kurban edilmiştir. Endülüs deyince nedense gözümün önüne zevk-i selim adlı nazeninin narin boynunu paslı ve kör bir balta ile kesmeye çalışan vahşi ortaçağ adamları gelir ve onların karşısında İbn Cübeyr’i hatırlarım mesela.

    İbn Cübeyr’i size nasıl anlatayım, bilmiyorum. Ama evvela bir hatıramdan bahsedeyim: Yıllarca önceydi; üç boyutlu sinema teknolojisi henüz sinema salonlarına taşmamış, Avatar çekilmemişti.  Madrid’de planatoryuma benzeyen özel bir sinema salonunda üç boyutlu bir film seyretmiş ve büyülenmiştim.

   İki kişinin  Endülüs’ten yola çıkıp Haremeyn’e seyahatini anlatıyordu. Maalesef, İbn Cübeyr adını ilk o vakit duydum. İbn Battuta adıyla birlikte. İtiraf edeyim ki o gün kendimden utandım.

   Müslüman bir seyyahın daha on dördüncü yüzyılda kaleme aldığı bir seyahat kitabı Müslüman bir ülkede değil de Hıristiyan bir ülkede üç boyutlu olarak belgesel-sinemaya aktarılıyor ve özel salonlarda izleyici kuyruk oluyor, üstelik de o filmde İbn Cübeyr gibi bir seyyahın ikiyüz sene evvel bu seyahati çok daha ihtişamlı şekilde gerçekleştirdiği söyleniyordu.

   O gün gördüklerimin ihtişamı, salondan çıktığımda, anlatılanın daha da büyük ve güzel olduğunu telkin edip durdu kalbime. İbn Cübeyr’in o seyahatini yeniden gerçekleştirmek nasıl bir hayal idi bilmiyorum, fakat yıllar sonra o hayale ait bir kitap geçti elime: Endülüs’ten Kutsal Topraklara (İsmail Güler, Selenge Yayınları, 284 s. 2003, İstanbul).

  Düşünün bir kez, zaman henüz XII. yüzyıl ve Anadolu’dasınız. Değişik sınırlar, farklı milletler, tarihin evrilmeye başladığı zamanlar ve nihayet mistik coğrafya. Türk kavimlerinin yaşayışlarını, Haçlı seferlerinin güzergahı, şövalyeler, soğuknefesler, abdallar vs. vs. Od romanını yazarken bozkırı anlamamı sağlayan satırlar, İbn Cübeyr’e ait idi.

       İbn Cübeyr kâtip bir babanın oğludur ve Mâlikî fıkhına dayalı dinî bir eğitim almış ve kâtip olarak saraya hizmet etmeye başlamış, bu arada zamanının din dışı konularıyla ilgilenmiş, şiirler yazmıştır. Rivayet olunur ki Gırnata emiri Ebû Saîd Osman’ın kâtibi iken onun tarafından şarap içmeye zorlanmış. İçmiş de. Gel gelelim daha sonra bunu içi kaldırmamış ve istemeyerek yaptığı bu işin pişmanlığıyla kendini yiyip bitirmiş. Nihayet her mevki ve makamı terk etmeyi göze alarak kendini Allah’a affettirmek için hacca doğrulmuştur. Ama bu öyle sıradan bir hacılık değil, her adımı ilim ile geçmelidir. Yani Mısır, Hicaz ve Irak’taki ulemâ ile görüşüp ilim tahsil etmelidir.

    Zaman ayarcıları 1 Şubat 1183 diyorlar. İbn Cübeyr hacca gitmek üzere Granada’dan yola çıkıyor, Septe ve İskenderiye üzerinden Kahire’ye, oradan yukarı Nil vadisi yoluyla Kus’a, çöle vurup Kızıl Deniz yoluyla Cidde’ye, ardından da Mekke’ye. Kutsal şehir ve Kâbe. Onikinci asrın Müslümanları ve tenha tavaf zamanları… Ve ver elini peygamber şehri, Medine.

    8 ay burada gül kokusu teneffüs ettikten sonra bir kervana katılır ve sırasıyla Bağdat Musul, Kuzey Suriye, Halep, Şam ve Kudüs’e geçer. Selahaddin Eyyubi ve Haçlı seferleri zamanıdır. Burada dünya yeniden kurulmaktadır ve işte bu yüzden olup bitenlere şahitliği de, bize aktarması da çok önemlidir. Sonra geri dönmeye niyet eder İbn Cübeyr ve sıkıntılı bir yolculuktan sonra iki sene nihayetinde Mesina yoluyla Granada’ya ulaşır.

    Ortaçağ İslam edebiyatının en önemli örneklerinden sayılan İbn Cübeyr seyahatnamesi (Rıhle) bir tür günlük gibi kaydedilmiş olup tarihî, sosyolojik ve folklorik açılardan önem arz eder.

    İbn Cübeyr, uğradığı yerlerin insanlarını, abideleri, yapıları, sosyal hayatı, örf ve geleneği denizdeki gemileri, denizcileri, liman ve gümrükleri, uğradığı yerlerin idarecilerini, şehirlerin genel tasvirini, güzergâhlar üzerindeki tarihî ve arkeolojik eserleri, iklimleri, konaklama yerleri arasındaki mesafeleri, halkın sosyal yaşantıları ve iktisadî durumlarını objektif bir gözlemci dikkatiyle anlatır.

    Abbasi halifeliğinin çöküş dönemlerine rastlayan bu seyahatname İslam dünyasının halini de ortaya koymak bakımından fevkalade önemlidir.  Arap edebiyatının seçkin örnekleri arasında sayılan İbn Cübeyr’in seyahatnâmesi kendi türünde yazılan birçok seyahatnâmeye öncülük etmiştir.



Başta İbn Battûta olmak üzere pek çok seyyah onun üslûbundan etkilenmiş, anlattıklarını yer yer iktibas etmişlerdir.

     Rıhle çeşitli dillere tercüme edilmiş olup batı dünyasında hakkında pek çok yayın yapılmıştır. Bizim kültürümüz ise onu yeni yeni keşfedecek.

19 Mart 2013 Salı

ENDÜLÜSLÜ ROBINSON CRUSOE

Pek az medeniyet, Endülüs’ün ürettiği bilim ve fen kadar yüksek, harmanladığı sanat ve düşünce kadar derin, maruz kaldığı vahşet kadar da acı son ile anılabilir. 

Orada dimağları mest ü hayran bırakan zarif anlayışlar kalpleri melul u mahzun eden acılarla sona erdirilmiş, insanlık adeta bilgi ve zarafetten intikam alan kaba siyasete kurban edilmiştir.

İbn Tufeyl, ortaçağ biliminin en önemli merkezlerinden olan Kurtuba ve İşbiliye’de tahsil görmüştür.

Gırnata’da hekimlik yaparken ününün yayılmasıyla önce Gırnata, sonra da Tanca valisinin sır kâtip­liğine getirilmiş, bu vesileyle halife Ebu  Ya’kup Yusuf’un üzerinde muazzam bir etki bırakarak meclisine davet edilmiş, felsefeye büyük ilgi duyan halifenin huzurlu bir çalışma ortamı sağlamasıyla bilimsel çalışmalarda ilerlemeye başlamıştır.

Halife kendisiyle sık sık felsefî konuları tartışırmış, baş başa uzun saatler konuşurlarmış. Daha sonraları İbn Tufeyl, bu sohbete genç İbn Rüşd’ün katılmasını da sağlamış ve onun yıldızının parlamasına yol açmıştır[1].

Anlattığına göre saraya ilk vardığında halife ile İbn Tufeyl yine bir tenha sohbetin ortasındalarmış. Sessizce beklemiş.

Ta ki müzakere ilerleyip de İbn Tufeyl kendisini gördüğünde fikrini sorasıya kadar. Meğer o gün İbn Rüşd ayakta iki saat sessiz bekleyip onları dinlemiş.

Derler ki bu müzakerelerden birinde halife, İbn Tufeyl’e Aristo külliyatına açıklama­lar yazılması gerektiğinden söz eder, o da bu iş için yaşlı olduğunu, ömrünün yetmeyeceğini ama genç İbn Rüşd’ün bunu başaracak kadar yetiştiğini anlatır ve görev ona verilir.

Her bakımdan İbn Rüşd’ün yıldızının parladığı andır o an.


Endülüs deyince nedense gözümün önüne zevk-i selim adlı nazeninin narin boynunu paslı ve kör bir balta ile kesmeye çalışan vahşi ortaçağ adamları gelir ve onların karşısında İbn Tufeyl’i hatırlarım mesela, Endülüs’ün ilk filozofunu...

Gırnata yakınlarında ünlü Kays kabilesinden bir çocuk olarak XII. yüzyıl başlarında doğup Endülüs’teki felsefe hareketini derinden etkileyecek eserler veren ve dünya felsefe tarihinde adı saygıyla anılan o zarif adamı hatırlarım.

Latinler ona Ebantofail derler ve etkin bir filozof olarak anarlar. Ama o yalnızca bir filozof değil, hazık bir tabip, yetkin bir fakih (İslam hukukçusu) ve ileri araştırmaların sahibi bir gökbilimcidir.

Endülüs düşünce geleneğinin ilk gerçek filozofu olan İbn Tufeyl’in meşrıki felsefesi nazarî düşüncenin ötesinde mânevî tecrübeyle de ilgilenir ve nazar ehlinin teorik felsefesine karşılık müşahede, zevk ve huzur ashabının bütün boyutlarıyla ifade edilemeyen ruhî tecrübelerini önceler.

Ne ki bu konuya dair bütün görüşlerini teferruatıyla izah edemeden vefat etmiştir.

İbn Tufeyl yalnızca tabipliği, hukuk adamlığı, astronomluğu veya filozofluğu ile değil dünya şiir tarihi için de önemli bir isimdir.

İslam tıp literatürüne Urcuze isimli manzum bir tıp kitabı hediye etmiştir ki kendi türünde ilk ve son örnektir.

Keza Hz. Osman mushafının Kurtuba’ya intikalinin hikâyesini secili bir üslûpla kaleme aldığı eseri Endülüs’te çok meşhur olmuş, nesilden nesile anlatılan bir hikâyeye dönüşüp nesiller boyu okunmuştur.

Öte yandan Batlamyus’un astro­nomi teorisine yönelttiği eleştirilerin tamamı sonradan ispatlanmış, Aristo felsefesine dair görüşleri ardılı olan İbn Rüşd’ün eserlerinde adeta Müslüman kimlikle yeniden harmanlanmıştır.

Teessüf olunur ki bu değerli alimin yazdığı bütün o tıp, astronomi ve fıkıh kitapları bugün kaybolmuş, buna karşılık yalnızca bir tanesi, felsefe tarihine geçen ünlü bir kitap olarak yüzyıllarca okunmuştur: Hayy b. Yakzan...

Hayy b. Yakzan ıssız bir adada, insanın ve insanlığın ne olduğunu bilmeden (sıfır bilinç ile yola çıkıp) tek başına yaşayan münzevi bir kişinin akıl yoluyla hakikati kavrama sürecini anlatan alegorik bir hikâyedir.

İbn Tufeyl daha sonra onu insanlarla karşılaştırıp anlaşmaya yöneltir ve böylece felse­feyle dinin veya akıl ile naklin uygunluğunu anlatır.

Hayy önce tabiatı anlar, biyolojideki kendiliğinden oluşu izah eder, hayatın nasıl başladığına dair fikir yürütür ve nihayet bir Yaratıcı mecburiyetini düşünüp kendi varlık sebebini izaha çalışır.

Hayy bin Yakzan hikâyesi XIV. yüzyıldan itibaren pek çok Batı diline çevrilip bilim ve felsefe dünyasının önemli kitapları arasına girmiş, fıtrî aklın mutlak bilgiye ulaşabileceği görüşü üzerine teolojik fikirler üretilmiştir.

Bugün bütün dünya öğrencileri ünlü Robinson Crosoe hikâyesini okuyarak büyürler. Daniel Defoe bu hikâyesini Hayy bin Yakzan’dan etkilenerek yazmıştır. Ne var ki Batı dünyası bunu asla söylemez ve biz de nedense bilmezden geliriz.

[1] İbn Rüşd’ün yetişme sürecinin başlangıcı olan bu sahne Doğu coğrafyasının daha sonraki zamanlarında sık görülmeyecektir artık.

Devlete hükmeden kişinin bilge kral olduğu, ülkesinin felsefî, fıkhî, tıbbî vb. allameleriyle bilimsel müzakereler yaptığı, o alimlerin birbirlerini yetiştirecek zeminleri hazırladığı, sanat alanında gelişmelerin yaşandığı, ilmin ve sanatın  itibarının yüksekte bulunduğu zamanlar fazla olmayacaktır.

En belirgin örnek olarak Fatih’i alsak bile onun sarayındaki bilimsel ve sanatsal müzakereler daha sonra nedense güç ve içerik zafiyetine maruz kalarak sürecek, buna paralel olarak devlet kültür ve sanat açısından gitgide hüsrana sürüklenecektir.

http://www.zaman.com.tr/iskander-pala/enduluslu-robinson-crusoe_2066947.html