Popüler Yayınlar

ORHAN KEMAL CENGİZ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ORHAN KEMAL CENGİZ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Mayıs 2013 Pazartesi

'İyi polis' artık gerçekten var! - [Yorum - Orhan Kemal Cengiz]


21 Nisan 2009


Bunca yıldır, deyim yerindeyse, polisi "kovalamış" birisi olarak onun pozitif taraflarını söyleme işine giriştiğimde kendimi biraz tuhaf hissettiğimi itiraf etmek durumundayım.

Ama sanırım, ancak böyle yapa yapa, Türkiye'deki siyah-beyaz kültürüne bir son verebileceğiz.

Kendisini devletin cisimleşmiş hali olarak gören kurum, giderek kendi işlerini doğru düzgün bir şekilde yapmanın ne denli önemli olduğunun bilincine vardığı bir noktaya ulaştı.
Uzun yıllardır polisin gerçekleştirdiği insan hakları ihlalleriyle uğraşan ve hatta Türkiye'deki ilk İşkencenin Önlenmesi Grubu'nun kurulmasına ve görevlerini suiistimal eden çok sayıda polisin yargı önüne çıkmasına önayak olmuş bir hukukçu olarak, olumlu olanı, pozitif olanı da dile getirmek benim vicdani bir görevimdir diye düşünüyorum. 

Bunca yıldır, deyim yerindeyse, polisi "kovalamış" birisi olarak onun pozitif taraflarını söyleme işine giriştiğimde kendimi biraz tuhaf hissettiğimi itiraf etmek durumundayım. 


Ama sanırım, ancak böyle yapa yapa, Türkiye'deki siyah-beyaz kültürüne bir son verebileceğiz.

Emniyet güçleri halen daha çok ciddi insan hakları ihlalleri gerçekleştiriyor, bunu bir kenara not edelim... Daha dün Engin Çeber'in başına neler geldi hepimizin malumu. 


Baran Dursun olayı ayrı bir fecaat. Göstericileri acımasızca döven polis imajı, tarihin tozlu raflarına kaldırılmış bir belgesel, bir arşiv görüntüsü falan değil; oldukça taze bir şekilde ortada duruyor. 

Dahası, muhtemeldir ki, bu görüntüler yakında vuku bulacak toplumsal olaylar sırasında tekrar tekrar gözümüzün içine nakşedilecek... 

Ve bu hoyrat ve "ilkel" yan, sadece insan haklarına değil, polisin yaptığı iyi işleri gölgeleyerek kendi kurumuna da zarar veriyor. 

Ne biz toplum olarak bu muameleyi hak ediyoruz, ne de kurumun içinde işlerini layıkıyla yapmaya çalışan görevliler sırtlarında böyle bir kamburu taşımayı hak ediyorlar. 

Ne demek istediğimi açıklamaya bir anekdotla başlayacağım... 

Geçenlerde gazetelerde Ergenekon soruşturmasına ilişkin bir haber vardı. 


İlk bakışta küçük, üzerine konuşmaya değmez bir ayrıntı gibi görünen bu "olay", bana çok şey anlattı. 

Habere göre, İstanbul Emniyet Müdürlüğü'nde görevli, Ergenekon soruşturmasını yürüten polis şefleri soruşturmayı değerlendirmek ve karşılıklı görüş alışverişinde bulunmak üzere bir araya gelip bir toplantı yapıyorlar. Mekân çok ilginç. 

Üç emniyet müdürü, Emniyet Müdürlüğü'nün iki binasını birleştiren köprüde bir araya geliyorlar. Haberleri olsa, Amerikan sinemacılarına ciddi esin kaynağı olacak bir görüntü bu... 

Düşünsenize, emniyet müdürleri makam odalarından çıkıp loş bir köprüde bir araya gelip "strateji" tartışması yapıyorlar. 

Ben burada yüksek bir zekâ seziyorum. Neyle, nasıl bir güçle uğraştığını çok iyi bilen ve yürüttüğü soruşturmanın gereğini yapabilmek için "esneyebilen" bir zihniyet karşımıza çıkıyor. 


Polisin kurumsal zekâsının ne denli geliştiğini, ortaya koyan tek şey bu "ilginç" görüntü değil şüphesiz.

Gerek Ergenekon soruşturması ve keza Atabeyler ve Sauna gibi çetelerle mücadele ederken ortaya koydukları performans benim açımdan oldukça şaşırtıcı. 

Delilden sanığa giden, teknolojinin tüm nimetlerinden faydalanan, karmaşık ilişkileri ve onların arka planını analiz edebilen bir polis yapılanması var önümüzde... 

Bundan 10-20 yıl öncesine kadar polis teşkilatı Ergenekon örgütü gibi bir fenomeni, şu anda olduğu gibi, soruşturacak çapta değildi. Susurluk dönemi polis şeflerini hatırlayın. 


Vatan, millet edebiyatını aklınıza getirin... Nerede bu edebiyat varsa orada işini yapmayan bir memur bulabilirsiniz. Daha düne kadar polis teşkilatı da böyleydi. 

Sürekli hamasi bir dille konuşuyor, ama işini doğru düzgün yapmıyordu. Sonra polisin içinde adı konmamış bir çatışma, bir çekişme başladı. 

Bu yarış vatan-millet edebiyatı yapanlarla, işini dünya standartlarında yapmak isteyenler arasındaydı. 

İşkenceci polisle, araştırmacı polis arasında; bildiği tek delil toplama yöntemi, zanlıyı "öttürmek" olan polisle, işini en az bir FBI ajanı titizliğiyle yapmayı önemseyen polis memurları arasındaydı bu çekişme... 

Polis akademileri ve bu akademilerde görev yapan ufuk sahibi hocalar, öğrencilerine, hamaset dolu ideolojik bir bakış açısı aşılamak yerine polislik mesleğinin gerçekte nasıl yapılacağını öğretmeye başladılar. 

Böylece kendini devletin sahibi değil memuru olarak gören, yaptığı işin öneminin farkında olan, mesleğine saygı ve sevgi duyan bir kuşak yetişmeye başladı. 

Bu kuşakla geleneksel polis alt kültürü içerisinde hareket eden eski kuşaklar arasında ciddi bir çatışma başladı. 

Ama bugün Ergenekon soruşturmasından anlıyoruz ki, yeni kuşak Emniyet teşkilatı içerisinde hatırı sayılır bir ağırlık kazanmaya başlamış durumda... 

Kanımca polisin geçirdiği evrim, kurumlar sosyolojisi çerçevesinde ciddi bir incelemeyi hak ediyor.


Bundan on yıl önce "terörle mücadele" şubelerinden, işkence görmeden birisinin geçmesi neredeyse hayal bile edilemeyecek bir şeydi. 

Bugün, kapalı kapılar ardındaki işkencenin ciddi bir şekilde azaldığını ancak polis şiddetinin sokakta ve gözaltına alma esnasında yaşandığını görüyoruz. 

SİVİLLEŞMEK 


Nasıl oldu da polis bu noktaya geldi? Cevap çok karmaşık değil. Emniyet teşkilatı zaten bir süredir sivilleşmekteydi. 


Kendisini devletin cisimleşmiş hali olarak gören, dolayısıyla da her türlü denetime ve eleştiriye kapalı olan kurum, giderek aslında kendi işlerini doğru düzgün bir şekilde yapmanın ne denli önemli olduğunun bilincine vardığı bir noktaya ulaştı. 

Emniyet belki de AB sürecinin nimetlerinden en fazla yararlanan teşkilat oldu; asker ve yargının reformlar karşısında geliştirdiği olağanüstü dirence karşın polisin ciddi bir şekilde esnediğini ve işini evrensel standartlarda yapmanın önemini kavradığını gözlemledik. 

İnsanlar gibi kurumların da zekâları vardır. Bu "zekâ" düzeyi verili bazı koşullarda ilerlerken, bazı koşul ve durumlarda geriler. 


Hesap verebilirlik, sivil otoriteye tabi olmak, dünyadaki iyi örneklere açık olmak gibi unsurlar hemen daima kurumların zekâsını geliştirirken, ideolojik bir söylemin benimsenmesi, kapalılık, hesap vermekten uzak olma gibi diğer bazı unsurlar da hemen her zaman kurumsal zekânın "donmasına" ve hatta gerilemesine neden olur. 

Bu anlamda "teşkilatın" zekâsı geçmişe kıyasla hatırı sayılır bir ilerlemeye uğramış durumda. 

Polisin geçirdiği dönüşüm, henüz tamamlanmış, bitmiş bir süreç değil. 


Ancak üçüncü dünya ülkelerinde görülecek bir şekilde kaba güç kullanan polis de, sofistike düşünen ve işini layıkıyla yapan polis de aynı teşkilat içerisinde çalışıyor. 

Umarım, teşkilat ilk önce bu "kötü polisten" kurtulmayı başarır ve böylece bir süredir geçirmekte olduğu tekamülün bütün kuruma yayılmasını sağlayabilir. 

O zaman polis teşkilatı Türkiye'deki tüm diğer kurumların evrimi için de bir model oluşturabilecektir. 

21. yüzyılın Türkiye'sinin anahtarı buradadır: Vatan-millet edebiyatını bir kenara bırakmak, kişinin ülkesini sevdiğini göstermesinin en önemli yolunun ona hizmet etmek olduğunu ve bunu yapmanın biricik yolunun da kendi işini doğru dürüst yapmaktan geçtiğini kavramak... 

Bu bilince sahip olan polislere şapka çıkarıyor, darısı öncelikle tüm polis teşkilatının ve nihai olarak da Türkiye'deki tüm kurumların başına diyorum...

19 Mart 2013 Salı

Kürt sorununda egemenlik kavramı veya efendileri çoğaltmak (2)

Kürtlerin insanca taleplerini salt modernist ve sekülerist iktidar arayışına hasretmek ve güç yarışına düğümlemek patolojik bir yaklaşımdır. “Kürtlüğe” adeta onto-teolojik bir anlam yüklemek ve egemenlik talep ederek bunu fetiş haline getirmek 100 yıldır kutsallık atfedilen Türkçü egemenlik felsefesini eleştirmemizi engellediği gibi, Kürtlüğün sürekli eleştirdiği bir siyaseti Kürtlere dayatmaktan öteye gitmez.

Bu durum mutlak sekülerist bir evrende, yani hakikati olmayan bir yerde hakikatten bahsetmeye benzer. Egemenlik arzusuyla şiddet kullanımı her zaman iç içe geçmiştir. İster Türk olsun ister Kürt olsun beşerî eylem kavramını egemenin eylemi biçiminde kurgulamak barışı zora sokar.

Geçmiş dönemler için kullanılan “Kürtler bu ülkede her şey olabilirler ama Kürt olamazlar” tespiti oldukça değerli bir formülasyondu ve gerçekten o zamanın şartlarını betimlemek için kullanışlı bir ifadeydi. Ancak şimdiki zamanda bile Kürt sorunundan bahsederken tamamen 90'lı yılların parametreleriyle konuşmak çok anlam ifade etmiyor.

İsimler hiç önemli değil. Beni ilgilendiren şey kullanılan dil, söylem, üslup ve tarzdır. Kimsenin iyi niyetinden kuşku da duymuyorum. Ancak biz sanki şu anda, bir zaman dilimi içinde yaşamıyormuşuz gibi ya da 2013'e özgü bir dönemde değilmişiz gibi; sanki AKP yönetiminde Kürtlerin maruz kaldığı eşitsizlikler hakkında bir arpa boyu yol kat edilmemiş, değişim sadece bir alanda olmuş, sadece laikçi vesayet geriletilmiş gibi ajitatif ifadelerle yorumlar yapmak diyalog sürecine zarardan başka bir şey getirmiyor.

Kürtler ancak ve ancak boyun eğdirildikleri zaman Türklerle eşit olabiliyorlar veya Kürtler eğer Kürtlüklerini savunmazlarsa, Kürtler eğer Kürtlüklerini vurgulamazlarsa Türklerle eşit olabiliyorlar… gibi tespit ve yaklaşımlar günümüz Türkiye'sini ne kadar açıklayabilir?

 Bu türden kışkırtıcı yaklaşımlar yeni Türkiye'ye egemen olan siyasî ve global koşullar altında ve bu yeni siyasî koşulların (ister post-seküler deyin, ister post-nasyonalist deyin) harekete geçirdiği daha barışçı sosyolojik zemin üstünde ne kadar anlamlı hale getirilebilir?

Üstelik bazı Kürtler ancak ve ancak zor yoluyla başka Kürtlere boyun eğdirerek “siz Kürt'sünüz bunu bilin” demediler mi? Kürtlere Kürtlük bilinci katmak nev'inden üstenci elitist misyonlara saplanıp kalmanın kimseye faydası olmuyor. Kürtler Kürtlüğün bilincinde olmamak gibi bir yaftalamaya maruz bırakılamaz. Kürtler böyle bir aşağılamaya maruz bırakılamayacak kadar her şeyin bilincindedirler, farkındadırlar.

VAR OLAN SÖYLEMİN DEĞİŞİM İHTİYACI

Kendilerini Kürtlerin yegâne dillendiricisi sananlar ister İslami Kürt ister sosyalist Kürt olsunlar kendilerini ajitasyondan kurtaramazlar.

Kürtlerin hisler tribününe oynamak (aslında bazen yazarlar sadece kendi hislerini oynuyorlar) modası geçmiş bir yöntemdir ve başka bir dert adına (devlet fetişizminin Kürt versiyonu adına) Kürtlerin ezilmişliğini, dışlanmışlığını sömürmek anlamına gelir.

Basitçe şunu söylemek istiyorum: Geçmişte son derece gerçekçi olan “bu ülkede Kürt olunamaz” türünden tavır alma pozisyonları ve dil kullanımları bugün artık iyice geride kalmış hatta birçok durumda fazlaca sündürülmüş gözüküyor. Mağduriyet dili eskidi. Artık yeni bir konum lazım.

Üstelik bu türden son derece eskimiş eleştirilerin yöneldiği yeni siyasî aktörler kimlerdir diye sormak lazım. Bunlar CHP ve MHP iseler, bu eleştiriler zayıf kalır çünkü diyalog sürecini onların yönetmediği aşikârdır. İçinden geçtiğimiz dönemde “bu ülkede Kürt olmanın imkânsız olduğunu” söylemek çok sakil durmaktadır ve bu türden bir söylemi hiç usanmadan parlatmanın retorik değeri önemli olabilir ama bu retorik değer dışında diyaloğu zora sokmaktan öte Kürtlerin lehine fazla bir anlamı yoktur.

Çünkü hissî, retrospektif ve alışkanlığa dayalı bir bilgiyi yansıtır ve bu durum hâlâ sadece mazlûmiyetin ve maduniyetin dilini kullanmaya ve bu dili kullanmaktan kurtulamayışa işaret eder.

Elbette Kürtlerin mazlûmiyeti, mağduriyeti, ezilmişliği sona ermiş değildir ve bu kurbanlaştırmalara dayalı hislerin 10 yılda unutulması mümkün olmadığı gibi unutulmasını beklemek de insanca değildir, ama milyonlarca insanı ilgilendiren bir soruna ilişkin olarak entelektüellerin her iki taraftaki ölümler nedeniyle açık duran yaraların kapanmasına katkıda bulunacak şekilde bir dil kullanmaları ve akan kanın durmasını şu anda öncelikli bir amaç haline getirmeleri daha mâkul değil midir?

Çünkü akan kan ilanihaye durmadıkça, bu trajedi sona ermedikçe entelektüellerin eleştirilerini şimdi ve gelecekte sağlıklı biçimde ele alma imkânını da kaybederiz.

Entelektüellerin gelecek adına retorik üstünlük kurmaktan başka dertleri olmazsa, dillerinin içinde birikmiş kini veya ezilmişliği tecelli ettirmekten başka ne işe yaradıkları sorulmaz mı?  Kürt sorunu büyük oranda bir onur sorunudur.

Kurban edilmişlik söyleminin devam etmesinin sebebi budur. Ama Mutlak bir Mazlum dilini hiç durmaksızın sahiplenmek yerine “ben Kürt'üm kardeşim, kadimden beri Kürtçe konuşurum ve işte konuşuyorum ve Kürt olmaktan da gurur duyuyorum” demek daha onurlu olmaz mı?

Böyle demek ve eskiden Kürtlüğü talep ettiğin için seni mahkûm eden bir ulusalcılığın sistemin marjlarına düştüğünü görerek çözümün diliyle konuşmak daha vakur bir duruş değil midir? Dışlanmışlık ve yok sayılmışlık söylemini biteviye, hiç değişmeksizin yinelemek yerine bambaşka bir duruşa ihtiyaç yok mu artık? Eski pozisyonun dili tüketilmiş değil midir?

Yenilmemek için yenilenmek gerek. Elbette AKP döneminde alınmış haklar yetersizdir, ama milli eğitim denen süreçte bile Kürtçe dili seçmeli olarak öğretilebiliyorsa ve bunun da ilerisinde anadilde eğitim hakkı ciddiyetle konuşuluyorsa, özel ve resmî medyada Kürtçe yayın yapılıyorsa, mahkemelerde Kürtçe savunma yapmak serbestse, Kürtçe vaaz önünde engel yoksa, adem-i merkeziyetçilik, AB yerel yönetimler şartı, yeni anayasa gündemdeyse… ülkeyi halen daha 1990'ların diliyle yorumlamanın manası nedir?

Elbette ki reformlar, haklar ve özgürlükler daha istenen düzeye çıkartılmış değildir ama sürekli gerilimi diri tutacak şekilde keskin bir dil tercihinde bulunmanın Kürtlere faydası olabilir mi?

Bu epistemik şiddetin psikolojik sebepleri nelerdir? Psikolojik sebepler dili bu kadar umarsızca eğip bükmeyi meşru kılabilir mi? Bazı köhnemiş eleştirilerle Kürt halkına bilinç kazandıracağını sanmak bir yanılgıdır. Kürtler onların sandıklarından daha bilinçlidirler.

Bazıları Kürt halkının hakiki durumuyla empati kurmak yerine kişisel hırslarını yazıyorlar. Hâlbuki artık yepyeni şeyler ileri sürmek lazım “dün dünde kaldı cancağızım” diyor Mevlânâ. Diyalog sürecini Türkleri özne olarak sürdürmenin basit bir stratejisi gibi yorumlamanın biraz paranoyakça ya da biraz iyi niyet mahrumu, karşısındakini her daim kötücül kılan bir dilden başka ne anlamı var?

Hissî motivasyonlardan ve abartılmış kehanetlerden bağımsız olabilmek, şu bilge kâhin hallerimizi bir tarafa bırakabilmek, dili yumuşatabilmek, kişisel hırslardan arınmak entelektüel fikrî özerkliğin koşullarından değil midir?

*Doç. Dr., Süleyman Şah Üniversitesi

17 Mart 2013 Pazar

Kürt sorununda egemenlik kavramı veya efendileri çoğaltmak (1)

Bu ülkenin liberalleri, şiddet karşıtı solcuları ve diğer özgürlükçü kesimleri yıllarca milliyetçi devlet egemenliğinin eleştirisine eğildiler.

Daha doğrusu mücadelenin belirlendiği genel atmosfer devletin eleştirisi oldu. Üstelik devletin kutsallaştırılması ve bir fetiş haline getirilmesi, bu özgürlükçü zihinleri rahatsız ediyordu. Devleti aslî görevine, yani halka hizmete davet ettiler.

Özgürlükçü otonom entelektüeller devletin egemenliğinin bir gruba veya etnisiteye ait olması fikrini kabul etmediler hatta egemenlik kavramının kendisini bile eleştirerek, eşit vatandaşlığı ve müzakereci demokrasiyi savundular.

Ya egemenlik fikrine karşı çıktılar ya da egemenliğin devlete değil de her halükârda topluma, vatandaşların oluşturduğu geniş toplum kütlesine ait olduğunu öne sürdüler. Bu anlamda Kürtlere uygulanmış olan zulmü eleştirirken ve devletin egemenliğinin Türk etnisitesine ait olması gerektiği fikriyle mücadele ederken “Kürt etnisitesi devletin egemenliğinde pay sahibi olacaktır” gibi bir iddianın asla arkasında olmadılar.

Çünkü bu ülkede “devlet-toplum” ilişkisini “efendi-köle” ilişkisine çevirenlere karşı mücadele ederken egemen efendi statüsünü “ikileştirmeyi” hiç düşünmediler. Bizzat efendilerin oluşturduğu egemenliğe, onların hâkimiyetçilik ideolojisine karşı çıktılar.

Devletin sahibi olma fikrine bağlanan efendilik mitosunu eleştirdiler. Bu yüzden bazı Kürt entelektüeller arasında yaygın olan “Kürtler de devletin sahibi olacak” düşüncesi veya Kürtler de devletini alacak, umulur ki bu Türkiye olsun gibi tehditkâr retorikler “devlet fetişizminden” başka ne anlama geliyor?

Bu çok kibirli bir dil. Belki kibirli olmaktan çok müşteri yarıştıran bir dil. Kibir ise entelektüelin aklına yakışan bir tavır değil. “Eski madunun yeni kibri egemenin kibriyle yarışıyor ve egemen bir ortakçılığa dönüşmek için yanıp tutuşuyor mu acaba?” diye istifhamlar doğuyor.

Özellikle sızdırılan tutanaklardan sonra “egemenliği ikileştirme” ihtirası ortaya çıkıyor. Hâlbuki hakiki özgürlükçüler devletin egemenliği fikrine bel bağlamayan otonom entelektüellerdir, onların yorumlarında devlete sahip olacak bir “etnisite asabiyesi” ön plana çıkmaz.

Sürekli gerilime sebebiyet verecek şekilde kavgayı ve uzlaşmazlığı her dönemde canlı tutan bir dil tercihinde bulunmanın Kürtlere fayda getirmediğini görmek lazım. Öcalan'ın süzdürülmüş tutanaklarda Ermeni ve Yahudilere yönelik negatif ifadelerine bakılırsa “iki eşit halk” söyleminin sömürülmesiyle “Kürtler ve Türkler” ülkenin yeni efendilerine dönüştürülmüş oluyor.

Hâlbuki Orhan Kemal Cengiz'in de vurguladığı gibi “bizi özgürleştirecek olan tutum efendileri çoğaltmak değildir”. Eskiden ülkenin etnisiteye dayalı tek efendisi olsun istiyorlardı (Türkler). Şimdi Kürt entelektüeller iki efendi olsun: “Türkler ve Kürtler” diyorlarsa durum oldukça vahim demektir.

Çerkez, Laz, Gürcü, Muhacir, Arap, Ermeni, Rum, Yahudi, Süryani, Roman vs… nasıl hissedecek bu çift başlı egemenlik (efendilik) durumunda? Dışlama tek kanaldan gelirken şimdi çift kanaldan geliyor demeyecekler mi? Zazalara yönelik Kürtçü baskılar şimdi de sayıca az olan diğer etnisitelere mi yapılacak?

HAKİMİYET VE DİL İLİŞKİSİ


Bugün “gerilimden beslenerek” büyüme stratejisi bazı aydınların (Kürt veya Türk) düşünce merkezine yerleşen yoğun bir tutkudur kuşkusuz. İki sene önce başka bir gazetede dil sömürüsü başlıklı yazımdaki eleştirinin halen geçerli olduğunu görmek üzücüdür.

Yeni duruma adapte ederek hatırlatırsam sorduğum sorular şunlardı: Yarı-fantazmatik ifadelerden ne zaman kurtulacağız? Yazdıklarımızı akıl ve izan süzgecinden geçirmek için daha kaç kişinin ölmesi gerekiyor? İnsanları birbirine düşüren bir dil kullanmaktan ne zaman vazgeçeceğiz?

İçimizdeki vurucu söz söyleme ihtirasını dizginleyecek bir ölçüt, bir hassas terazi yok mudur? Metnin bütün yüzeyine dağılmış grafik göstergeleri her daim pervasızca kullanmak yüreklerde taşlaşmış olan soğumayı gideriyor mu? Barışa ne faydası var?

Ne kadar zülfüyâra dokunursak, ne kadar çıplak uyarıcı gibi kehanetler savurursak o kadar faydalı oluruz mu sanıyorlar? Bilmek ve anlamak çok zor. Lafı gediğine yerleştireceğim diye sürdürülen bir dil sömürüsü rahatsızlık vericidir.

Hırslı sözlerini hiçbir zaman için frenlemeyenlerin ihtirasından kaygı duymak lazım. Tanınıp bilinmiş sözcüklerin dört bir yanında barışçı olabilecek unsurlar uçup gitmiyor mu? Barış formunun görünür doluluğunu da alıp götürmüyorlar mı?

Aşırı bir dil kullanımının, bazı yazarların kalemlerini zehirli bir ok gibi kullanarak -iki tarafta da var olan yürek soğumasını dindirmek yerine- sözün büyüsüne, cümlelerin kuvvetinden gelen ihtirasa “tutkun ve tutuklu” kalmalarından başka ne anlamı var?

Bütünün ardında dolanıp duran bir coğrafî adlandırma; halkların birbirinden ayrılmışlığıyla bertaraf edilen bir mana ve inanç düzeni ve bu şekilde barışı zedeleyen yıkıcı bir sözcük oyunu dışında hiçbir şey birbiriyle örtüşmüyor.

Metnin ana çizgilerini vurucu cümlelerle ören bu tersine “hamaset”, bu tersine “delikanlılık”, bu etnik “kibir” aslında alaycılıkla perçinlenip didaktik bir alana demir atmıyor mu? Metin bir bomba gibi hep betona çakılıp parçalanıyor, sözcük bombardımanı her şeyi darmadağın ediyor ve “ortak alan” silinip gidiyor. Hatta ortak coğrafya kalmıyor.

Metni bu şekilde egemenliği altında tutan güç apaçık bir saldırışın cazibesidir; metne musallat olan gürültülü bir söylenip durma halinin ve onun verdiği bir esrimenin, garip bir vecd halinin dışavurumudur. Akrobatik söz dizim taktiklerinin; çözüm sürecini alttan alta kemirip duran tutumların; metinlerdeki öznelerden daha dolgun olan kelime taşıyıcıların arzuladığımız barış sürecine hiçbir katkısı yoktur.

Diyebilirim ki bu dil, kaybedecek hiçbir şeyi olmadığını düşünenlerin dilidir veya sırtında yumurta küfesi taşıyanların rikkatinden nasiplenmeyenlerin dilidir. Her daim kendisi için ve kendisi adına yürüyenlerin üslubudur.

Kürtlerin haklı talepleri kadir-i mutlak devlet egemenliğinden pay alma gibi güce tapınan küçük egemen düşüncesine ve buna dayalı hâkimiyet formlarına hapsedilirse Türkiye'de çoğulculuğun veya çokluğun pratiğini ya da siyasetini yapmak imkânsız hale gelir.

Kürt sorunu şu anda Türkiye'nin en önemli sorunudur ama tek sorunu değildir. Üstelik iktidar kavramını ve egemen/muktedirin pozisyon gerekliliğini sorgulayan bir dil ne zaman ortaya çıkacak? Günümüzde devlet egemenliği Tanrısal gücün laikleştirilmiş, dünyevileştirilmiş biçimidir, bu anlamıyla katı bir modernizmin ürünüdür.

Kürtleri 21. yüzyılda Türkiye içinde erken modernitenin açmazlarına hapsetmek isabetli bir entelektüel duruş değildir. Bu yüzden devlet egemenliğinden pay almak gibi bir dil üretiliyorsa, şunu hatırlamak gerekir ki, devlet egemenliği, hiçbir şeyin onun üstünde veya fevkinde olmadığı bir iktidar biçimidir.

Kürtleri de bu sekülarist şirke sürüklemek köhne modernist bir tutumdan başka bir şey değildir. Bize hakikatten kopmamış bir siyaset felsefesi gerekir. Devlet egemenliğinden pay alma gibi bir dil kullanımı ise bu siyaset felsefesinin etkisiz hale getirilmesine yol açar ve bütün meseleyi temsiliyetin parsellenmesine indirger.

 *Doç. Dr., Süleyman Şah Üniversitesi

 http://www.zaman.com.tr/yorum_kurt-sorununda-egemenlik-kavrami-veya-efendileri-cogaltmak-1_2065342.html     internet sayfasından alınmıştır.