Popüler Yayınlar

MEDENİYET etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
MEDENİYET etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Mayıs 2013 Pazartesi

Ner'de bir medeniyet or'da bir 'Yeni Yıl'! [Yorum - Alev Alatlı]


28 Aralık 2007


Ve illâ da "siyasî"! Hatta, sahici ya da öykünülen kültürel aidiyetin önde gelen göstergelerinden birisi!

İnsanoğlunun geçen zamana duyduğu huşu dolu saygı, zamanı birimlerle ifade etme çabasıyla sonuçlanmış.
Takvim denilen tertibin, tarım, av, göç gibi dünyevî işleri düzenlemekteki yararı bir yana, insanoğluna, her ne kadar tümüyle sanal ise de, bir tür idrak ve kontrol duygusu verdiği; kâinat ile kendisi arasında adeta bir tür bağlantı kurduğu kuşkusuz. 

Bu bağlamda "kutsal" bir tınıları da var; kehanet, fal gibi uğraşlar da takvimsiz olmuyor. Ancak, bilimsel temelleri ne denli gelişmiş olursa olsun, takvimler, bilimsel paradigmalar değil, toplumsal mutabakatlar olarak değerlendirilmek durumundalar. 

Zamana ilişkin en bariz birim, "gün." Bu hususta mutabakat evrensel olunca, sıra "ay"ın ve "yıl"ın tanımlanmasına geliyor. "Ay", adı üstünde, Ay'ın Dünya etrafında bir seferlik dönüşü; "yıl" da, Dünya'nın Güneş'in etrafındaki bir seferlik dönüşü. 


Burada da evrensel mutabakat tamam, şu şerhle ki, Ay'ın ve Güneş'in dönüş süreçleri, mutlak ve değişmez olmadıkları gibi, birbirlerine kesin olarak oranlanabilir de değiller. 

Yani? Yani, göksel cisimlerin hareketleri tam sayılarla ifade edilemiyor; oradan buradan sarkan birkaç dakika hep var. Yani, ister Milâdî, ister Rumî olsun, hiçbir takvim astronomik hareketleri tamı tamına yansıtmıyor; aralarındaki farklılıklar, küsuratı "yedirme" tercihlerinden kaynaklanıyor. 

Örneğin, bizim halen kullandığımız Milâdî takvim, Dünya'nın Güneş'in etrafındaki bir seferlik turunu esas alan bir formüle dayanmaktadır, küsuratı, 28 günlük Şubat'ta her dört yılda bir yirmi dört saat ekleyip 29 güne çıkarmak suretiyle halleder.

Dünya'nın Güneş etrafındaki dönüşünü bir yana bırakıp, Ay'ın Dünya'nın etrafındaki dönüşünü esas alan takvimler ki, İslam takvimi bunlardan birisidir, zamanı, aylarla sayar. 

Bir de her ikisinin karışımı olan Çin ve İbrani takvimleri formüller vardır ki, bunlar da hesaplarını Ay'ın tavafına göre yapar, Dünya'nın Güneş'in çevresindeki dönüşüyle senkron tutturabilmek için birkaç yılda bir, takvime bir ay eklerler. 

Bu uzunca girişten sonra, diyeceğim, pazartesi akşam 10,9,8... diye sayarak "gireceğimiz" yeni yılın "bilimsel" bir karşılığı olmayıp, keyfî bir iradeyi yansıttığıdır! Ve her keyfî irade gibi, ille de siyasî telmihleri vardır. 

Keyfî irade deyince, en sevdiğim anekdotlardan birisi Çar Deli Petro (1672-1725) zamanında geçiyor. 988'de Hıristiyanlığı kabul etmeden önce, Ruslar, tabiat ile haşır neşir tüm diğer kavimler gibi, yeni bir yıl deyince, karların eriyip, doğanın yeniden canlandığı baharı düşünüyorlar ki, bu genellikle martın sonlarına denk gelen bir süreç oluyor. 


İlk yaz ya da "üç aylar" dedikleri süreç 22 Mart'ta gecenin gündüze eşitlendiği gün başlıyor; "yeni yıl" kutlamaları da o gün oluyor. Hıristiyanlık'la birlikte, "Çağdaş Bizans"ın usullerini kabullenmek farz oluyor. 

Bizans'ın kullandığı takvim de "Julian" takvimi dedikleri takvim ki, İsa'dan 45 yıl kadar önce Roma İmparatoru Sezar'ın kabullendiği, Dünya'nın Güneş'in etrafındaki hareketini esas alan 365 günlük takvimdir. Julian takvimi uyarınca, yeni yıl, 1 Mart'a çekiliyor ve sabitleniyor. 

Halkın da buna pek bir itirazı olmuyor. Derken, Ortodoks kilisesinin ünlü İznik konseyleri toplantıları araya giriyor; birtakım yeni dinî yasalar ortaya çıkıyor; bunların arasında yeni yılın bundan böyle 1 Eylül'de kutlanması fermanı da var. 

Rus köylüleri, bu yeni yasayı yadırgamakla birlikte, kiliseye saygılarından kabulleniyorlar. (1348) Üvez ağaçlarını kırmızı elmalarla süsleyip, yeni yıl kutlamaları yapıyorlar. 

Bundan üç asır kadar sonra Deli Petro'nun aylarca süren bir Avrupa seyahati var; bu uzun gezinin sonunda ülkesine geri dönen çar, (1699) yeni yılın bundan böyle 1 Ocak'ta kutlanacağını söylüyor; üvez ağacını atıyor yerine çam ağacı süslüyor. 

Meğer, gezdiği Protestan Avrupası ülkeleri böyle yaparlarmış. Ne ki, bu defa kıyamet kopuyor. Pek ender rastlanır bir cesaretle dini bütün Ortodokslar çarı protesto ediyorlar. 

Gerekçeleri de şöyle: "Bu işte bir hile var; çünkü aklı başında hiçbir Tanrı, yeni yılı ocak gibi karanlık, soğuk bir ayda başlatmaz!" Ne ki, emir demiri kesiyor, Rusya '17 devrimine kadar Sezar'ın takvimi kullanmaya devam ediyor. 

Bu arada, Katolik Avrupalılar 1582'den itibaren Gregoryen takvimi kullanırlarmış ki, bu da Hz. İsa'nın doğumunu 11 gün önceye sabitliyor. Zamanla, Protestanlar da Katoliklere katılıyorlar, Rusya, İsa Peygamber'in doğum gününü tek başına kutluyor. 1929'da Bolşevikler bunu da yasaklıyorlar; 1949'a kadar Rus evlerinde çam ağacı, neredeyse ihanet-i vataniye simgesi sayılıyor; nedeni de çam ağacının Alman geleneği sayılması. 1987'de yapılan bir araştırmaya göre halen yeryüzünde kullanılan yaklaşık 40 farklı takvim -ve dolayısıyla "yılbaşı" var. 

Bu takvimlerin temelleri üç aşağı beş yukarı aynı olduğundan, yansıttıkları kültürel tercihler itibarıyla anlamlılar. 

En yaygınlarından birisi, Doğu ve Güneydoğu Asya'da, Kore'den, hatırı sayılır Çin nüfusu olan Malezya'ya kadar kullanılan Çin takvimi. Bu geleneksel ay takvimine göre, yeni yıl, baharda. 

Örneğin, Tayland'da, nisanda pek renkli bir biçimde kutlanıyor. Japonya da 1873 Batılılaştırmacı Meici reformlarına kadar bu takvimi kullanmış. Şimdi artık, bizim gibi onlar da Gregoryen takvimini kullanıyor, yeni yılın ilk günü 1 Ocak. Ancak, bizden farklı olarak, Japonlar, tarihi değiştirmekle yetinmişler. 

Kutlamalar, 1873'ten önceki gibi. Örneğin, yeni yılın ilk şafağı önemli. "Hatsuhinode" derler, güneşin ilk ışıklarını görmek için en iyi kimonolar giyilir, Şinto tapınaklarına gidilir. Yeni yılda yapılan ilk işin hatta görülen ilk rüyanın kaydı düşülür ki, bu da iyileştirici bir muska gibi görev yapar. 

Kendisine özgü takvimi olan bir diğer ülke Hindistan. 1957 Takvim Devrimi ile "Ulusal Hindistan Takvimi" değişmiş, yerini "lunisolar" denilen, Güneş ve Ay takvimlerinin bileşkesi almış. Burada, yıla geleneksel Hint ayları ile başlanıyor. 


Ayların isimleri değişmezken, Gregoryen takviminin dört yılda bir, yıla bir gün ekleme yöntemi kullanılıyor. Dinî bayramların hesabını, Hindistan Meteoroloji Bakanlığı yapıyor ve ilan ediyor. Buna karşın, Hindistan'da "millÎ" bir takvimin varlığından söz edilemiyor. 

Merkezî yönetim, Gregoryen takvimini kullarken, yerel yönetimler ve cemaatler, bölgesel, dinî ya da etnik geleneklerine uygun kendi takvimlerini kullanıyorlar. Bu bağlamda, Hindistan'da "yeni yıl"a herkes bir başka günde giriyor. 

Halen İsrail'in resmî takvimi olan İbrani takvimi de bir başka âlem; özde "lunisolar," ancak gözlem değil, hesap üzerine kurulu; aşai rabbani olarak bilinen toplu dua günlerini temel alıyor. 

Zaman, on dokuz yıllık devridaimler olarak düşünülüyor; bu süreçte ayın kaç kez hilal olarak görüneceği hesaplanıyor (ki, bu, 235 defa olurmuş) ve aylar buna göre 29 ya da 30 gün olarak tanzim ediliyor. Yıllar "Yaradılış"tan itibaren sayılıyor; bu tarih Julien takviminde 7 Ekim 3760'a tekabül ediyor. Her yılın, "Yeni Yıl"ı, farklı bir tarihe ve güne düşüyor.
 

Diyeceğim şu ki, pazartesi akşamı, ister allanıp pullanıp gezmelere çıkalım, ister başımıza yorganımızı çekip uyuyalım, "Yeni Yıl"a giren, benimsediğimiz kültürümüz; dünya değil, kâinat hiç değil. Buna karşın, dua, hep aynı dua; Allah hepimize güzel günler nasip etsin.

22 Nisan 2013 Pazartesi

İSTANBUL NE OLACAK? - ŞEHİR

Limitler ortada: İstanbul, fiziksel büyüme sınırlarına gelip dayanmış bulunuyor. Daha fazla büyüyemez. 

Geçen yüzyılın ikinci yarısından başlamak üzere İstanbul’u hormonal olarak büyütenler bugün de şehri, çılgınlıkların yaşanacağı mahşer alanına çeviriyorlar.

1950’de Amerikalıların bize uygulattığı Marshall yardım planı Anadolu’yu insansızlaştırdı, Özal’dan bu yana ve ağırlıklı olarak son 10 yılda takip edilen küresel politikalar tarımı öldürüp süreci hızlandırdı.

Her yeni proje, nüfusu milyonlara katlayacak özellikte. “Üçüncü köprü” ve “ikinci boğaz” ilave milyonların İstanbul’a akışını hızlandıracak.

    Ulaşım teknolojisinin böylesine geliştiği bir dünyada İstanbul’a yüklenmek akıl kârı değil. İstanbul’un sanayi ve ekonomi ihtiyacını “içinden deniz geçen ikinci şehir Çanakkale”yi İstanbul’a yardımcı bir şehir olarak dizayn etmekle karşılamak mümkün.

    Bundan sonraki aşamada İstanbul “nicel” değil, “nitel bir değişim” geçirmeli; ticaret, turizm, spor, sanat faaliyetleri, bilim ve kongre merkezi olmak gibi.

Sanayinin ağırlığını Çanakkale’ye ve yatırımların önemli bölümünü Anadolu’ya kaydırmak nüfusu da makul çizgiye çeker.

O zaman İstanbul’u mutlak bir çekim merkezi olmaktan çıkartıp, başka merkezler haline getirebiliriz. Küresel sermayenin ağına ve dağıttığı mevzii/yerel rantın hırsına yakalanmış Türkiye’nin takip ettiği tarım politikası buna müsaade etmiyor.

    Şehrin hayatiyeti, fiziksel ve parasal sermayesinin hacmiyle değil, toplumsal sermayesinin zenginliğiyle ölçülür. Asıl sermaye güçlü ailedir.

Aileyi, komşuluk ilişkisini, akrabalık bağlarını, mahalle kültürünü temel alan şehirlerde medeniyet neşvü nema bulur.

Mahalle çok-merkezlidir, Osmanlı’da mahalle “insan merkezli-şehir” esasları üzerine oturtulmuştur, dışarıdan gelen insanları filtreden geçirip bedevi olmaktan çıkarıp haderileştirir.

Mahalle aynı zamanda merkezî yönetimin de temelidir. 1924’te Yerel Yönetimler Yasası çıktığı zaman, Bursa halkı valiye gidip “Bundan sonra kendi kendimizi idare edemeyecek miyiz?” diye sorma lüzumunu hissetmişlerdir.

    Medeniyet ve umran devletin işi değil, toplumun işidir. Şu anda kent, ranttan başka gözü hiçbir şey görmeyen kent bedevilerinin istilası altında.

Çölün istilacı bedevileri, şehri badiyeye çeviriyor, eski sakinlerini de bedevileştiriyorlar.

    İstanbul fetihte 50 bin idi, uzun zaman sonra 100 bin oldu, derken 500 bin ve 1 milyon. Bugün 15 milyon, şimdi 40 milyon nüfusa göre planlanıyor.

Bütün projeler “çılgın!” İçinden deniz geçen tek şehirdi, yeni projeyle iki denizin içinden geçtiği metropol olacak.

“Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar” diyen Akif’in şiirlerini okuya okuya İstanbul’un tarihini ve medeniyet mekânlarını tahrip ediyorlar.

    Kendimize soralım:

Neden? 

Zorumuz ne? 

Neden 40 milyon insanı aynı mekân üzerinde yığıyoruz? 

Neden Anadolu’yu insansızlaştırıyoruz? 

Neden güzelim Üsküdar Haydarpaşa arası sahili New York’un ucube, göğüslere sıkıntı veren Manhattan’a çeviriyoruz? 

İzmit-Tekirdağ arası milyonlarca insanın yaşadığı mekâna artık “kent” de denemez. Bu başka bir şey! Bu kent kültürünü nereden aldık, hangi İslamî kitapta okuduk? 

Kur’an’da helak olan kentlerin kıssalarını hiç mi hatırlamak gerekmez? 

Efendimiz’in sünnet ve siretinin hayat bulduğu Medine böyle mi idi? 

Hangi İslam filozofu veya fakihi böyle bir şehir modelini savundu? 

Hiç mi muhafaza edebileceğimiz değer kalmadı? 

Nasıl olur da aile, sokak, akrabalık, mahalle ve şehri böylesine vandalca tahrip edebiliyoruz?

 Dünün İslamcılarının diktiği devasa gettolara bakıyorum. Meğer dindarlıkları ne büyük bir hırs ve ihtiras biriktirmiş!

    Şehirler müennestir, iktidarlar müzekker. Şehirler narindir; bilgi, hikmet, irfan ve merhamet sahibi şehr-i eminler tarafından yönetilir.

 Fıtrat bozuldu, ekolojik denge altüst oldu. “İstanbul” isimli çaresiz kadını onu öldürmeye azmetmiş küresel kabadayının elinden kurtarmak hepimizin görevi.

12 Nisan 2013 Cuma

Kimlikler çağında kendimiz olmak mümkün mü?

İhsan Dağı
i.dagi@zaman.com.tr
Kendi kimliklerimizi alabildiğine teşhir ederken ‘öteki’ kimlikten insanlarla yaşamakta zorlanıyoruz. Türkiye de zorlanıyor, Avrupa da.

Yeni çağın temel paradokslarından birisi sanırım bu. Modern dönem insanı kimliklerini yeniden keşfediyor.

Kendimizle iç yolculuğumuzda ve etrafımızla ilişkilerimizde kimlik vazgeçilmez bir ayraç, pusula ve sığınılacak bir liman. Ne kendimizi, ne başkalarını onsuz tanımlayabiliyoruz.

Peki, ‘öteki’nin kendi kimliğiyle ilişkisini de normal, meşru ve makul görüyor muyuz? Farklılıkların daha görünür olduğu bir dünyada ‘farklı’ olanla birlikte nasıl yaşayabiliriz? Sorun, kimlikler dünyasına sıkışmış insanların ‘farklı kimlikler’le ilişkisinde düğümleniyor.

Farklı olanı normal, meşru ve doğal kabul etmeden kendi kimliğimizin de normalliğini, meşruiyetini ve doğallığını inşa edemeyiz. Farklılıkları genellikle medeniyetler düzeyinde ifade ediyoruz.

Batı medeniyeti, İslam medeniyeti, Çin medeniyeti vs. Peki, medeniyet düzeyinde bir kültürel kimlikten söz ederken ‘birey’i ne yapıyoruz?

Birey, tek bir insan, koca bir tarihsel inşa sürecine ve kurumlarına sahip devasa bir medeniyet parantezinde kendini nasıl özgürleştirecek, kendileştirecek, özgünleştirecek?

Demek istediğim şudur ki, kimlikler meşru, normal ve doğaldır, ancak kimlik siyasetinin labirentlerinde ‘birey’i, yani kendimizi kaybetme riski de var.

Ayrıca her kültür kendi içinde farklı kültürel kimlikler ve de ‘farklılıklar’ taşıyan bireyler barındırır. Bunlara yönelik olarak ‘kimlikler’ ne diyor?

Onların özgürlüğünü ve özgünlüğünü tanıyor mu? Baskın tek medeniyet karşısında diğer medeniyet ve kültür çevrelerine yaşam alanı açmak için kullanılan ‘çok kültürlülük’ kavramını medeniyet-kültür düzeyinin alt katmanlarına da çekmek zorundayız ki baskın medeniyet karşısında özgürleşen diğer medeniyetler içinde kalan ama kendi medeniyeti içinde de özgünlük ve özgürlük talebi olanlara yaşam alanı açabilelim.

Her medeniyet çevresi kendi başına değerlidir, her kimlik saygındır ama medeniyetler ve kimlikler kendi ‘alt unsurlarına’ değer yüklemedikçe, onları saygın bulmadıkça bir tür zorlayıcı kültür hegemonları olarak meşruiyetlerini kaybederler.

Baskın medeniyet-kültür çevrelerine karşı farklılık talep eden bir medeniyet, farklılık talep eden ‘kendi mensupları’nın farklılıklarını ‘tanımıyorsa’ kendi talebinin zeminini de imha etmiş olur.

Bütün bunları dün katıldığım bir konferans çağrıştırdı; Hacettepe Üniversitesi’nin Göç ve Siyaset Araştırmaları Merkezi’nin düzenlediği “Avrupa’da Göç, İslam ve Çokkültürlülük” konferansı. Konu, Avrupa ve çokkültürlülük olunca İslamofobiden ırkçılığa, Avrupa’da Türklerin ve Müslümanların karşılaştığı sorunlar gündeme geldi.

En ilginç konuşmalardan birini BM Özel Raportörü Doudou Diene yaptı. Diene, Avrupalı Müslümanların yakınmak yerine İslamofobi’ye karşı yeni bir dil geliştirmeleri gerektiğini söylüyor; ‘ideoloji yerine etik, teoloji yerine insan hakları’ ekseninde yeni bir paradigmaya ihtiyaç var.

Bu, son derece anlamlı bir pozitif siyaset biçimi. İslamofobi, ırkçılık veya ayrımcılığa karşı Müslümanların Avrupa’da verecekleri mücadelede ‘insan hakları’ dili ve zemini kadar etkili olabilecek ne var ki?

Böylece modern dönemde Müslümanlarla Avrupa-Batı arasında kurulan ilişki de tersine çevrilebilir.

‘Avrupa’yı kendi silahıyla vurmak’tan söz etmiyorum, Avrupalı Müslümanların Avrupa demokrasisini, insan hakları rejimini ve hukuk devleti nosyonu ırkçı ve İslamofobiklerin yıkıcı baskılarından kurtarmaya katkıda bulunabileceklerini ifade ediyorum.

Çünkü Avrupa’da yükselen ırkçılık ve İslamofobi, sadece Müslümanları değil Avrupa demokrasisini de tehdit ediyor.

Müslümanlar neden ‘doğru yolu gösterici’ bir rol oynamasınlar ki? Bu ise kimliklerimiz kadar bireyselliklerimizle de var olmayı gerektiriyor.

http://www.zaman.com.tr/ihsan-dagi/kimlikler-caginda-kendimiz-olmak-mumkun-mu_2077113.html
 

12 Mart 2013 Salı

İBN HALDUN'UN "ASABİYE" KAVRAMINI NASIL ANLAMALIYIZ? - @ChevalierdesMot

 Doç. Dr. Ayhan Tekineş'in "RUH VE MANA MEDENİYETİNE DOĞRU" makalesine @ChevalierdesMot tarafından yazılan yorumdur.

İbn Haldun'un "asabiye" dediği bugünkü kavramlarımıza göre sosyo-politiko-ekonomik (SPEsel) bağlılıktır. Medeniyetlerin temel taşları iste bu SPEElerdir (sosyo-politiko-ekonomik entiteler), Fethullah Gülen'in sandığı gibi fertler değil. 

@ChevalierdesMot
SPEElerse kimliklerini yasalarıyla (dinleriyle) oluşturdukları milli(kültürel) yapıları ve de liderleriyle (ümmetleriyle) ifade ederler. Medeniyetleri oluşturan fertler değil, iste bu SPEElerdir. SPEEler bir orkestranın değişik enstrümanları olarak da algılanabilir, bu enstrümanları akort ederek birbirlerini bütünleyici bir şekilde bu kubbede hoş bir seda çıkarmanın adıdır medeniyet.

Yukarıdaki yazıda Fethullah Gülen, Toynbee ve diğerlerinin ihmal ettiği en temel kavram "yasa" kavramıdır, nitekim bu SPEElerin Yasama Haklarını kullanarak kimliklerinin belirgin bir şekilde, gösterilip idame ettirilmesini sağlar. Medeniyeti doğuran iste bu kimliklerinden şüphe edilmez SPEEler arası uzlaşma ve bütünleşmedir. 

Fethullah Gülen ve de bu makaleyi hazırlayanların medeniyet konusun açıklığa kavuşturabilmek için en az su kavramları yerli yerinde kullanarak, kavram kargaşasına düşmeden bu isi yapmaya çalışmalarını tavsiye ederim: bunlar Kur'an'a göre su kavramlardır "millet, kavim, ümmet, din ve de en önemlisi dilek (Arapça "Sha" in SHA-Allah'taki "SHA" kavramlarıdır). 

Yukarıdaki makalede "din" kavramı "yasa"'dan yalıtılmış Yunan-i Atike’nin "din" kavramı gibi kullanılıyor. "millet" de "kavim" gibi kullanılıyor, hâlbuki "millet" "kültür" kelimesinin kullanımını içerir "ulus/kavim" apayrı bir kelimedir Kur’an’da. 

"Ümmet(liderler)" kelimesi de tamamen ihmal, dilek(sha) ise ortalıkta yok tabii. Ibn Rushd'e göreyse "politika/siyaset" dilekle (sha ile) ilgilidir. Buna göre diyebiliriz ki medeniyetleri oluşturan SPEElerin önderlerinin (ümmetin fertlerinin) dileğidir (sha). 

Dikkat edin "SPEE'nin dileği (sha)" demiyorum, çünkü Kur'an da bu kelime hiç bir zaman bir topluma yüklü kullanılmıyor. Yani Kur'an'a göre "SPEE'nin dileği (sha, İngilizce "will"'i" anlamsızdır.


Entité (fr) : entiti, tüzellik, özvarlık, antite, tüzel kişilik, [la] kendilik; varlık



11 Mart 2013 Pazartesi

MEDENİYETLERİN KADER GÖSTERGELERİ

Ahmet DAVUTOĞLU
Tarihin ibresi model ve sembol şehirler etrafında döner. Medeniyetlerin çöküşü bu sembol şehirlerin marjinalleşmesi ile neticelenir. Islam medeniyetinin geleceği de bugün iki şehrin kaderi ile belirlenecektir: Kudüs ve Saraybosna. Bu iki şehrin Islam kimliğinin muhafaza edilmesi konusunda Islam dünyasının göstereceği gayret Islam medeniyetinin geleceğinin de en önemli göstergesi olacaktır.
 
Medeniyetlerin yükseliş ve düşüşü şehirlerin kaderlerinde tezahür eder. Tarihin ibresi model ve sembol şehirler etrafında döner. Medeniyetler yükseliş dönemlerini sembol şehir ya da şehirlerle taçlandırırlar. Bunalımlar ise önce şehirlerdeki kimlik krizi ile kendilerini ortaya koyarlar.
 
Şehirlerdeki ruh—maddî tecessüm, keyfiyet—kemiyet dengesizlikleri medeniyet içi dengesizliklerin akislerinden başka bir şey değildir. Medeniyetlerin çöküşü bu sembol şehirlerin marjinalleşmesi ile neticelenir.
Sodom ve Gomore'den New York'a kadar medeniyetler kurdukları şehirlerde tecessüm etmişler ve güçleri nisbetinde bu şehirleri insanlık tarihinin merkezî konumuna oturtmuşlardır. 
 
Antik Yunan medeniyetinin iniş çıkışları Atina şehrinin özellikleri ile aynîleşmiştir. Eflatun ideal şehir—devletini tanımlarken içinde yaşadığı şehrin bunalımlarını da ortaya koyma çabası içindedir. Iskender dönemi zengin kültür kaynaşmasının ve eklektrik oluşumunun en güzel misali Iskenderiye'dir. Sezar döneminde her yol Roma'ya çıkmış; Marcus Aurelius'dan sonra yollar yeni yörüngeler aramaya başlamışladır. Modern dönem için de durum farklı değildir. 
 
Fransız devrimi ve Napolyon Paris'i, endüstri devrimi ve 19. yüzyıl yeni sömürgeciliği Londra'yı tarih sahnesine çıkarmıştır. Üzerinde güneş batmayan imparatorluğun güneşi hep Londra'da doğmuştur. Dünya sisteminin merkez ülkeleri malları ile birlikte şehirlerini de ihraç etmişlerdir. 
 
1. Dünya Savaşı'ndan sonra New York'un yükselişi ABD'nin dünya sisteminin merkezî unsuru olma süreci ile koşut bir gelişmedir. 20. yüzyıl boyunca her para New York'a çıkmış ve New York'tan dünyaya dağılmıştır. Soğuk savaş dönemini Berlin şehrinin kaderinden daha iyi anlatabilecek hangi tasvir olabilir? Şehirlerin nabzını tutabilen tarihin nabzını da tutabilir.
 
Islam medeniyetinin iniş ve çıkışları da şehirlerin kaderi ile anlatılabilecek bir tarihî süreçtir. Yesrib'i Medinetü'l Münevvere yapan güç Islam medeniyetini de tarihin merkezine oturtan güçtür. Yesrip hicretle kimlik değiştirmiş ve adı ile özdeşleştiği medeniyetin yükselişinin de odak noktası olmuştur. 
 
Islam takviminin hicretle başlaması bir tesadüf değildir. Hicret bir Medine'den bir medeniyete geçişin başlangıcıdır. Bu başlangıç ile bütün bir medeniyet tarihinin akışı da yön değiştirmiştir. Islam medeniyeti bu başlangıçtan sonra hep yeni Medinelerin özlemi içindedir.
 
Medine kulluğun, hürriyetin ve gücün buluştuğu bir maddî mekandır. Mutlak kulluğa mutlak hürriyete ve mutlak güce açılmayan medinelerde Islam medeniyeti inişe geçmiş ve kendine yeni mekanlar aramaya başlamıştır.
 
Ikili kıyaslarla ortaya koymak gerekirse Delhi'nin fethi (1192) ve Bağdat'ın düşüşü (1258), Istanbul'un fethi (1453) ve Gırnata'nın nihaî sükutu (1492) birbirini takip eden olaylardır. Sanki ilahî irade bir düşüşün öncesinde başka bir merkezi hazırlamakta ve medeniyetin ruhuna sığınacak ve kendisinde tecessüm edecek maddî bir mekan oluşturmaktadır.
  
Şehirler medeniyetin tarihinin eksenindeki uzun dönemli devriliğinin odak noktalarıdır. Islam medeniyeti içindeki bunalım ve dönüşümler de en çarpıcı şekilde şehirlerin kimlik dönüşümleri ile ortaya konabilir. Delhi tarihin en eski medeniyetlerinden birini Islam medeniyetine eklemleyecek kimlik dönüşümünü yaşarken Bağdat yıkılmış, Istanbul yepyeni bir ruhî uyanışın maddî çerçevesini oluşturmaya çalışırken Islam medeniyetinin Batı eksenindeki en zengin kalesi Gırnata tarihe gömülüşün hüznünü yaşamıştır.
 
Islam medeniyetinin bu asırda yaşadığı bunalımı da en güzel şekilde şehirlerin serencamında yakalayabiliriz. Türk toplumunun bu asırda yaşadığı kimlik krizini Ayasofya'nın kimliksizliğinden daha güzel anlatabilecek hangi sembol olabilir? Türk toplumunun tarih içinde iddiasızlaştırılması ile Istanbul'un önemsizleştirilmesi ve çevreselleşmesi de birbiriyle uyumlu olgulardır.
 
Tarih içinde söyleyecek sözü, insanlığa sunacak mesajı olmayan toplumların gerçek anlamda kendilerine has şehirleri de yoktur. Bu asrın özellikle ikinci çeyreğinde sur—içi Istanbul'unda yaşanan cami katliamı ile aynı dönemde ideolojik düzeyde yaşanan redd—i miras aynı medeniyet bunalımının zihnî ve maddî akisleridir. 
 
Delhi'nin kesin bir kimlik değişimi ile Yeni Delhi olarak yeniden inşası Islam medeniyetinin hem sömürgecilik ve yeni—sömürgecilik karşısındaki gerileyişinin hem de uyanış çabalarının izlerini taşır. Tarih boyunca Islam medeniyetinin Hint eksenindeki Islamabad'ı olan Delhi terkedilmiş ve Islamabad yeni bir maddî çevrede yeniden kurulmuştur. 
 
Bu Islam medeniyetinin diğer medeniyetler ile karşılaştığı hattan merkeze doğru çekilmesinin de bir işareti olarak görülebilir. Hemen hemen bütün uluslararası Islamî kuruluşlarının bulunduğu Cidde şehri de bu medeniyet bunalımının tipik bir yansımasıdır. Cidde şehrinin yapılanması zihnî bunalımın maddî mekan içinde tecessüm edişinin en tipik misalidir. Yanlış yorumlanmış selefilik ile modernizmin gelenek—karşıtı çarpık sentezinin oluşturduğu bunalım Cidde şehrini doğurmuştur. Cidde Islam medeniyetinin kalbine 60 km. mesafede bir Amerikan şehridir.

Islam medeniyetinin geleceği de bugün iki şehrin kaderi ile belirlenecektir: Kudüs ve Saraybosna. Bu iki şehrin Islam kimliğinin mahfaza edilmesi konusunda Islam dünyasının göstereceği gayret Islam medeniyetinin geleceğinin de en önemli göstergesi olacaktır. Bu açıdan Ortadoğu Barış Konferansı ve Bosna krizinin uluslararası sistem ile Islam dünyası arasındaki ilişkilerin merkezine oturmuş olması da kesinlikle bir tesadüf değildir. 
 
Bugün Saraybosna ve Kudüs, Islam medeniyetinin Medine sembolleri olarak yaşatılmazlarsa gelecekte Istanbul için de benzer tehlikelerin ortaya çıkışına kimse engel olamaz. Inandıkları hayat tarzlarını şehir modelleri olarak hayata geçiremeyenler kendi kimliklerini de muhafaza edemezler. 
 
 
17.12.1994 - Ahmet Davutoğlu
 
 http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/columnistDetail_getNewsById.action?newsId=356   internet sayfasından alınmıştır.
 

RUH VE MANA MEDENİYETİNE DOĞRU

Doç. Dr. Ayhan Tekineş

Medeniyet, Arapçada şehir anlamına gelen ‘medine’ kelimesinden alınmış yeni bir isimdir. Me-de-ne fiil kökünden gelen medine, ikamet etmek mânâsındadır. Sınırları belirli yerleşim yerlerine veya düşmanlardan korunmak maksadıyla yüksek yerlere inşa edilen kalelere ‘medine’ denmiştir. 
 
Arapçada yerleşim yerlerinin küçükleri ‘belde’, büyükleri ise ‘medine’ diye adlandırılır. Yesrib şehri, Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem), hicretinden sonra ‘Medine’ ismiyle anılmıştır. Ayrıca İslâm dünyasında zaman içinde Medine-i İsfahan, Medine-i Mansûr (Bağdad) ve Kisra’nın şehri Medâin (şehirler) gibi on altı farklı şehir Medine adıyla anılmıştır.

Bazı dilciler, Medine’nin “dâne” fiil kökünden isim olduğunu söylemişlerdir. Bu kök, itaat, mülk, hüküm ve sultan gibi mânâlara sahiptir. Bu durumda ‘medine’ kelimesi, dîn ile aynı kökten gelmektedir ve belirli bir idare gücünü kabul edip ona itaat eden insanların yaşadığı yer anlamını ifade etmektedir. 
 
Nitekim Arapçada belirli bir idare gücünü kabul ettiği için şehirde yaşayanlara ‘medenî’, çölde yaşayanlara ise ‘bedevî’ denilmiştir. ‘Bedevî’ kelimesi aynı zamanda ‘hadarî’ (yerleşik) kelimesinin zıt anlamlısıdır. Ayrıca yine ‘dâne’ fiilinden gelen ‘deyn’ (borç) kelimesi ile de ‘medine’ arasında sorumluluk açısından bir alâka kurulması mümkün görünmektir.

Medine kelimesinin ifade ettiği olumlu çağrışımlar, Müslüman ilim adamlarını şehirde yaşamanın faziletleri üzerine düşünmeye sevk etmiştir. Hattâ ünlü filozof Farabi (ö. 339/950), felsefî sisteminin bir özetini yaptığı ve son kısmında siyaset felsefesine dâir fikirlerini ele aldığı eserine Mebâdiu ârâi ehli’l-medîneti’l-fâzıla (Faziletli şehir halkının görüşlerinin ilkeleri) adını koymuştur. 
 
O, Medine kelimesi ile belirli bir şehri kastetmemiş; kelimeyi kök anlamına uygun olarak hem ‘şehir’ hem de ‘yönetim/devlet’ mânâlarını çağrıştıracak şekilde kullanmıştır. İdeal devlet ve yönetim modelini ise şehirde yaşamanın erdemlerinden hareketle belirlemeye çalışmıştır. Ona göre her insan yaratılıştan birçok şeye muhtaçtır. 
 
İhtiyaçlarını karşılamak ve mükemmel bir insan olabilmek için başka insanların yardımına ihtiyaç duyar. İnsanlar arasındaki yardımlaşma ve iş bölümü şehirlerde daha kolay mümkün olduğundan, en üstün iyiliğe ve tam mükemmelliğe ancak şehirlerde ulaşılır. İnsanların mutluluğu elde edebilmek için birbirine yardımcı olduğu şehirler, ‘el-medînetu’l-fâzıla’dır; yani erdemli ve mükemmeldir. 
 
Erdemli şehirdeki insanlar, iyiliği elde etmek için iradelerini kullanır ve birbirine yardımcı olurlar. İyilik ortak paydasında birbiriyle yardımlaşan insanlar, erdemli şehirleri, mutluluğu gerçekleştirmek için şehirleri birbiriyle yardımlaşan milletler, erdemli milletleri, ortak özelliklere sahip milletler de evrensel faziletli yönetimi meydana getirirler. Böylece Farabi, faziletli şehir kavramından hareketle evrensel bir medeniyet telâkkisi ortaya koymaya çalışır.

Medeniyet kelimesi ile ifade etmemiş olsa da ‘medeniyet’ kavramını sistemli bir şekilde ilk ele alan tarihçi İbn Haldun’dur (ö.808/1405). O da Farabî gibi insanların bir arada yaşamalarının fıtrî olduğu düşüncesinden hareket eder. Filozofların “İnsan, yaratılış itibarıyla medenîdir” (Medeniyyün bi’t-tab’) sözünde belirttiği gibi insanların kendilerini korumak ve ihtiyaçlarını karşılamak için toplum hâlinde yaşamalarının zarurî olduğunu söyler. 
 
Ona göre, toplum hayatının devamı için gerekli bir başka unsur ise ‘egemenlik’ kavramıdır. Zîrâ insanların bir arada yaşayabilmeleri belirli kurallara uymalarına bağlıdır. İnsanların birbirine zarar vermemesi için kuralların uygulanmasını temin edecek bir idare etme gücüne (mülk) ve toplumu bir arada tutan ortak bir dayanışma duygusuna ihtiyaç vardır. 
 
İşte bu dayanışma duygusu bedevilerde ‘asabiye’ yani kan bağıdır. Ancak asabiye yalnızca kan bağından ibaret değildir. Bir topluluğu belirli bir gayede birleştiren onları topluluk kılan her bağ asabiye kavramı içinde değerlendirilebilir. Bu durumda asabiyeyi ‘içtimâî dayanışma duygusu veya şuuru’ şeklinde tanımlamak mümkündür.

İçtimâî dayanışma duygusu (asabiyye) bütün insan topluluklarında ortaktır. İbn Haldun, toplumsal dayanışma duygusu ile hareket eden toplulukların hadarî/şehirli, bedevî/göçebe olmak üzere iki ayrı ekonomik-toplumsal örgütlenme biçimine sahip olduklarını öne sürer. Hadarî olsun bedevî olsun her toplumun bir umranı vardır; bedevî umran zamanla gelişerek hadarî umran hâline gelir. 
 
Hadarî/şehirli umran ifadesi ise bugün bizim medeniyet dediğimiz kavrama yakın bir mânâ ifade etmektedir. Bu takdirde İbn Haldun’un medeniyet telâkkisinin temelinde Farabî’de olduğu gibi şehir yani medine olduğu söylenebilir. O şehirli olmayı topluluk bilinci üzerinden temellendirerek, şehirlilerin ortaya koyduğu maddî-mânevî gelişmişliği umran (imar etmek) olarak ifade etmiştir.

Batı dillerinde medeniyet anlamına gelen civilization (şehirleşme) 1835 yılından itibaren sözlüklerde yer almış yeni bir kelimedir. Başlangıçta İslâm geleneğine bağlı olarak civilization/medeniyet, ‘kültürün şehirlerde ortaya çıkan şeklidir’ diye tanımlanmıştır. Medeniyet konusunu tarih araştırmalarının merkezine yerleştiren ünlü tarihçi Toynbee, bu tanımı kapsayıcı bulmaz. Zîrâ tarihte şehir kurmamış medeniyetler de vardır. 
 
Ona göre her medeniyetin arkasında vahiyle belirlenmiş bir vizyon vardır. Bu sebeple o, medeniyetleri din eksenli sınıflandırmayı tercih eder. Ona göre kültür “bir toplumun üyelerinin, açıkça soya çekimden gelen düzenli davranışları dışında kalan içsel ve dışsal davranış düzenlilikleri”; medeniyet ise “içinde bütün insanlığın, herkesi kapsayan tek bir ailenin üyeleri olarak, tam bir uyum halinde yaşayabilecekleri bir toplum durumunu ortaya koymak için girişilmiş bir çabadır.” (Toynbee, 1/45, 46) 
 
Ancak Toynbee’nin arzu ettiği bu ideal durumun gerçekleşmesi için diğer medeniyetlerin her türlü iddiasından vazgeçerek Batı medeniyeti içinde eritilmesi gerekmektedir. Nitekim o, Batı Medeniyeti ile İslâm Medeniyeti’ni karşılaştırdığı bir makalesinde, İslâm’ı tarihten tamamen silinmesi gereken bir rakip olarak değerlendirir. (Canan, s. 40)

Farabi ve İbn Haldun’un yaklaşımlarında birleştirici ve mücerret bir medeniyet tanımı yapılmışken Toynbee, özellikle farklı medeniyetler arasındaki ilişkileri incelediği yazılarında medeniyetlerin ayrıştırıcı nitelikleri üzerinde durmuştur. Ayrıca medeniyet, Batı’nın maddî refah ve teknik açıdan ileri olduğu bir dönemde tedavüle sokulmuş bir kavram olduğundan, kısa zamanda teknoloji ve kalkınmışlık anlamları ile özdeşleştirilmiştir. 
 
Böylece seküler Batı dünyası hem kendi farklılığını ifade edecek hem de kendi dünya görüşüne evrensel bir imaj sağlayacak sihirli bir kavrama kavuşmuştur. Bu düşünceden hareketle bazı yazarlar, Batı medeniyetinin insanlığın ulaştığı nihai zirve olduğunu iddia ederek, diğer medeniyetleri geri ve çağdışı saymışlardır. 
 
Hattâ Huntington, tarihin sonunun medeniyetler çatışması ile gerçekleşeceğini iddia ederek, kültür ve medeniyet farklılıklarını siyasî hedeflerin gerçekleşmesine engel teşkil eden ve ortadan kaldırılması gereken hususlar olarak iddia etmiştir.

Kendi Medeniyetimize Doğru

Medeniyet yeni bir kavram olmakla birlikte modern dönemlerde siyaset ve tarih felsefesinde son derece önemli hâle gelmiştir. Bu sebeple İslâm dünyasında da birçok âlim ve aydın medeniyet kavramına ilişkin tahliller yapmışlardır. Meselâ Cezayirli düşünür Malik b. Nebi’nin (ö. 1973) fikirlerinde medeniyet kavramı önemli bir yer tutar. O, medeniyeti, antropolojik açıdan ele almak yerine fonksiyonel açıdan ele almak gerektiğini söyleyerek, kendi medeniyet anlayışını şöyle dile getirir: 
 
 “Medeniyet, maddî ve mânevî şartlar bütünüdür. Bu şartlar, bir cemiyete ve o cemiyetin her ferdine çocukluktan ihtiyarlığa, hayatının her devresinde, gelişmesinin her safhasında, ona lâzım olan desteği sağlarlar.” Ona göre, medeniyet birtakım ürünler meydana getirir, fakat ürünleri onu meydana getiremez. (Malik b. Nebi, 30, 31)

Günümüz âlimlerinden Fethullah Gülen Hocaefendi, medeniyetle alâkalı görüşlerini “Medeniyet veya Mefhum Karmaşası” ve “Kendi Medeniyetimize Doğru” adlı makalelerinde, ayrıca farklı eserlerindeki yazılarında dile getirmiştir. 
 
Hocaefendi, eskilerin medeniyeti “köy, kasaba, şehir nerede olursa olsun, insanî duygu ve düşünce etrafında toplanmış ruhların, insan olmalarını idrak şuuruyla bir arada yaşamaları” şeklinde tarif ettiklerini söyleyerek, birçok konudaki görüşlerine katılmadığı hâlde Farabi ve İbn Haldun’un yaklaşımlarına atıf yapmıştır. Böylece o, medeniyet kavramının kendi kültür dünyamızdaki köklerine işaret ederek, medeniyet kavramının Batı kökenli bir kavram olmadığına dikkatlerimizi çekmiştir.

Hocaefendi, değişik telakki, anlayış ve felsefelere göre pek çok varyasyonu olduğunu belirttiği medeniyet kavramının antropolojik bir yaklaşımla, “gelişmişlik veya az gelişmişlik açısından herhangi bir toplumda, insan hayatının her türlü organizasyonu ya da bir milletin düşünce, inanç, sanat telakkisi veya o milletin maddî-mânevî varlığına has evsâfın bütünü” şeklinde basitten mürekkebe doğru bütün tanımları kapsayacak şekilde üç farklı açıdan ele alarak tanımlamıştır. 
 
Ancak Hocaefendi de Malik b. Nebi gibi bu tür antropolojik tanımların meseleyi izahta yetersiz kalacağı düşüncesinden hareket ederek “bir medeniyetin bütün muhassalası ve verileri, o medeniyetin ta kendisidir.” diyerek, medeniyeti, amelî (fonksiyonel) bir fenomen olarak ele almak gerektiğine dikkat çeker. 
 
Bu takdirde medeniyeti onun kanaatine göre “maddî-mânevî bir kısım şartların bütünü ve bu şartlar da herhangi bir toplumda, o toplumu meydana getiren çocuk-genç-ihtiyar hayatın her basamağında ve gelişmenin her safhasındaki fertlere lâzım her şeyi vaadetmenin ve vaadettiklerini yerine getirmenin adı ya da kaynağıdır.” şeklinde ele almak daha yararlıdır. 
 
(Medeniyete yaklaşımları ve tanımları arasındaki benzerlik, Hocaefendi ile Malik b. Nebi’nin ıslahat projelerini karşılaştırmalı olarak incelemenin lüzumunu göstermektedir.) Medeniyet, bir fenomen olarak ele alındığı takdirde medeniyetin ne olup-olmadığına ilişkin mücerret tartışmalardan ve kavram kargaşasından da kurtulmak mümkün olacaktır. 
 
Ayrıca Hocaefendi, medeniyeti yalnızca teknik ilerlemeye ve maddî gelişmeye bağlamanın ve ondan ibaret görmenin doğru olmadığını medeniyetin ruhî ve zihnî bir vak’a (fenomen) olduğunu söyler. Bu sebeple medeniyet, “zenginlik, lüks, saray ve apartman gibi cismanî refah unsurlarında; istihsal ve istihlâk gibi bedenî duygu gayyâlarında aranmamalı, belki, görüş tarzı, düşünce sistemi gibi zihnî vak’alarda aranmalıdır” der. 
 
Maalesef dünden bugüne bir kısım kimseler, medeniyeti, refaha hizmet eden vasıtaların bolluk ve modernleştirilmesinde aradıklarından dolayı kitleleri hep aldatmışlardır. O, bu konuda şöyle der:
“Medeniyet başka, modernleşme başkadır. Birincisinde insan; görüşleri, düşünce tarzı, insanî yanlarıyla; ikincisinde ise bedenî hazları, yaşama vasıta ve imkânlarıyla değişip yenilenmektedir. 
 
Medeniyet ayrı, hayat standartlarının yükseltilmesi veya modernize edilmesi ayrı şeylerdir. İlim-teknik, giyim-kuşam medeniyet değildir; medeniyet zihnî ve ruhî bir vak’adır. Medeniyet, “ruhda, ruhun tekâmülünde ve insanın kendini yenilemesinde aranmalıdır.”

Din-Medeniyet İlişkisi

Dinî esaslar ve gayeler çerçevesinde gerçekleştirilen beşerî faaliyetler medeniyet olarak kabul edilse de medeniyet, bizzat dinin kendisi değildir. Dinin belirli bir zaman dilimi ve muayyen bir tarih diliminde hayata yansıması ve sosyal hayatı şekillendirmesi medeniyet olarak kabul edilebilir. Medeniyetin temel unsurları inanç, duygu ve davranış biçimleri ile teknolojidir. İnanç ve duygu davranış biçimlerini şekillendirir. İnanç ve duygu biçimlerinin kaynağı ise dindir. 
 
Bu sebeple bir medeniyetin bütünlüğünü sağlayan temel unsur dindir. (Whitehead, s. 194, 195) Ancak dinin esasları evrensel ve nihai olmasına karşılık medeniyet, zaman ve mekân ile kayıtlı beşerî bir faaliyet ve fenomendir. Nitekim Hocaefendi, “Medeniyet, zaman-şartlar-insan üçlüsü içinde ele alınarak, aklî ve mantıkî bir çizgide idealize edilmelidir” diyerek, medeniyetin her dönemin kendi şartları içinde yeniden şekillendirilmesi gerektiğine işaret etmiştir. 
 
Ancak o, yenilenme adına her hareketin ancak dinin ruh ve mânâsıyla beslenerek istikbal vaad edici olabileceğini de özellikle belirtir ve “Her yeni medeniyet, yepyeni bir aşk, yepyeni bir iman hamlesiyle ortaya çıkar. Bu aşk ve imanın olmadığı yerde medeniyetten de eser yoktur.” der. Zîrâ İslâm, tarih boyunca gerçekleştirilen her müspet hareketin ve hamlenin hep merkezinde olmuştur. Bu sebeple ilerleme ve kalkınma hamlelerimizin gerçekleşmesinde dinin merkezi bir misyonu olduğu unutulmamalıdır. 
 
 Hocaefendi, kendimiz olarak yeniden yapılanmada ve medeniyet adına kendi üslûbumuzu bulmada dinin önemini şöyle vurgular:

“Bugün toplumumuz, o muhteşem geçmişini üzerine bina ettiği kendi temel dinamiklerine yönelerek yeniden hayata “bismillah” deme mecburiyetindedir. Aksine, eğer o, dînî ve millî değerlerini canlandırıp hayata geçiremez ve kendi kültür mirası itibariyle dirilemezse, bugün içine sürüklenmiş olduğu kaoslardan, sırf bir kısım maddî imkânlar ya da teknolojik güç ve ilmî aktivitelerle sıyrılması zor görünmektedir. 
 
Bence bugün içinde bulunduğumuz değişik krizlerden sıyrılabilmek için, milletimizin hemen her kesiminde yeniden bir iman, bir aşk, bir heyecan ve bir ümit duygusu uyarmaya ve dinin kendi orijinalitesine uygun, çağın idrakine göre yeniden seslendirilmesine ihtiyaç vardır.”

Medeniyet, belirli bir dünya görüşü ya da inanç etrafında toplanmış insanların bütün faaliyetlerini ve ürettikleri eşyayı kapsar. İnsanları birbirine bağlayan görünmeyen bir bağın görünen yüzü gibidir. Medeniyet, yalnızca toplum hayatının sürdürülebilmesi için gerekli maddî imkânlardan ibaret değildir, o aynı zamanda ortak değerlerin inşa edilmesine imkân tanıyan bir güç kaynağıdır. 
 
İşte bu güç kaynağının merkezinde din duygusu vardır. Zîrâ Hocaefendi’ye göre bizim medeniyetimiz “dünya-ukbâ düşüncesini birden kucaklar.” Bu sebeple bizim medeniyetimizin en önemli şaheserleri mâbedlerdir. Medeniyet telakkimiz sanki mâbedlerde tecessüm etmiştir.

Duygu ve Düşüncede Yenilenme

Medeniyetlerin ortaya çıkışında insan unsuru çok önemlidir. Medeniyet, zaman ve mekân algısı kadar insan telâkkisi ile de diğer medeniyetlerden ayrılır. Batı medeniyetinin ortaya koyduğu maddî kalkınma ve modernleşmenin yanında insan benliğini azgınlaştırması neticesinde sınır tanımayan zulüm ve taşkınlıklar ortaya çıkmıştır. İslâm’a göre insan bir kul olarak, Yaratıcısına, bütün varlıklara ve diğer insanlara karşı sorumludur. 
 
Leonid Sykianien, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin medeniyet telâkkisini “Onun fikirlerinin temel prensibi; İslâm’ın geleneksel kaynaklarından süzülen entelektüel ve mânevî aydınlanmadır. Onun metodolojisi aşağıdan yukarıya doğru ve birey merkezlidir” şeklinde değerlendirmektedir. (Bir Medeniyet Öngörüsü, s. 34, 35) Nitekim Hocaefendi, medenileşmenin ancak hakiki insanî değerlerin diriltilmesi ile gerçekleşeceğini ifade eder. Ona göre, insanın gerçek mânâda medenileşmesi, duygu, düşünce, his ve irade gücüyle kendini gösterdiği anlara rastlar.

Medeniyet yalnızca nazarî ve maddî unsurlardan ibaret değildir; medeniyetin bir de ahlâkî yönü vardır. İslâm medeniyetinin en önemli ahlâkî ilkesi Hocaefendi’nin “yaşatma ideali” şeklinde ifade ettiği diğergamlık ve fedakârlık duygusudur. Ona göre gelecekte parlak bir medeniyet inşâ edebilmenin “En birinci yolu da mesuliyet şuuru ve mesuliyet ahlâkıdır.
 
Tamamen hareketsizlik bir ölüm ve çözülme, hareketteki sorumsuzluk ise bir kargaşa olduğuna göre bize, davranışlarımızı mesuliyetle disipline etmekten başka seçenek kalmıyor.” diyerek, medeniyetlerin inşasında ahlâk ve iradenin önemine vurgu yapar.

Hocaefendi, geçmiş medeniyetlerin inşâsında ferdî dehaların önemli bir yeri olduğunu, söyler. “Evrensel medeniyet havuzları ve kültür zenginlikleri” hayatı düşünerek yaşayan ve her anının kıymetini bilen hikmet erlerinin tefekkür harmanlarının ürünüdür. 
 
Bu sebeple “bugünkü nesillerin yetiştirilmesinde en önemli hususlar, onlarda sistemli bir tefekkür azmi uyararak, onların kendi iç dünyalarıyla varlık arasında gelip-gitmelerini, âfâk ve enfüsü bir kitap gibi mütalâa etmeyi öğreterek, onlara inanmayı, bilmeyi, araştırmayı, düşünmeyi sevdirmektir.” der. 
 
O, “hakikat aşkı ve sistemli düşünce zamanı gelince bir bir semerelerini verecektir.” der. Zamanı iyi değerlendirme, metotlu düşünme, aşk ve şevkle ilme sarılma medeniyetin ortaya çıkışında önemli esaslardır. Yeni nesillerin bu esaslar çerçevesinde yetiştirilmesi ile kendi medeniyetimizi inşâ etmemiz mümkün olacaktır.

Çevre ve Ortam

Medeniyetlerin ortaya çıkışında çevre ve toplumun önemli bir yeri olduğu kanaatinde olan Hocaefendi, milletlerin “iman, aşk, metafizik mülâhaza beşiğinde sallana sallana toprağa, insana ve zamana âdeta cennetlik değerler kazandırarak” kendi medeniyetlerini inşâ ettiklerini söyler. 
 
O, toplumun medeniyetin ortaya çıkışındaki yerini “Evet, dünkü ve bugünkü harika başarılar ve dünya çapındaki büyük oluşumlar, ferdî dehâların yanında, dehâ doğuran toplum yapısı, kâşifler yetiştiren müsait ortam ve kabiliyetlerin ortaya çıkmasını sağlayan genel atmosferle yakından alâkalıdır.” sözleriyle dile getirir. 
 
Toplum yapısı ile dehâların ortaya çıkışı arasındaki ilişkiyi kimsenin değiştiremeyeceği şeriat-ı fıtriye olarak nitelendirerek, zirveleşmelerin gerçekleşmesinde “vasat ve umumî atmosfer”in belirleyici etkenlerden birisi olduğunu şöyle ifade eder: “Hatta büyük istidat ve yüksek dehâların kabiliyet ve dehâlarını ortaya koymaları, çok defa umumî atmosferin müsaadesi ölçüsünde mümkün olabilmiştir.”

Medeniyete geçmek için toplumun hür ve bağımsız olması gerektiğini özellikle vurgular. Uyuyan milletimizin gafletten uyanmasının, üzerindeki baskılardan kurtulmasına bağlı olduğunu belirtir. Ona göre, medeniyet vak’asının en temel rüknü yetişmiş insan, en hayatî esası hür ve müstakil bir ülke, en kıymettar sermayesi de zamandır.

Geçmişte İslâm dünyasındaki büyük mütefekkir ve ilim adamları ile Batı Medeniyeti’nin gelişimine katkısı olan bilim adamlarını yetiştiren ortama dikkat edilmesi gerektiğini belirterek, “Hava, su ve kuvve-i inbâtiye ile beslenmeyen tohum çürümeye mahkûm olduğu gibi zeminini bulamamış dehâ da zebil olmaya mahkûmdur.” der. 
 
Toplum ile dahiler arasındaki ilişkinin karşılıklı birbirini besleyen bir ilişki olduğuna “Medenî insan, o vasatta, duygu ve düşüncesi itibariyle inkişâf edip gelişen ve geliştirdiği yüksek duygularıyla toplumun emrine giren insandır.” diyerek dikkat çeker. Gelişme ve ilerlemenin birkaç dâhinin ortaya çıkışına bağlanmasının tenasüb-i illiyet (sebep-sonuç arasındaki uyum) açısından doğru olmadığını şöyle ifade eder:

“O hâlde, yarınlar adına beklediğimiz şeyleri, müsait ortam, ilim aşkı, çalışma azmi ve metodolojinin birleşik noktasında aramalıyız. Vasat, ilim aşkını coşturup çalışma azmini de şahlandırınca, duyarlı gönüller bunu olağanüstü bir imtisasla bütün benliklerinde duyacak, değerlendirecek ve belli disiplinlerle hayata geçirecektir. 
 
Ardından yeni ilhamlar, yeni çağrışımlar, yeni terkipler, yeni tahliller “sâlih daire”si işlemeye başlayacaktır ki, bunu da entelektüel gayretlerin ve temel dinamiklere uygun, kendi doktrinine muvafık sistemlerin teâkubî bir ivme ile sürüp gitmesi takip edecektir..”

Aşılanma ve Değişim

Hocaefendi’ye göre bir medeniyet sadece insanların seçim ve iradelerine dayalı bir husus olarak şekillenmez. Aksine, medeniyetlerin, zamanın akışı içerisinde, eskilerin “telakkuh” dedikleri bir aşılanmadan geçmeleri söz konusudur. Zira her toplum, şöyle-böyle bir bedevîlik dönemi yaşadıktan sonra ilim çağına geçer. 
 
Bu devrede ya vahiy mahsulü Tevrat, İncil, Kur’ân gibi hazır kaynaklardan alarak ya da bizzat kendileri, zamanla birtakım ahlâkî ve içtimaî kanun, kural ve prensipler edinirler. Bu merhaleden sonra ise işgal, istilâ veya fetih gibi değişik vesilelerle başkalarıyla kaynaşıp bütünleşerek farklı boyutlara ulaşırlar. 
 
İşte, milletlerin düşüncelerinde böylesi değişmeler ve farkına varılsın varılmasın, medeniyet telâkkilerinde ve kültürlerde bu türlü aşılanmalar hep olagelmiştir. O bakımdan da medeniyetlerin sınırlarını ülkelerin coğrafî sınırları gibi birbirinden ayırmak epeyce zordur.

Medeniyette aşılanma ve değişim kadar önemli bir husus da değişmez ilkelerin ve özün korunmasıdır. Hocaefendi, geçmiş ile gelecek arasında, değişmez sabitelerle değişmeye açık hususları “bir taraftan özü korurken, diğer taraftan da zamanın tefsirlerini de yanımıza alarak, çağın sesini bulmaya çalışmak îcap ediyordu.” sözleriyle dile getirir. 
 
Hz. Osman (r.a) döneminde Şam’a giren Müslümanların hayatında meydana gelen ve İslâmî kurallara aykırı bulunmadığından dolayı benimsenen değişiklikleri örnek gösterir ve bu tür etkileşimlerde dikkat edilmesi gereken hususları şöyle ifade eder:

“Dolayısıyla, gelecekte de eğer yeni bir medeniyet adına yeni oluşumlar meydana gelecekse, yine bütün bunlar kendi tabiî seyirleri içinde gerçekleşecektir. Zira kültürümüz içine yerleşmiş her hususta teker teker ayırıma gidip, “şunu yerinde bırakalım, bunu terk edelim veya o gitsin, bu kalsın” demeye gücümüz yetmeyecektir. 
 
Bazı şeyler, belki de bize rağmen yaşamaya devam edecek ve yaşayan şeyler arasında biz bilmesek de belki Bizans, Roma, Grek ve daha başka kültürlerin damgasını taşıyan unsurlar her zaman bulunacaktır. Ancak burada önemli olan bir husus varsa o da diğer kültürlerden alacağımız şeylerin kendi ahlâk ve kültürümüzün temel kaideleri açısından toplumu değişik çelişki ve bunalımlar içine itmeyecek türden olmasına azamî derecede dikkat gösterilmesi gerektiğidir.”

Sonuç

İnsanoğlunun Allah’ın halifesi olarak kendisine verilen eşya ve hâdiselere müdahale imkânını inanç ve duyguları istikametinde kullanması neticesinde medeniyet ortaya çıkar. Her toplumun geçmişte medeniyet ölçüsü olarak kabul ettiği ideal örnekleri vardır. Her medeniyet bir yönüyle insanlık medeniyetinin parçası bir yönüyle de aynıyla tekrarı mümkün olmayan tarihi bir vâkıadır. 
 
Geçmişteki ideal örneklerini dikkate alarak geleceğe yürümeyi hedeflemeyen toplumların yeni bir medeniyet inşâ etmesi mümkün değildir. Ashab-ı kiram, saadet asrını örnek alarak yepyeni bir medeniyetin kuruluşunda insanlığa “medeniyet muallimleri” olmuşlardır.

Hocaefendi’nin medeniyet telâkkisi statik değil dinamiktir, geleceğe doğru bir vetiredir. O, gelecekte gerçekleşmesini ümit ettiği köklerimize bağlı medeniyeti “Kendi Medeniyetimize Doğru” makale başlığı ile ifade etmiştir. 
 
Ona göre, kendi medeniyetimiz, “medeniyet devr-i daimlerinin doğum, ölüm ve göçüşlerini” iyi bilen ve “kendi medeniyet telâkkimiz ve kendi kültürümüzle dirilme gibi yüksek bir gaye-i hayale” inanmış ve bu gayeye kendini adamış insanlar tarafından kurulacaktır.

Hocaefendi’ye göre medeniyet ideali, ayrıştırıcı ve çatışmacı bir unsur değildir. Zira insanlık tarihini medeniyetler çatışması ekseninde ele almak gelecek adına hiçbir şey vaad etmemektedir. Nitekim Hocaefendi, Huntigton’un medeniyetler çatışması tezinin hayalî bir kurgu olduğunu ve birtakım temennileri yansıttığını belirtir. 
 
Bazı güç odakları, din ve kültür farklılığı üzerinde bir medeniyetler çatışması arzu etmekte ve böylece hâkimiyetlerinin devamı için yeni bir zemin oluşturmaya çalışmaktadırlar. Hâlbuki geleceğin dünyasında medeniyetlerin çatışması değil ortak değerler üzerinde beraber hareket etmesi esastır. 
 
Zîrâ medeniyet tek boyutlu bir vâkıa değildir. Onun medeniyet anlayışı “ukbâ derinlikli bir müşterek medeniyet”tir. Gelecekte gerçekleşmesini hayal ettiği medeniyeti de “gölgesinde insanlığa bir altın çağ daha yaşatacak ilim, sevgi, aşk, şefkat ve merhamet medeniyet”i şeklinde ifade eder.

*Sakarya Üniv. İlâhiyat Fak. Öğretim Üyesi
atekines@yeniumit.com.tr


Kaynaklar

- M. Fethullah Gülen, Kendi Dünyamıza Doğru, İzmir 2005 ve diğer eserleri.

- Ahmet Arslan, İbn Haldun’un İlim ve Fikir Dünyası, İstanbul 1987.

- Alfred North Whitehead, Düşüncelerin Serüvenleri, İstanbul 2008.

- Arnold Toynbee, Tarih Bilinci, İstanbul 1978.

- Farabî, Risâle fî ârâi ehli’l-medîneti’l-fâzıla, (el-Felsefetu’l-İslâmiyye içinde 14.cilt), Frankurt 1999.

- İbrahim Canan, Hangi Medeniyet Hangi Kültür Hangi Dünya, İstanbul 1996.

- Leonid Sykianien, Bir Medeniyet Öngörüsü, İstanbul 2006.

- Malik b. Nebi, Çağdaş Temel Konular, çev. Veysel Uysal, İstanbul 1983.







http://www.yeniumit.com.tr/konular/detay/ruh-ve-mana-medeniyetine-dogru#.UT4sEzeGc7o       internet sayfasından alınmıştır.