Popüler Yayınlar

CUMHURİYET etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
CUMHURİYET etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Nisan 2013 Salı

Hükümet sistemi tartışmaları (2)

9 Nisan 2013

AK Parti'nin, “Türk usûlü başkanlık sistemi” adı altında sunduğu öneri, bu kilitlenmeleri açacağını umdukları bazı mekanizmalar öngörmekte, ancak bunu yaparken başkanlık sisteminin özünden ve temel mantığından uzaklaşmaktadır.

Sistemin temel ayırıcı özelliği, başkan ve yasama organının birbirlerinin hukukî varlığına son verememeleri olduğu halde, öneriye göre “Türkiye Büyük Millet Meclisi veya başkan tek başına her iki organın seçimlerinin birlikte yenilenmesine karar verebilir…

Bu şekilde seçilen Meclis ve başkanın görev süreleri de beş yıldır.” Böyle bir mekanizma, ilk bakışta kilitlenmeleri çözebilecek gibi görünmekle birlikte, yukarıda değinildiği üzere, yeni seçimlerin eskisinden farklı bir tablo çıkarmayacağının hiçbir garantisi yoktur.

Başkanlık ve Meclis seçimlerinde uygulanacak seçim sistemlerinin zorunlu olarak farklı oluşu ve seçmenlerin bu seçimlerde farklı saiklerle ve farklı kriterlerle oy verme eğiliminde olabilecekleri düşünülürse, bu olasılık daha da güçlenmektedir.

Ayrıca, başka bir teknik sorun da ortaya çıkmaktadır. Başkan, öneriye göre en çok iki defa beşer yıllık süreler için seçilebileceğine göre, böyle bir durum kendisinin ikinci döneminin ortasında vuku bulduğu takdirde ne olacaktır? Başkanın toplam görev süresi on yılı aşabilecek midir?

Nihayet, başkanın Meclisçe yeni seçimlere girmeye zorlanabilmesi, başka bir deyimle şarta bağlı olarak düşürülebilmesi, başkanlık sisteminden beklenen istikrar ve güçlü yürütme avantajlarını da zedelemeyecek midir?

AK Parti önerisinde başkanlık sisteminden ikinci önemli sapma, başkanlık kararnameleri ile yönetim konusundadır. Öneriye göre, “başkan, genel siyasetin yürütülmesinde ihtiyaç duyduğu konularda başkanlık kararnamesi çıkarabilir.

Bir konuda başkanlık kararnamesi çıkarılabilmesi için, kanunlarda o konuyu düzenleyen uygulanabilir açık hükümlerin bulunmaması şarttır. Kişi hak ve hürriyetleri kararname ile düzenlenemez.

Kararnameler ile kanunlarda aynı konuda farklı hüküm bulunması halinde, kanun hükümleri uygulanır.” Başkanın, yasama organını by-pass edecek şekilde ülkeyi kararnamelerle yönetmesi, zaman zaman Latin Amerika ülkelerinde görülmüş olan ve pek çok yazarın başkanlık sisteminin bir dejenerasyonu olarak gördüğü bir eğilimdir (decretismo).

AK Parti önerisindeki “genel siyasetin yürütülmesinde ihtiyaç duyduğu” ibaresi, çok geniş ve sınırları belirsiz bir alanı işaret etmektedir.

Gerçi öneride “kanunlarda o konuyu düzenleyen uygulanabilir açık hükümlerin bulunmaması” şartı vardır ama böyle hükümlerin var olup olmadığı her zaman yoruma ve tartışmaya açık bir konudur.

Dolayısıyla bu alanda da, sık sık başkanla TBMM arasında bir ihtilâf çıkması tehlikesi mevcuttur. AK Parti sözcüleri, önerdikleri sistemi savunurken, bunun hem güçlü ve istikrarlı bir yürütme, hem yasama ve denetim yetkilerini daha etkin şekilde kullanabilecek bir yasama organı yaratacağını savunmaktadırlar.

Oysa, bu iki amacın aynı anda gerçekleşmesi, imkânsız denilebilecek derecede güçtür. Gerçekçi olmak gerekirse, güçlü yürütme zayıf parlâmento, güçlü parlâmento ise zayıf yürütme anlamına gelir.

AK Parti önerisinde daha da endişe verici unsurlar, yargı organına ilişkin hükümlerdir. Yukarıda değinildiği gibi, yargı organının siyasal organlar karşısında bağımsızlığı, hükûmet sistemi ne olursa olsun, bütün demokratik hukuk devletlerinin ortak özelliğidir.

Oysa, öneride başkana “Anayasa Mahkemesi üyelerinin yarısını, Danıştay üyelerinin yarısını, Yargıtay cumhuriyet başsavcısını ve Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyelerinin yarısını seçmek” yetkisi verilmektedir.

Öneriye göre, Anayasa Mahkemesi'nin on yedi üyesinden sekiz üyeyi başkan, dokuz üyeyi TBMM seçecektir.

Kanunların iptali gibi çok önemli bir yetkiye sahip olan anayasa mahkemelerinin tüm veya bir kısım üyelerinin siyasal organlarca, özellikle yasama meclislerince seçilmeleri Batı demokrasilerinde de sıklıkla görülen bir sistem olmakla birlikte, söz konusu ülkelerde bu seçimler, yasama meclislerinin üçte iki veya beşte üç gibi nitelikli çoğunluklarına bağlanmıştır.

AK Parti'nin önerisinde ise TBMM'nin yapacağı üye seçimlerinde birinci oylamada üçte iki çoğunluk aranmakta, ancak bu çoğunluk sağlanamadığı takdirde, ikinci oylamada “üye tam sayısının salt çoğunluğu” ile yetinilmektedir.

Görünür gelecekte AK Parti'nin hem Cumhurbaşkanlığı makamına, hem TBMM çoğunluğuna sahip olması en güçlü ihtimal olduğuna göre, böyle bir sistem, Anayasa Mahkemesi'nin tamamen bu partinin tercihleri istikametinde oluşmasına yol açabilecek niteliktedir.

Benzer eleştiriler, önerinin Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'na ilişkin hükümleri açısından da dile getirilebilir.

Öneriye göre, 22 üyeden oluşan Kurul'un yedi üyesi başkan, yedi üyesi (gene ikinci oylamada üye tam sayısının salt çoğunluğuyla) TBMM tarafından, sadece altı üyesi alt derece mahkemesi hâkim ve savcılarınca hâkim ve savcılar arasından seçilecektir.

Adalet bakanının Kurul'un başkanı, Adalet Bakanlığı müsteşarının da Kurul'un tabiî üyesi ve Savcılar Dairesi başkanı olduğu düşünülürse, Kurul üyelerinin ancak üçte birden azının hâkimler tarafından seçilen hâkimlerden oluştuğu görülmektedir.

Oysa, Avrupa demokrasilerinde bizim Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'na tekabül eden yüksek yargı konseylerinin oluşumunda “hâkimler tarafından seçilen hâkimlerin” çoğunlukta olmaları, yargı bağımsızlığı açısından önemle uygulanan bir prensiptir.

2010 Anayasa değişikliği ile Avrupa standartlarına uygun böyle bir sisteme ulaşılmışken, şimdi bundan geriye dönülmek istenmesini anlamak mümkün değildir.

Sonuç olarak, AK Parti'nin başkanlık sistemine ilişkin önerisi, bu sistemin özü, temel felsefesi ve onun içerdiği güçlü “frenler ve dengeler” sistemiyle bağdaşmayan, iktidarın bir merkezde aşırı ölçüde yoğunlaşmasına yol açabilecek bir sistem olarak görünmektedir.

Sonuçta böyle bir sistem kabul edildiği takdirde Türkiye'nin yarı-otoriter bir sisteme mahkûm olacağı yönündeki eleştiriler abartılı olsa bile, unutmamak gerekir ki, anayasal demokrasinin temel felsefesi, devlet iktidarının bir merkezde aşırı yoğunlaşmasını önleyecek bir frenler ve dengeler sistemi kurmaktır.

Ünlü İngiliz anayasa hukukçusu ve düşünürü Lord Acton'un dediği gibi, “iktidar ifsad eder (yozlaştırır), mutlak iktidar mutlak surette ifsad eder.”

* Prof. Dr., İstanbul Şehir Üniversitesi

Hükûmet sistemi tartışmaları (1)

8 Nisan 2013

Anayasa Uzlaşma Komisyonu çalışmalarının sona yaklaşır göründüğü şu günlerde, hükûmet sistemi tartışmaları ön plana çıkmıştır.

Gerçekten, AK Parti'nin Komisyon'a bir tür başkanlık sistemi önerisi ile gelmesi, CHP ve MHP'nin bu sisteme kesin muhalefetleri nedeniyle, Komisyon'dan oybirliğine dayanan bir uzlaşma metninin çıkması ümitlerini tamamen sona erdirmiştir. Ancak, hakkaniyet icabı olarak şunu da belirtmek gerekir ki, AK Parti'nin başkanlık sistemi önerisi olmasaydı dahi, Komisyon'dan böyle bir uzlaşma metni çıkması imkânsız denilecek kadar güçtü.

Nitekim Komisyon'un bir buçuk yıllık çalışması, diğer birçok konuda da uzlaştırılması mümkün olmayan derin görüş ayrılıklarının var olduğunu yeterince açıklıkla ortaya koymuştur. Bunlar arasında, Başlangıç bölümü, değiştirilemez maddeler, vatandaşlık tanımı, Kürt sorununun çözümüne ilişkin diğer hususlar, devlet-din ilişkilerinin düzenlenmesiyle ilgili konular sayılabilir. Başkanlık sistemi önerisi, bu çözümsüz sorunlara sadece bir tane daha eklemiştir.

Kısaca ifade etmek gerekirse, demokratik hükûmet sistemleri modelleri, kuvvetler ayrılığı ya da yasama-yürütme ilişkileri kriterlerine göre sınıflandırılmaktadır. Yargı kuvvetinin siyasal organlar karşısındaki bağımsızlığı, hukuk devletinin ve dolayısıyla demokrasinin vazgeçilmez şartı olduğundan, hükûmet sistemi ne olursa olsun, bu bağımsızlığın korunması zorunludur.

Yasama-yürütme ilişkileri bakımından ise üç veya dört hükûmet sistemi ayırt edilebilir. Başkanlık sistemi, bu iki kuvvetin sert ayrılığına dayanır. Bu sistemde yürütme gücünün tek sahibi olan başkanla, yasama gücünün tek sahibi olan parlâmento, halk tarafından sâbit süreler için seçilir ve bu süre içinde bu organlar birbirlerinin hukukî varlığına son veremezler.

Diğer bir deyimle, ne parlâmento başkanı düşürebilir, ne başkan parlâmentoyu feshedebilir. Parlâmenter sistem ise, yumuşak kuvvetler ayrılığı sistemi olarak tanımlanır.

Bu sistemde yürütme gücünün etkin unsuru olan bakanlar kurulu, parlâmento içinden çıkar ve ona karşı siyaseten sorumludur. Diğer bir deyimle hükûmet, ancak parlâmentonun güvenini haiz olduğu sürece görev yapabilir; bu güveni kaybettiği anda düşer.

Parlâmenter rejim, ister cumhuriyet, ister meşrutî monarşi biçiminde olsun, her ikisinde de devlet başkanlığının ilke olarak yetkisiz, sorumsuz ve sembolik bir makam olması, bu rejimin aslî unsurlarındandır. Birçok yazara göre, parlâmentonun güvensizlik oyu silâhına karşılık, hükûmetin de parlâmentoyu feshederek yeni seçimlere gidebilmesi, yani fesih yetkisi, rejimin aslî tanımlayıcı unsurları arasındadır.

İlk örneği talihsiz Alman Weimar Cumhuriyeti'nde, çok daha iyi bilinen örneği ise 1958 Fransız Beşinci Cumhuriyet Anayasası'nda bulunan yarı-başkanlık sistemi ise her iki ana modelin bazı unsurlarını kendisinde birleştiren karma bir model olarak tanımlanabilir.

Bu sistem, halkça seçilen ve önemli anayasal yetkilere sahip olan bir cumhurbaşkanının varlığı açısından başkanlık sistemine, parlâmentoya karşı siyaseten sorumlu bir bakanlar kurulunun varlığı bakımından da parlâmenter sisteme benzemektedir.

Dördüncü bir hükûmet sistemi modeli de, yasama ve yürütme yetkilerinin seçilmiş bir mecliste birleştiği meclis hükûmeti sistemidir.

Ancak, dünya tarihinde çok nâdir olarak ve olağanüstü dönemlerde görülen bu hükûmet sisteminin, günümüzde pek örneği ve savunucusu yoktur. Türkiye tarihinde Birinci TBMM dönemi (1920-1923) bunun bir örneği olarak gösterilebilir. Bazı yazarlarca örnek gösterilen günümüz İsviçre'sinin bu modele ne kadar uyduğu da tartışmalıdır. Dolayısıyla bu yazıda ilk üç model üzerinde durulacaktır.

Her üç modelin demokratik hükûmet sistemleri tipleri olduğunda kuşku yoktur. Bunlardan birinin, doğası gereği olarak, diğerlerinden daha demokratik veya daha az demokratik olduğu yolunda peşin bir yargıya varılamaz.

Bunlardan herhangi birinin tercihi, her ülkenin, kendi siyasal şartlarına, anayasal geleneklerine, siyasal kültürüne ve pratik ihtiyaçlarına göre yapacağı bir tercihtir ve her üç sistemin de avantajları yanında riskleri ve sakıncaları da olduğu unutulmamalıdır.

Ne var ki, Türkiye'de şu anda şahit olduğumuz tartışma, bu avantaj ve dezavantajların rasyonel bir analizinden çok, pek çok başka sorunda olduğu gibi, kutuplaşmış bir ideolojik tartışma biçiminde cereyan etmektedir.

Başkanlık sistemini savunan AK Parti sözcüleri, bu sistemi, âdetâ her derde deva sihirli bir reçete, Türkiye'ye çağ atlatacak bir formül, demokratik sistemlerin evriminin tabiî ve zorunlu bir sonucu olarak takdim etmekte; parlâmenter sistemi ise, zorunlu olarak, güçsüz, istikrarsız, krizlere boğulmuş, yönetmekten âciz hükûmetlere mahkûm bir sistem biçiminde tanımlamaktadırlar.

Başkanlık sisteminin karşıtları ise, onu Türkiye'yi kişisel diktatörlüğe, sultanlığa, İslâmcı otokrasiye, otoriter rejime götürecek bir sistem olarak tasvir etmektedirler. Rasyonel ve olgusal temellere dayanmayan bu tür uç argümanlarla sâlim bir sonuca varılamayacağı açıktır.

Başkanlık sistemi lehinde ileri sürülen en güçlü iddia, bu sistemin yürütmede âzamî istikrar sağlayacağıdır. Başkan halkça sâbit bir süre için seçildiğine, bu süre içinde parlâmento tarafından düşürülemeyeceğine ve yürütme yetkisinin tek sahibi olduğuna göre, bu iddia elbette doğrudur.

Ancak, yürütmede istikrar, tek başına sistemin sorunsuz işlemesini, ya da yönetebilirliğini sağlamaya yeterli değildir. Başkan, halka vaat ettiği politikalarını gerçekleştirebilmek için, çoğu zaman yeni kanunlara, dolayısıyla yasama organının desteğine muhtaçtır.

Aynı şekilde başkan, bütçesinin kabulü için de, yasama organının onayına muhtaçtır; aksi halde bir kuruş harcama yapamaz ve bütün devlet faaliyetleri durur.

Başkanlık sisteminde bu tür tıkanmaları ya da kilitlenmeleri çözecek hiçbir mekanizma mevcut değildir. Başkan ve yasama organı çoğunluğunun ayrı partilere veya siyasal eğilimlere mensup olmaları durumunda bu riskler, çok daha ciddî mahiyet alır.

Siyasî partilerin son derece gevşek yapılı, disiplinsiz ve ideolojik angajmanlardan uzak oldukları, siyasal kültüre pragmatik ve uzlaşmacı bir ruhun hâkim olduğu ABD'de bile, bu tür kilitlenmelere rastlanmıştır. Merkeziyetçi yapılı, disiplinli, ideolojik partilere dayanan, derin ihtilâflarla bölünmüş, uzlaşma kültüründen uzak ülkelerde bu risklerin çok daha ciddî, hattâ çözümsüz boyutlara ulaşabileceği açıktır.

Yarı-başkanlık sistemi ise, benzer riskleri yürütmenin kendi içinde yaratmaktadır. Bu iki-başlı yürütme sisteminde başkanla, parlâmentoya karşı sorumlu olan başbakan ve bakanlar kurulu karşıt siyasal eğilimlere mensup oldukları takdirde, çok ciddî sürtüşmeler ortaya çıkabilir.

Böyle bir durumda başkanın parlâmentoyu feshederek yeni seçimlere gitme imkânından söz edilebilirse de, yeni seçimlerin eskisinden farklı bir tablo çıkaracağının hiçbir garantisi yoktur.

Yarı-başkanlık sistemini 1958'den bu yana oldukça başarılı şekilde yürütmüş olan Fransa'da bile, başkanla Millet Meclisi çoğunluğunun farklı partilere mensup olması durumu (cohabitation) iki defa ortaya çıkmış ve bu kriz potansiyeli, başkanların kendilerini ikinci plana çekme basiretini göstermeleri sayesinde, ciddî boyutlara ulaşmadan atlatılabilmiştir.

Nitekim Fransız sistemini inceleyen bazı yazarlar, bu sistemin, başkanla parlâmento çoğunluğu aynı siyasal eğilimde oldukları zaman başkanlık sistemine, ayrı siyasal eğilimlerde oldukları zaman parlâmenter sisteme benzer şekilde işlediğine işaret etmişlerdir. Her halükârda, sistemin doğasında çatışma ve tıkanma potansiyelinin olduğunda kuşku yoktur.

    *Prof. Dr., İstanbul Şehir Üniversitesi

 http://www.zaman.com.tr/yorum_huk-met-sistemi-tartismalari1_2075165.html

2 Nisan 2013 Salı

BEYAZLIĞA "İHANET" EDERSEN

 
18 Mart 2013 / SEDAT GÜLMEZ 
 
90 yıllık Cumhuriyet tarihinin birbirinden dikkat çekici hayat hikâyeleri. Tabii giriş bu cümleyle olunca muhtemelen akıllara hemen mağduriyetleri dillendirilecek dindarlar veya Kürtler gelebilir.
 
Muhakkak ki yaşadıkları itibarıyla onlar liste başı “zanlılar”dı. Gelgelelim rejimin keskin bakışları yalnızca bu zümreleri tarassut altına almadı. Sistem için bir de çizgi dışına çıkanlar vardı.

Öyle ki onlardan bekleneni veremeyen yaramaz çocuklardı, onlar. Yıldıray Oğur, “Cumhuriyet’in Beyaz Mağdurları” başlıklı eserinde söz konusu kesimden seçtiği 12 kişinin serüvenini buluşturuyor, okurla.

Kimler yok ki aralarında… Vedat Eczacıbaşı, Zehra Aylin, Muzaffer Şerif, Vedad Uşaklıgil, İzak Altabev, Hürriyet Şehitleri, Sadri Maksudi Arsal, Ülkü Adatepe, Zeki Rıza Sporel, Nezihe Muhiddin, Nuri Demirağ ve Foks…

Sıralanan isimler arasında hepsi aşina gelebilir ama Foks’u merak edenler çıkacaktır. O da Atatürk’ün köpeği…

Şimdi merak daha da arttı mı?

CUMHURİYET’İN BEYAZ MAĞDURLARI

Yıldıray Oğur

Timaş Yayınları

240 sayfa

02125112424

29 Mart 2013 Cuma

TÜRKİYE KORKULARINDAN KURTULURKEN...

29 Mart 2013
Dostoyevski'nin “Birçok insan mutlu olduğunu bilmediği için mutsuzdur.” diye bir lafı var.

Bazen insan mutlu olduğunu bilmez gerçekten, hep mutluluğu arar ama bazen onu bulduğunda, aradığını bulduğuna inanmayabilir ya da o güne dek tatmadığı türde bir mutluluğa ulaştığında daha önce hiç hissetmediği için o duygunun mutluluk olduğunu tanımayabilir.

Sanırım sadece insanlar için değil toplumlar için de geçerli böyle bir yanılgıya düşmek. Bana sorarsanız Türkiye çok mutlu olması gereken bir döneme giriyor.

Osmanlı'nın son döneminden bu yana sürmüş bir “korku”, tedirgin bir “içe kapanış”, her yerde “düşman” gören hastalıklı bir endişe, hiç bitmeyen bir “yenilmişlik” kaygısı, kendini “yapayalnız” terör ve şiddet içinde hissetmenin getirdiği huzursuzluk sona eriyor.

Abdülhamit, Osmanlı'nın en zeki ve en modern padişahlarından biriydi. Çok başarılı bir diplomattı, diğer büyük ülkelerin kendi aralarındaki anlaşmazlıklardan yararlanarak otuz üç yıllık iktidarında toprak kaybetmemişti.

Ve bütün iktidarını öldürülme ve devrilme korkusuyla geçirdi. Ulusların ortaya çıktığı, milliyetçiliğin yüceldiği bir çağda “merkezî” bir iktidar olmak zordu çünkü.

İmparatorluğun denetimindeki bütün uluslar “bağımsızlık” istiyordu. Ama Abdülhamit'i ve imparatorluğu bitiren “Türklerin” milliyetçiliği oldu.

Padişah'ın bütün korkularını devralan İttihatçılar, imparatorluğa “Türk” damgasını basmak isteyince büyük dağılma başladı.

Sonunda da imparatorluk çöktü. Abdülhamit, bütün zekâsına rağmen 1789 Fransız devrimini ve ondan sonra yaşanan çağın gereklerini tam kavrayamadı, kavradıysa da korkuları bunları kendi ülkesine taşımasına engel oldu.

Sonra, o korkular, İttihatçılardan da Cumhuriyet'e geçti. Bir ulus-devlet olma amacıyla işe girişildi ama olmayan ulusu yaratmak işlevini devlet üstlendi.

Türkiye'de ulusal devlet olmadan ulus devlet oluşturmaya çalışıldı; ayrıca çoğulcu bir siyasi örgütlenme yerine otoriter bir rejim yeğlendi.

Acilen ortak bir siyasal kültür oluşturma hedefi ‘çeşitlilikten ya da farklılıktan birlik' yaratmak yerine, ‘farklılıkları benzeştirmeyi' öne çıkardı.

“Türk” olmayan her “unsur” bir tehdit olarak görüldü. Kürtler, Alevîler, Ermeniler, Rumlar, Yahudiler hep “kuşkulu” bakılması gereken insanlardı. Halife'yi deviren İttihatçılar ve hilafeti kaldıran Cumhuriyet, İslâm'ı hayat tarzı olarak gören Müslümanları da “kuşkulular” listesine aldı.

Böylece, biz Cumhuriyet'in doksan yılını “Abdülhamit'in korkularını” daha küçük ölçeklerde yaşayarak geçirdik. Korku bizi zayıflattı, “bölünmekten hep korktuk” ama aslında hiç “bütün” olamadık, Kürtleri, Alevîleri, Ermenileri, Rumları, Yahudileri Türkiye Cumhuriyeti'nin doğal parçaları haline getiremedik.

Şimdi Türkiye değişiyor, tarihinin en can alıcı evresini yaşıyor. “Geçmiş için bir şey yapılamaz, şimdiki an, geleceğin felaketlerini önlemek için feda edilmelidir” kanısı doğuyor Türkiye'de.

Bizi hücrelerimize kadar sarsan bir hastalığın sadece kendisini değil “nekahet” dönemini de artık geride bırakıyoruz. “Türk'ün Türk'ten başka dostları” da olduğunu keşfediyoruz.

Büyük bir dünyanın parçası olduğumuzu anlıyoruz. Bütünleşen, kaynaşan bir dünya var, biz de bu dünyanın içinde yerimizi alıyoruz.

Türkiye artık hasta adam değil. Askerî vesayeti bitirmiş, darbecileri, derin devleti yargılamış, katı laikliği yumuşatmış, milli geliri üçe katlamış, milliyetçiliği ayaklarının altına alıp Dersim için özür dilemiş, yeni anayasa ve Kürt sorunu konusunda kararlı bir şekilde kolları sıvamış, parmak salladığı İsrail'e özür dilettirmiş…

Karlofça'dan beri neredeyse her savaştan sonra imzaladığı “barış anlaşmasıyla” toprak kaybettiği için bilinçaltına “barışı çok tehlikeli bir şey” olarak kaydeden bir toplum şimdi sadece bilincini değil “bilinçaltını” da değiştirmek için hareketleniyor.

“Barış ve sükûnet” talebi bu kez toplumun içinden yükseliyor. Şiddetin yükselmemesinin de, durmasının da “barışı” hızlandıracağı bir “doyma” sınırına yaklaşıyoruz toplum olarak.

Çok uzun sürmüş bir “travmayı” atlatıyoruz, hastalıktan kurtuluyoruz. İçeride de barış olacak göreceksiniz, çocukların ölümü bitecek bu ülkede.

Çünkü barışı kucaklayacak bir cesarete kavuşuyoruz. Daha uzun ince bir yolun başındayız. Kabul. Ama Başbakan Erdoğan'ın da değindiği gibi: "Gidiyoruz gündüz gece. Gideceğiz gündüz gece."

Evet, Türkiye, millet olarak yeniden geleceğe bakabilen bir özgüvenin tesisini sağlayabilmek için bu sorunu hakkaniyete uygun bir şekilde çözmek zorunda.

Bu, kelimenin tam anlamıyla tarihî bir normalleşme süreci olacaktır. Anormal olanın, yani eski Türkiye'nin korkular ve imtiyazlar üzerine kurulu iç-dış siyasetinin değiştirilmesi ve milletin her anlamda güçlendirilmesini içeren, her türlü ayrımcılığı engelleyen, sosyal hukuk devletini inşa eden eşitlikçi bir demokratik düzenin kurumsallaştırılması, sürecin nihai hedefi olmalıdır.

Çünkü Türkiye'yi ortak bir gelecek hayali etrafında bir arada tutabilmek, herkesin kendisini eşit biçimde içinde hissedeceği bir kimlikle mümkün. Bu manada, Türklük, Kürtlük, millet, ulus tartışması yerine, gerçek bir devlet tartışması yürütülmelidir.

Örneğin, Anayasa Komisyonu kurulmadan önceki aylarda bir Yargıtay cumhuriyet başsavcısı, ‘Atatürk milliyetçiliğinin Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı herkesi vatandaş saydığına' dikkat çekmişti.

Buradan anlıyoruz ki, ‘Türk devleti' vatandaşlardan ayrı ve önce var olan bir özne. Yani ‘Türk devleti' bizzat vatandaşların ortak iradesiyle oluşmuş kuşatıcı bir kimlik olmayıp kimin vatandaş olduğuna kendisiyle kurduğu bağdan hareketle karar veren bir otorite.

Sonuçta ‘Türk devleti' ibaresi ‘Türkiye Cumhuriyeti Devleti' deyiminden farklı olarak, devletin kimliğini vatandaşların ortak iradesine değil, açık bir biçimde etnisiteye oturtuyor ve bireyde henüz oluşmamış bir etnisitenin devlette olabileceğini varsayıyor.

Toplum kelimesinin ise bu denklemde hiçbir yeri yok. Ne var ki ‘devlet' adını taşıyan, duyguları, fikirleri, hayalleri olan bir kişi veya kurum da yok karşımızda.

Ancak rejim kendine has niteliğiyle devam edebiliyor, çünkü bazı kişi ve kurumların ‘devlet adına' düşünme ve davranma yetkisi bulunuyor.

Oysa meşruiyetin sağlanması açısından bütün bu işlerin ‘millet adına' yapılıyor olması da lazım. Çözüm ise basit: Türkiye'de ‘milletin devleti' değil, ‘devletin milleti' var.

Bu nedenle, Türkiye'nin sadece yeni bir anayasaya değil, daha da önemli olarak yeni bir devlet/millet felsefesine ihtiyacı var.

Normalleşmek, ancak bugünkü devlet/millet anlayışının mahkûm edilmesiyle mümkün olabilecek. Yeni anayasada yapılması gereken, ‘millet' kelimesini hiç kullanmamak, ‘Türkiye toplumu' ibaresi üzerinden yürümektir.

Bunun için de, kısa vadede aşılması gerekli olan çok badire var. Bunları oluşturan etkenler arasında, çatırdayan o eski yapının ürünü ve sahibi, TSK'dan MHP ve CHP'ye uzanan kurumlar ve bu toplumun tarihine özgü “ulusalcılık” ve “milliyetçilik”ten oluşan “Cumhuriyet” ideolojisi var.

Bu “badire”lerden kurtulup bu halkın belki de kendisini bir toplum olarak hissetmesi mümkün olabilir ve kim bilir ileride bir gün buralardan kendine has bir ‘millet' de çıkabilir.

*Prof. Dr. - Bordeaux IV Üniversitesi

http://www.zaman.com.tr/yorum_yorum-garip-turunc-turkiye-korkulardan-kurtulurken_2071294.html
 

26 Şubat 2013 Salı

BEŞERİ REJİMLER, SİSTEMLER, İDEOLOJİLER VE İSLAM



CUMHURİYETÇİLİĞİN VE DEMOKRATLIĞIN DİNDARLIKLA ALAKASI VAR MI?


Beşeri rejimlerin, sistemlerin, ideolojilerin başına dindar koymakla o sistemler dine uygun hâle gelmez. Dindar liberalist, dindar kapitalist, dindar sosyalist, dindar ateist, dindar komünist, dindar demokrat, dindar evrimci, dindar cumhuriyetçi, dindar faşist, dindar diktacı ifadeleri çok yanlıştır. Bu, temiz necaset, temiz idrar, temiz kan, temiz alkol demeye benzer. Başına temiz kelimesi konmakla, pislik temiz olmaz.

Bir şeyin bir şeye benzer yönlerinin bulunması yani ona bazı yönlerden benzemesi, aynısı demek değildir. Altın bakıra benzer, fakat tamamen farklıdır. Ali ikiz kardeşi Veli’ye çok benzese de, ikisi ayrıdır.

Hıristiyanlar, ateistler ve Müslümanlar, insan olarak birbirlerine çok benzeseler de, ayırt edilmesi zor olsa da, inanç yönüyle çok farklıdır. Elma, söğüt ve ceviz ağaçları, ağaç olarak birbirine benzerler. Biri meyvesizdir, ötekilerin de meyveleri farklıdır. Turunç, portakal, limon da birbirine benzer. Bunların biri ekşi, biri tatlıdır. Yani aynı değildir.

Rejimler, sistemler de birbirine benzer, ama birebir aynısı olmaz. Hatta cumhuriyet rejimleri bile birbirinden farklıdır. Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti ile Libya Sosyalist Arap Cumhuriyeti farklıdır. Pakistan İslam Cumhuriyeti ile İran İslam Cumhuriyeti de farklıdır. Hiçbiri hilafet rejimi değildir. İslam cumhuriyeti demekle, İslamiyet’e uygun hale gelmez. Başına dindar da konsa, İslamiyet de konsa hilafet rejimiyle farklıdır.

Cumhuriyet rejiminin bile farklı uygulamaları, farklı çeşitleri, fraksiyonları var. O halde, ben cumhuriyetçiyim diyenin, hangi cumhuriyetçi olduğunu açıklaması gerekir. Sosyalist cumhuriyeti mi, laik cumhuriyet mi? Hangi tip cumhuriyetçi olursa olsun, adına İslam cumhuriyeti de dense, hilafet nizamından farklı olur. Yani ben dindar demokratım, dindar cumhuriyetçiyim diyenin hilafet nizamından farklı bir sistemin savunduğu anlaşılır.

Bu hususta İskilipli Muhammed Atıf Hoca diyor ki:

İdareler dörttür: Dikta, Meşrutiyet, Cumhuriyet ve Hilafet.

Hilafette, halkın oylarıyla [yahut Hazret-i Ebu Bekir’in yaptığı gibi tayinle veya Hazret-i Ömer'in yaptığı gibi şura ile] muayyen vasıfları bulunan kişi, devlet başkanı olarak seçilir. Kendisi vazgeçmedikçe veya ölmedikçe veya azlini gerektirecek bir sebep bulunmadıkça halifenin başkanlığı devam eder. [Oğlunu halife bırakmasını istediklerinde Hazret-i Ömer, (Halifelik ağır bir yüktür. Bir aileden bir kurban yeter. Oğlumun da kurban gitmesine razı olamam) buyurmuştur.]

Oyla seçilmesi Cumhuriyet’e benzer. Tayini ve azli, belli kimselerin oylarıyla olduğu için Meşrutiyet’e; idaresi, kanunların tatbikinde gayet geniş yetkilere haiz olduğu için diktaya benzer. Başkan, belli bir müddet için seçilmediğinden, Cumhuriyetten bu bakımdan da farklıdır. Kısacası İslâmiyet, her üç sistemden de farklıdır. (Medeniyet-i Şeriyye)

Atıf Hoca’nın dediği gibi hilafet, beşeri sistemlerin hepsinden farklıdır. Dindar demokrat ve dindar cumhuriyetçi olan bir kimsenin, hilafetçi olması mümkün değildir. Hilafetçi olana da, dindar diktacı veya dindar cumhuriyetçi denemez. Dindar diktacı demekle dikta rejimi meşru hâle gelmez.


SOSYAL ADALET NE DEMEK?

Sosyal adalet; asırlardan beri bütün rejimler ve bütün sosyal doktrinler tarafından düşünülen ve gerçekleştirilmesi arzu edilen bir husustur. Bir topluluğun düzenli, ahenkli olması ve fertler, zümreler arasında nefret ve düşmanlık bulunmaması için sosyal adaletin bulunması gerekir.

Sosyal adalet, herkesin çalışması; bilgi ve kabiliyeti ve gördüğü iş nispetinde hakkını alması; hiç kimsenin ezilip sömürülmemesi; en küçük bir iş görene de hayat hakkı tanımak demektir. Çalışan herkesin asgari bir geçim şartına erişmesi, sosyal adaletin ilk şartıdır.

Sosyal adalet, sosyal eşitlik demek değildir. Herkesin aynı gelire sahip olması adalet değil, adaletsizlik olur. Bir sınıfta, çalışan çalışmayan, bilen bilmeyen bütün öğrencilerin sınıf geçmesi de böyledir. Mutlak eşitlik, ne tabiatta, ne toplulukta, hiçbir yerde yoktur. Olması da düşünülemez. Bir fabrikadan çıkan eşya gibi, bütün vasıfları aynı olan robot gibi insan olmaz. Herkes farklı yaratılışta olduğu için işleri de farklı olur.

Hukuktaki eşitlik, aynı durum ve şartlar içinde bulunan herkesin aynı muameleye tâbi tutulması demektir. Sosyal bakımdan, hele ekonomik yönden tam bir eşitlik aramak ve istemek, hem gereksiz, hem imkânsızdır. Çünkü adalet kavramı ile bağdaştırılamaz. Mesele, mevcudu kelle hesabı, eşit şekilde paylaştırmak değil; herkesin çalışmasının karşılığını görmesi, hakkını elde edebilmesidir.

Sosyal adalet, milli gelirin en uygun şekilde taksimini sağlar; istismarı, sömürücülüğü ortadan kaldırır. Sermayenin belirli bir zümre elinde toplanmasını önler. Herkese kendi ölçüsünde hayat hakkı verir. Sınıf ve zümreleri arasında düşmanlık bulunmayan bir topluluk meydana getirir. Böyle bir toplulukta vatandaşlar, kendilerini emniyette hissederler. Sosyal adaleti en iyi, en verimli olarak sağlayan kuvvet, elbette İslam ahlakıdır. Müslümanlar birbirlerinin kardeş olduklarına inanır ve kardeş gibi birbirini severler; Müslüman olmayanların mallarına, canlarına, ırzlarına saldırmazlar.

İslam dini, insanların yardımlaşmalarını sağlar; her çeşit bölücülüğü önler. Çalışmayı, helal para kazanmayı emreder. Çalışan her insana hakkını verir. Herkesin mülkünü korur. Kimse kimsenin malına, mülküne dokunmaz. Sosyal adaleti anlayanların, İslam ahlakına saygı göstermeleri gerekir. Bugün Avrupalı, İslam ahlakına uyduğu ölçüde temiz ve sağlam işler yapıyor. Doğruluk, temizlik ve çalışmak İslam ahlakının esaslarındandır. Dinsiz bir toplum bile, İslam ahlakına uygun yaşarsa, dünyada rahat eder.



İSLAM LİBERALİZMİ OLUR MU?


Kâfire de, Müslüman’a da insan dendiği gibi, İslam’ın ekonomi sistemine de arz ve talep esasına göre yürüdüğü için, liberal ekonomi deniyor. Fakat devletin iktisadi hayata dokunmamasını isteyen Adam Smith’ in liberalizminden ve diğer sistemlerden çok farklıdır.

Öşür (
Ondalık, onda bir. Mahsullerden, Kur'an-ı Kerim hükümlerince onda bir olarak alınan zekât. ), haraç,
cizye ( Devlet teminatı karşılığında fethedilen yerlerden alınan vergi. ),
narh koymak (Aslı "Nirh" dir - Yiyecek maddelerine belediyenin koyduğu fiyat.),
beytülmalin (İlk defa Hz. Muhammed (A.S.M.) tarafından kurulan ve gelir kaynaklarıyla sarfiyat yerleri şer'î olarak tayin edilmiş İslâm devletinin mâliye hazinesi. Gelir kaynakları: 1- Zekât ve sadakalar. 2- Ganimetler. 3- Fey=Zekât ve ganimet dışında kalan ve beyt-ül male ait olan mallar. Beyt-ül malden yapılan harcamalar şu kimseleri ihtiva eder:1- Fakirler ve miskinler. 2- Zekât memurları. 3- Borçlular. 4- Yolda kalmış olanlar ve garipler. 5- Azat etmek üzere köle satın alanlar. 6- Allah yolunda cihad edenler. 7- İslâm’a ısındırmak ve yakınlaştırmak için gönlü hoş tutulması gerekenler.)

diğer gelirlerini toplamak ve sarf etmek, devletin elinde olduğu için, İslam iktisadı, başıboş bir liberalizm değildir. İstihsal (Üretme, ortaya çıkarma ) de özel teşebbüse imkân verir, milli gelirin fertlere taksiminde sosyal adaleti gözetir. İslamiyet, kapital hâkimiyetini önlemiş, işçi ile patron arasındaki uçurumu kaldırmak için, işçinin sermayeye ve kâra ortak olmasını sağlamıştır. Herkes parasını, bir işletmeye yatırabilir. Fazla kâr alır. Bundan başka, zenginlerin, fakirlere zekât vermesini emir buyurmuştur. İşte sosyal adaletin temelini bu teşkil eder.

Zekât ile toplanan servet, Beytülmal müessesesini kurmuş, fakirliğin, açlığın önü alınmıştır. Ayrıca patron ile işçi yerine, ortaklık, şirket üyeliği meydana gelmiştir. Herkes seve seve çalışmakta, her emek sahibi, emeğinin karşılığını bulmaktadır. Hadis-i şerifte, (İşçiye, alnının teri kurumadan hakkını veriniz!) buyrulmaktadır. (İbni Mace)

Zekât, malının kırkta birini, müstahak olana vermek demektir. İslam dininde, eli, ayağı tutup da çalışabilenlerin dilenmesi haramdır. Zekât, çalışamayacak derecede hasta ve sakat olanlara ve çalışıp da, güç geçinenlere verilir. Allahü teâlâ, böyle fakirleri, milletin içinden kırkta bir olarak yaratmıştır. Bunlara zekât veren zengin bir Müslüman, hem dini ibadetini yaparak, Allahü teâlânın rızasını kazanır, hem de sosyal yardım yaparak, malını, servetini fakirlerin hak ve tecavüzlerinden korumuş olur. İslam dini, ticaret ahlakını da koyarak, sınıf mücadelesini kaldırmıştır.

Dinimizde zaruretsiz narh konmaz. İbni Abidin hazretleri buyuruyor ki: Medine’de pahalılık olunca, (Ya Resulallah, fiyatlar yükseliyor. Bize kâr haddi koyunuz!) denildi. Peygamber efendimiz, (Kâr haddi koymayın, fiyat koyan Allahü teâlâdır!) buyurdu.

Aynı kitapta, fiyatlar fahiş olarak arttığı, millete zulüm hâline geldiği zaman narh [kâr haddi] koymanın caiz olduğu bildirilmektedir.



LİBERAL EKONOMİ SİSTEMİ


Tam İlmihalde, (İslamiyet'te, ilim, ahlak, doğruluk, adalet üzerine dayanan ve tam liberal olan demokratik devletler kurulmuştur) deniyor. Liberal ekonomi, beşeri bir sistem değil midir?



Batılılar, çeşitli ekonomik sistemleri incelemişler, özel ve hür teşebbüs bulunduğu, serbest rekabete imkân verdiği için İslam'ın serbest ekonomi sistemini beğenmişler ve bunu kendilerine mal etmişlerdir. Bir de buna isim bulmuşlar, adına Liberal ekonomi demişlerdir. [Liberal, eli açık, kerim, cömert, hürriyet taraftarı, hürriyete uygun gibi manalara gelir.]

Liberal kelimesinin ifade ettiği manalar, dinimize aykırı değildir. Ama batının elinde, Adam Smith e ve faizci zihniyete göre değişik şekiller almıştır. Dinimizde

ihtikâr (Bir şeyi kıymetlensin diye saklamak. * Ist: İnsanların veya ehlî hayvanların yiyeceklerine âit şeylerin satış kıymetleri yükselsin diye kırk gün kadar saklamak. Böyle yapan kimseye muhtekir denir. * Vurgunculuk, bozgunculuk.),

karaborsa, faiz gibi şeyler yoktur. Şu halde, İslam ekonomisi, ilme, ahlaka, doğruluğa, adalete, hürriyete dayanan bir sistemdir. Bunu günümüzde en iyi şekilde Liberal kelimesi anlatmaktadır. Bu güzel sistemi başka bir kelime ile anlatmak yerleşmediği için bu kelime kullanılmaktadır. Sırf kelimeden dolayı yanlış aramak çok yanlış olur.

Batı, İslami sistemlerin hepsini kullansa, hepsine de kendine göre birer isim bulsa, biz de o isimleri alsak ne çıkar? Dinimizde bu manada kelime değil, mahiyet mühimdir. Mesela efendi kelimesi Yunancadır. Bugün Türkçeye o kadar yerleşmiş ki, en çok saygı duyduğumuz zatlar için kullanıyoruz. Mesela Peygamber efendimiz diyoruz. Batıdan gelmiş diye efendi kelimesini kullanmamak yanlış olur. Batılı, Müslümanların bulduğu birçok keşifleri, matematikteki, cebirdeki, tıptaki ve daha başka ilimlerdeki buluşları kendilerine mal etmiştir. Bunları batı bile bulsaydı, Müslümanların onlardan almalarında bir mahzur yoktu.

(Fen ve sanat müminin kaybettiği malıdır, nerede bulursa alsın!)
ve (İlim Çin'de de olsa alın) hadis-i şerifleri, dünyanın en uzak yerinde, hatta kâfirlerde bile olsa ilim öğrenmeyi emretmekte, batıdan gelme diyerek fenni reddetmemek gerektiğini bildirmektedir.

Liberal ekonomi gibi, Cumhuriyet sistemleri de farklı uygulanmaktadır. Mesela Rusya'da komünizm, İngiltere'de krallık, Libya'da sosyalizm, Mısır ve Suriye gibi yerlerde ise gayrı İslami bir idare şekli olarak uygulanmaktadır. Nasıl ki, beşeri sistemlerin başına İslam kelimesini koymakla mesela "İslam Cumhuriyeti" demekle, o sistemin İslami olması mümkün değilse, liberal kelimesini de, Müslümanlar kullanmakla, dine aykırı bir şey yapmış olmazlar.


Şahsi mülkiyet hakkı

Sual:
Tam İlmihal’de (Hükümet, millete hizmet için yapacağı bütün masrafları, beyt-ül-mâldan karşılar. Beyt-ül-mâlın gelirleri yok ise veya az olup ihtiyacı karşılayamıyor ise, hükümet yapacağı hizmetlerin karşılığını milletten vergi olarak ister. Milletin bu vergi borçlarını devlete tam vaktinde ödemesi gerekir) deniyor. Mısırlı zat da, (Devlet şahsi mülkiyete el koyabilir. Fazlasını alıp fakirlere taksim edebilir) diyor. İkisi aynı şey değil midir?

Cevap: İkisi farklı şeylerdir. Devletin, yapacağı hizmetler için, milletten vergi alması ayrı, zenginlerin malına el koyup fakirlere dağıtması ayrı şeylerdir. Mısırlı sosyalist, şahsi mülkiyet hakkını kabul etmiyor, herkes eşit olsun, hiç zengin kalmasın diyor, yani sosyalizmi savunuyor.

Sınıf ve zümre

Sual:
Hak Sözün Vesikaları kitabında, (Sosyal adalet, sınıf ve zümreleri arasında düşmanlık bulunmayan bir topluluk meydana getirir) deniyor. İslamiyet’te sınıf ve zümre mi var?

Cevap:
Sınıfsız, zümresiz toplum olmaz. Her toplumda fakirler ve zenginler, işçiler ve patronlar, memurlar ve âmirler olur. İslamiyet’e uyulunca, bunlar arasında düşmanlık olmaz.

İslam dini, ticaret ahlakını getirerek, sınıf mücadelesini ortadan kaldırmıştır. Adalet karşısında, devlet başkanı da, çoban da, eşit haklara sahiptir ve eşit mesuliyetleri taşır. Haksızlık yok, kardeşlik vardır. (S. Ebediyye)



Oy kullanmak gerekir

Sual:
(Avrupa’daki seçimlerde oy kullanmak, gayrimüslim partilerin Müslümanlığa aykırı icraatlarını onaylamak olacağı için, küfürdür, şirktir) diyorlar. Müslüman ülkelerde de Müslümanlığa aykırı çok icraatlar oluyor. O zaman dünyanın herhangi bir ülkesinde oy kullanmak küfür mü oluyor?

Cevap:
Hayır, oy kullanmak küfür değildir. En kötünün başa geçmemesi için, elbette zararı az olana oy vermek gerekir. Hatta kazanamayacağı bilinen faydalı olan partiye oy verince, oyların bölünmesine ve kötülerin iş başına geçmesine sebep olacaksa, daha az zararlı olanın başa geçmesi için, faydalı olana oy vermemek gerekir. Netice önemlidir. Bu inceliği iyi düşünmelidir. Ülkeye, dünyaya zarar verecek kötü kimselerin söz sahibi olmasına sebep olmak, veballi bir iştir.



Tağut ülkesinde yaşamak


Sual: Bazı kimseler diyor ki: (Bugün dünya tağutla idare ediliyor. Tağutların kanunlarına uyanlar, milletvekili, belediye başkanı seçenler, seçilenler, hâkimler, savcılar, polisler ve bütün memurlar, Avrupa, Amerika ve Asya’da işçi olarak çalışanlar müşrik olduğu gibi, herhangi bir iş için mahkemeye başvuranlar da müşriktir. Tağutun idaresinden pasaport alıp yurtdışına çıkanlar, hattâ hacca gidenler müşrik olur. Trafikte kırmızı ışıkta durmak, yeşil ışıkta geçmek, tağutun adamlarıyla herhangi bir anlaşma yapmak da şirk olur, çünkü böyle yapmak, tağutu meşrulaştırmak olur. Onların kanunlarına uymayıp, onlara karşı gelmek lazımdır.)
Bunları söyleyenler, herhangi bir ülkede yaşadıklarına göre, kendileri müşrik olmuyorlar mı?


Cevap: Böyle söylemeleri çok yanlıştır. Bu görüşler daha çok dışarıdan geliyor, Müslümanlar arasında bölücülük yaparak fitne çıkarmayı hedefliyor. Bu oyuna gelmemeli. Peygamber efendimiz ve Eshab-ı kiram, onların tağut dedikleri putçularla anlaşmalar ve alış veriş yapmadı mı?

Kâfir ülkesinde çalışmak ve kâfire ücret karşılığı hizmet etmek dinimizde yasak değildir. Gayrimüslim Avrupa’da çalışmak günah değildir. Mekke Müslümanları da Habeşistan’a hicret etmişler, orada gayrimüslimlerin işlerinde çalışmışlardı.

Yusuf Aleyhisselam, Peygamber olduğu halde, kâfir hükümet reisinden vazife istedi. Herhangi bir vazifeye bir zalimin geçmesini önlemek ve Müslümanlara hizmet etmek için, kâfir olan âmirden bile vazife istemeli. İmam, öğretmen, polis olmaya çalışmalı. Bir iyilik yapamasa da, Müslümanlara zarar gelmesini önlemek de ibadet olur. Zaruretsiz vazifeden istifa etmek de, bunun için caiz değildir. (S. Ebediyye)

İsa Aleyhisselam, kâfir hükümdara dahi itaati emretmiştir, çünkü 70–80 kişiyle Roma devletine ve bütün Yahudilere karşı cihad etmek, onlara karşı gelmek mümkün değildi. İslamiyet’te de hükümete, kanunlara karşı gelmek men edilmiştir. (Cevap Veremedi kitabı)

Müslüman olsun, kâfir olsun, âdil olsun, zalim olsun, hiçbir hükümete karşı, isyan etmek, kanunlara karşı gelmek, hiçbir zaman caiz değildir. Fitne çıkarmamalı, fitne çıkaranların arasına karışmamalı. Komünist ülkelerinde bulunan bir Müslüman’ın, İslamiyet’e uygun yaşaması, ibadetlerini yapabilmesi imkânsız olursa, zalimlere yine karşı gelmemeli, bir İslam ülkesine hicret etmeli. İslam ülkesine de hicret imkânı yoksa insan haklarına, dine, ibadete saldırmayan herhangi bir ülkeye gitmelidir. (S. Ebediyye)

Aynı zihniyetteki kişiler, (Avrupa’daki seçimlerde oy kullanmak, gayrimüslim partilerin Müslümanlığa aykırı icraatlarını onaylamak olacağı için, küfürdür, şirktir) diyorlar. Müslüman ülkelerde de Müslümanlığa aykırı çok icraatlar oluyor. O zaman dünyanın herhangi bir ülkesinde oy kullanmaya küfür demiş oluyorlar. Bu çok yanlıştır. Oy kullanmak küfür değildir. Mecelle’de, (Ehven-i şerreyn tercih olunur) buyruluyor. Yani iki zararlı şeyden birini yapmak zorunda kalanın, hafif olanını tercih etmesi gerekir. Daha kötüsünü önlemek için, ondan daha az zararlıyı tercih etmek günah olmaz. En kötünün başa geçmemesi için, elbette zararı az olana oy vermek gerekir. Hatta kazanamayacağı bilinen faydalı olan partiye oy verince, oyların bölünmesine ve kötülerin iş başına geçmesine sebep olacaksa, daha az zararlı olanın başa geçmesi için, faydalı olana oy vermemek gerekir. Netice önemlidir. Bu inceliği iyi düşünmeli. Ülkeye, dünyaya zarar verecek kötü kimselerin söz sahibi olmasına sebep olmak, veballi bir iştir.

Kanuna uymakla karşı gelmemek ayrıdır. Bir kimse kanunu beğenmiyor, ama karşı da gelmiyorsa, kanuna aykırı hareket etmiş sayılmaz. Bir de kanunun zorladığı işleri yapmak günah olmaz.

İkrah, bir insanı, istemediği bir şeyi yapması için, haksız olarak zorlamak demektir. Bu durumda, zorlanan işi yapmak zaruret olur. Hapis, dayak, nafakayı kazanmaya ve çalışmaya mani olmak gibi hususlar birer ikrahtır. Sultanın [kanunların] emirleri de ikrah demektir. (Redd-ül-muhtar, Dürer-ül-hükkam)