Popüler Yayınlar

KAMU HUKUKU etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
KAMU HUKUKU etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Mart 2013 Çarşamba

RONALD DWORKIN (2) Bir Hukuk Düşünürü



20 Mart 2013

Dworkin'in hukuk teorisi anti-pozitivisttir, çünkü özünde hukukun ahlâkî okumasına dayanır. 

Dworkin yargısal faaliyeti kanunların ve diğer hukukî materyalin lâfzî okunmasına indirgeyen bir hukukî pozitivizmi reddeder. Bununla beraber, ilk bakışta zannedilebileceğinin aksine, hukukî pozitivizm karşıtlığı Dworkin'i tabiî hukuk doktrinini benimsemeye de götürmez.

Pozitivistlerin aksine, Dworkin bir hukuk düzeninin temel direklerinin pozitif hukuk kuralları değil ilkeler olduğunu iddia eder. Hukuka bütünlük ve hatta özerkliğini kazandıran bu ilkelerdir. Bu bağlamda ilkelerden kastedilen, kurallardan daha yüksek bir genellik düzeyine sahip soyut gereklilikler değildir. Dworkinci ilkeler kuralların anlam ve uygulamasına hakim olan daha yüksek bir düzenin unsurlarıdır.

Hukuk düzeninin temel direklerinin kurallar değil ilkeler olduğunu iddia etmekle, Dworkin özerk bir yapı olarak hukukun meşruluğunu yasama organının iradesinden alan bir kurallar hiyerarşisiyle temellendirilmesine karşı çıkmaktadır. Dworkin'e göre, pozitivizmin iddia ettiğinin aksine, hukuk ilkelerinin kökeni “bir yasama organının veya mahkemenin muayyen bir kararı değil”dir. Bu ilkeler süregiden bir düzen olarak hukuk sisteminin dayandığı gelenekte saklı olan ve hakimin keşfetmesi gereken ilkelerdir.

HUKUK VE ANTİPOZİTİVİZM BİRLEŞİMİ 

İlkeler zor davalar bakımından önemlidir. Denebilir ki, Dworkin'in “ilkeler”i hukuk anlayışının temeline yerleştirmeye biraz da zor davaların mahkemelerce nasıl çözüleceği sorusunu cevaplandırma ihtiyacı sevk etmiştir. Dolayısıyla, hangi kuralın uygulanacağının veya hatta bu konuda bir kuralın var olup olmadığının şüpheli olduğu “zor davalar”da hakimler hukukun dışındaki mülâhazalara değil fakat hukukun bir parçası olan ilkelere başvurmalıdırlar.

Dworkin'e göre, eğer hukukun bütünlük ve özerkliği korunacaksa hakimlerin ilkelere başvurmaları zorunludur. Ancak ilkeler doğaları gereği kesinlikten yoksundurlar, dolayısıyla onların “tezekkür edilmesi”, keşfedilmesi gerekir. Hakimler kararlarını verirken ilkeler üzerinde düşünüp taşınacak ve gerektiğinde -meselâ, ilgili ilkelerin birden çok olduğu durumda- onların ağırlıklarını belirleyeceklerdir.

Bu da içerdiği hakları ve yansıttığı genel ilkeleri saptayabilmek için yargıcın bütün bir hukuk sistemini, onun altında yatan geleneği gözden geçirmesi ve sistemde mündemiç olan ve özgül uyuşmazlığa en uygun temel ilkeleri üreten bir kararı vermesini gerektirir. Şu var ki, bu türden bir gözden geçirme ve düşünüp-taşınma sonucunda hukukta saklı olan ilkeleri keşfetmek hukukî olmaktan çok siyasî bir iştir.

Bu da, “zor davalar”ı çözebilmesi için yargıcın siyaset teorisine başvurması zorunlu olduğu anlamına gelmektedir. Bunun içindir ki, Dworkin yargısal (hukukî) sürecin “derinden ve baştan başa siyasî” olduğunu ileri sürmektedir: Hukuk uygulayıcıları siyaset teorisindeki geniş anlamıyla politikadan kaçınamazlar. Bu sürece giriştiğinde yargıçlar mevcut hukukî yapıya anlamını en iyi verecek olan siyasî teoriyi bulmak zorundadırlar.

Böylece Dworkin yargının önüne gelen bütün uyuşmazlıklarda toplumun moralitesinden çıkarılabilecek doğru bir cevabın var olduğunu ileri sürmüş olmaktadır. Ancak, hukukî metinler çoğu zaman kesin ve belirli anlamlardan yoksun olduklarından farklı okumalara açıktırlar. Bu durumda, yargıcın birçok rakip yorum teorisinden birini seçmesi pekalâ makul olabilir ki o zaman da hangi teorinin veya okuma biçiminin metne en doğru anlamı verdiği hep tartışmalı kalacaktır.

Dworkin gerçi ilkelerle siyaset (policy) arasında ayrım yapmaktadır. Buna göre, kolektif amaçları gerçekleştirecek siyasetleri belirlemek esas olarak yasamanın işidir, buna karşılık yargı ilkelerinin belirlediği hakları korur. Bu haklar yasamanın da sınırını oluşturduğuna göre, yasama organının sınırlarını da bir bakıma yargı belirlemiş olur. Ayrıca, Dworkin siyasetlere mahkemelerin kullanacakları standartlar arasında da yer vermektedir.

Bu durumda, “haklar”ı, hukuk geleneğinde mündemiç olan ahlâkîlikte arayıp bulma veya keşfetme konusunda yargıçlara tanınan takdir yetkisi yasamanın alanına müdahaleyle sonuçlanabilecek, hatta keyfiliğe yol açabilecek kadar geniştir. O zaman da “ilkeler”le “siyaset” arasında yapılan ayrımın pratik değeri bir hayli azalmaktadır. Öte yandan, “zor davalar”da yargıçların başvuracakları standartlar arasında -ilkeler yanında- siyasetlerin de olması yargıyı yasamanın alanına daha fazla müdahil kılmaya elverişlidir.

İKTİSADÎ ÖZGÜRLÜĞE MUHALİF LİBERALİZM

Bütün iddialı duruşuna rağmen, Dworkin'in tutarlı bir siyaset ve hukuk teorisi geliştirdiğini söylemek hiç de kolay değildir. Dworkin'in siyasî teorisinin zorlukları tam da sisteminin temeline yerleştirdiği ve ilk bakışta insan onuru düşüncesinin doğal bir anlatımıymış gibi görünen “eşit ilgi ve saygı” ilkesini anlama tarzından ileri gelmektedir.

Nitekim, Dworkin'in eşit ilgi ve saygı”sı bir yandan iktisadî özgürlüğe neredeyse büsbütün “ilgisiz” kalırken, öbür yandan var olduğu yerlerde de bu “ilgi” fazla müdahaleci olma potansiyeli taşımaktadır. Bu durum aynı zamanda, özgürlüğe genel bir ilke olarak yer vermeyen bir “liberalizm”in açmazını da göstermektedir. Kısaca, Dworkin'in “liberalizm”i sadece özgürlüğü genel bir hak olarak tanımaması bakımından değil, iktisadî liberalizmi ihmal etmesi bakımından da aksak bir liberalizmdir.

Oysa, iktisadî özgürlüğü dışlayan bir anlayışın ne derece tutarlı olarak liberal sayılabileceği bir yana, John Tomasi'nin yakınlarda Rawls'un teorisiyle ilgili olarak gösterdiği gibi (Free Market Fairness, 2012), tam da bu düşünürlerin benimsedikleri temel değerlerden (Rawls'ta “kendi hayatını kendisinin şekillendirme sorumluluğu” veya kısaca özerklikten, Dworkin'de ise “eşit ilgi ve saygı”dan) hareketle iktisadî özgürlüğün de diğer sivil özgürlükler gibi ahlâken zorunlu olduğu pekâlâ savunulabilir.

Hukuk teorisi bakımından ise Dworkin'de başlıca iki problem var görünmektedir. Birincisi, Dworkin müphem ve kesinlikten yoksun ilkeleri kendi hukuk anlayışının odağına yerleştirmek ve yargısal karar vermenin ancak genel bir siyasî teoriye atıfla gerçekleşebileceğini ileri sürmek suretiyle, siyasetle hukuk arasındaki ayrımı neredeyse kaldırmaktadır. Siyasetin hukuku önemli ölçüde belirlediği böyle bir durumda, Dworkin'in hukukun özerklik ve bütünlüğünü savunmada da ne ölçüde tutarlı olduğu sorgulanmaya açıktır.

Dworkin'in pozisyonuyla ilgili diğer problem, her ne kadar hukukun tanımlanmasında “ilkeler” gibi evrenselleştirilebilirliğe açık görünen bir kategoriye hayatî bir rol tanısa da, onun hukuk anlayışının önemli ölçüde yerelci veya kültüre-özgü olduğu söylenebilir. Bu teori iki anlamda yerelcidir. Çünkü, ilk olarak, Dworkin söz konusu ilkelerin ilgili toplumun hukukî-tarihsel pratiğinde saklı olduklarını vaz etmektedir.

Elbette Dworkin'in teorisi “hukukun genel ilkeler”i gibi bir anlayışı da içermektedir ama onun ilkeleri esas olarak belli bir toplumun moralitesinde temellenmektedirler. İkinci olarak, Dworkin'in teorisi yargısal emsallerin hukukun önemli bir parçasını teşkil ettiği ve dolayısıyla mahkemelerin hukuk-yaratma rolünü öne çıkaran Anglo-Amerikan hukuk geleneğinden fazla etkilenmiş görünmektedir.

Onun için, bu teorinin, Kıt'a Avrupa'sının ve bu arada Türkiye'nin hukuk pratiğini açıklayıcı değeri çok fazla değildir. Bir de şöyle bir ironik tarafı var bu teorinin: Dworkin'in anlam verdiği şekliyle “eşit ilgi ve saygı” liberalizmin ne ölçüde Amerika'nın hukuk geleneğini, bu gelenekte “saklı olan” ilkeleri yansıttığı da şüphelidir.

*Prof. Dr., İstanbul Ticaret Üniv. Hukuk Fakültesi

19 Mart 2013 Salı

Ronald Dworkin, Bir Siyaset Düşünürü

Ronald Dworkin

Amerikalı hukuk ve siyaset teorisyeni Ronald M. Dworkin, 14 Şubat günü 82 yaşında vefat etti. Dworkin otuz küsur yıldır İngilizce konuşulan dünyada başta hukuk teorisi alanında olmak üzere kendisine en çok atıf yapılan düşünürlerden biriydi.

Kamu hukuku alanında uzmanlaşmış bir bilim adamının eserlerinin siyaset teorisinden soyutlanması zaten imkânsızdır ama Dworkin'e siyasî düşünce alanında da ilgi duyulmasının kendi teorisinin yapısından kaynaklanan özel bir nedeni vardır.

Bu, onun hukuku aynı zamanda siyasî bir girişim olarak gören yaklaşımından kaynaklanmaktadır. Bu arada, “revizyonist” bir liberal olarak Dworkin'in bir bakıma “popüler” bir düşünür olmasının, onun, toplumsal-siyasal bir teori ve pratik olarak liberalizmin yeniden canlandığı bir dönemde -1970'ler ve sonrasında- eser vermesiyle de ilgili olduğu muhakkaktır.

Ronald Dworkin “liberal” olarak anılmakla beraber, Amerikan siyasî yelpazesinin “sol”unda, yine orada yaygın olan bir deyimle, “ilerici” cenahta yer alan bir düşünürdü. Bu pozisyon, Türkiye'nin ve Avrupa'nın terminolojisinde kabaca “sosyal demokrat”lığa denk düşmektedir.

Önerdikleri projelerin liberalizmin klasik anlamıyla uyuşmayan epeyce yönü bulunmasına rağmen, Dworkin ve benzeri –J. Rawls, B. Barry, B. Ackerman gibi- düşünürlerin Amerikan bağlamında “liberal” olarak anılmalarının başlıca iki nedeni var:

Birincisi, bunların 19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başlarında T. H. Green, L. Hobhouse ve J.A. Hobson'ın revizyona uğrattığı düşünce geleneğini –yerleşik deyimiyle, “yeni liberalizm”i- takip ediyor olmalarıdır.

Bu düşünürler liberalizmi klasik köklerinden önemli ölçüde kopararak, onu demokratik sosyalizmle bağdaşabilecek yeni bir rotaya sokmak istemişlerdi. Rawls ve Dworkin gibi Amerikan siyasî düşünürlerinin “liberal” olarak anılmalarının ikinci nedeni, onların sonuçta önerdikleri veya onayladıkları siyasî projenin aşağı yukarı sosyal veya refah devletiyle örtüşmesine rağmen, ahlâkî ve epistemolojik öncülleri bakımından onların esas olarak bireyci olmasıdır.

KADER VE HAK DAĞILIMI İLİŞKİSİ

Dworkin'in görüşleri bu bakımdan tipiktir. Nitekim o, klasik liberallerden farklı olarak, “liberalizm”in temel değerinin özgürlük değil eşitlik olduğunu savunuyordu. Hem özgürlük hem de eşitliğe bağlılığa dayandırılan bir liberalizm görüşünü eleştiren Dworkin'e göre, bu anlayışı benimseyenlerin asıl bağlılıkları özgürlüğe olduğu için, eşitliğe teorilerinde daha sınırlı bir rol verirler.

Oysa, Dworkin liberalizmin özünü bütün bireylere “eşit ilgi ve saygı”yla muamele etmenin oluşturduğunu düşünmektedir. Dolayısıyla, siyasî kurumların bu ilkeye uygun olarak tasarlanması gerekir. Aslına bakılırsa, bildik anlamda liberallerin çoğundan farklı olarak, Dworkin bireylerin genel bir özgürlük hakkına sahip oldukları görüşünde de değildir.

Ona göre, bireylerin temel nitelikte bazı sivil ve siyasal hakları vardır ama özgürlük diye genel bir hakları yoktur. Sivil özgürlüklerin temeli özgürlük değil eşitliktir, eşit ilgi ve saygıdır. Liberalizmin sivil özgürlüklere özel önem vermesi özgürlüğün eşsiz öneminden ileri gelmeyip, eşit ilgi ve saygıya bağlılığından kaynaklanır.

Dworkin'e göre, eşitlik değerler bakımından tarafsızlığı gerektirir. Değer çoğulculuğu bir gerçek olduğuna göre, liberal devlet ancak farklı iyi hayat anlayışları karşısında tarafsızlığını koruyarak eşitliğe bağlı kalabilir. Dworkin'in kendi ifadesiyle:

Eşitlik siyasî kararların herhangi bir iyi hayat anlayışından veya hayata değer veren her neyse ondan mümkün olduğunca bağımsız olmasını gerektirir… Yurttaşların (iyi) anlayışları farklı farklı olduğundan, (hangi nedenle olursa olsun), devlet eğer bir anlayışı diğerine tercih ederse onlara eşit davranmamış olur.

Öte yandan, Dworkin'in temel liberal değer olarak gördüğü eşitlik sadece eşit yurttaşlık veya hukuk önünde eşitlikten ibaret de değildir. Ona göre, eşitlik ilkesi bireylerin kaynaklara eşit ulaşımını ve fırsatların eşitliğini de gerektirir.

Dworkin bu konuda insanların doğumla gelen yetenek donanımlarının sonucu olan eşitsizlikler ile “başarma tutkusu”na duyarlı olan eşitsizlikler arasında bir ayrım yapar. İnsanların fıtrî yetenekleri bakımından avantajlı olmalarını keyfî bulur, çünkü bunlar kişilerin tercihleri ve çalışmalarıyla ilgisizdir.

Buna karşılık kişilerin tutkulu bir şekilde çalışarak elde ettikleri ahlâkî bakımdan takdire değerdir ve kişi bu sonuçları hak eder. Dworkin bu anlamda eşitlikten ayrılmanın eşit ilgi ve saygıdan caymak anlamına geleceğini, dolayısıyla meşru olmadığını düşünür.

Çünkü, böyle yapılması halinde devlet ya bazı insanların kaderinin diğerlerininkinden daha fazla ilgiyi hak ettiğini ya da bazılarının tutku ve yeteneklerinin daha değerli olduğunu varsaymış olur.

Dworkin'in hem siyasî hem de hukukî teorisinde hakların belirleyici bir yeri vardır. Çünkü o hakları esas olarak ahlâkî bir kategori olarak görür. Dworkin'e göre, temel sivil haklar başka her türlü mülâhazaları, ama öncelikle de faydacı mülâhazaları geçersiz kılan, bireylerin ellerindeki “kozlar”dır.

Temel haklar bu arada kolektif iyi gerekçesine dayandırılan kamu siyaseti taleplerine de üstün gelirler. Dolayısıyla, eğer bir kişi bir şey üzerinde hakka sahipse, genel yarar gerekçesiyle bile devlet kişinin o hakkını tanımazlık edemez.

    İlginçtir ki, Dworkin en üstün ahlâkî talepler olarak nitelediği “haklar” listesinde meselâ ifade ve örgütlenme özgürlüklerine öncelikli bir yer verirken, iktisadî özgürlük haklarını bu listeye dahil etmez. Ona göre,“(h)akikî liberallerin fikir özgürlüğü kadar iktisadî özgürlüğü de korumaları gerektiği önermesi gülünçtür.

 Böylece, İktisadî haklar kamu siyaseti mülâhazalarıyla her zaman ihmal edilebilirler. Bu demektir ki, iktisadî beklentilerini veya mülkiyet haklarını olumsuz etkileyen kamu otoritelerinin aşırı düzenleyici ve müdahaleci önlemlerine (aşırı vergi gibi) karşı Dworkin'in teorisi kişileri korumasız bırakmaktadır.
  
*Prof. Dr., İstanbul Ticaret Üniversitesi Hukuk Fakültesi