Popüler Yayınlar

ARZU KILIÇ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ARZU KILIÇ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Nisan 2013 Pazar

Klasik romanlar eskidi mi?

17 Şubat 2013

Dünya edebiyatının klasik kabul edilen eserleri, günümüzde elden ele değil sadece dilden dile dolaşıyor. Peki klasikleri okumayı bu kadar zorlaştıran ne?

Genç Werther'in Acıları, Notre-Dame'ın Kamburu Quasimodo'nun Çingene kızına duyduğu aşk, Raskolnikov'un suçu ve cezası ya da Anna Karenina'nın pişmanlıkları… Dünya klasiği olmuş romanlar, 21'inci yüzyıl insanının yaşadıklarını anlatmaya devam ediyor.

Ne var ki bu eserleri ‘tüketmek' pek de kolay olmuyor. İnsanlığın değişmez gerçeklerini dillendirmeyi başarabildikleri için ‘klasik' olarak adlandırılan bu eserler, aynı zamanda okuyucusuna telefonun, televizyonun, bilgisayarın, trafiğin ya da çok katlı apartmanların olmadığı, yaşadığımızdan çok uzak bir dünyayı anlatıyor.

Acaba klasiklere olan ilginin günbegün eksilmesinde değişen hayat koşulları mı rol oynuyor? Yoksa klasiklerin eskimeye başladığını kabul mü etmek gerekiyor?

‘İlgi görmemeleri gayet doğal'

Günümüzde, klasik kabul edilen eserlere kutsiyet atfedildiği bir gerçek. Aslında bu klasik eserlerin çok fazla okunmuyor olmalarından da kaynaklanıyor ve iki durum birbirini besliyor.

Osmangazi Üniversitesi’nden Doçent Doktor Engin Bölükmeşe, bu değişimin kaçınılmaz olduğu görüşünde. "Şimdiki zamanda koşullar çok farklı. İnsanlarda artık klasik tip beğeni algısı yok.

Edebiyat da bundan nasibini alıyor. Ben şahsen bu değişime şaşırmıyorum." diyor. Klasik romanlarda işlenen mesajların ve anlatılan siyasi koşulların bugünkü kitleye hitap edemeyebileceğini söyleyen Bölükmeşe ekliyor:

"Okur kitlesi bugün farklı şeyler bekliyor. Ayrıca globalleşmenin de etkisiyle insanlar içinde bulunduğumuz çağda kaleme alınan şeyleri okumayı tercih ediyorlar."

Bölükmeşe'ye göre hal böyleyken bile klasiklerden tam anlamıyla bir kopuş söz konusu değil. Günümüz yazarları, eserlerini klasiklerin etkisinde kaleme alıyorlar.

Ancak okur bunun farkına bile varmıyor. Bu durum, günümüz yazarlarının kalıcı eserler vermelerini de zorlaştırıyor.

Kaleme alınan eserlerin yarına kalabilmesi, eserde kullandıkları malzemelerin de zamana direnebilmesiyle mümkün oluyor.

Ancak dünya çok hızlı değişiyor ve yazarların da sıkı bir elemeye başvurarak metinde neye yer verip neye vermeyeceklerini iyi belirlemeleri gerekiyor.

Kalıcılığı yakalamak adına popüler öğelere yer vermemeyi tercih eden yazarları ise o günkü okurların bile ilgisini çekememek gibi bir tehlike bekliyor.

‘Klasik eserler bize lüks…’

Türk Dili ve Edebiyatı Profesörü ve Bartın Üniversitesi Rektörü Ramazan Kaplan'a göre ise bu eserlerin 21'inci yüzyıl insanına sıkıcı geliyor olmasının altında yatan neden, klasiklere olan ilginin azalması değil.

Teknolojiyle hemhal olmuş bir gencin, içinde bilgisayarın, telefonun geçmediği bir dünyayla bağlantı kurması pek kolay sayılmasa da Kaplan, değişen koşullara rağmen klasiklerin, günümüz okuruna çekici gelecek pek çok yanı olduğunu söylüyor.

Ancak Kaplan'a göre asıl mesele, klasikleri okuma yetkinliği kazanmak için gereken basit düzeyli birikime ve okuma alışkanlığına bile sahip olunamaması.

Ramazan Kaplan, "Kitapla bağlar kopmuş durumda. Mesele kazanç meselesiyse klasikleri seçmek en kârlı tercih tabii. Ancak popüler eserlerin bile yeterince okunduğunu düşünmüyorum." diyor.


 

Herkes seviyor, kimse okumuyor

 

Amerikalı yazar Mark Twain, klasik romanın tanımını ‘Herkesin okumuş olmayı istediği ancak kimsenin okumak istemediği eser’ şeklinde yapar. 

Twain’in manidar tespiti, günümüzde doğruluğunu daha da artırmış durumda. Dünya edebiyatının baş tacı ettiği ve çocukluğumuzdan beri okumamız salık verilen bu kitapların talihleri, ne yazık ki kendileri kadar güzel değil. Çok kıymetli bulduğumuzdan olacak ki okumadan bir sonraki yüzyıla aktarıyoruz bu eserleri…

 http://www.zaman.com.tr/pazar_klasik-romanlar-eskidi-mi_2054794.html

12 Nisan 2013 Cuma

Özgüven mi enaniyet mi?


12 Nisan 2013

- İSTANBUL
 
İnsanı başarıya götüren özgüven aşırıya kaçtığında enaniyete sevk ediyor. 

Dengeyi sağlayabilmek, ‘ene’nin yaradılış hikmetini kavrayabilmekten geçiyor.

Benlik duygusu, diğer adıyla ene, Allah’ın kendi sıfatlarını idrak edebilmeleri için kullarına bahşettiği belki de en büyük nimet. Bir anahtar olarak bize sunulan ene, hakikate ulaşmakta kullanılabileceği gibi kişiyi kibre de götürebiliyor.

Öte yandan, günümüzde sıklıkla maruz kaldığımız ‘özgüvenin kadarsın’ düşüncesi inananları ikileme sürüklüyor.

Özgüven, sosyal hayatta tutunabilmek için istenen bir özellik olsa da insanın sahip olduklarıyla her şeye muktedir olduğunu zannetmeye başlaması, ölçünün kaçmasına neden oluyor.

İnsanlar, özgüven adı altında küçük dünyalarının hükümdarlığını ilan ederken, enaniyet ve kibre sürüklenenlerin sayısı da günden güne çoğalıyor. Kulluğun haddini aşmamak ise benliğin veriliş nedenini kavrayabilmekte yatıyor.

Allah’a ulaştıran anahtar: ‘Ene’

Kendimizle bir ömür geçirebilmek ve hayata tutunabilmek için ihtiyaç duyduğumuz şeylerden biri de özgüven. Kişinin kapasitesi hakkında olumlu düşünceler beslemesi, hayatı kolaylaştıran bir faktör.

Enaniyet ise özgüvenin bir sonraki aşaması olarak algılanıyor. Ancak aralarındaki fark hayli büyük. Mesele, sahip olunanın Allah’tan geldiğini bilip bilmemekte.

Özgüven sahibi kişi, sahip oldukları ya da başardıklarının Allah’tan geldiğinin bilincindeyken, enaniyet sahibi bunları kişisel özelliklerine atfediyor ve kendinden biliyor.

Özgüven, ‘Allah akıl ve yetenek verdi, ben de çalışıp kazanıyorum.’ dedirtirken, enaniyet sahibi kişi, kazancının yalnızca kendi yeteneklerinden kaynaklandığını zannediyor ve kibre sürükleniyor.

Aynı şekilde özgüven, kişinin başarısızlığının nedenlerini çabasının eksikliğinde aramasını sağlarken, enaniyet bu nedenlerin dış faktörlerde aranmasına yol açıyor.

Dolayısıyla biri başarısızlıktan ders çıkarmayı ve hataları düzeltebilmeyi kolaylaştırıyor, diğeri hatalarda tekrara neden oluyor.

Öte yandan, Allah’ın kullarına verdiği benlik duygusunun pek çok hikmeti barındırdığını da göz ardı etmemek gerek.

Bediüzzaman’ın Ene Risalesi’nde “Âlemin miftahı insanın elindedir ve nefsine takılmıştır.” ifadesiyle de belirtildiği gibi, ene duygusu doğru kullanıldığında kişiyi, âlemin sırrına ulaştırıp hakikatin kapılarını açmaya götürebiliyor.

Zira Allah’la ilgili zihinlere takılan tüm soruların cevabı ‘ene’de gizli tutuluyor. Sonsuz olan Allah’ın bilinmesi, kullarına verdiği küçük bir çekirdek olan eneden geçiyor.

Ancak bu çekirdekten iman kadar kibir de filizlenebiliyor. Kişinin, yalnızca çekirdeğin güzelliğinde takılıp kalması, onun sonsuza ulaşması önünde engel teşkil ediyor.

Kişinin okyanusta bir damla olduğunun ve nasıl bir damla olduğunun bilincinde olması onun önce Allah’a, sonra kendine güven duymasını sağlarken, damla olduğu halde kendini okyanus zannetmek kişiyi çağımızın hastalıklarından biri olan enaniyete sevk ediyor.



Enaniyet belirtileri

Kendini haklı görmek:Tek doğrunun kendi bildikleri olduğunu düşünürler. ‘Ben bilirim’ üslubu kullanarak fikirlerinin doğruluğunu karşısındakine kabul ettirmeye çalışırlar.

Övünmek:Sahip olduklarını düşündükleri ve kendilerini gururlandıran zenginlik, güzellik, mevki, eğitim ve kültürlerini sık sık gündeme getirip övünme aracı olarak kullanmaktan zevk duyarlar. Ellerinden alınabileceğini akıllarına getirmezler.

İlgi çekme çabası:Toplum içinde değer kazanmak için ön plana çıkmaya ve herkesten üstün olduklarını ispatlamaya uğraşırlar. Kendi nefislerini tatmin için başkalarının ilgisine ihtiyaç duyar ve başkalarının rızasını, Allah’ın rızasından üstün görürler.

Hata yapma korkusu:Hata yapmayı kendilerine yakıştıramaz, hatadan münezzeh olduklarını düşünürler. En ufak bir yanlışlarıyla başkalarının gözünde küçük düşmekten korkarlar.

Eleştiriye kapalılık:Kibir ve gururları nedeniyle kendilerine yöneltilen eleştirileri kabul etmez, eleştirildiklerinde ya da eleştirileri kabul ettiklerinde prestijlerini yitireceklerine inanırlar. Başkasını dinlemeyi ve ders almayı bilmez, inançlarından vazgeçmezler.

Aşağılık kompleksi:Enaniyet, az ya da çok üstün vasıflara sahip kişilerin yanı sıra bu vasıfların bulunmadığı kişilerde de görülebilir. Bu kimseler, Allah’ın başkalarına sunduğu fakat ‘kendi’lerine bahşetmediği nimetler için üzüntü duyar, vermenin Allah’ın tasarrufunda olduğunu düşünmezler.

‘Karanlık gecedeki karıncanın ayak sesi’

Enaniyet, bazı kimselerde kendini bir kişilik özelliği olarak gösterse de, ‘ene’ duygusuyla yaratılmış insanoğlunun bu konuda masumiyet ilan etmesi mümkün değil. İnsanın, imanından ya da tevazu sahibi oluşundan dolayı yüreğinden kendisi hakkında geçirdiği düşünce bile önüne uçurum olarak çıkabilir. Nitekim hadis-i şerifte de beyan edildiği gibi, ‘Kibirsizlikten dolayı övünme, çünkü o fena huy, karanlık gecede, kara taş üzerinde uyuklayan bir karıncanın ayak sesinden daha gizlidir.’

 http://www.zaman.com.tr/cuma_ozguven-mi-enaniyet-mi_2076794.html

29 Mart 2013 Cuma

HAYAT BİR GÜN, O DA BUGÜN!


1 Mart 2013


- İSTANBUL

Şimdinin enerjisini, henüz gerçekleşmemiş şeyler için harcamamıza yol açan ‘gelecek kaygısı’, gittikçe yaygınlaşıyor. Peki, bu kaygıya neler sebep oluyor? Fazlası imanımız ve yaşadığımız andan neler götürüyor?

İslâmiyet, samimi olarak yaşandığında omuzlardan yükleri alıyor. Ancak kimi zaman, inanmanın bize sunduğu bu ayrıcalıkları elimizin tersiyle iterek gereksiz sıkıntılar yaşamayı tercih ediyoruz.

Geleceğe dair aşırı kaygı beslemek de bunlardan biri. ‘Zihnimizi, gelecekte karşılaşabileceğimiz kötü ihtimallerle gereğinden fazla meşgul etmek’ şeklinde tanımlayabileceğimiz bu problem, dinin gereklerinden olan tevekküle de ters düşüyor.

Hepimiz geleceğin getirecekleri ve götüreceklerine dair az-çok kaygı beslesek de ölçüyü belirlemede hassas olmak önem taşıyor.

Gelecek kaygısı; kişinin geleceğini güvence altına alma konusunda fazlaca düşünmesi, bunu kontrol etmeye çabalaması ve ileride birçok olumsuz olayın başına gelebileceği düşüncesiyle bundan endişe duyması anlamına geliyor.

Özünde bir tevekkül problemi

Din Psikolojisi alanında çalışmalar yapan Doç. Dr. Murat Yıldız, belirli seviyede gelecek kaygısı taşımanın normal, hatta hayatı anlamlı kılmak ve sorumluluk sahibi olmak adına yararlı sayılabileceğini söylüyor.

Ancak kişinin, hayatındaki her şeyi kontrol edebileceği gibi bir düşünceyle gelecek üzerine çokça kafa yormasının son derece yanlış olduğunu dile getiriyor.

Dünyaya verilen değer arttıkça gelecek kaygısının da aynı oranda arttığını ifade eden Yıldız, bu kaygının temelinde insan hayatının ve kâinatın yüce bir varlık tarafından kontrol edildiğinin unutulması ve O’nun izni olmadan hiçbir şeyin olmayacağı fikrinin göz ardı edilmesi olduğunu anlatıyor.

Birey, sırtını dayayacağı, güvenebileceği her şeye gücü yeten yüce bir varlığa inanmadığı takdirde, ileride olabilecek her şeyi kendisi kontrol etmeye çalışacak, fakat bunun hiç kolay olmadığını anlayınca gelecek kaygısı yaşayacaktır.” diyen Yıldız, gelecek kaygısının, sağlıklı bir tevekkül inancı olmayan bireylerde daha fazla ortaya çıktığını da söylüyor.

Bu problemin çözümü ise sufîlerin de söylediği gibi şimdi ve burada, anın çocuğu olmaktan geçiyor. Yani geleceğe ertelemeden ve geçmişe sığınmadan, burada ve şimdi, sorumluluk bilincini de göz ardı etmeyecek biçimde yaşamak gerekiyor.

De ki: Allah’ın bizim için yazdıkları dışında, bize kesinlikle hiçbir şey isabet etmez. O bizim sahibimizdir. Ve inananlar yalnızca Allah’a dayanıp güvensin.” (Tevbe Sûresi, 51) ayetini ve “Eğer siz Allâh’a gereği gibi güvenseydiniz, (Allah), kuşları doyurduğu gibi sizi de rızıklandırırdı. Kuşlar sabahları kursakları boş olarak çıktıkları hâlde akşam doymuş olarak döner.” (Tirmizî, Zühd, 33) hadisinde, Allah’a güvenmenin gerekliliğine vurgu yapılırken, bir diğer hadiste de sağlıklı bir tevekkül için kişinin evvela elinden geleni yapması gerektiğine dikkat çekilir: “Deveni bağla sonra tevekkül et.” (Tirmizî, Kıyamet, 60)

Hayra engel olmasın

Geleceğe dair kaygıların başında, sağlığın yanı sıra maddi endişeler geliyor. Gelecekte geçinemeyeceğinden endişe duymak, çeşitli sevaplara engel teşkil ettiği gibi insanlara rızkı verenin Allah olduğunu da unutmamıza neden oluyor.

Kur’an-ı Kerim’de insanın gelecekte fakir olma korkusuyla, imkânları olsa bile parasını harcamaktan, ihtiyacı olanlara vermekten kaçınmalarıyla ilgili şu âyetler yer alıyor:

Şeytan, sizi fakirlikle korkutarak cimriliği ve hayasızlığı emreder. Allah ise size kendisinden bağışlama ve bol ihsan vadediyor. Allah’ın lütfu boldur,  O her şeyi bilendir.” (Bakara Sûresi, 268).

Hiç şüphesiz, rızık veren O, metin kuvvet sahibi olan Allah’tır.” (Zariyat Sûresi, 58)

Rızkı Allah’ın katında arayın, O’na kulluk edin ve O’na şükredin. Siz O’na döndürüleceksiniz.” (Ankebut Sûresi, 17)

Bunun dışında yaşlılık, hastalık, ölüm gibi düşünceler, dinden uzak yaşayan insanlarda geleceğe dair daha ciddi endişelere sebep oluyor. Tevekkül sahibi kişilerse her şeyin Allah’ın kontrolünde olduğunu bilerek, başına gelenlere hayır gözüyle bakabiliyor.

‘Mükemmellik dayatmasının da payı var’

Geçmişe takılı kalmak depresyona, geleceğe gereğinden fazla zihin yormak ise kaygıya neden oluyor. Dolayısıyla 45-50 yaş üzeri kişilerde daha sık görülen bir rahatsızlık olan depresyon, gençlerde ve genç nüfusun fazla olduğu ülkelerde yerini gelecek endişesine bırakıyor.

Psikolog Nergis Hamilton, ülkemizde özellikle medyanın, geleceğe dair endişenin artmasında dikkate değer bir rol oynadığı görüşünde.

Dizi, reklam ve magazin programlarıyla insanların karşısına rol model olarak çıkarılan karakterlerin mükemmel gibi gösterildiğini ve bu durumun da izleyenler, özellikle gençler üzerinde gelecekte zengin ve başarılı olamazlarsa dünyanın sonu gelecekmiş gibi bir endişeye yol açtığını söylüyor.

Ayrıca toplumda oldukça yaygın olan kafa karışıklığının da endişeleri tetiklediğini anlatan psikolog, “Kaygı, bir şeyi iyi bilmemekten kaynaklanıyor. Mesela hangi dine mensup olursa olsun, o dinin gereklerini kafasında oturtmuş kişi gelecek kaygısı taşımaz. Dünyada niye var olduğundan emindir. Ama ben sokakta İslamiyet’le problemleri olduğu açıkça belli olan çok kimseye rastlayabiliyorum.” diyor.

Toplumumuzda aileye biçilen rolün çok katı olduğuna da dikkat çeken Hamilton, “Toplum tarafından mükemmel anne, mükemmel baba, mükemmel evlat olmaya zorlanıyoruz. Hayatta sadece yeteri kadar iyi vardır, mükemmel yoktur. Tek mükemmel şey Tanrı düşüncesidir. Peygamberlerin bile hataları vardır. Onun dışında her şeyin noksan olduğunu kabullenmemiz gerek.” ifadelerini kullanıyor.

Ekonomik düzenin, gelecek endişesini besleyen bir diğer etken olduğunu söyleyen psikolog, “Kredi kartıyla alışveriş yaptığınızda bir yılda ödeyebileceğiniz bir ürün alıyorsunuz. Bu görünürde iyi bir şey olsa da o eşyayı almanız, sizin önünüzdeki bir yıl için endişe duymanıza neden oluyor.” diyor.

Onlar da ‘anı yaşa’ diyor

Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri Yirmi Birinci Söz’de “Bil ki, dünkü gün senin elinden çıktı; yarın ise senin elinde senet yok ki, ona maliksin. Öyle ise, hakikî ömrünü bulunduğun gün bil. ... Hem bil ki, her yeni gün, sana, hem herkese yeni bir âlemin kapısıdır.” diyerek hayatlarımızdaki tek değerli zamanın içinde bulunduğumuz an olduğunu söyler.

Üstad’la farklı asırları fakat aynı düşünceleri paylaşan Mevlânâ da aynı görüşü şu dizelerle dile getirmiştir:

Düne dair ne varsa
Dünde kaldı cancağızım
Bugün yeni bir gün
Yeni şeyler söylemek lazım.

Elbette bu durum geçmişten dersler çıkarma ya da gelecek için plan ve projeler geliştirmeye engel teşkil etmiyor.

Ancak diğer taraftan, hayatını en verimli şekilde geçiren kimselerin, dününe hayıflanan ya da yarınların hayalleriyle avunanlar değil, elindeki sermayeyi yani bugünü değerlendirebilenler olduğunu görmek gerekiyor.

 http://www.zaman.com.tr/cuma_hayat-bir-gun-o-da-bugun_2059610.html