Popüler Yayınlar

DOÇ. DR. CENAP ÇAKMAK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
DOÇ. DR. CENAP ÇAKMAK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Mayıs 2013 Pazartesi

Devletin suçları nasıl 'uluslararası'laşır? - [Yorum - Cenap Çakmak]


23 Aralık 2011


Türkiye'nin geçmişinde karanlık ve trajik bir parça olduğu konusunda hemen hemen herkesin fikir birliğine vardığı Dersim ile ilgili yakın zamanda cereyan eden tartışmaların doğru bir zeminde ilerlediğini söylemek oldukça güç.
Konunun gerek hukuki ve gerekse de ahlaki açıdan çok fazla incelenmeden tartışılması bazı noktaların göz ardı edilmesini de beraberinde getiriyor. 

Konunun insani boyutunun giderek uluslararası alanda siyasi veya hukuki bir boyut kazanabilmesi ihtimali, göz ardı edilen noktalardan bir tanesi. 

Özellikle de tartışma başladıktan sonra tarihin bu sayfasının tatmin edici ve mağduriyetleri kısmen de olsa giderici bir şekilde nasıl kapatılacağının hesap edilemiyor oluşu, bu çerçevede üzerinde önemle durulması gereken bir konu. 

Diğer bir ifadeyle, Dersim sorunu ile ilgili olarak artık Pandora'nın kutusu açılmış durumda; uluslararası kamuoyunun da dikkatini çeker bir hale gelen tartışma, mağduriyetlerin giderilmesini, şu veya bu şekilde Türkiye'nin konu ile ilgili olarak adımlar atmasını gerektiriyor. 


Aksi halde -yani konunun çözümsüz veya sürüncemede bırakılması durumunda- tartışmanın uluslararası bir boyut kazanması uzak da olsa ihtimal dahilinde. 

Dersim'de işlenen suçların uluslararası suçlar olması ve devlet sorumluluğu kavramının artık daha somut bir çerçevede ifade edildiği günümüz uluslararası sisteminde dahi daha çok bireysel sorumluluğu gerektirmesi, bu bağlamda göz önünde bulundurulması gereken önemli bir nokta. 


Meseleyi biraz daha tavzih etmek bakımından şunu belirtmekte fayda var: 

Tarihle yüzleşmenin mesela temelde iki boyutu olabileceğini öngördüğümüzde hakikatlerin ortaya çıkması gerektiğini ve sorumluların tespit edilmesinin önem arz ettiğini söyleyebiliriz. 

Her iki asli sonuç için 'yüzleşme' faslının başlangıcında sorumlu olarak devlete gereğinden fazla gönderme yapmak devlet sorumluluğunun altyapısını oluşturması bakımından önem taşıyor. 

ULUSLARARASI SUÇLARDA DEVLETİN SİYASETEN SORUMLULUĞU 


Dersim'de işlenen suçlar için kim sorumlu tutulacak sorusuna verilecek cevap, konunun Türkiye açısından uluslararası bir tartışmanın parçası haline gelmesi açısından anlam taşıyor. 


Bir uluslararası hukuk kişisi olarak devletin sorumlulukları, klasik uluslararası hukukta bugünkü anlayışa göre farklılık arz ederken özellikle teorik de olsa neredeyse sınırsız egemenliğe sahip bir siyasal örgüt olarak tanımlanan devleti koruma saikinin geçmiş dönemlerde çok daha güçlü olduğunu söyleyebiliyoruz. 

Buna karşılık bugün artık devlet sorumluluğu kavramının sadece devletler arası ilişkilerde var olan taahhütleri aştığı ve bizzat ilgili devletin kendi halkına karşı ciddi sorumlulukları da içerir bir forma dönüştüğü bir dönemi yaşıyoruz. 

Dersim özelinde burada iki noktanın altını çizmek gerekiyor. Birincisi, bugünün devlet sorumluluğu anlayışı ile dönemin devlet sorumluluğu anlayışı arasında ciddi bir fark bulunuyor. 


İkincisi ise Dersim'de işlenen suçlarla bağlantılı olarak kimin hangi şekilde sorumlu tutulabileceğinin tespit edilmesi. 

Özellikle bu ikinci noktanın, Dersim konusunun uluslararasılaşması ihtimali bakımından altının çizilmesi gerekiyor. 

Uluslararası hukuk çerçevesinde Dersim'dekine benzer suçların terettüp ettiği iki tür sorumluluktan söz etmek mümkün. 


Bunlardan birincisi, devletin söz konusu suçların işlenişindeki payı nispetinde sorumlu tutulması ve belli müeyyidelere tabi tutulması; ikincisi ise bireysel sorumluluk anlamına gelen doğrudan suçları işleyen bireylerin yargılanması ve mahkûm edilmesi. 

Her iki durumda da aslında teknik anlamda sorumluluktan söz edebilmek için işlenmiş olan suçların tespit edilmiş olması ve bunlara karşılık gelen cezaların da belirlenmiş olması gerekiyor. 

Bu nedenle de mesela Dersim ile ilgili olarak şimdiden soykırım mıydı, insanlığa karşı suç muydu tartışması çok anlamlı değil. 

Zira bu suçlar bireyler tarafından işlenmiş suçlar ve bu suçların işlendiği iddia ediliyorsa -hüküm verir bir tarzda- faillerine de doğrudan işaret edilebilmesi gerekiyor.
 

Kolektif sorumluluk için de aslında benzer bir durum söz konusu. Diğer bir ifadeyle, uluslararası suçlar ile ilgili olarak bir devletin sorumlu tutulabilmesinin en etkili ve tartışmasız yolu hiç şüphe yok ki uluslararası yargılama. 

Ama devletleri böyle bir mekanizmaya tabi tutmak hiç de kolay değil. Her şeyden evvel uluslararası mahkemelerin çok büyük bir kısmının yargı yetkisinin son derece kısıtlı olduğunu belirtmek gerekiyor. 

İkincisi de devletleri sorumlu tutan ve onları yargılamaya tabi tutan mekanizmaların daha çok devletlerin rızasına dayanıyor olması. 

Kısaca belirtmek gerekirse, bu nedenlerden ötürü mesela Türkiye'nin Dersim katliamında devlet olarak sorumluluğunu uluslararası yargı yolu ile teyit etmek o kadar kolay değil. 

Nadiren de olsa uluslararası yargı organlarının yetkili olduğu durumlarda da ilgili yargı organının devleti sorumlu tutmaktan kaçınma eğiliminde olduğu izlenimini edinmek mümkün. 

Uluslararası Adalet Divanı'nın (UAD) Sırbistan'ı, Bosna Savaşı sırasında işlenen suçlarla ilgili suçlamalardan aklaması, bu çerçevede verilebilecek bir örnek. 

Ancak devletin uluslararası suçlar ile ilgili olarak siyaseten sorumlu tutulması mümkün. 


Bugün Türkiye'nin Ermeni soykırımı iddiaları ile ilgili yaşadığı problem de zaten bununla yakından ilişkili. 

Haklı olarak devletlerin veya parlamentoların tarih ile ilgili hüküm veremeyeceklerini iddia eden Türkiye'nin bu iddia ve yaklaşımının çok da dikkate alınmadığını ne yazık ki söylemek mümkün. 

Dolayısıyla ortada Türkiye'nin, sorumluluğunu tespit eden bir yargı kararı olmamasına rağmen siyasi bir girişim ve süreçle sorumlu tutulabileceği bir örnek var karşımızda. 

Benzer şekilde, mevcut haliyle neredeyse tamamen Türkiye'nin bir iç meselesi gibi görünen Dersim konusu, uluslararası tartışmaların konusuna da dönüşebilir. 


Bunun sahiden olup olmayacağı ayrı bir konudur, böylesi bir şeyin ihtimal dahilinde olması ise ayrı bir konudur. 

Böylesi bir durumda, yani Dersim katliamının uluslararası alana taşınması halinde ise Türkiye'nin bugünden aldığı tavır, bir sonraki adımlarını ve seçeneklerini kısıtlayabilecektir. 

Bunun tarihsel örnekleri de aslında mevcut. Mesela 1953 yılında UAD, Fransa'nın, bir mektubu ve ekli haritalar ile bazı adaların İngiltere'ye ait olduğunu kabul ettiği sonucuna vardı. 


Bu tür örneklerin sadece ülkesel tanıma için geçerli olabileceği söylenebilir. 

Ancak ne olursa olsun, şimdiden devletin Dersim katliamındaki sorumluluğunu ima eder bir açıklama veya tavır, en azından Türkiye'yi ileride, sorunun uluslararası bir boyut kazanması halinde siyasi açıdan zor duruma sokabilecektir. 

Bu çerçevede verilebilecek önemli bir örnek, Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras'ın TBMM'de Montrö Boğazlar Sözleşmesi'nin onaylanmasında yaptığı konuşmadır. 

Söz konusu konuşmada Aras, Lozan Antlaşması ile silahsızlandırılan Limni ve Samotra adalarının Sözleşme ile birlikte artık Yunanistan tarafından silahlandırılabileceği anlamına gelen sözler sarf etti. 

Bu açıklamalar, takip eden yıllarda Yunanistan tarafından Ege adalarının silahlandırılmasında bir gerekçe olarak öne sürüldü.
Sözlü yapılmış açıklamaların bağlayıcılığının ne olacağı elbette tartışılabilir. 


Ama mesela yine UAD'nin Fransa'nın nükleer denemeler ile ilgili yapmış olduğu tek taraflı beyanı bağlayıcı ve sonuç doğurucu kabul eden kararı, bunun en azından istisna biçiminde de olsa mümkün olabileceğini gösterir.

*Osmangazi Üniversitesi (Eskişehir)
Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi

26 Nisan 2013 Cuma

Türkiye ‘Ermeni soykırımını’ tanırsa ne olur?

24 Nisan 2013
I. Dünya Savaşı sırasında Türkiye'de yaşayan Ermenilere reva görülen muamelenin soykırım olup olmadığı artık Türkiye'de de tartışılıyor. 

Konunun tartışılabilir hale gelmesi elbette çok önemli bir gelişme.

Ama kabaca tartışmanın çok reaktif ve tarafgir yaklaşımlarla yapıldığı gözleniyor. Kimisi için milli bir mesele olan bu konu kimisi için tarihle yüzleşme ve geçmişin kirli mirasını temizleme meselesi.

Sorunun bu denli keskin bakış açıları ile ele alınmasına aslında o kadar gerek yok. Hiç şüphesiz meydana gelen ölümler için üzüntü belirtilir, ölenler ve geride kalanlar, çaresizlikten ötürü dinini değiştirip yeni bir kimlik edinmek zorunda kalanlar adına empati yapılır.

Bütün bunlar insan olmanın bir gereği olarak hiç de itiraz edilmeyecek şeyler. Hatta olayların soykırım olduğu da söylenebilir. Ancak bugün bir Ermeni soykırımı olduğu görüşünü benimseyenler ekseriyetle Türkiye'nin en azından özür dilemesi gerektiğini de iddia ediyorlar.

Buna göre bu son derece masum bir istek ve onca mağdurun hatırasından bunu esirgememek gerekiyor. Bu son derece mantıklı ve insanî bir yaklaşım gibi görünebilir. Ancak devlet için özür çok daha farklı bir anlam ifade eder. Kaldı ki devletin özrünün insanî bir tarafının olacağını düşünmek de çok mantıklı değildir.

Özür dilediğinde devlet halk adına mı özür dilemiş olacaktır? Suç isnadı mümkün olmayan devletin özrü gerçekten de acıları hafifletir nitelikte midir? Peki, buna rağmen, yani insanî bir değer taşımayacak olsa bile, Türkiye Ermeni soykırımı nedeniyle özür dilerse ne olur?

Basitçe ve kısaca söylemek gerekirse yalın bir özür doğrudan doğruya Ermeni soykırımının Türkiye tarafından tanındığı anlamına gelir. Ermeni soykırımının tanınması da Türkiye'nin sorumlu olduğunu gösterir. Türkiye'nin bir devlet olarak Ermeni soykırımından dolayı uluslararası hukuk nezdinde sorumlu olması da en azından yüklü miktarda tazminat ödemesini gerektirir.

Bu da aslında bize Ermeni soykırımı iddialarının Türkiye açısından niye sorun olduğunun çerçevesini çiziyor. Ermeni soykırımı bağlamında sorumlu devlet olarak Türkiye'ye yöneltilebilecek üç ana talep bulunuyor: Özür dileme ve tanıma, tazminat ödeme, toprak.

Sınırları uluslararası hukuk tarafından tanındığı ve dolayısıyla korunduğu için Türkiye'nin aslında toprak konusunda ciddi bir endişesinin olması için bir neden bulunmuyor. Ancak yine de Ermenistan'ın hâlâ Türkiye'nin sınırlarını mevcut haliyle tanıdığını açık bir şekilde ilan etmekten kaçınması Türkiye tarafından dikkate alınıyor.

Elbette Ermenistan'ın böyle bir zorunluluğu yok. Ayrıca açık bir şekilde Türkiye'nin sınırlarını tanımadığını ilan etmediği de dikkate alındığında zımnen sınır açısından bir sorun olmadığı da söylenebilir.

Ancak tazminat çok daha somut bir çerçeve üzerine oturan bir ihtimal. Türkiye'nin devlet olarak Ermeni soykırımından sorumlu olduğunun tespiti halinde yüklü bir tazminat ödeme yükümlülüğünden söz etmek mümkün. Söz konusu sorumluluğu tespit etmek ise şu an için bakıldığında ancak iki yolla mümkün.

Birincisi ve tabii ki en objektif olanı Uluslararası Adalet Divanı (UAD) yargısı, ikincisi ise Türkiye'nin bu sorumluluğu kabul etmesi. Bu noktada belki soykırım ile ilgili sorumluluğun altını kısaca çizmek aydınlatıcı olabilir.

Bir uluslararası suç olan soykırım ile bağlantılı bireysel ve kolektif sorumluluktan söz edilebilir. Bugün için cezai sorumluluk anlamına da gelen bireysel sorumluluğu kovuşturmak mümkün değil. Aslına bakılırsa Ermeni soykırımı davasını güdenlerin de zaten böyle bir kaygı ve amacı bulunmuyor.

Pratikte zaten bu suçun muhtemel zanlılarını yargılamak mümkün değil. Mümkün olsaydı bile bunun Türkiye ile hiçbir ilgisinin olmaması gerekirdi. Kolektif sorumluluk söz konusu olduğunda ise soykırım suçunun işlenmesinde devletin rolü tartışma konusu olur.

Devlet şayet bu suçun işlenmesinde öncü ve kolaylaştırıcı bir rol üstlenmişse sorumlu addedilir. Bireysel sorumluluğun müeyyidesi ceza yargılaması iken kolektif sorumluluğun müeyyidesi kabaca tazminattır denilebilir.

Bireysel sorumluluğun Ermeni soykırımı iddiaları çerçevesinde tespiti, yukarıda da belirtildiği gibi, artık mümkün gözükmüyor. Gerek muhtemel zanlıların hayatta olmaması gerekse soykırım suçunun 1948 yılında, yani iddialara konu olan I. Dünya Savaşı'ndan çok sonra tanımlanmış olması buradaki en önemli engeller.

Ancak soykırımdaki devlet sorumluluğunu hâlâ tartışmak mümkün. Burada soykırım suçunun sonradan tanımlanmış olmasının bir önemi bulunmuyor. Şayet, mesela UAD olayları soykırım olarak tanımlar ve bundan Türkiye'yi de devlet olarak sorumlu tutarsa o zaman Türkiye uluslararası hukuk nezdinde yasal olarak sorumlu olur. Bu takdirde de en geçerli yol olarak tazminat ödemek zorunda kalır.

Peki mesele UAD'nin önüne gelirse nasıl gelir ve gelirse ne olur? UAD sadece devletler arası ihtilafları çözen bir uluslararası yargı organı. Dolayısıyla mesela bu örnekte Türkiye ile Ermenistan arasında bir ihtilaftan söz etmek mümkün olursa Divan meseleyi karara bağlayabilir.

Ancak bunun için söz konusu ihtilaf ile ilgili olarak her iki devletin de Divan'ın yargı yetkisini kabul etmesi gerekir. Ermeni soykırımı iddialarını dile getirenler ise böyle bir yargılamayı gereksiz buluyor. Bunun en temel nedeni Ermeni soykırımının kendilerince tartışmaya açık bir yanının olmaması.

Yani meseleyi Divana taşımaya razı olmak, olayların çok düşük bir ihtimal de olsa soykırım olmaması ihtimalini de kabul etmek anlamına geleceğinden böyle bir yola tevessül etmiyorlar. Bunun yerine de kendilerince kesin olan bu soykırımın Türkiye tarafından kabul edilmesini talep ediyorlar.

Türkiye ne yaparsa bu talebi kabul etmiş olur? Açık bir tanıma, özür vb. ifadeler de dâhil olmak üzere Türkiye'nin devlet olarak 1915 olaylarının soykırım olduğunu ima eder herhangi bir tutumu devlet sorumluluğunu da beraberinde getirebilir.

Bir devletin tek taraflı kararları ve hatta açıklamaları kendisini bağlayabilir, yani hukuki sonuçlar doğurabilir. Yine mesela üst düzey bir devlet görevlisinin bir konuşması bile böylesine bir sonuca gidecek yolun ilk adımları olabilir.

Herkes dilediğince özür dileyebilir; ama devlet adamları böylesi tercihi yaparken devleti sorumluluk altına sokacak bir süreci başlatabilirler. Bu son derece ciddi bir tercih ve tam da bu nedenle Ermeni soykırımı için özür dileyenler aynı tavrı devletten beklerken çok da haklı değiller.

*Doç. Dr., Osmangazi Üniversitesi