Popüler Yayınlar

TARHAN ERDEM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
TARHAN ERDEM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Nisan 2013 Perşembe

Şiddet sona ererken yeni anayasa için umutlanabilir miyiz?


10 Ocak 2013


Türkiye yine bir umutlu dönemece gelmiş gibi görünüyor. Bu defâ başarı artık elzem. Kürt sorununda şiddet boyutunun izâlesinden söz ediyorum.

Benzer sorunların târihî olarak sergilediği örneklere baktığımızda, şiddetin bütünüyle sona erdirilmesi mümkün değil.

Ancak, şiddetin Kürt sorunu ile ilgili her türlü mâ'kûl müzâkereyi engelleyen bir yoğunlukta yaşanmasının önüne geçilmesi mümkün. Türkiye bugün bu yola girmiş görünüyor.

Şu ânda yaşanmakta olan süreçte izlenen yolun sâdece iktidar partisinin siyâsî tercihleriyle sınırlı kalmayan bir “devlet politikası” olarak sunulması bu bağlamda özellikle anamuhalefet partisi CHP'nin ve sorunun siyâsî temsil kapasitesi bakımından kilit aktörlerinden biri olan BDP'nin yer yer açık desteği gerçekten umut verici.

Bu, hâfızam beni yanıltmıyorsa daha önce hiç oluşmamış bir mutabakat. Bu öyle bir mutabakat ki, Kürt sorununun şiddet boyutundan en çok canı yanan insanların, canı yanmak ne kelime, canından can gitmiş olan annelerin desteğini de içeriyor.

Dolayısıyla, işi şu veya bu tür bir milliyetçi hamâset içinde yeniden boğuntuya getirmek isteyen marjinal kesimlerin bu umutlu süreci baltalama şansı bu kez iyice zor görünüyor.

Bununla birlikte, dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta var. Tarhan Erdem, geçen gün Radikal'deki köşesinde, Öcalan'ın süreci, silâhtan arındırılmış bir müzakerenin başlaması için önşart olarak gördüğünü, buna karşılık hükûmetin yaklaşımında silâhların bırakılmasının sanki asıl amaç gibi düşünüldüğünü belirtiyor ve iki yaklaşım arasındaki farka dikkat çekiyor.

Bu çok önemli bir nokta. Gerçekten bu, yine Tarhan Erdem'in belirttiği gibi, kamuoyu önünde ortaya konan bir üslûb farkından ibâret olmayıp, işin esâsıyla da ilgili bir fark ise, o zaman sürecin başarı şansı azalacak demektir. Neden mi? Çok yalın bir deyişle, şiddet ve dolayısıyla bunun bir tarafı olarak PKK, Kürt sorununun bir boyutu.

İlk şiddet eyleminin târihlendiği 1984'ten bu yana kaçıncı defadır söyleniyor bilmiyorum. PKK, Kürt sorununun bir uzantısı, dolayısıyla PKK ile birlikte düşünülen şiddet boyutunun izâle edilmesi, Kürt sorununun çözümü anlamına gelmiyor.

AK Parti iktidarının Kürt sorununun sosyal ve kültürel boyutlarıyla ilgili olarak ve pek çok engelleyici faktöre rağmen gerçekleştirdiği “açılımlar” da sorunu çözmekte yeterli olmamıştır.

Çok net olarak Türkiyeli Kürtlerin “anadil olarak Kürtçe” ve “demokratik özerklik” olarak dile getirilen talepleri ve bunların uzantısı olabilecek somut reform ve uygulamalar üzerinde gerçek bir çözümün hayata geçirilmesi gerekiyor.

Dolayısıyla, şiddetin izâlesi, Kürt sorununun asıl (siyâsî, hukukî) boyutlarının daha ma'kûl bir müzakere içinde ele alınmasını mümkün kılmanın ötesinde bir anlam taşımamaktadır.

Bu görülmediği takdirde, sorunun şiddet boyutuyla ilgili başarı şansı da ya yoktur ya da gelip geçici olmak durumundadır.

Bu da bizi Kürt sorununun asıl çözüm ayaklarının nerede aranması gerektiği noktasına getiriyor. Burada da biliyoruz ki yeni bir anayasa olmadan, alt seviyedeki kanunlarla ve diğer mevzuat değişiklikleriyle ve bunların destek verdiği bâzı “açılım” uygulamalarıyla sorun çözülememektedir.

Dolayısıyla, “Türk milliyetçiliği”nin belirlediği bir devlet felsefesine değil, bireysel hak ve özgürlükleri farklı kimliklerin varlığına eşit saygı ilkesiyle bütünleşik bir biçimde temel alan yeni bir siyasî birlik formülüne ihtiyacımız vardır.

Bu ihtiyacın giderilmesinin iki önemli anahtarından biri Türkçe dışındaki dillerin hem “anadil olarak okutulması/öğretilmesi”, hem o “anadillerde eğitim” ve hem de kamusal alanda (örneğin bazı yer adlarının Türkçe ve Kürtçe yazılması gibi şu ân var olan uygulamalarda görüldüğü üzere) kullanılabilmesi gibi hususların sağlanmasıdır.

Diğer önemli anahtar ise yerel yönetimlerin yeniden düzenlenerek, Türkiye'nin de hedeflediği AB ülkelerinin pek çoğunda var olan düzeyde adem-i merkeziyetçi bir yapıya kavuşturulmasıdır.

Bu da, çoğu kez zannedildiği ve bazı yüksek yargı kararlarına da hiç de yerinde olmayarak yerleştirildiği gibi Türkiye'nin “üniter yapısı”nın tasfiye edilmesi anlamına gelmez.

Bugün sâdece İspanya değil İtalya ve Fransa gibi üniter yapılı devletler yasama yetkisine sâhip bölge meclislerinin yer aldığı bir düzen kurabilmişlerdir.

Bunun Türkiye'de de yapılması, yine kaçıncı defadır söyleniyor bilmiyorum, sâdece Kürt sorununun çözümü için değil, bir bütün olarak Türkiye'de demokratikleşmenin genişlemesi ve derinleşmesi için elzem olan bir husustur.

İşte şimdi asıl soruya geliyorum: Hem Kürt sorununun çözümü, hem de Türkiye demokrasisinin daha ileri bir seviyeye doğru gelişmesi bakımından zorunlu yeni bir siyasî berâberlik anlayışı üzerine kurulu yeni bir anayasal düzen için bugün gelinen nokta ne vaad ediyor?

Hemen söyleyeyim: Şiddetin izâlesi konusunda bu defâ Öcalan'la açık açık bir müzakere süreci yaşanıyor. Sürecin görece alenî olması çok önemli.

Bildiğim ve görebildiğim kadarıyla MHP dışında sürece tepki gösteren siyasî veya toplumsal bir kesim yok. Daha da önemlisi CHP, şöyle veya böyle, sürece destek veriyor ve bence kilit nokta da bu destek.

Çünkü CHP, eğrisiyle, doğrusuyla, Türkiye'nin AK Parti iktidarının on küsur yılı boyunca yaşadığı ve hâlen de devam ettiğini varsayabileceğimiz “kutuplaşma” ve “gerelim” bağlamında en önemli siyasî aktör.

CHP'nin bu süreçteki desteği iyi değerlenir ve gerçekten şiddetin izâlesinde başarı sağlanma noktasına gelinebilirse, bu aynı zamanda devam etmekte olan yeni anayasa çalışmaları sürecinde AK Parti-CHP yakınlaşmasına ve bu yakınlaşmanın BDP'yi de etkileyip kendisine çekmesine yol açabilir.

Bu ihtimal de, Türkiye'yi yukarıda sözünü ettiğim türden demokratik bir yeni anayasaya kavuşma yolunda, şimdi var olan kötümser veya umutsuz ve endişeli bekleyişlerden kurtarır.

İhtimalin gerçek olabilmesi içinse CHP'nin Kürt sorununa yönelik özgürlükçü ve demokratik bir tavır alabilmesi gerekmektedir. CHP bunu yapabilir mi?

Bu sorunun cevabını bekleyip göreceğiz ama, önceden söylenmesi gereken şey şu: Şimdi “yapabilir” ve “yapmalı”! İşte, şiddetin izâlesi, CHP'nin Kürt sorununun yeni anayasadan başlayarak gelişecek kapsamlı çözümünde aktif ve olumlu bir siyâsî aktör olarak yer alabilmesini sağlayacaktır.

CHP'nin sürece verdiği destek, yeni anayasa ve diğer reformlar konusunda da geliştirilebilirse, Türkiye'nin çok hayatî önemde bir sorunu çözmesi de gerçek olabilecektir.

“Türk milliyetçiliği”nin yanlış yaklaşımlarında ısrar edenlerin de böyle bir süreçte dışlanacağı âşikardır. Doğru yaklaşım ne güzel vecîz ifâde edilmiştir: “Hayır sulhtadır (…) sulh temin etmek gerekir.

Bunun için de elden gelen her şeyin yapılması, gerekirse kan kusulması ama ‘kızılcık şerbeti içmiştim' denilmesi gerekir.” Bu yaklaşımın gâlib gelmesi ve bu gâlibiyetin yeni anayasayla taçlandırılması temennimizdir.

 http://www.zaman.com.tr/yorum_siddet-sona-ererken-yeni-anayasa-icin-umutlanabilir-miyiz_2038771.html

9 Nisan 2013 Salı

Başkanlık sistemi tartışması (I)

Mümtaz'er Türköne


'Başkanlık sistemi' tartışmalarının gerisinde cevabı çok açık gibi görünen bu soru duruyor.

AK Parti lideri Tayyip Erdoğan, parlamenter sistemden başkanlık sistemine geçildiğinde Türkiye'nin ilk devlet başkanı olabilir mi? Siyaset hesap işi, bu sorunun kestirme bir cevabı yok. Doğru cevabı bulmak için biraz hesap yapmak gerekiyor.

Tayyip Erdoğan'ın başkanlık sisteminin ilk devlet başkanı olması, hatta 2012 veya 2014'te yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimini kazanması çok düşük bir ihtimal. Soruyu, 'olmalı mı?' diye sorsak, ben tereddütsüz 'olmalı' cevabını veririm.

Türkiye'nin dokuz yıldır kesintisiz devam eden istikrarının ve istikrarla kazandığımız her şeyin mimarı AK Parti lideri. Onun devlet başkanlığı, istikrarın devam etmesinin de teminatı olarak görülmeli. Ama, siyaset hesap işi, hem de çok ince hesap işi.

AK Parti liderinin, devlet başkanı olabilmesi için gireceği seçimde % 51 oy alması gerekiyor. Bu durum önümüzdeki cumhurbaşkanlığı seçimi için de geçerli. İlk seçimde salt çoğunluğu elde ettiği takdirde seçimi kazanmış olacak.

Aksi takdirde iki hafta sonra yapılacak ikinci tur seçime girecek. İlk turda salt çoğunluğun sağlanması mümkün, ama çok zor. Teorik olarak, ikinci turda en fazla oyu alan ikinci adayın % 51 oyu yakalaması daha kolay. Bu kolaylık, iki turlu seçimin muhalefet kanadına kazandırdığı fırsatların eseri.

2014 yılında, Türkiye'nin başkanlık sistemi ile ilk devlet başkanını seçtiğini varsayalım. Parlamenter sistemin siyasî kutuplaşmalarından çıkıp, başkanlık sisteminin keskin kuvvetler ayrılığı prensibine uygun olarak siyasî partilerin anlam kaybına uğradığı köklü bir dönüşüm yaşanıyor.

Muhalefet artık icra gücünü parlamentoda denetleyemeyecek. Fakat tam tersine elinde bir fırsat var: Kazanacak olana kaybettirmek. İkinci turda AK Parti liderinin karşısına çıkabilecek isimlerden uzun bir liste yapmak mümkün.

Mevcut Cumhurbaşkanı'ndan Meclis başkanına, oradan iş dünyasına geniş bir 'anti-Erdoğan cephe'nin uzlaşacağı bir düzine isim bulmak mümkün değil mi?

İki turlu seçimlerin özelliği farklıdır. İlk turda istediğiniz adaya oy verirsiniz. İkinci turda kendi adayınız elenince, devreye negatif duygular girer. Kazanmasını istemediğiniz kişinin karşısında yer alana oy verirsiniz. İki turlu seçimler her zaman, iddialı değil ılımlı adayların önünü açar.

Cumhurbaşkanlığı veya devlet başkanlığı seçimi, tek isimli-iki turlu-salt çoğunluk sistemi ile yapılacak. Tek turda yapılması ve basit çoğunlukla seçilmesinin anayasa hükmü haline gelmesi yine teorik olarak mümkün.

Ancak % 51'i devre dışı bırakacak bu tercihin, % 51'lik destek ile anayasa hükmü haline gelmesi imkânsız.
Başkanlık sistemi de parlamenter sistem de demokratik sistemler.

Her birinin kendince avantajları ve dezavantajları var. Parlamenter sistemden başkanlık sistemine geçerken adı üzerinde 'sistem' değişecek. Sistem değiştirmenin ağır maliyetleri var.

Fabrikadaki bütün ünitelerin yerlerini, birbiriyle ilişkisini, tek tek bütün dişlileri yeniden tanzim ediyorsunuz. Üstelik bir yandan da üretimi sürdürmek zorundasınız. Maliyet hesabını doğru yaparak sistemi değiştirmek pekâlâ mümkün.

'Başbakan, başkanlık sistemine geçerek kişisel diktasını kuracak' iddiası doğru değil. Çünkü bu sistem devlet başkanlığını, otomatik olarak Başbakan'a vermiyor.

Tersine muhalefeti kendi arasında uzlaşarak icra gücünü ele geçirmeye adeta icbar ediyor. Sonuçta parlamentodaki çoğunlukla, icra gücünün başındaki devlet başkanını birbirinden koparıyor.

Belki de hem toplumsal uzlaşmaya, hem de istikrara hizmet ediyor. Maliyeti ayrı bir konu.

Sistem tartışmaları yetkin bir anayasa mühendisliği birikimi gerektirir. Başkanlık sistemine, sadece ABD'deki başkanlık sistemine, o da ansiklopedik düzeyde vakıf bir anayasa hukukçusunun marifetiyle geçemezsiniz.

Tarhan Erdem gibi hem matematik, hem de siyaset bilen teorisyenlere ihtiyaç var. Türkiye uzun soluklu bir sistem tartışmasına girdiğine göre, anayasa mühendisliği ile bu konuya devam etmemiz gerekiyor.

http://www.zaman.com.tr/mumtazer-turkone/baskanlik-sistemi-tartismasi-i_1124170.html