Popüler Yayınlar

PROF. DR. LEVENT KÖKER etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
PROF. DR. LEVENT KÖKER etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Temmuz 2013 Perşembe

Sorun, değiştirilecek madde sayısı değil neyin değiştiril(me)diğinde

25 Temmuz 2013


Anayasa konusu, onlarca yıldır olduğu gibi, yine gündemin ön sıralarında. 

Siyasî partilerin kırmızı çizgileri bir yana, önümüzdeki bir buçuk-iki yıllık süre içinde gerçekleşecek olan üç büyük seçim varken, “yeni anayasa” yapmak neredeyse imkânsız.

Uzlaşma Komisyonu üyelerinden bazıları da kamuoyu önünde açıkça sürecin tıkandığını belirtiyorlar zâten. Bu durumda, Komisyon’un hâlen üzerinde ittifak etmiş bulunduğu 48 maddenin TBMM’den geçirilmesi öneriliyor.

Bu 48 maddeye hattâ yenileri de ilâve edilerek sayı artırılabilir diye de ekleniyor. Gerekçelerden biri, bunun yeni anayasa sürecindeki tıkanmışlığı aşmak için iyi bir motivasyon olacağı.

İktidar partisinden, öncelikle de Başbakan’dan gelen bu 48 madde önerisinde muhalefete yönelik siyasî bir atak da var:

Üzerinde oybirliği sağlanmış maddelerin geçirilmesine karşı çıkmaları bir tür “samimiyetsizlik” karinesi olarak sunulmak isteniyor. İşin bu kısmı beni çok ilgilendirmiyor, doğrusu. Ama şu “48 madde” veya hani “başkaları da ilâve olunabilir” ihtimâline binâen “48+ madde”nin TBMM’den geçirilmesi önerisini çok sorunlu buluyorum. Şu nedenlerle:

İlk akla gelen sorun halen çalışmaları devam eden Uzlaşma Komisyonu ile ilgili. Görevi “yeni anayasa taslağı”nı hazırlamak olan Komisyon’un bir buçuk yılı aşkın bir süre önce benimsediği çalışma ilkelerine göre, bu taslağın TBMM’den nasıl geçirileceği konusunda da yine kendisi karar verecektir.

Şimdi, Komisyon’un üzerinde ittifak ettiği bazı maddelerin –sayı önemli değil- TBMM’den geçirilmesi demek Komisyon’un çalışma ilkelerini, yani Komisyon’u yok saymak demektir.

Bu 48 küsur maddenin TBMM’den geçirilmesi, Komisyon’un onayı olmadan yapılırsa, bu Komisyon’un lağvedilmesi anlamına gelir ki, 48 küsur maddeden sonra artık Komisyon olmayacağına göre yeni anayasa da  yapılmayacak demektir.

Meğer ki Komisyon kendi çalışma ilkelerini gözden geçirip bu 48 küsur maddenin TBMM’den geçirilmesinden sonra çalışmalarına nasıl devam edeceğini yeniden düzenlesin.

48 küsur madde önerisiyle ilgili asıl sorunlar ise bu maddelerin içeriği ile ilgili. Bu konuda hemen vurgulanması gereken nokta şu: Küsurâtında neler olabilir bilmiyoruz ama şu ân için üzerinde oybirliği sağlanmış 48 madde içinde Türkiye’nin yeni anayasa ihtiyacının kaynağını oluşturan sorunları çözebilecek neredeyse tek bir madde dahi yok.

Türkiye’nin yeni anayasa ihtiyacının özünü meydana getirdiği bugün kimsenin inkâr edemediği “Kürt sorunu”nun iki önemli boyutundan biri olan “anadilde eğitim” sorunu bu maddeler arasında değil.

Anayasa’ya darbe sonucu girmiş olan “anadilde eğitim yasağı”nı kaldırma konusunda, darbelere karşı olduğunu beyan eden partilerin, üstelik de darbecilerin yagılanmakta olduğu bir dönemde bu yasağın kaldırılması konusunda uzlaşma sağlayamamış olmaları ibret vericidir.

Kürt sorununun diğer boyutu olan “yerel demokratik özerklik” konusunda da bu 48 madde içinde hiçbir şey yok.

Daha demokratik bir Türkiye için yeni anayasa yapmaya çalıştığını varsaydığımız Komisyon, çağdaş demokrasilerin en temel ilkelerinden olan yerel özerklik konusunda da uzlaşamamış durumda.

Yeni anayasa ihtiyacının bir diğer esaslı kaynağı olan Alevî sorunuyla ilgili olarak örneğin Diyânet’in anayasal statüsü de bu 48 madde içinde yer almıyor. Yâni eskilerin tâbiriyle 48 madde içinde “sadre şifâ” hiçbir şey bulunmuyor.

Bunlar olmayanlar. Bir de olanlar var ki, onlar arasında çok sorunlu maddeler bulunuyor. Bunlardan ikisini hemen burada zikretmek istiyorum.

Son günlerde Türkiye siyâsetini meşgul eden Gezi olaylarıyla birlikte gündemde olan hak ihlâlleri bağlamında öne çıkan “yaşama hakkı” ve “toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı” bu 48 madde içinde yer alıyor.

“Hayat (Yaşam) Hakkı” başlıklı 4. maddede “Herkes hayat (yaşam) hakkına sahiptir” dendikten sonra, “suçla mücadele esnasında kanunun cevaz verdiği durumlarda bu hakkı ortadan kaldıracak ya da tehlikeye düşürecek ölçüde güç kullanımının kesinlikle zorunlu olması hali” istisna edilmiştir.

Buradaki sorun “suçla mücadele esnasında kanunun cevaz verdiği durumlar” ifâdesindedir. Türkiye’deki herkes çok iyi bilmektedir ki kanunlarımızda düzenlenmiş suçlar ve bunlarla mücadele kosunuda cevaz verilen durumlar, sürekli olarak uluslararası insan hakları ölçülerine aykırı olduğu tescil edilen konulardır.

Son günlerin olayları içinde, hukuken dayanağı olmayan bir biçimde “izinsiz toplantı ve gösteri yürüyüşü yapma”nın suç, bununla mücadele eden kolluk kuvvetlerinin insan haklarını ihlâl edici biçimde biber gazı kullanmasının “doğal hak” sayıldığı, bu bağlamda ölümlerin meydana geldiği Türkiye’de, yaşam hakkı ile ilgili bu istisna ifâdesinin ne kadar sorunlu olduğu iyice açığa çıkar.

Bu nedenle en azından burada doğrudan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ndeki (AİHS) istisnaların aynen tekrar edilmesiyle yetinilmesi yerinde olurdu.

  Bu konuyla da bağlı olan asıl büyük vahâmet ise “Toplantı ve Gösteri Yürüyüşü Düzenleme Hakkı” başlıklı 24. maddede.

Bu maddenin birinci fıkrası “Herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme ve bunlara katılma hakkına sahiptir” diyerek demokratik ölçülere uygun bir düzenleme benimsedikten sonra, 3. fıkrasında, “İdari makamlar, kanuna dayanarak toplantı ve gösteri yürüyüşünün yapılacağı yeri, güzergâhı ve zamanını hakkın demokratik işlevini ve etkisini dikkate alarak belirler” diyerek, terim yerindeyse, bir çuval inciri berbat etmektedir.

Bu düzenleme 1. fıkradaki “önceden izin almaksızın” ifadesini anlamsızlaştırmakta; Türkiye’nin defalarca ihlal nedeniyle mahkum olduğu AİHS’nin ve hattâ 1982 Anayasası’nın da gerisine düşmekte, idâreye (yani hükûmete) toplantı ve gösteri yürüyüşlerini fiilen izne tâbi tutma yetkisini anayasal olarak tanımış olmaktadır.

Barışçıl toplantı ve gösteri yürüyüşlerinin önceden izin alınmaksızın her yerde ve zamanda yapılabileceği, idârenin bu konudaki görevinin bunların kamu düzenini bozmayacak bir biçimde gerçekleştirilmesini sağlamak olduğu yönündeki standartları anayasal olarak inkâr eden bir düzenlemedir.

Gerçekten vahim olan, Türkiye gibi halen devlet yöneticisi konumundaki yetkililerin “izinli-izinsiz toplantı ve gösteri” ayrımı yapma cesaretini gösterebildiği bir ülkede bu düzenlemenin yeni ve demokratik bir anayasa önerisinde “ittifak”la yer almasının gündeme gelebilmesindedir.

Hiçbir temel sorunu çözememek bir yana, üzerinde oybirliği sağlanan hak ve özgürlük maddeleri de bu kadar demokratik özgürlük anlayışının gerisindeyse, insan biraz da umutsuzluğa kapılıyor, ister istemez.
 l.koker@zaman.com.tr

6 Mayıs 2013 Pazartesi

Yeni anayasada temel hak ve özgürlükler


19 Nisan 2012


Türkiye'nin yeni anayasa tartışmalarında en can alıcı öneme sâhip konuların başında kuşkusuz temel hak ve özgürlükler gelmektedir.
Her anayasada mutlaka devletin ana örgütlenmesi ile ilgili kurallar bulunduğu gibi, temel hak ve özgürlükleri güvence altına alan düzenlemelerin yer alması kaçınılmazdır. 

Bundan da öte, Türkiye'nin tarihî ve güncel sorunları arasında, sâhip olunan anayasa ve demokrasi tecrübesinin bir netîcesi olarak, temel hak ve özgürlüklerin özel bir yeri bulunmaktadır. 

Malûm, yürürlükteki anayasal düzenin normlarına rağmen Türkiye 2011 yılı itibarıyla Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ni (AİHS) ihlâl eden ülkeler arasında birinci sıraya yerleşmiş bulunmaktadır. 

Hem bu "yüz kızartıcı" durumdan kurtulmak hem de Türkiye toplumunun hak ettiği temel hak ve özgürlükler ile ilgili yüksek standartlara erişmesini mümkün kılmak bakımından konunun yeni anayasada nasıl ele alınması gerektiği üzerinde bir mutabakat sağlamak, âcil ve öncelikli bir konudur. 

Konunun düşünülmesi bakımından özellikle 1961 ve 1982 anayasalarının karşılaştırılması yararlı olabilir. 


Baştan belirteyim ki, bugün tasfiyesine çalışılan ve bu yönde de epeyce mesafe kat edildiğini söyleyebileceğimiz "vesâyetçilik", temel hak ve özgürlükler bakımından en temel engellerdendir. 

Yine belirtmeliyim ki bu anlamıyla vesâyetçiliği Türkiye'nin anayasal sisteminde kalıcı biçimde yerleştirmeye yönelen ilk anayasa 1961 Anayasası'dır. 

Bununla birlikte, vesâyetçiliği çok daha açık ve temelli bir biçimde hak ve özgürlüklere değil de devlete öncelik vererek kurumsallaştıran 1982 Anayasası olmuştur. 

1982, bu yönüyle, sâdece kurumsal olarak değil, hukukî ve siyasî kültüre de bu anlayışı yerleştiren bir anayasa düzenini belirlemiştir. 

1961 ile 1982 anayasaları arasında vesâyetçilik bakımından görülen benzerlikler, temel hak ve özgürlükler söz konusu olduğunda, bu kadar net değildir. 


Daha doğru bir ifâdeyle söylemek gerekirse, 1961 Anayasası, temel hak ve özgürlükler bakımından 1982'ye oranla çok daha ileri düzeyde düzenlemeler içermekteydi. 

Örneğin 1961 Anayasası, devletin "insan haklarına dayalı" olduğunu vurgularken, bunu herhangi bir çekince koymadan ifâde etmekteydi. 

Buna karşılık 1982, bugün hâlâ yürürlükte olan 2. madde hükmüne göre devleti "insan haklarına saygılı" olarak ifâde ederken bu "saygılı olma"yı da "toplumun huzuru, millî dayanışma ve adâlet anlayışı içinde" olma şartına bağlamıştır. 

Sanki insan hakları ile toplumun huzuru, dayanışma ve adâlet arasında bir çelişki varmış veya olabilirmiş gibi bir ifâde. 

1961 VE 1982 ANAYASALARINDA TEMEL HAK VE ÖZGÜRLÜKLER 


1961 ile 1982 arasında görülen bir diğer fark da, temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırma sebepleri ile ilgilidir. 


1961 Anayasası, özgürlükleri asıl, sınırlandırmayı istisnâ sayan ve bu bakımdan hukukun üstünlüğüne dayalı çağdaş demokratik devlet anlayışına uygun bir düzenleme mantığına sâhipken 1982, neredeyse hak ve özgürlükleri istisnâ hâline getiren bir anayasa olmuştur. 

Tabii bu, her iki anayasanın ilk hâlleri için geçerlidir. 1961 Anayasası'nın vesâyetçi yönleriyle çelişkili bir biçimde getirmiş olduğu özgürlükçü yaklaşım 12 Mart 1971 askerî müdahalesinden sonra yerini otoriter bir yaklaşıma terk etmiştir. 

Örneğin 1961 Anayasası'nın ilk hâlinde temel hak ve özgürlüklerin "nasıl sınırlandırılamayacağı" vurgulanırken, 1971 müdahalesinden sonra hak ve özgürlüklerin "devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün korunması" gibi devletçi ve özgürlük karşıtlığına temel oluşturacak gerekçelerle sınırlandırılacağı anlayışı hâkim kılınmıştır. 

Benzer bir dönüşüm, özgürlüklerin güvencesi olan "tabii hâkim" ilkesinin değiştirilmesi, yargı örgütünün bugün şikâyet konusu olan ve 2010 değişiklikleriyle kısmen de olsa giderilen vesâyetçi yönleriyle, yargı örgütünün yeniden yapılandırılması için de geçerli olmuştur. 

Bu nedenle, 1982 Anayasası 1961'de değil, 1971 askerî müdahalesinde temelleri atılan vesâyetçi ve otoriter devlet anlayışının çok daha ileri bir düzeyde, tam bir devlet düzeni hâline getirilmesinin ifâdesi olarak görülmelidir. 

Türkiye'nin anayasa ve demokratikleşme târihi bakımından önemli gördüğüm bu tespitlerden sonra, 1982 Anayasası'nda temel hak ve özgürlükler bakımından yapılmış olan çok önemli değişikliklere değinmek gerekmektedir. 


Nasıl 1961 Anayasası'nın kendi içinde çelişkili duran özgürlükçü yönü 1971 askerî müdahalesiyle törpülendiyse, 1982 Anayasası'nın otoriter vesâyetçi yönleri de sonraki demokratikleşme adımlarıyla giderilmeye çalışılmıştır. 

Bu adımların ilki 1995 târihli anayasa değişiklikleriyle toplumsal örgütlerin siyasî katılımının önündeki engellerin kaldırılmasıdır. Bunu 2001 değişiklikleri izlemiştir. 

Bu değişikliklerle "sınırlamanın asıl, özgürlüklerin ise istisnâ" olduğu yaklaşımının temel hukukî dayanaklarından en önemlisi olan "genel sınırlandırma sebepleri" ortadan kaldırılmıştır. 

Böylece temel hak ve özgürlükler ancak ilgili maddede belirtilen sebeplerle ve sadece kanunla sınırlandırılabilecektir. 

Temel hak ve özgürlükler konusunda "devrimci" olarak nitelendirilmesi uygun görünen değişiklik ise 2004 yılında Anayasa'nın 90. maddesine eklenen son cümledir. 


Buna göre, usulüne uygun olarak yürürlüğe konmuş olan temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası sözleşmelerle kanunların aynı konuda farklı düzenleme getirmeleri nedeniyle çıkabilecek olan uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınacaktır. 

Hâl böyle iken, nasıl oluyor da Türkiye Cumhuriyeti AİHS'ni ihlâl eden ülkeler arasında birinci sıraya yükselebiliyor? 


Yeni anayasada temel hak ve özgürlükler konusunu ele alırken göz önüne alınması gereken temel soru sanırım bu. Soruya birkaç yönden cevap vermek mümkün. 

Bir kere, yapılan onca özgürlükçü anayasa değişikliğine ve özellikle de 2004 değişikliğine rağmen, "Anayasa'nın ruhu" hâlâ darbeci zihniyetin devletçi-milliyetçi-otoriter yaklaşımını muhafaza ediyor. 

Bu "ruh", anayasa metnine dâhil ve dolayısıyla bağlayıcı olmayı sürdüren "Başlangıç" bölümünde ve temel hak ve özgürlükleri düzenleyen pek çok maddeye serpiştirilmiş ifâdelerde somut olarak teşhis edilebilmektedir. Pek sık dile getirilmeyen şu örnek bu bakımdan yeterli olmalıdır: 

Bilim ve san'at hürriyeti ile ilgili maddede yer verilen düzenleme, bilim ve san'atı yayma hürriyetinin "anayasanın ilk üç maddesinde yer verilen Cumhuriyet'in değiştirilemez nitelikleri aleyhine kullanılamayacağı" gibi bir hüküm içermektedir. 

İkinci bir neden, târihî kökleri olmakla birlikte 1982 Anayasası ile pekiştirildiğini rahatlıkla söyleyebileceğimiz otoriter-devletçi yargı kültürünün hâkimiyetidir. 

Nihayet son bir neden olarak, bu "yargı kültürü"ne de bağlanabilecek bir biçimde, temel hak ve özgürlüklerle ilgili anayasa hükümlerinin uygulanabilmesi bakımından yargı mercilerinin anayasa hükümlerini tek başına yeterli görmeyip, bu konuda doğrudan uygulanabilecek bir kanunun varlık şartını aramalarıdır. 


Biraz iyi niyetli bir yorumla, yargının 90. maddenin zikredilen son cümlesini uygulamakta zorlanmaları belki de böyle bir durumdan kaynaklanmaktadır. 

Bu durumda, yeni anayasada temel hak ve özgürlükleri düzenlerken, belki de bugünkü Almanya Anayasası'nda yer alan bir hükmü aynen almak yararlı olabilecektir. 

Buna göre anayasal statüye sâhip temel hak ve özgürlükler, yasama, yürütme ve yargı organları üzerinde, doğrudan uygulanması gereken bir kanun gibi bağlayıcıdır. 

Böyle bir düzenleme, anayasa ve dolayısıyla uluslararası temel hak ve özgürlüklerin Türkiye yargısı tarafından doğrudan uygulanmasını emreden bir norm anlamına gelecektir ki, bu tarz bir normun aynı zamanda yargı kültürünü de özgürlükçü bir yönde değişmeye zorlayacağı söylenebilir.

Değişim sürecinin kritik eşiğinde demokratikleşme mecburiyeti


2 Mayıs 2013


Türkiye değişiyor.

Değişim, ekonomik, kültürel, hukukî, siyasî vb. tüm alanlarda kendisini hissettiriyor.
Bununla birlikte tek başına değişim çok anlamlı bir ifâde değil. 

Sadece değişim, zaman içinde ortaya çıkan farklılaşmayı anlatırken, bu farklılaşmanın yönü hakkında herhangi bir değerlendirme içermez. 

Bu nedenle, yalnızca değişimden söz etmek yerine, örneğin ilerleme, kalkınma veya gerileme gibi açıkça değer yargısı yüklü kavramların değişim yerine kullanıldığını biliyoruz. 

Örneğin değişimi “ilerleme” olarak nitelediğimizde, doğru ve iyi olduğunu düşündüğümüz bir hedefe doğru gerçekleşen bir süreci ifâde etmek istiyoruz. 

Hedef bugünün evrensel ilke ve değerlerle uyumlu bir demokratik düzenin kurulması ise, bu yönde ortaya çıkan bütün değişiklikler “ilerleme”, buna ters düşen oluşumlar ise  “gerileme” olarak görülebilecektir.

Böyle bakıldığında, Türkiye’nin son on küsur yıldır yaşamakta olduğu değişim sürecinin nasıl değerlendirilmesi gerektiği sorusu da önem kazanmaktadır. 


Örneğin, tek kimlikli, tek kültürlü, toplumu türdeş bir yapıya dönüştürmek hedefiyle belirlenmiş millîyetçi (ulusçu/ulusalcı) ideoloji açısından bu hedefle uyuşmadığı düşünülen her türlü çoğulculaşma girişimi olumsuz bir değişimdir ve hattâ bir “gerileme”dir. 

Bu açıdan bakanlar, çağdaş demokratik standardlar arasına etnik, dinî vb. özelliklere dayalı grup kimliklerinin tanınmasına dayanan çokkültürcü siyasî yapılanma yönündeki değişimleri bir anlamda “yeni orta çağcılık” veya “yeni feodalizm” gibi değerlendirmektedirler. 

Bu açıya göre “gerileme” sayılan pek çok değişim, çağdaş özgürlük standardları açısından bakıldığında aslında “ilerleme” olarak nitelendirilmeyi hak etmektedir.

Değişimin nasıl değerlendirileceği konusundaki bu zıtlaşmanın Türkiye özelindeki ifâdesi olan Kürt sorunu merkezli “barış ve çözüm süreci”nin “Kürt kimliğinin tanınması talepleri”nin karşılanmasını hedeflemesi, milliyetçiliğin temel siyasî değeri olan Türk millî devleti açısından bir olumsuzluk olarak görülmektedir. 


Buna mukabil toplumsal çoğulculuğun, millî devlet kavramının ifâde ettiği türdeş toplum hedefinin tahakkümünden kurtularak siyasî anlamda özgürleşmesi demek olan yenilikler, Türkiye’nin en ileri ölçülere uygun bir demokrasi olmasını mümkün kılacağı için birer ilerleme olarak değerlendirilmelidir.

Yeni bir hukuk, siyaset ve devlet-toplum ilişkileri düzenini gerçekleştirme hedefine yönelik ilerlemeler bağlamında unutulmaması gereken bir diğer temel süreç de halkın demokratik hâkimiyetinin sağlanmasıyla ilgilidir. 


Bilindiği gibi Türkiye, 1961 ve bilhassa 1982 anayasaları ile, Cumhuriyet’in kuruluş hedefleri açısından “gerici” bir tehdit olarak gördüğü halkın demokratik hâkimiyetini, Kemalizm’in değişmez özünü oluşturan milliyetçilik ve “otoriter lâikçilik”i muhafaza etmek için askerî ve sivil bürokrasinin vesâyetçi tahakkümünü hukukîleştirmeye yönelmişti. 

Son on-on iki yılda tanık olduğumuz değişim süreci, halkın demokratik hâkimiyeti açısından temel önemi hâiz bâzı “ilerlemeleri” de belirlemiştir. 

Kısaca “demokratik kazanımlar” olarak da ifâde edebileceğimiz pek çok reformun yer aldığı bu süreç, bugün gelinen noktada Türkiye’nin bütün toplumsal alanlarda elde ettiği gelişme düzeyinin zirve noktalarına tırmanmasına dönük ciddî bir potansiyel taşımaktadır.

Bu potansiyeli gerçek hayata aktarabilecek değişimler ise, Kürt sorunu bağlamında öne çıkmış bulunan anadil yasaklarından siyasî katılım kanallarının sınırsız ölçüde açılmasına dek uzanan bir dizi anayasal, yasal ve siyasî reformun gerçekleştirilmesine bağlıdır. 


Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının Türkçe dışında sâhip oldukları anadillerinde eğitim görebilmelerini, yine Türkiye vatandaşlarının kendi kendilerini olabildiğince doğrudan yönetmeleri hedefinin bir ifâdesi olan “bölgeli devlet modeli”ne uygun bir adem-i merkeziyetçiliği zorunlu kılan bu reformların nasıl somutlaşacağını düşünmek için şimdi en elverişli bir konjonktür yaratılmış durumdadır. 

Aıdan “barış ve çözüm süreci” dediğimiz bu konjonktür, sâdece ulusal düzeyde değil, uluslararası ilişkiler bağlamında da Türkiye’nin çokkültürcü bir demokrasiye doğru “ilerlemesi” gerektiğini adetâ haykırmaktadır.
 

Bu noktada dikkat etmemiz gereken birkaç husus var. Birincisi, Türkiye Cumhuriyeti’nin bugün artık iyice aşınmış bulunan tek-parti diktatörlüğüne özgü milliyetçi meşruluk zeminine karşı, yeni ve çokkültürcü bir meşruluk zemininin inşâ edilmesi gerekmektedir. 

Unutmayalım ki, devlet hem teoride, hem de pratikte toplumda zor kullanma yetkisini kendi “meşrû tekeli”ne almış bir varlıktır. 

Türkiye, aşınmış, eski, anti-demokratik, tekçi ve baskıcı “sözde meşruluk” yerine yeni, sâhici, çokkültürcü ve hukukun üstünlüğüne dayalı demokratik bir meşruluk inşâ etmek durumundadır. 

Son on yılın reformları böyle bir inşâ sürecinin tamamlanabilmesi bakımından çok kritik bir eşikte olduğumuzu göstermektedir.

Eşiğin “kritik” niteliği, sağlanan barış ortamını kalıcı bir demokratik düzene dönüştürecek çözümcü reformların yapılabilip yapılamayacağının belirsizliğinden kaynaklanmaktadır. 


Bu belirsizlik, maalesef yine dün cereyan eden İstanbul’daki 1 Mayıs hâdiseleriyle sâhici bir ciddîyet kazanmıştır. 

Pek çok kez yazılıp çizildiği üzere, vatandaşların en temel haklarından olan “izinsiz toplantı ve gösteri yapma hakkı”nı korumak ve bu hakkın gerçekleştirilmesi için uygun koşulları sağlamakla görevli olan devlet, bir kez daha bu “aslî görevi”ni adetâ unutup, asıl işinin hakkın kullanılmasını önlemek olduğu yolundaki “eski” alışkanlıklarına sarılmış gibi görünüyor. 

Bu eğer bir değişim ise, bu değişimin, bu yazıda ifâde etmeye çalıştığım türden bir “ilerleme” değil, eskiye dönüş anlamında bir “gerileme”ye tekâbül ettiğini ısrarla vurgulamak gerekiyor. 

Kuşkusuz vurgulanması gereken bir diğer nokta, bu “gerileme”nin, aynı zamanda yeni ve demokratik bir meşruiyet zemini inşâ etmek durumunda bulunan Cumhuriyet’in, kolluk güçlerinin bir bölümünün gerçekten mantıken izah edilmesi mümkün olmayan icraatıyla, meşrûiyet dışına düşme potansiyeli taşıyan bir zor kullanma tarzını ortaya koyduklarıdır.

Evet, Türkiye değişiyor. Fakat değişim nereye doğru? Gidişat ne yönde? Yani ilerliyor muyuz, geriliyor muyuz? 2000’li yıllar, şimdiye kadar, bu soru açısından bir ikilemin belirlediği yıllar oldu. 


Bazı yönlerden ilerledik: 

Anayasa ve yasalarda, örneğin pek çok demokratik ve özgürlükçü reformlar yapıldı, “ilerledik”. Lâkin uygulamada eski alışkanlıkların belirlediği bir “geriliğin” ağır bastığına da şâhitlik ettik. 

Eşik şimdi sâhiden kritik: ya yeni ve demokratik meşruluk zemininin inşâı yönünde ilerleyeceğiz, ya da Cumhuriyet’in tek-parti diktatörlüğüne özgü bir cebir düzenine döneceğiz. 

İstanbul’da yaşanan anlamsız 1 Mayıs 2013 garabeti, ülke çapında “münferit” kalmış olsa da, İstanbul’un niteliksel önemine binâen, demokrasiyi en ileri seviyede inşâ etmek zorunda olduğumuz bu dönemde herkese, en önce de devletin cebir tekeline hükmedenlere ibret olmalıdır.

23 Nisan 2013 Salı

Anayasa’da vatandaşlık bağı

18 Nisan 2013


Uzun bir zaman sonra, nihâyet silâhların sustuğu, barış atmosferinin hâkim olduğu bir ortamdayız.

Şimdi bu atmosferi kalıcı bir barış düzenine dönüştürmek gerekiyor ve bu da “Kürt sorunu”nu çözecek hukukî ve siyasî kapasiteye sâhip yeni bir anayasa düzenini inşâ edebilmekten geçiyor.

İşte tam da bu noktada, “barış ve çözüm” sürecine muhalif çevrelerin çeşitli vurguları arasında ortaya atılan “anayasadan Türklüğü çıkarma” diye oldukça provokatif bir dille ortaya atılan itiraz gündeme gelmiş bulunuyor. Kullanılan dilin provokatifliğini bir ân için unutarak, biraz daha serinkanlı bir biçimde, bu “anayasal Türklük sorunu”na bakmaya çalışalım.

Anılan itirazın temel dayanağı, ki kamuoyunda yaygın kabûl de görüyor, şu: “Anayasa’daki vatandaşlık tanımında kullanılan Türk ifadesi etnik bir anlam taşımamaktadır.” Öyle mi acaba?

(1) 1982 Anayasası’nın 66. maddesinde kullanılan “Türk” sözcüğünün etnik bir anlam taşıdığını düşünen ve bundan dolayı da kendisinin mensup bulunduğuna inandığı grubun anayasa düzeni tarafından dışlandığına inanan milyonlarca vatandaş var.

Dolayısıyla, istenildiği kadar “etnik anlam taşımıyor” densin, sadece bu ifâde nedeniyle dışlanmışlık hissi içinde olan farklı grup veya grupların mevcudiyeti, derin bir meşrûiyet yarasının varlığına işâret eder ki, “Kürt sorunu”nun en temel kaynaklarından biri de bu “anayasal Türklük sorunu”ndan kaynaklanmaktadır.

(2) Gelelim daha objektif bir başka boyuta. Anayasa -dikkat!- “değiştirilemezlik” niteliği atfettiği 1. ve 3. maddelerinde devleti “Türkiye devleti” olarak nitelendirirken, pekâlâ değiştirilebilir bir hüküm olan vatandaşlık ile ilgili maddede devlet birden “Türk devleti” oluveriyor.

Bu, anayasa içi bir çelişkidir ve esasen 1982 Anayasası’na aynen 1961 Anayasası’ndan miras kalmıştır. “Türkiye” bir ülkenin, Türkiye Cumhuriyeti’nin ülkesinin adı iken, Türk bir ülke adı değil, bir insan grubunun öncelikle “anadil” (Türkçe) mensubiyetiyle karakterize edilen niteliğidir.

“Türkiye devleti bir cumhuriyettir” ifâdesi ne kadar doğru ve tutarlı ise, “Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür” hükmü de o kadar yanlış ve tutarsızdır.

Buradaki doğruluk ve tutarlılık ölçümüz kuşkusuz evrensel ölçüdür: Modern demokratik devletler “territoryal” (yani ülkesel) devletlerdir, modern devleti niteleyen unsur, üzerinde hâkimiyet tesis ettiği ülkedir, insan unsurunun nitelenişi de bu ülkeye göredir.

Dolayısıyla, her şeyden önce, 66. maddedeki ifadenin “Türkiye devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türk’tür” biçiminde yazılması gerekirdi. Ama bu da sorunu çözmeyecektir.

(3) Tesbit etmeliyiz ki, 1923 (Cumhuriyet) sonrasında devlete “Türkiye devleti” diyen bir anayasal geleneğimiz var (1924, 1961, 1982 anayasalarının hepsinde –yine dikkat!- değiştirilemez 1. madde “Türkiye devleti bir cumhuriyettir.”

Ama sadece 1961 ve 1982 anayasalarının vatandaşlığı düzenleyen maddelerinde devlet birdenbire “Türk devleti” oluyor, 1924’teki vatandaşlık tanımında “Türkiye ahalisi” (bugünkü tâbirle herhalde “halkı” demeli!) tâbiri kullanılmış.

Bu tesbitlerle birlikte, vatandaşlık tanımındaki Türk kelimesinin etnik bir tâbir olmadığı iddiasına tekrar dönelim: Etnik mensubiyetin en temel ve geçerli ölçülerinden biri “anadil”dir.

Bu durumda, 1982 Anayasası’nda var olan “Türkçeden başka hiçbir dil... Türk vatandaşlarına anadil olarak okutulamaz ve öğretilemez” hükmü karşısında, vatandaşlık tanımı olarak müracaat edilen Türk sözcüğünün etnik bir referans taşımadığını savunmak nasıl mümkün olmaktadır?

42. maddenin mefhum-ı muhalifinden “sâdece Türkçe Türk vatandaşlarına anadilleri olarak okutulabilir” anlamı çıkmıyor mu? Bunun bir zorlama yorum olduğunu düşünmeyiniz.

Zirâ 1983 yılında çıkarılan ve 1991’de ilgâ edilen Kürtçe yasağı getiren kanundan epeyce sonra, 2005 yılında çıkarılan ve Kürtçe öğretilmesini serbest bırakan kanun, vatandaşların Türkçe dışındaki dillerinden “anadil” olarak değil de “farklı dil ve lehçe” olarak bahsetmektedir.

Ezcümle, mevcut hukuk düzenimizde –onca demokratik açılım ve reforma rağmen- Türkçe tam bir bulanıklık içinde hem “resmî dil” hem de “anadil”, Cumhuriyet vatandaşlarının sosyolojik olarak sâhip oldukları Türkçe dışındaki anadilleri ise “farklı dil” veya “lehçe” oluyor.

Bu durumda “Türk”, hem devleti, hem de vatandaşı, hem de bu devletteki “hukuken” yegâne anadili niteleyen bir terim olarak nasıl etnik bir referans içermiyor? Tümüyle yersiz bir iddiâ, anlayacağınız.

(4) Dahası da var. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmayan “Türk”ler var mı? Kıbrıs, Irak, Suriye, Azerbaycan, “Orta Asya Türk devletleri”, Doğu Türkistan, ya da YÖK Kanunu’nda sözü geçen “akraba Türk toplulukları” gibi bağlamlarda sıkça hem hukukî, hem siyasî, kültürel vs. referanslarla kullandığımız “Türk” sözcüğü etnik anlam taşımıyor mu?

Yâni bu Türk kelimesi, ülke içinde Kürt sorunu bağlamındaki tartışmalarda “hukukî”, bağlam Kürt sorunu olmayınca, “etnik” içerik taşıyan esnek bir tâbirdir ve işimize nasıl gelirse öyle kullanırız mı denilmek isteniyor?

(5) Biraz daha geriye gidelim: “Burada [Büyük Millet Meclisi’nde-L.K.] maksud olan ve Meclis-i Âlinizi teşkil eden zevat yalnız Türk değildir, yalnız Çerkes değildir, yalnız Kürt değildir, yalnız Lâz değildir.

Fakat hepsinden mürekkeb anasır-ı İslâmiye’dir, samimî bir mecmuadır. . . . Binaenaleyh muhafaza ve müdafaasile iştigâl ettiğimiz millet bittabî bir unsurdan ibâret değildir. Muhtelif anasır-ı İslâmiye’den mürekkebtir.”

1920’de Millî Mücâdele içinde bizzat Atatürk’e âit olan bu sözlerde Türk tâbiri açıkça bir etnik grubu ifâde etmektedir. Farklı etnik grupları birleştirici üst kimlik ise –millet teriminin Osmanlı Devleti’ndeki kullanımıyla uyumlu bir biçimde- İslâmiyet’tir.

Bu doğrultuda Cumhuriyet’in ilânı ve 1924 Anayasası’ndaki vatandaşlık tanımının “Türk” sözcüğü ile belirlenmesinden önce imzalanan Lozan Andlaşması’nda da referans etnisite değil dinî içeriğiyle millet kavramı olduğundan azınlıklar “gayrimüslim” olarak ifâde bulmuştur.

Hâl böyle iken, 1924 Anayasası vatandaşlık tanımı yaparken “Türkiye ahalisine din ve ırk farkı yapılmaksızın vatandaşlık itibarıyla Türk ıtlâk olunur” hükmünü getirirken, Türk sözcüğünü vatandaşlık için kullandığını belirtme ihtiyacını “gayrimüslim azınlık mensuplarının sâdece vatandaşlık bakımından Türk olabilecekleri” kabûlüyle hareket etmiştir.

Bu da 1925’ten itibâren birbiri ardına gelen isyân ve direniş hareketleriyle başlayıp bugünlere uzanan Kürt sorununun hukukî düzeyde beliren ilk kaynağı olmuştur.

Zira 1924’e göre, Atatürk’ün yukarıdaki konuşmasında belirttiği tüm etnik farklılıkları, etnisitelerden biri olan “Türk” kavramı altında birleştirmek ve Türk’ün bu tarihten sonra “millet”in adı olarak kullanılması yönünde bir tercih yapmak söz konusu olmuştur.

1961 ve 1982 anayasaları ise Cumhuriyet’in insan unsurunu Türk tâbiriyle belirlemek konusunda daha da ısrarcı olmuşlardır.

Sonuç olarak belirtmek gerekirse, yeni anayasada vatandaşlığın etnik veya dinî bir referansla tanımlanması yerine vatandaşlığın bir temel hak olarak anayasal güvence altında olduğunu tesbit eden bir düzenlemeye gitmek en doğru tercih olacaktır.

Devletin ve vatandaşların oluşturduğu ortak siyâsî topluluğumuzun referansının da tüm çağdaş demokrasilerde olduğu gibi ülke adıyla -Türkiye referansıyla- belirlenmesini sağlamak da en geçerli yol olarak görünmektedir.
l.koker@zaman.com.tr

11 Nisan 2013 Perşembe

TBMM çoğunluğu yeni anayasa yapabilir mi?


7 Şubat 2013

İki hafta önceki yazımda, Uzlaşma Komisyonu'nun yeni anayasa çalışmalarının başarısız kalması hâlinde ne olabileceğini tartışmış ve “oybirliği” sağlanamıyorsa “uzlaşanlar”ın yeni anayasa yolunda ilerleyip ilerlemeyeceklerini sormuştum. 

Mart sonundan itibaren Türkiye siyasetinin gündemine gelmesi beklenen bu soruyu, doğrudan “TBMM çoğunluğu yeni anayasa yapabilir mi?” diye de sormak mümkündür. Cevaplandırmaya çalışayım.

Öncelikle, şu sorunun cevaplandırılmış olması gerektiğini hatırlatmak gerekiyor: TBMM yeni anayasa yapabilir mi? Buna “evet” cevabı vermeden TBMM'nin nasıl bir çoğunlukla bu yeni anayasayı yapabileceğini tartışmak mümkün değildir.

TBMM'nin yeni anayasa yapabilip yapamayacağı sorusu ise, hep ifâde ettiğim gibi, yeni anayasayı gerektiren siyasî kararın ortaya konmuş olmasına bağlıdır.

Kanımca TBMM'de grubu bulunan tüm siyasî partilerin yeni anayasa yapma göreviyle bir “Anayasa Uzlaşma Komisyonu” oluşturmaları ve bu Komisyon'un çalışmalarına ilgili siyasî partilerin kararıyla devam etmesi, TBMM'nin yeni anayasa yapabileceği yönünde bir siyasî kararın oluşmuş olması anlamına gelmektedir.

Kısaca belirtmek gerekirse Komisyon'un varlığı TBMM'nin “aslî kurucu iktidar” olarak hareket etmeye karar verdiğinin en belirgin işaretidir.

Bu işaret o kadar belirgindir ki Komisyon, kendi çalışma esaslarını tesbit ederken, üzerinde uzlaşma bağlanacak olan “yeni anayasa”nın hangi usule göre hukukî değer kazanacağını da yine kendisinin “oybirliği” ile kararlaştıracağını da belirtmiştir.

Yani, “yeni anayasa”yı ortaya çıkaracak olan Komisyon, bu yeni anayasanın yapılış usulü söz konusu olduğunda, yürürlükteki anayasanın “anayasa değişikliği” ile ilgili kurallarına bağlı kalmak zorunda olmadığını da kararlaştırmış bulunmaktadır.

Bu durumda, Uzlaşma Komisyonu'nun varlığı ve niteliği ile benimsediği çalışma esasları göz önüne alındığında, TBMM'nin yeni bir anayasayı kendi belirleyeceği usullere göre yapabileceği üzerinde bir siyasî ittifak olduğu tesbit edilebilir. O hâlde sorun nerede? Sorun, oybirliği şartının yerine getirilmesinde.

Yani Komisyon, yeni anayasa metni ve bunun yapılış usulü üzerinde oybirliği tesis edemeyebilir. O zaman, Komisyon'un yapamadığını TBMM çoğunluğu yapabilir mi?

Bu sorunun iki aşamalı bir cevabı bulunmaktadır. Birinci aşamada, “TBMM çoğunluğu”ndan ne kastedildiğini açıklamak gerekmektedir. Burada TBMM çoğunluğu derken üye tam sayısının salt çoğunluğu mu, yoksa yürürlükteki anayasaya göre belirlenecek olan nitelikli çoğunluk mu anlaşılmalıdır?

Birinci ihtimal geçerli olamaz, çünkü adı “yeni anayasa” olsa da, bu metin Cumhurbaşkanı'nın onayına ve yasalaşması durumunda da Anayasa Mahkemesi'nin denetimine tâbidir.

Bir diğer deyişle, 1982 Anayasası'nın yerini alacak ve adı “yeni anayasa” olan bir metin, TBMM'de nitelikli bir çoğunluk tarafından benimsenmediği takdirde, “anayasa değişikliği” olarak görülecek ve 1982 Anayasası'nın anayasa değişikliği ile ilgili kurallarına tâbi kılınacaktır.

Böyle bir durumda da, önce Cumhurbaşkanı'nın “iâde”sine, sonra da AYM'nin iptal kararına konu olacaktır.

Anlaşılmış olmalıdır ki, Uzlaşma Komisyonu'nun oybirliği ile sonuçlandıramayabileceği yeni anayasa sürecini TBMM çoğunluğunun sonuçlandırması, ancak “nitelikli çoğunluk” ile mümkündür.

Bu durumda da “nitelikli çoğunluk”tan ne kastedildiğini açıklamak gerekmektedir. Burada, yine adı “yeni anayasa” olan metnin bir “anayasa değişikliği” metni gibi görülerek 1982 Anayasası'nın kurallarına göre değerlendirilmeye devam edileceğini göz önünde tutmak gerekmektedir.

Böyle olunca da, yeni anayasayı yapacak olan TBMM çoğunluğunun, sonuçta yasalaşacak olan metni AYM'ye götürmek için gereken (110) milletvekili sayısını anlamsızlaştıracak bir çoğunluk olması gerektiği düşünülmelidir.

Çünkü, TBMM'nin örneğin 2/3'lik çoğunluğu (367 milletvekili) ile kabul edeceği yeni anayasa hakkında, geriye kalan ve yeni anayasaya muhalif olan 183 milletvekili rahatlıkla konuyu AYM'ye götürebilecektir.

Sonuç olarak, yeni anayasa yapabilecek TBMM çoğunluğunun gerçekten başarılı olabilmesi için TBMM üye tam sayısının en az 4/5'inden bir fazla milletvekilinin desteğiyle bu yeni anayasayı ortaya koyabilmesi gerektiğini söyleyebiliriz. Aksi durumda, konu 110 milletvekilinin imzasıyla AYM'de iptale konu edilebilecektir.

TBMM çoğunluğunun yeni anayasa yapma yetkisi ve yeteneği konusundaki bu tespitlerin salk hukukî olmayan boyutları da bulunmaktadır.

Şöyle düşünelim: Şu anki aritmetiğe göre, yeni anayasayı AYM önüne götürmeksizin yasalaştırabilecek TBMM çoğunluğunun oluşması için en az 441 milletvekili gerekmektedir. Bu 441 milletvekilinin siyasî kompozisyonu içinde AK Parti'nin blok olarak yer alması kaçınılmazdır.

Sorun, AK Parti grubunun 326 olan sayısına (süreçte bazı firelerin olabileceği ihtimali de unutulmamalıdır) eklenecek en az 115 milletvekilinin hangi siyasî partilerden gelebileceği ile ilgilidir.

TBMM aritmetiği ile ilgili gibi görünen bu pratik sorun aslında doğrudan Türkiye toplumunun yeni anayasa ile ilgili siyasî tercihlerine, yani yeni anayasayı ortaya çıkaracak olan siyasî karara bağlanmaktadır.

Hatırlanacağı üzere, bu yazının başlangıcı gibi okunması gereken iki hafta önceki yazımda şu noktayı vurgulamıştım: Türkiye'nin bugüne kadarki anayasalarını belirlemiş olan “homojen” bir ulus-devlet inşâ etme yönündeki siyasî kararı değiştirmeyen bir anayasanın “yeni” adını alması da imkânsızdır.

Bu görüş doğrultusunda düşünmeye devam edecek olursak, Cumhuriyet'in çağdaş, özgürlükçü, çoğulcu ve çokkültürcü, adem-i merkeziyetçi/katılımcı demokratik bir devlet olmasını te'min etmesi beklenen yeni anayasanın, bu niteliklerin önünü kapatan “eski siyasî karar”ı değiştiren bir zemine oturması gerekmektedir.

Sorun, bu zeminin oluşmasına Türkiye toplumu içinde yer alan farklılıkların ifâdesi olan siyasî aktörlerden hangilerinin katkıda bulunabileceğini tespit edebilmektedir.

Bu tespitin anahtarı, son günlerin en umut verici gelişmesi olan “barış” için yapılan girişimlere verilen destekte aranabilir.

Yeni anayasanın en önemli belirleyicilerinden biri olan Kürt sorunu bağlamında ortaya çıkan “barış”a yönelik girişimler konusunda, barışı desteklemek bir yana, tepkisel davranmayan her siyasî tavır, Türkiye toplumunun genel siyasî eğilimine de uygun bir biçimde, yeni anayasanın inşâ sürecine de katkıda bulunmaktadır.

Bu doğruysa, yeni anayasayı yapabilecek TBMM çoğunluğunun da AK Parti yanında CHP ve BDP'yi de içine alması hem mümkündür ve hem de gereklidir.

CHP'nin “yeni anayasa”nın “yeni”liği konusunda kendi içinde farklı düşüncelere sâhip olduğu gerçeği karşısında, böyle bir TBMM çoğunluğunun oluşumunda anlamlı bir fire verebileceği tabiî hesaba katılmalıdır.

Bununla birlikte, yeni anayasayı gerçekten yeni bir biçimde ortaya koyabilecek güçlü bir TBMM çoğunluğunun oluşması ihtimali hâlâ vardır.

l.koker@zaman.com.tr

http://www.zaman.com.tr/yorum_tbmm-cogunlugu-yeni-anayasa-yapabilir-mi_2050670.html

 

Yeni anayasa süreciyle ilgili bazı sorular

24 Ocak 2013


Anayasa Uzlaşma Komisyonu çalışmalarını sürdürüyor ama yeni anayasa konusu yine kamusal tartışma gündeminin arka sıralarına çekilmiş görünüyor. 

Bilindiği gibi Komisyon, çalışmalarını 2012 sonuna kadar tamamlamayı kararlaştırmıştı. Bu mümkün olmayınca, şimdi mart sonuna kadar süre uzatıldı.

Komisyon çalışmalarının devamı yönünde böyle bir kararın oybirliği ile alınmış olması, kuşkusuz, yeni anayasa için umutlanmayı teşvik edebilir.

Benzer biçimde, yeni anayasa ihtiyacının kuşkusuz en önde gelen sebebi olan “Kürt sorunu” konusunda, sorunun şiddet boyutunun izalesi yönünde güçlü bir eğilimin belirmiş olması da ayrı bir iyimserlik nedeni.

Buna rağmen, Komisyon çalışmalarının oybirliğiyle yeni bir anayasa metni ortaya çıkarabilmesinin önünde çok ciddi engeller de varlığını sürdürüyor.

Bir kere, neden yeni bir anayasa istediğimizin tam olarak netleştiğini söyleyebilir miyiz? Bence bu soruya doğrudan ve kolayca evet demek zor.

Hatırlanacağı üzere, 2007’den itibaren yaşanan anayasal ve siyasî nitelikli kriz anları, Türkiye’de anayasa sorununun daha çok devlet kurumları ile siyasî süreç arasındaki uyumsuzlukla ilgili boyutlarını öne çıkarmıştı.

Bu bağlamda Cumhurbaşkanlığı makamına tanınan yetkilere ek olarak askerî bürokrasi ile yüksek yargının demokratik siyasî süreç üzerindeki kontrolünün belirlediği vesayetçi rejimin tasfiyesi, Türkiye’deki anayasa sorununun özü gibi düşünülmüştü.

Oysa, sorunun özü, devlet kurumları ile demokratik siyasî süreç arasındaki bu vesayetçi ilişkide değil, bu ilişkinin bütün Cumhuriyet örgütlenmesine damgasını vuran temel siyasî karar veya tercihte yatmaktadır.

Bu siyasî karar, Türkiye Cumhuriyeti’nin homojen bir ulus-devlet olarak inşa edilmesi gerektiği yönündeki karardır.

Bu, kanımca Milli Mücadele dönemine ve onun ürünü olan 1921 Anayasası’na damgasını vurmuş bulunan ve bugünün diliyle “Türkiye halkının demokratik egemenliği” diye yeniden ifade edebileceğimiz kararla çelişen ve tek-parti otoriterliğine meşruiyet sağlamaya yönelen bir karardır.

Nitekim bu siyasî karar doğrultusunda önce tek-parti ideolojisi anayasaya sokularak devlet ideolojisi haline getirilmiş sonra da bu ideolojinin vesayetçi kurumlar tarafından demokratik sürece karşı bir denetim zemini olarak kullanılmasını mümkün kılan anayasalar yapılmıştır.

Sorun, 1982 Anayasası’yla zirveye erişen bu otoriter vesayetçi ideolojik kurumsal yapının tasfiyesiyle Türkiye toplumunun kendi çoğulculuğu içinde kendi kendisini idare etmesini mümkün kılmaktır.

Bu ise sadece vesayetçiliğin kurumsal tasfiyesiyle değil, toplumun çok kimlikli, çok kültürlü yapısına uygun bir çağdaş demokratik düzenin temellerini oluşturan yeni bir anayasa ile yapılabilecektir.

Vesayetçiliğin tasfiyesi yönünde çok önemli ilerlemelerin sağlanmasına rağmen anayasa sorununun çözülmemiş olması, özellikle de Kürt sorununun bütün ağırlığıyla varlığını hissettirmekte oluşu bu görüşü te’yid etmektedir.

Özetle, ‘neden yeni bir anayasa?’ sorusunun asıl cevabı, kuşkusuz, homojen bir ulus-devlet inşa etme kararından arınmış, toplumun farklılıklardan oluşan özelliklerini siyasî-kamusal alanda özgürce ifade edebilme imkânı bulduğu, özgürlükçü, çoğulcu, adem-i merkeziyetçi yeni bir siyasî beraberlik biçimine duyulan ihtiyaçta aranmalıdır.

Bu ihtiyacın nasıl karşılanacağı ise ana çizgileriyle mensubu bulunduğumuz Avrupa Konseyi normları başta olmak üzere, çağdaş dünyada yeterince belirgindir.

İkinci soru, sınıfsal, etnik, dinsel, cinsiyet ve cinsiyet yönelimine dayalı toplumsal farklılıklara saygılı, özgürlükçü, çoğulcu, adem-i merkeziyetçi, demokratik hukuk devletini benimseyen yeni anayasada, bu sözünü ettiğimiz nitelikleri gerçekleştirmek için mutlaka parlamenter sistem şart mıdır?

Sorunun cevabı tarihî olarak “evet” olmalıdır. Türkiye’nin tarihî hareket noktası Milli Mücadele döneminin halk egemenliğini tesis etme kararı ise ve bu karar “Meclis üstünlüğü” üzerinde somutlaşmışsa, Türkiye’nin yeni anayasasında da parlamenter üstünlüğün olması gerektiğini kabul edebiliriz.

Bununla birlikte, başkanlık sisteminin de, Türkiye’deki yanlış “başkancı sistem” veya tek adam otoriterliği diye anlaşılmaması ve bundan önemli olarak gerçek bir adem-i merkeziyetçilik yahut bölgeli devlet düzeni içinde düşünülmesi kaydıyla geçerli olabileceği söylenebilir.

‘Neden yeni bir anayasa?’ sorusunun cevabı üzerinde anlaşabiliyorsak ve bu cevap doğrultusunda nasıl bir kurumsal yapı gerektiği üzerinde de uzlaşma sağlayabiliyorsak geriye çözülmesi hiç de zor olmayan konular kalmaktadır.

Ancak, yukarıdaki ilk iki soru ve bunlarla ilgili alt konular üzerinde uzlaşmak galiba pek o kadar da kolay olmuyor ve olmayacak.

Kürtçe başta olmak üzere Türkçe dışındaki dillerin hukukî statüsünden Diyanet’in ve din eğitiminin anayasal konumuna, yerel özerkliğin ne düzeyde gerçekleştirileceğinden Cumhurbaşkanlığı makamının yetkilerine kadar pek çok konuda Komisyon’un öngördüğü “oybirliği”nin sağlanması çok zor.

Üstelik bu zorluk, sadece Komisyon’da yer alan siyasî partilerin tavrından da kaynaklanmıyor. TESEV’in yayınladığı Konda araştırmasında açıkça gösterildiği üzere, Türkiye toplumunun da bu konularda biraz karışık ve çelişkili tavırları söz konusu.

Bu araştırmaya göre Türkiye toplumunun büyük çoğunluğu “Kürt sorunu”nu yeni anayasa ihtiyacının temel sebebi olarak görüyor ama bu sorunun çözümünde anahtar rol oynayacak anadil ve yerel özerklik ve uluslararası özgürlükler hukukunun standartları gibi konularla “Atatürk ilkeleri” veya “Türk milliyetçiliği” gibi ideolojik duruşları yan yana getirebiliyor.

Tabii bu çelişkili görünüşün daha detaylı olarak analiz edilmesi gerekiyor ama sonuçta Komisyon’un oybirliğiyle karar alma şartını yerine getirmesini zorlaştıran “uzlaşamama” ihtimali aslında doğrudan toplumun içinden kaynaklanıyor gibi görünüyor.

Bu durumda da şu sorunun cevabı önem kazanıyor: Komisyon’un çalışmaları bir “yeni anayasa taslağı” ile sonuçlanmazsa, ne olacak?

Bir ihtimal Nisan 2013’ten sonra siyaset, önce 2014 yerel seçimlerine, sonra Cumhurbaşkanlığı seçimine ve sonra da 2015 genel milletvekili seçimlerine odaklanacağı için, yeni anayasayı birkaç yıl için unutmak gerekecek.

Bu iyi olmaz çünkü mevcut Anayasa ile bu üç seçimden kriz üretmeyecek bir siyasî tablo çıkması çok zor; Kürt sorununun çözümsüz kalacağı ortamın etkisini hiç hesaba bile katmıyorum.

O zaman, Başbakan’ın geçmişte birkaç defa dile getirmiş olduğu bir ihtimal ortaya çıkabilir mi: Oybirliğiyle uzlaşma olmuyorsa, uzlaşanlar yola devam edemezler mi?

Ederler tabii, ama bu durumda “uzlaşanların yolu” bir anayasa değişikliği mi olur, yoksa yeni bir anayasa mı? Bu yol anayasa değişikliği yolu olursa, o zaman Anayasa’da geçerli olan usule göre ilerlenir.

Ama “uzlaşanların yolu” “yeni anayasa” olursa, o zaman bunun usulü de yine mevcut Anayasa’daki usul müdür, yoksa şimdi çalışan Komisyon’un kararlaştırdığına benzer bir biçimde, uzlaşanlar yeni anayasanın usulünü de kendi uzlaşmaları içinde belirleyebilirler mi? . . . Devam edeceğim.

 http://www.zaman.com.tr/yorum_yeni-anayasa-sureciyle-ilgili-bazi-sorular_2044600.html


Şiddet sona ererken yeni anayasa için umutlanabilir miyiz?


10 Ocak 2013


Türkiye yine bir umutlu dönemece gelmiş gibi görünüyor. Bu defâ başarı artık elzem. Kürt sorununda şiddet boyutunun izâlesinden söz ediyorum.

Benzer sorunların târihî olarak sergilediği örneklere baktığımızda, şiddetin bütünüyle sona erdirilmesi mümkün değil.

Ancak, şiddetin Kürt sorunu ile ilgili her türlü mâ'kûl müzâkereyi engelleyen bir yoğunlukta yaşanmasının önüne geçilmesi mümkün. Türkiye bugün bu yola girmiş görünüyor.

Şu ânda yaşanmakta olan süreçte izlenen yolun sâdece iktidar partisinin siyâsî tercihleriyle sınırlı kalmayan bir “devlet politikası” olarak sunulması bu bağlamda özellikle anamuhalefet partisi CHP'nin ve sorunun siyâsî temsil kapasitesi bakımından kilit aktörlerinden biri olan BDP'nin yer yer açık desteği gerçekten umut verici.

Bu, hâfızam beni yanıltmıyorsa daha önce hiç oluşmamış bir mutabakat. Bu öyle bir mutabakat ki, Kürt sorununun şiddet boyutundan en çok canı yanan insanların, canı yanmak ne kelime, canından can gitmiş olan annelerin desteğini de içeriyor.

Dolayısıyla, işi şu veya bu tür bir milliyetçi hamâset içinde yeniden boğuntuya getirmek isteyen marjinal kesimlerin bu umutlu süreci baltalama şansı bu kez iyice zor görünüyor.

Bununla birlikte, dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta var. Tarhan Erdem, geçen gün Radikal'deki köşesinde, Öcalan'ın süreci, silâhtan arındırılmış bir müzakerenin başlaması için önşart olarak gördüğünü, buna karşılık hükûmetin yaklaşımında silâhların bırakılmasının sanki asıl amaç gibi düşünüldüğünü belirtiyor ve iki yaklaşım arasındaki farka dikkat çekiyor.

Bu çok önemli bir nokta. Gerçekten bu, yine Tarhan Erdem'in belirttiği gibi, kamuoyu önünde ortaya konan bir üslûb farkından ibâret olmayıp, işin esâsıyla da ilgili bir fark ise, o zaman sürecin başarı şansı azalacak demektir. Neden mi? Çok yalın bir deyişle, şiddet ve dolayısıyla bunun bir tarafı olarak PKK, Kürt sorununun bir boyutu.

İlk şiddet eyleminin târihlendiği 1984'ten bu yana kaçıncı defadır söyleniyor bilmiyorum. PKK, Kürt sorununun bir uzantısı, dolayısıyla PKK ile birlikte düşünülen şiddet boyutunun izâle edilmesi, Kürt sorununun çözümü anlamına gelmiyor.

AK Parti iktidarının Kürt sorununun sosyal ve kültürel boyutlarıyla ilgili olarak ve pek çok engelleyici faktöre rağmen gerçekleştirdiği “açılımlar” da sorunu çözmekte yeterli olmamıştır.

Çok net olarak Türkiyeli Kürtlerin “anadil olarak Kürtçe” ve “demokratik özerklik” olarak dile getirilen talepleri ve bunların uzantısı olabilecek somut reform ve uygulamalar üzerinde gerçek bir çözümün hayata geçirilmesi gerekiyor.

Dolayısıyla, şiddetin izâlesi, Kürt sorununun asıl (siyâsî, hukukî) boyutlarının daha ma'kûl bir müzakere içinde ele alınmasını mümkün kılmanın ötesinde bir anlam taşımamaktadır.

Bu görülmediği takdirde, sorunun şiddet boyutuyla ilgili başarı şansı da ya yoktur ya da gelip geçici olmak durumundadır.

Bu da bizi Kürt sorununun asıl çözüm ayaklarının nerede aranması gerektiği noktasına getiriyor. Burada da biliyoruz ki yeni bir anayasa olmadan, alt seviyedeki kanunlarla ve diğer mevzuat değişiklikleriyle ve bunların destek verdiği bâzı “açılım” uygulamalarıyla sorun çözülememektedir.

Dolayısıyla, “Türk milliyetçiliği”nin belirlediği bir devlet felsefesine değil, bireysel hak ve özgürlükleri farklı kimliklerin varlığına eşit saygı ilkesiyle bütünleşik bir biçimde temel alan yeni bir siyasî birlik formülüne ihtiyacımız vardır.

Bu ihtiyacın giderilmesinin iki önemli anahtarından biri Türkçe dışındaki dillerin hem “anadil olarak okutulması/öğretilmesi”, hem o “anadillerde eğitim” ve hem de kamusal alanda (örneğin bazı yer adlarının Türkçe ve Kürtçe yazılması gibi şu ân var olan uygulamalarda görüldüğü üzere) kullanılabilmesi gibi hususların sağlanmasıdır.

Diğer önemli anahtar ise yerel yönetimlerin yeniden düzenlenerek, Türkiye'nin de hedeflediği AB ülkelerinin pek çoğunda var olan düzeyde adem-i merkeziyetçi bir yapıya kavuşturulmasıdır.

Bu da, çoğu kez zannedildiği ve bazı yüksek yargı kararlarına da hiç de yerinde olmayarak yerleştirildiği gibi Türkiye'nin “üniter yapısı”nın tasfiye edilmesi anlamına gelmez.

Bugün sâdece İspanya değil İtalya ve Fransa gibi üniter yapılı devletler yasama yetkisine sâhip bölge meclislerinin yer aldığı bir düzen kurabilmişlerdir.

Bunun Türkiye'de de yapılması, yine kaçıncı defadır söyleniyor bilmiyorum, sâdece Kürt sorununun çözümü için değil, bir bütün olarak Türkiye'de demokratikleşmenin genişlemesi ve derinleşmesi için elzem olan bir husustur.

İşte şimdi asıl soruya geliyorum: Hem Kürt sorununun çözümü, hem de Türkiye demokrasisinin daha ileri bir seviyeye doğru gelişmesi bakımından zorunlu yeni bir siyasî berâberlik anlayışı üzerine kurulu yeni bir anayasal düzen için bugün gelinen nokta ne vaad ediyor?

Hemen söyleyeyim: Şiddetin izâlesi konusunda bu defâ Öcalan'la açık açık bir müzakere süreci yaşanıyor. Sürecin görece alenî olması çok önemli.

Bildiğim ve görebildiğim kadarıyla MHP dışında sürece tepki gösteren siyasî veya toplumsal bir kesim yok. Daha da önemlisi CHP, şöyle veya böyle, sürece destek veriyor ve bence kilit nokta da bu destek.

Çünkü CHP, eğrisiyle, doğrusuyla, Türkiye'nin AK Parti iktidarının on küsur yılı boyunca yaşadığı ve hâlen de devam ettiğini varsayabileceğimiz “kutuplaşma” ve “gerelim” bağlamında en önemli siyasî aktör.

CHP'nin bu süreçteki desteği iyi değerlenir ve gerçekten şiddetin izâlesinde başarı sağlanma noktasına gelinebilirse, bu aynı zamanda devam etmekte olan yeni anayasa çalışmaları sürecinde AK Parti-CHP yakınlaşmasına ve bu yakınlaşmanın BDP'yi de etkileyip kendisine çekmesine yol açabilir.

Bu ihtimal de, Türkiye'yi yukarıda sözünü ettiğim türden demokratik bir yeni anayasaya kavuşma yolunda, şimdi var olan kötümser veya umutsuz ve endişeli bekleyişlerden kurtarır.

İhtimalin gerçek olabilmesi içinse CHP'nin Kürt sorununa yönelik özgürlükçü ve demokratik bir tavır alabilmesi gerekmektedir. CHP bunu yapabilir mi?

Bu sorunun cevabını bekleyip göreceğiz ama, önceden söylenmesi gereken şey şu: Şimdi “yapabilir” ve “yapmalı”! İşte, şiddetin izâlesi, CHP'nin Kürt sorununun yeni anayasadan başlayarak gelişecek kapsamlı çözümünde aktif ve olumlu bir siyâsî aktör olarak yer alabilmesini sağlayacaktır.

CHP'nin sürece verdiği destek, yeni anayasa ve diğer reformlar konusunda da geliştirilebilirse, Türkiye'nin çok hayatî önemde bir sorunu çözmesi de gerçek olabilecektir.

“Türk milliyetçiliği”nin yanlış yaklaşımlarında ısrar edenlerin de böyle bir süreçte dışlanacağı âşikardır. Doğru yaklaşım ne güzel vecîz ifâde edilmiştir: “Hayır sulhtadır (…) sulh temin etmek gerekir.

Bunun için de elden gelen her şeyin yapılması, gerekirse kan kusulması ama ‘kızılcık şerbeti içmiştim' denilmesi gerekir.” Bu yaklaşımın gâlib gelmesi ve bu gâlibiyetin yeni anayasayla taçlandırılması temennimizdir.

 http://www.zaman.com.tr/yorum_siddet-sona-ererken-yeni-anayasa-icin-umutlanabilir-miyiz_2038771.html

9 Nisan 2013 Salı

Nasıl ve ne için başkanlık sistemi?

PROF. DR. LEVENT KÖKER

AK Parti, “başkanlık sistemi”ne geçiş yönündeki önerilerini TBMM Başkanlığı’na sundu. Böylece bir parlayıp bir sönen sistem tartışması artık hep gündemimizde olacak.

Öneriler, zaman zaman karıştırıldığının aksine, yarı-başkanlıktan çok başkanlık sistemine yakın durduğu için önce bu konuda bir netleşme gerekiyor, sonra da içerikle ilgili bir değerlendirme yapmaya çalışacağım.

PROF. DR. LEVENT KÖKER
    İnsan hak ve hürriyetlerinin en ileri düzeyde kabûl görmesine dayanan demokratik hukuk devleti ortaklığının ötesinde, dünya üzerindeki demokratik sistemler parlâmenter ve başkanlık sistemleri olarak iki büyük gruba ayrılmaktadır.

İki sistem arasındaki fark yasama-yürütme ilişkileri bakımından görülmektedir. Parlâmenter sistemde yürütme organı halk tarafından doğrudan seçilen parlâmentonun içinden çıkmakta ve parlâmentoya karşı sorumlu konumda bulunmaktadır.

Bu sistemde kural olarak sembolik bir konumu bulunan Cumhurbaşkanı’nın devlet yönetiminde yetkisizliği ve sorumsuzluğu esastır, devlet idâresinden dolayı asıl sorumluluk yürütmenin başı konumunda olan Başbakan ve Bakanlar Kurulu’ndadır.

Buna karşılık başkanlık sisteminde ise durum çok farklıdır. Burada yasama organı ile yürütme organı halk tarafından doğrudan ve ayrı seçimlerle seçilmekte, dolayısıyla aralarında herhangi organik ilişki bulunmamaktadır.

Yasama organı tüm başkanlık sistemlerinde iki bölümlü bir biçimde (“temsilciler meclisi” ile “senato”dan) oluşmakta yürütme ise sadece Başkan’da tecelli etmektedir. “Bakanlar” Başkan tarafından –Senato’nun onayı ile– atanmakta ve ilke olarak ona karşı sorumlu bulunmaktadır.

Sistemin özü, yasama, yürütme ve yargı kuvvetlerinin kat’i bir biçimde birbirlerinden ayrılması ve böylece aşırılıkların frenlenip dengelenmesi düşüncesine dayanmaktadır.

    Şimdi soru şu: Başkanlık sistemi Türkiye’nin gündemine hangi özellikleri bakımından getirilmektedir? İstenen “başkanlık sistemi” midir yoksa başka bir şey mi?

Medyaya yansıdığı biçimiyle bakarsak AK Parti’nin (bakanların başkan tarafından atanması ve milletvekilliği yapamamaları gibi) önerilerinin yasama-yürütme ayrılığına dayanan başkanlık sistemine yakın durduğunu söyleyebiliriz.

Bununla birlikte aynı önerilerde yasama organı ile başkanın seçilme dönemlerinin çakıştırılmak istendiği görülmekte. Bu durum, başkanlık sistemi tipinden bir sapma meydana getiriyor.

Şöyle ki: Sâdece AK Parti ve Sayın Erdoğan’ın özel durumunda değil,  Türkiye’nin (ve esâsen Avrupa’nın) siyasî geleneğinde de “disiplinli siyasî parti” geçerlidir.

Bu durumda, başkan ile yasama organı seçimlerinin aynı dönemde yapılması durumunda çoğunluk partisi parti genel başkanı “başkan” olarak yürütmeyi, “genel başkan”ın kontrolündeki çoğunluk partisi de “yasama organı”nı kontrol edebilecek ve dolayısıyla sistem öneride savunulanın (ve başkanlık sistemi mantığının) tam aksine yasama ve yürütme güçlerinin dolaylı da olsa tek elde toplanmasıyla sonuçlanabilecektir.

Esâsen durum şu anki parlâmenter yapıda da böyle olduğuna göre, insan, “başkanlık sistemi” adı altında böyle bir öneriye neden gerek duyulmuştur diye sormadan edemiyor doğrusu.

    Gelelim iki meclislilik ve federalizm konularına. Federalizmle başlayayım: ABD başta olmak üzere, bugün dünya üzerinde geçerli olan başkanlık sistemi örneklerinin hemen tamamı aynı zamanda federasyon.

Kıbrıs Cumhuriyeti gibi bazı çok küçük ada devletleri bunun ihmal edilebilir istisnalarını oluşturuyor. Buna karşılık parlâmenter sisteme sâhip devletler ise federasyon veya üniter devlet biçiminde örgütlenebiliyorlar.

Bu gözlemden çıkan birinci sonuç şu: Parlâmenter sistem için gerekli olmayan federalizm, başkanlık sistemi için gerekli.

Tabiî burada federalizm deyince ne anlaşıldığını da belirtmek gerekir. ABD (başkanlık sistemi) veya Almanya (parlâmenter sistem) gibi tarihî olarak federasyon tarzında kurulmuş devletlerin yanı sıra, “üniter” yapı içinde bölge yönetimleri oluşturmuş ve merkezî devletin yasama ve yürütme yetkilerini bölgeler lehine kısıtlamış, (İspanya ve İtalya gibi) ileri düzeyde adem-i merkeziyetçi devletler de adı konmamış federalizm örnekleri olarak zikredilebilirler. 

    Bu devletlerin hepsinde yasama organlarının iki meclisli (senatolu) olduğunu da eklemeliyiz. Özellikle başkanlık ve (doğası gereği parlâmentarizmden bir sapma olan Fransa’daki gibi) yarı başkanlık da dahil demokratik sistemlerin pek çoğunda iki meclisli bir yasama organı bulunduğunu vurgulamalıyız.

Bu durumda Türkiye’de başkanlık sistemine (1) federalizme yakınlaşan bir bölgeli devlet ve (2) senato benzeri bir ikinci meclis olmadan geçilmesinin önerilmesi dünya örneklerine göre gerçekten istisnaî bir durumdur.

AK Parti önerisinin sözcüleri ikinci meclisin Türkiye’de 1961 Anayasası döneminde denendiğini ve başarısız olduğunu belirtmektedirler.

Son derece ironik bir biçimde darbe anayasası olarak nitelendirilen 1982 Anayasası’nın yapıcılarının yaklaşımını hatırlatan bu değerlendirme üzerinde biraz durmak gerekmektedir.

1961 Anayasası ile getirilen “Cumhuriyet Senatosu” halkın demokratik tercihlerinin Cumhuriyet’in temel özelliklerini tahrip edebileceğinden endişe eden bürokratik vesâyetçi zihniyetin “halk korkusu”nu yansıtan bir kurumdu.

Buna karşılık demokratik bir sistem olan başkanlık sistemindeki “senato” kurumu, nisbî temsil esasına göre belirlenecek olan bir yasama organı çoğunluğunun, siyasî ve diğer azınlık gruplar üzerinde tahakküm kurabileceği (“çoğunluk zorbalığı”) endişesine dayanan bir özgürlükçü denetim mekanizmasını ifâde etmektedir.

    Öyle sanıyorum ki, başkanlık sistemi ile ilgili tartışmalarımızdaki asıl önemli nokta da burada tezâhür etmektedir. Türkiye’de başkanlık sistemi talebi, öneri sâhiplerinin dile getirdiği gibi, devlet aygıtının ve siyasî hayatın daha etkili ve “istikrarlı” işlemesi için mi yoksa “başkanlık sistemi”nin târihî ve fikrî temellerinin ortaya koyduğu üzere, çoğunluk zorbalığına engel olmak için geliştirilmiş özgürlükçü demokratik hukuk devleti anlayışını etkili kılmak için mi ortaya atılmaktadır?

Başkanlık sistemi önerisinin sâhipleri gerekçe olarak birinci noktayı öne çıkarmaktadırlar. Bu nedenle de adem-i merkeziyetçilik ve iki meclisli yasama organı konularında bir başkanlık sisteminde olması gerekenleri önermekten imtinâ etmektedirler.

Bu da çok iknâ edici olmamaktadır. Türkiye’de siyasî istikrar deyince “koalisyonla yönetilmeme” durumu anlaşılmaktadır ve bu bakımdan 2002 Kasım’ından beri Türkiye’de siyasî istikrar sorunu bulunmadığını söyleyebiliriz.

Bu dönemin ilk yıllarında “istikrar” önündeki en büyük tehdit askerî ve sivil bürokratik vesâyetçiliğin demokratik sürece yönelik aktif ve müdahaleci tavrıydı ki, bunun da süreç içinde giderildiği ve yapılan reformlarla koalisyonsuz yönetim anlamında istikrarın sağlamlaştırıldığı ortadadır.

Böyle bakıldığında, “istikrar için başkanlık sistemi” iknâ edici bir temelden yoksun kalmaktadır. Tabiî asıl önemli husus, başkanlık sistemi adı verilen siyasî sistem tipinin temelinde, özgürlükçü hukukun üstünlüğü temeline dayalı bir demokrasinin yerleştirilmesi  bakımından “çoğunluk zorbalığı”nı önleme fikrinin bulunduğunu kavramaktır.

Bu kavrayış olmadığı sürece ve bölgesel yönetim ile iki meclislilik seçeneklerini içermediği takdirde, herhangi bir sistem değişikliği önerisinin sözde kalacağı ve Türkiye’nin farklılıkların inkârından kaynaklanan başta Kürt sorunu olmak üzere çözüm bekleyen temel sorunlarına herhangi bir çözüm getirmesini beklemek en hafif deyimiyle hayalcilik olacaktır.

http://www.zaman.com.tr/yorum_yorum-levent-koker-nasil-ve-ne-icin-baskanlik-sistemi_2015954.html

 

5 Nisan 2013 Cuma

"TÜRKLÜK BİLDİRİSİ" NİN YANLIŞLARI

4 Nisan 2013
Kürt sorununun çözümünde önemli bir aşama geçildi. Sorunun silâhlı ve şiddet içeren boyutu ortadan kalktı.

Yalnız, farkında olmalıyız ki bu, Kürt sorununun çözüldüğü anlamına gelmiyor. Aksine, sorunun çözümü için önümüzde bugüne kadar elde edemediğimiz ölçüde büyük bir toplumsal fırsat sunuyor.

Bu fırsatı iyi değerlendirmek ve sorunu çağdaş demokrasilerin tâbi olduğu özgürlükçü hukuk devleti anlayışına uygun olarak çözmek zorundayız.

Çözümün gerçekleşmesi ise “Kürt sorunu”nun varlığını ve içeriğini tespit etmekten geçiyor. Tersinden söylersek, Türkiye’de bir “Kürt sorunu olmadığı” tezi sorunu çözmeyeceği gibi şimdi sağlanan barışın kalıcılığı önünde de en önemli engel. Hafıza-i beşer nisyân ile malûldür.

O yüzden, sorunu kavramaya başlamak bakımından sâdece iki noktayı hatırlatalım: Birinci nokta 12 Eylül askerî darbesinin ürünü olan 1982 Anayasası’ndaki anadilde eğitim yasağı. Bu, 1924 ve 1961 anayasalarında hiç bulunmayan, tamamen 12 Eylül’ün ürünü olan bir yasak.

Bu yasağın bir uzantısı 1983’te çıkartılan “Kürtçe yasağı”nın ancak 1991’de ilga edilmesi ve 2005’te de utangaç bir biçimde “anadil” lâfını kullanmaksızın çıkartılan bir yasayla Kürtçe öğretilmesinin serbest bırakılması.

İkinci nokta, Türkiye’nin son otuz yıllık siyasî hayatında, iktidar ve muhalefet partilerinin büyük bir bölümünün “herkesin birinci sınıf vatandaş olacağı”ndan söz etmeleri ve bu meyanda “Kürt realitesinin tanınacağı” vaadi.

“Herkesin birinci sınıf vatandaş olacağı” ve “Kürt realitesinin tanınacağı” terminolojisi, benim anlayışıma göre, Kürt sorununun “eşit anayasal vatandaşlık”, çokkültürlü demokratik özgürlükler düzeninin kurulması ve bunun içinde en geniş ölçüde adem-i merkeziyetçi bir yapının kamu yönetimine hâkim kılınması demek.

Bunların nasıl somutlaştırılacağı ise ayrı ama hiç de bilinmeyen konular değil ve bu yönde somut adımlar atılmasını mümkün kılacak bir yeni anayasa düzenine geçilmedikçe, Kürt sorununun çözümü ve dolayısıyla şimdi sağlanan barışın kalıcı olması da, en hafif deyimiyle çok zor.

Hâl böyle iken, geçen hafta medyada yer alan üç maddelik bildiri metni, tüm Cumhuriyet târihinin bu muazzam barış ve çözüm fırsatını berhava etmeye dönük bir yaklaşımı dile getiriyor.

Bildiri sâhiplerinin iyi niyetlerinden kuşkum yok ama pek çok hâtâ içeren bu kısa ve öz metnin Kürt sorununun çözümü bağlamında demokratik ilkeler bir yana, işleri kolaylaştırıcı bir kamusal sesleniş olduğunu söylemek de imkânsız.

Görüş ve yaklaşım farklılıklarına olan bütün saygımı muhafaza ederek, bu bildiride gördüğüm yanlışları ve kabulü imkânsız ifâdeleri ortaya koymak istiyorum.

Bildirinin birinci maddesi, “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusu ve sahibi olan Türk milletinin adı, vatandaşlık tarifinden ve Anayasa’dan çıkarılamaz.” diyor.

“Türkiye Cumhuriyeti Devleti” gibi yıllardır galat-ı meşhur hâline gelmemesi için çaba gösterdiğim bir yanlış ifâdenin daha ilk maddede yer alması, bildiri sâhiplerinin kariyerleri göz önüne alındığında gerçekten üzücü.

Bilindiği gibi 1924, 1961 ve 1982 anayasalarının tümünde 1. madde “Türkiye devleti bir cumhuriyettir” hükmünü içerir. O yüzden devletin adı “Türkiye Cumhuriyeti”dir ve bu devlete “Türkiye Cumhuriyeti Devleti” demek “Bâb-ı âli kapısı” demekten farksızdır.

Geçelim. “Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve sâhibi olan Türk milleti” ifâdesiyle ne anlatılmak isteniyor? Cumhuriyet’in ilân edildiği 1923’te kullanılan tâbirler “Türkiye halkı”, “Türkiye ahalisi” (1924 Anayasası, md. 88) gibi tâbirler olup, Osmanlı’da “millet” kavramı dinî mensûbiyeti ifâde ettiğinden, hem Mustafa Kemal Paşa’nın o târihlerdeki konuşmalarına ve hem de Lozan Antlaşması’na da yansıdığı üzere, Türklük bir etnisitenin adıdır ve Türkiye halkını birleştirici üst kimlik esasen “Müslümanlık” olarak ifâde edilmiştir.

Uzatmayayım; “Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve sâhibi olan Türk milleti” târihî gerçeklerle uyuşmamakta, bundan da öte, şimdi çözmek zorunda bulunduğumuz ve en iyi “Kürt realitesinin tanınması” diye özetlenebilecek sorun açısından hiç de olumlu bir yaklaşım taşımamaktadır.

İkinci maddeye geleyim: “Devletimizin eşit ve şerefli üyeleri olan aziz vatandaşlarımız, ırklara ve mezheplere ayrıştırılamaz.” Doğru ve demokratik bir yaklaşım gibi duruyor. Karşı çıkmak zor, aksine ben de gönülden katılırım bu ifâdeye.

Peki, 1982 Anayasası’nın 42. maddesi “Türkçeden başka hiçbir dil okullarda Türk vatandaşlarına andilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez.” derken Cumhuriyet’in eşit ve şerefli üyeleri olan aziz vatandaşlarımızı ırklara ve mezheplere ayrıştırmış olmuyor mu?

Üstelik, yine bu madde “milletlerarası antlaşmaların” hükümlerini saklı tuttuğunu belirtmek suretiyle, Lozan’da “anadilde eğitim hakkı” güvence altına alınmış olan “gayrimüslim vatandaşlara” tanınmış bir hakkı anadili Kürtçe olan aziz ve şerefli vatandaşlarımızdan esirgemeyi nasıl haklılaştırabiliyor?

Bu bildirinin ikinci maddesi, Türkçe dışındaki dillerin de anadil olarak eğitimde geçerli kılınmasını gerektirmiyor mu?

Bildirinin üçüncü maddesine gelince, “Anadolu coğrafyasında Selçuklu ile başlayıp Osmanlı ile devam eden Türk milletinin kesintisiz egemenliğini esas alan büyük Atatürk’ün kurduğu milli devlet yapısı ortadan kaldırılamaz.” deniyor.

Bu ifâdenin neresini düzeltmeli? Selçuklu ve Osmanlı devletlerinin hanedân mensuplarının “Türk” etnik kökenine mensup olmalarını, târih dışı (anakronik) bir yaklaşımla modern çağa özgü “millî devlet” (ve tabiî millî egemenlik) kavramıyla benzeştirmedeki kabûl edilemezliği mi öne çıkarmalı?

Yoksa, “Atatürk’ün kurduğu millî devlet yapısı”nın bu “anakronik” yorumla “Selçuklu ile başlayıp Osmanlı ile devam eden Türk milletinin kesintisiz egemenliği”ne dayandığı ifâdesinin bizzat Atatürk’e âit olan Cumhuriyet ile birlikte “saltanat-ı şahsiyyeden saltanat-ı millîyeye geçildiği” değerlendirmesiyle taban tabana zıt oluşundaki talihsiz çelişkiye mi işâret etmeli?

Hakikaten üzüntü verici bir durum. Oysa sorun iki temel ilkeyi kabul etmekle netleşecek ve kolayca çözülebilecektir: (1) Vatandaşlık devlet ile birey arasındaki hukukî bir bağdır. Bu bağın niteliği vatandaşlığın bir hak olmasında somutlaşır.

Anayasalar bu hakkı tanır ve güvence altına alırlar ama asla bizde olduğu gibi “Türklük”, “İtalyanlık”, “Almanlık” vb. terimlerle tanımlamazlar. Yeni anayasada vatandaşlığı bir temel hak olarak güvence altına alan düzenlemeden başkaca bir “tanım”a da gerek yoktur. (2)

Türkiye Cumhuriyeti’nin farklılıkların birlikteliğinden doğan ve farklılıklara eşit saygı ilkesine uygun bir demokratik hukuk devleti olduğunu vurgulayan yeni bir devlet anlayışını ifâde eden bir başlangıç bölümü, şimdiki kutsal Türk devleti yaklaşımının da yerini almak zorundadır.

http://www.zaman.com.tr/yorum_turkluk-bildirisinin-yanlislari_2073776.html

31 Mart 2013 Pazar

KÜRT SORUNU, BAŞKANLIK ve YENİ ANAYASA

31 Mart 2013

Epey bir süredir Adalet ve Kalkınma Partisi'nin, daha doğrusu Sayın Başbakan'ın “başkanlık sistemi”ne geçmeyi istediği biliniyor. 

Nitekim basın-yayın organlarında iktidar partisinin, bu yönde hazırladığı bir taslağı Anayasa Uzlaşma Komisyonu'na sunduğu haberleri çıktı.[1]

Başkanlık sisteminin Türkiye'ye uyarlanabilirliğini ve AKP'nin bu konudaki önerisini Yeni Türkiye dergisinin çıkacak olan ilk sayısında “Başkanlık sistemi, demokrasi ve Türkiye” başlığı altında daha etraflıca değerlendirdim. Bu konuda ayrıca, meslektaşım Prof. Dr. Levent Köker'in bu gazetede daha önce çıkan ilgili yazılarına da bakılabilir.


Dahası, muhalefetin bu öneriye sıcak bakmaması karşısında, AKP'nin bu işte BDP ile birlikte hareket etme niyetinde olduğu, Kürt sorununun çözümü girişimini de bunun için uygun bir fırsat olarak gördüğü söyleniyor.

Tahmin edilebileceği gibi, iktidar partisinin bu eğilimi başkanlık sistemine karşı olan veya bu konuda çekinceleri bulunan kişi ve kuruluşların itirazlarını yükseltmesine yol açtı.

Ancak, tabiî, itirazlar sadece bu cenahtan ileri gelmiyor. Kimileri de, Kürt sorununun çözümüne dair ortaya çıkan iyimser havanın başkanlık sistemine geçiş için bir fırsat olarak kullanılmasına karşı çıkıyor.

Bu itirazların bir kısmının da Başbakan Erdoğan'ın “başkanlık sistemi” adı altında bir tür kişisel diktatörlük kurmak istediğine ilişkin demokratik endişeden kaynaklandığını da teslim etmek gerek.

Nihayet bir de, Erdoğan “başkan” olmasın da varsın Kürt sorunu çözülmesin demeye getirenler var.

(Bu arada, Kürt sorununun çözülme ihtimalinden başka nedenlerle de hazzetmeyenler olduğunu biliyoruz. Meselâ, öyle görünüyor ki, bazı kesimler bu sorunun çözülmesini istemiyorlar; çünkü ideolojik pozisyonları gereği şiddeti kategorik olarak reddedemiyor ve “doğru” veya “haklı” davalar için şiddete başvurmanın meşru olduğuna kesin inanç besliyorlar. Bazıları da Kürt sorunu çözülecekse bile bunun şerefinin Tayyip Erdoğan'a ait olmasından ürküyor.)

Kürt sorununun çözümünün başkanlık sisteminin kabulüne endekslenmesine yönelik itiraz ve eleştirilerde bir haklılık payı bulunduğunu kabul edelim.

Gerçekten de, eğer gerçek durum buysa, “başkanlık sistemi”ne geçişin bu şekilde oldubittiye getirilmesini hesaplayan bir fırsatçılığa tevessül edilmesi uygunsuzdur.

Ama bundan, çözüm sürecine karşı çıkmak gerektiği sonucu çıkmaz. Çünkü, bugün için, insanî maliyeti artık katlanılmaz boyutlara ulaşmış olan bu acılı büyük sorunumuzu kansız bir şekilde çözmekten daha büyük bir önceliğimiz olamaz.

Son günlerde çözüm konusunda iyimserliği artıran gelişmelerin art arda gelmesi fevkalâde sevindiricidir. Bu arada elbette Türkiye'nin demokrasi rotasından sapmaması için de çaba göstermekten geri durmamalıyız.

Hatta, eğer yılgınlığa kapılmayıp enerjimizi bu yönde yoğunlaştırırsak, belki de Kürt sorununun çözümünü Türkiye'nin genel olarak özgürleşmesinin ve demokratikleşmesinin bir vesilesi haline getirmemiz mümkün olabilir.

Bunu ise ancak çözüm sürecini destekleyerek, ona elimizden geldiğince katkı yaparak başarma şansımız vardır; onun çıkmaza girmesini dileyerek veya bu meselede ciddî bir risk almış olan hükümeti tökezletmeye çalışarak değil. Böyle bir yola sapmak ahlâken de doğru değildir.

Kürt sorununun barışçı çözümünü demokratikleşmeye nasıl hizmet ettirebileceğimize gelince: Aslında, bu sorunun çözülmesi zaten kendi başına özgürleşme ve demokratikleşmeye hizmet eder.

Dört yıl kadar evvel “Bizi Kürtler özgürleştirecek” diye yazarken de kastettiğim buydu. Çünkü, Kürt sorununun çözümü, her şeyden önce, devletin özgürlüklerimizi bir de bu sorunu bahane ederek budamasına son verecek.

Ayrıca, açıktır ki, Kürt sorunu sadece PKK'ya silâh bıraktırmakla çözülmez, çözülemez; bunun için aynı zamanda bir yandan siyasî birliğin yeniden tanımlanmasına, sivil özgürlüklerin takviyesine ve kültürel hakların tanınmasına, öbür yandan da devlet teşkilâtının siyasî-idarî bakımdan adem-i merkezileştirilmesine ihtiyaç vardır. Önümüzdeki anayasa yapımı sürecini bunun için iyi bir fırsat olarak kullanabiliriz.

Bu süreçte Türkiye'nin demokrasiden sapmamasına başka bir şekilde daha katkı yapabiliriz. O da AKP'nin “başkanlık sistemi” adı altında ortaya attığı öneriyi eleştirmek ve düzeltilmesi için karşı öneriler getirmek yoludur.

Bunu söylemekle, AKP'nin bu ad altında önerdiğinin başkanlık sisteminden tamamen başka bir şey olduğunu da söylemiş oluyorum.

Esasen ben teorik bir model olarak başkanlık sisteminin sadece etkinlik bakımından değil, daha da önemlisi özgürlük ve demokrasi idealleri bakımından da parlamenter sistemden daha uygun bir rejim modeli olduğunu düşünüyorsam da; Türkiye'nin siyasî kültürünün, kurumsal geleneklerinin ve siyasî parti yapısının başkanlık sistemine uyarlanmasının hiç de kolay olmadığı kanaatindeyim.

Sahici bir başkanlık sistemi hakkında böyle düşünürken, AKP'nin önerdiği “başkancı” modeli desteklemem evleviyetle mümkün değildir [1].

Bunu söylerken, Türkiye'nin carî rejiminin demokratik kusurlarının, eksik-gediklerinin de elbette farkındayım. Ama buna rağmen Türkiye'nin demokratik geleceği hakkında kötümser değilim.

“Aman başkanlık sistemi gelmesin de varsın Kürt sorunu çözülmesin” diyecek kadar akıl ve iz'anını yitirmiş olanlara da şaşıyorum.

Şu var ki, iktidar partisinden de, hiç değilse, kendisine “düşman” olmadığı besbelli olanlardan gelen yapıcı eleştirileri göz ardı etmemesi beklenir.

*Prof. Dr., İstanbul Ticaret Üniversitesi Hukuk Fakültesi

http://www.zaman.com.tr/yorum_kurt-sorunu-baskanlik-ve-yeni-anayasa_2072060.html