16
Mayıs 1980. Türk Edebiyatı Vakfı, vefatından tam üç yıl önce Üstad
Necip Fazıl Kısakürek'e "Sultanü'ş-Şuara" (Şairler Sultanı) unvanını
takdim etti. Necip Fazıl, 26 Mayıs 1904'te Çemberlitaş'tan Sultanahmet'e
doğru inen sokakların birinde büyük bir konakta doğar. Bahriye
mektebine gireceği 1916 senesine kadar Büyükdere'de Emin Efendi isimli
sarıklı bir hocanın işlettiği Mahalle Mektebi'nden başlayarak çeşitli
okullara devam eder. Fransız Papaz ve Kumkapı'daki Amerikan Koleji'nde
öğrenim görür. 1916'da, "Ne oldumsa bu mektepte oldum." dediği,
şahsiyetini şekillendiren Mekteb-i Fünûn-ı Bahriye-i Şâhane'ye imtihanla
alınır. İlk aruz denemelerini orada kaleme alır. 1920 yılında Bahriye
Mektebi'ni bitiren şair, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi
Felsefe Bölümü'ne girer. İlk şiirleri, Ziya Gökalp'in kurup Yakup Kadri
ve arkadaşlarının çıkardığı "Yeni Mecmua"da yayımlanır. Dönemin Millî
Eğitim Bakanlığı'nın yurtdışı bursunu kazanarak, 1924 senesinde Paris
Sorbonne Üniversitesi'ne kaydolur. Paris'in gece hayatı ve aldatıcı
cazibesinde bohem hayatı yaşar. Paris'te derin bir bunalıma düşen şair,
devletin kendisine gönderdiği bütün parayı kumarda harcar. Millî Eğitim
Bakanlığı tarafından üniversiteye gitmediği ve parasını kumarda
harcadığı öğrenilince bursu kesilir, yurda dönmesi istenir ve İstanbul'a
döner. 1925'te ilk şiir kitabı Örümcek Ağı'nı yayımlar. O yıllarda bir
arkadaşının aracılığıyla Felemenk Bahr-i Sefid Bankası'nda işe başlar.
Daha sonra kısa sürelerle Osmanlı Bankası'nın çeşitli şubelerinde
çalışır. 1928 senesinde, "Kaldırımlar" adlı ikinci şiir kitabını
çıkarır. Henüz 24 yaşında iken yayımladığı bu eseriyle büyük bir şöhrete
kavuşur. 1932 senesinde askerliğini bitirdikten sonra üçüncü şiir
kitabı "Ben ve Ötesi"yle şöhretin zirvesine çıkar. Öyle ki, şiirleri
ders kitaplarına girer. Varlık dergisinin kurucusu Yaşar Nabi, onun için
"bir mısraı bir millete şeref verecek şair" ifadesini kullanır. Fakat
şairin 1934 yılına kadarki buhranlı hâli ve çalkantılı dönemi hep aynı
arayışın doğum sancıları içerisinde geçer. Büyük şehirlerin serseri
kaldırımlarından, duvarları yaralı otel odalarına, azap kulesi
bacalardan, ölüm çanın-dan da acı kampana seslerine kadar gördüğü,
duyduğu ve tattığı her şeyde aynı şüphe, korku ve cinnet hâlet-i
rûhiyesi içindedir. Kurtuluşu arayan bir seyyah gibi yapayalnızdır. "Her
fikir, beyninde bir çift kelepçe" olan şair, "benlik kazanında" dev
sancıların pençesindedir:
"Bir fikir ki, sıcak yarada kezzap,
Bir fikir ki, beyin zarında sülük
Selâm, selâm sana haşmetli azab;
Yandıkça gelişen tılsımlı kütük"
Ve
bir akşam, çalıştığı bankadan evine dönerken vapurda karşısında oturan
ve gözlerini ondan hiç ayırmayan "Hızır" tavırlı garip bir adam, ona ruh
dünyasında çektiği "hafakanlar", "zonklamalar", "kanlı kıymıklar" ve
bütün ıstıraplarının ilâcını verecek, kurtuluş reçetesini yazacak
müjdecisi Abdülhakîm Arvasî Hazretleri'nin adresini verir.
"Tanrı
Kulundan Dinlediklerim" isimli eserinin "O'nu Nasıl Tanıdım" başlıklı
ilk yazısında şöyle der: "Dinmek bilmez bir ağrı çeken diş... Ne kibrit
çöpünden imdat, ne berber kerpeteni, ne karanfil yağı, ne de eczacı
güllacından... İşte böyle; bir zamanlar beynim 'mutlak hakikat'
acılarına yataklık etti... Ağrıyan akıl dişimdi."
"Akrep, nokta nokta ruhumu sokmuş,
Mevsimden mevsime girdim böylece.
Gördüm ki, ateşte, cımbızda yokmuş
Fikir çilesinden büyük işkence"
mısralarıyla
anlattığı 30 yıllık büyük ruh ıstırabı, korkunç fikir buhranı 1934
yılında "Eyüp'teki eski bir tekkede" şairin sonradan "Tanrıkulu" adını
vereceği "müjdecisi, efendisi"ni ilk ziyaretiyle daha da
şiddetlenecektir; çünkü şair, eski bohem hayatıyla efendisinin ona
telkin ettiği hayat tarzı arasında bocalayacaktır. Yıllarca "deliler
köyünden bir menzil aşkın", "benliği bir kazan ve aklı kepçe", "boşluğu
ense kökünde gezdirerek" "öz ağzından kafatasını kusan" şair, "meçhuller
caddesinin kimsesiz bir seyyahı" olarak, "mutlak hakikatin dönmez
davacısı" oluncaya kadar bunalımlarını yaşamaya devam edecektir.
Efendi
Hazretleri'ne tasavvuf hakkında sorduğu bir suâl üzerine aldığı cevap
bütün ruh dünyasını alt üst eder; "Bu iş kitapla olmaz. Akılla da
varılmaz... Hiç yemeğin lezzeti çatal bıçakla aranıp bulunabilir mi?"
"Ve uçtu tepemden birden bire dam;
Gök devrildi, künde üstüne künde..."
...
"Sanki burnum, değdi burnuna yokun,
Kustum öz ağzımdan kafatasımı."
Çok
zaman sonra şair, efendisinden aldığı tesiri şöyle anlatacaktır: "Onda;
harikanın nasıl teşekkül ettiğini ve ne kadar benlikten kaçtığını
'Terk-i Terk' dedikleri makam... Her şeyi bıraktıktan sonra tekrar
dünyaya avdet... Her an bir büyük huzurda olma kal'asının burcunda
sancağı sallanıyordu! Sizinleyken sizinle değildir... Ama sizinledir...
Bu irşad kutupluğu makamıdır. Bu mânâyı öyle yaşadım öyle duydum, öyle
içtim ki.."1
"Ensemin örsünde bir demir balyoz,
Kapandım yatağa son çare diye.
Bir kanlı şafakta, bana çil horoz
Yepyeni bir dünya etti hediye"
...
"Allah dostunu gördüm, bundan altı yıl evvel;
Bir akşamdı ki, zaman, donacak kadar güzel"
Artık
şair, fildişi kulesinden 'agora' tabir ettiği toplumun vicdanına inmiş,
cemiyetin ve toplumun mücadele sahası olan meydanlarda ve fikir
kulüplerinde çağımızın buhranını dile getirmeye başlamıştır. Fânîliğin,
şehvetin ve korkunun bütün kapılarını zorlayan, yıllardır nefsin
lâbirentlerinden bir çıkış noktası arayan şair, "kanına girdiği nurtopu
günlerin" "yiyip bitirdiği kudsî emanetin" hesabını sormak üzere
aynadaki hâlinin karşısına dikilir:
"Çıkamam, aynalar, aynalar zindan
Bakamam, aynada, aynada vicdan
Beni beklemeyin o bir hevesti;
Gelemem, aynalar yolumu kesti"
Şair artık sanatta gâyenin Allah'ı aramak olduğuna inanmaktadır:
"Anladım işi, sanat Allah'ı aramakmış
Marifet bu, gerisi yalnız çelik çomakmış"
Bu
arada, bohem hayatının karanlıklarından kurtularak "müjdecisi,
efendisi"nin "ruhuna çaktığı büyük temel çivilerinden" aldığı kelimeler
üstü bir tesirle yeniden doğan şairi, dönemin münekkit ve yazarları
içlerine sindiremez, çok garipseyerek çeşitli yakıştırmalarda
bulunurlar: "İslâm komünisti!", "Sâbık şair", "Şiirine yazık etti!"
Ancak
şairin kendi ifadesiyle içini öyle bir "sosyal mücadele ruhu; sanatının
muhtaç olduğu cemiyeti yoğurma heyecanı" kaplar ki, kısa bir zamanda
geniş kitlelerin sahipleneceği Büyük Doğu mecmuasının ilk sayısını
çıkarır (1943). Artık toplum üzerinde oluşturulan baskılar, sosyal
adaletsizlik, ahlâksızlıklar ve materyalist fikir akımlarına karşı bir
'dur' deme vakti gelmiştir:
"Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak
Haykırsam kollarımı makas gibi açarak"
feryadına
karşı yurdun dört bir köşesinden Büyük Doğu'nun açtığı cepheler
vasıtasıyla büyük destek gelmiş ve üstadın hep aradığı, özlemini çektiği
gençliğin ilk tohumları atılmıştır.
"Ben bir genç arıyorum, gençlikte köprübaşı!
Tırnağı en yırtıcı hayvanın pençesinden
Daha keskin eliyle başını ensesinden,
Ayırıp o genç adam, uzansa yatağına
...
Soruverse: ben neyim ve bu hâl neyin nesi!
Yetiş, yetiş, hey sonsuz varlık muhasebesi!"
Dönemin
despotik güçlerinin materyalist ve pozitivist fikirlerini dayatmalarına
rağmen o, 35 yıl boyunca yayın hayatına devam eden Büyük Doğu
mecmuasıyla edebî, fikrî ve siyasî sahalarda amansız bir mücadele verir.
Memleket
ve millete sinsice sızan tehlikeleri, cemiyetin vicdanına sunar; "İşte
bangır bangır ilân ediyoruz... İşte dâvânın bamteli... Evet
tekrarlıyoruz ve bin kere tekrarlasak da az buluyoruz ki, komünizma
bâtılın ve dalâletin sistemi olsa da... Ona karşı koyma hakkı ancak
hakkın ve hidayetin sistemi İslâmiyet'tedir..."
1952'de Vatan
gazetesinin sahibi ve başyazarı Ahmet Emin Yalman'ın Malatya'da bir
suikast teşebbüsünde yaralanması ile başlayan hâdiseler, dönemin basını
tarafından özellikle Büyük Doğu'ya karşı karalama kampanyasına
dönüştürülmüş ve onu da, azmettirici sıfatıyla o meşhur savunmalarını
yapacağı sanık sandalyesine oturtmuştur. 1964'te Büyük Doğu'nun 11'inci
devresini açar ve Adnan Menderes için kaleme aldığı "Zeybeğin Ölümü"
adlı şiirinden dolayı takibata uğrar.
1974'te daha önce "Örümcek
Ağı/1925", "Kaldırımlar/1928", "Ben ve Ötesi/1932, "Sonsuzluk
Kervanı/1955", "Çile/1962" ve "Şiirlerim/1969" adlarıyla yayımlanan şiir
kitaplarını yeni şiirleriyle birlikte tek kitapta; "Çile"de (1974/Bütün
Şiirleri) toplar. Siyasî ve kültürel meseleleri ele alan meşhur
"Rapor"ları, 1980 yılına kadar on üç yıl süreyle yayımlanır. 26 Mayıs
1980'de Türk Edebiyatı Vakfı tarafından "Şairler Sultanı" ve 1982
yılında yayımlanan "Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu" adlı eseri
münasebetiyle de yılın fikir ve sanat adamı seçilir. Necip Fazıl 1981
yılında "İman ve İslâm Atlası" isimli eserini yazmak için bir daha
çıkmamak üzere evinin küçücük odasına kapanır. Ömrünün son günlerini 1,5
yıllık mahkûmiyet kararı yüzünden her ân götürülme tehdidi altında
kendini tamamen Allah'a adamış bir derviş yaşantısı içinde gerçek
dostlarıyla mahzun sohbetler yaparak geçirir.
"Dünyam 78 yıllık
bir çile, iç burkuntuları idi. 'Ne ölüm terleri döktüm, nelerden...'
Varlık yokluk muamması, yok ölüm, yok hayatın gayesi. Ve milyarlarca
karıncaya lâf anlat! Fakat şimdi görüyorsun işte: Zorlu nefs'e diz
çöktürüyorum" der son sohbetinde.2
Ve bir gece...
"Öleceğiz müjdeler olsun, müjdeler olsun!
Ölümü de öldüren Rabb'e secdeler olsun!"
dediği ve ömrü boyunca gergef gibi işlediği biricik meselesi sonsuza
varma gerçeğinin zamanı gelmiştir. Yatağından doğrulup yorgun gözlerini,
yedi kat göklere, ötelerin ötesine doğru diker... Ve son sözü:
"Demek böyle ölünürmüş!.." (25 Mayıs 1983)
...
"Hayatım,
başından beri muazzam bir şeyi bulmanın cereyanı içinde akıyordu. Şu
veya bu miskin vesilenin has-sasiyeti içinde birini arıyordum. Birini...
O kim mi?
Allah'ın sevgilisi...
Sonsuzluk ikliminin batmayan güneşi ve ebedilik sarayının paslanmaz tâcı...
Tek dâva O'nu bulmakta, bulduracak olanı bulmaktaydı.
Bin
bir istikâmette seke seke, sağa sola büküle büküle, renkten renge
bulana bulana, hiçbir şeyden habersiz ve insandaki bedava emniyet ve
bedahet saadeti karşısında şaşkın, hep o "Bir" etrafında helezonlar
çizilen bir hayat...
Benim hayatım budur!"
Batı kültürünün
içinde yetişen ve saf şiirin asrımızdaki en güçlü temsilcisi olarak
görülen Necip Fazıl, "Allah" demenin yasak olduğu bir dönemde inandığı
değerler uğrunda "ciğerinden kalemine kan çekerek" davasının, kendi
ifadesiyle "hohlaya hohlaya" buz dağlarını eritmenin mücadelesini
vermiştir. "Ateşte ve cımbızda" bile olmadığını söylediği büyük fikir
çilesi ona, "bir kanlı şafakta, yepyeni bir dünya hediye edecek",
"mukaddes emaneti ne yaptınız?" diye meydan yerine çıkacağı günü
kollayan gençliğin yetişmesi uğrunda tam otuz küsur yıl zindanlarda
işkence görecek, "akrebin kıskacında bir hayat" yaşayacaktı. Ve bir gün,
günü gelince "iyi insanların iyi atlara binip gittiği" âleme
göçecektir.
Ömrünü ve bütün mücadelesini "tırnaklarıyla
kazıyarak" ulaştığı "mutlak hakikat"e, kendi çok sevdiği ifadesiyle
"öteler"e ve eşyanın hakikatine kenetleyen büyük şair, benliğin
nefsinden toplumun ve cemiyetin nefsine hitap eden bir davanın
çevresinde örgülenmiş hayatı ve sanatında, hep "Yüceler"i, "Mavera"yı ve
"Allah"ı anlatmış ve sanatkârı "Allah'ı aramak memuriyetinde olan
zamanın hakiki Fatih'i" şeklinde yorumlamıştır.
Koca bir
imparatorluğun çöküşüne şahit olan şair, Balkan harpleri, Dünya
savaşları ve Millî Mücadele sonrasında kurulan Cumhuriyet'e şahitlik
edecek ve yaşanan bütün bu hâdiseler, onun ruh dünyasına önemli tesirler
yapacaktır. Aynı dönemin buruk acılarına, yıkım ve sarsıntılarına daha
erkenden şahitlik edecek olan Mehmet Âkif ve Yahya Kemâl de, koca bir
devletin çöküşünden arda kalan acıları bütün derinliğiyle yaşayacak ve
şiirlerinde resmedeceklerdir. Onlar, kapanan bir çağın önemli
şahitleridirler. Türk şiirinin yeni temel taşları bu çileli yılların
içinde döşenmeye başlayacaktır. Millî ve mânevî değerlerimizin hiçe
sayıldığı, ilim ve irfanın hor görüldüğü, din ve tasavvufun dışlandığı
ve mukaddesatın târumâr edildiği bir dönemde, yeni dünyanın içine
düştüğü boşluğun perdesini kendi öz dişleriyle yırtarak çıkan Necip
Fazıl, "duvara bir titiz örümcek ağı" gibi ördüğü şiirini inceden inceye
inşa edecek ve âdeta asrımızdaki insanın yapması gereken "varlık
muhasebesini" kendi şahsında yapacaktır.
Tiyatrodan romana,
hikâyeden hatıraya kadar geride birçok önemli eser bırakan Necip Fazıl,
şiirleriyle de bir devre ışık tutmuş ve saf şiirin asrımızdaki en önemli
temsilcilerinden biri olmuştur. "Âlemin nâmütenahi kesretinden büyük ve
merkezi vahdete ulaşmak, şiirin biricik gâyesidir" diyen şair
"şiirlerinde Yunus'un derûni sesini, Fuzûli'nin yakıcı ıstırabını,
Bâki'nin ihtişamını, Nef'i'nin öfkesini, Nâbi'nin hikmetli söyleşisini,
Ziya Paşa'nın hicvini, Abdülhâk Hâmid'in metafizik ürpertisini, Mehmet
Akif'in dinî duygularını ve Yahya Kemâl'in tarih özlemini toplamıştır."3
Necip Fazıl'a yakınlığıyla bilinen ve onun şiirini ve
'Poetika'sını en iyi yorumlayanlardan biri olan Sezai Karakoç, şu enfes
değerlendirmeyi yapar: "Şiir, aslında Necip Fazıl'da sürekli olarak
'ben'in hiçlikle yaptığı ölümüne savaşın en etkili ve belki de tek
silâhıdır. Varoluş sırrı, hakikat sırrıdır asıl önemli olan. Zamanın
raksı ne içindir? Bir son vardır; bu 'ben' bu soruların etrafında dönüp
durmaktadır. Şair, mutlak hakikati arayıp durmaktadır."4 Karakoç, Necip
Fazılla ilgili tespitlerini özetle şöyle sürdürür: Benliğin bu büyük
varoluş savaşını sürdüren Necip Fazıl, başlangıçta mistik bir güçle
eşyanın, daha sonra karşısına çıkan ölümün perdesini kaldırarak
birdenbire ruhun büyük cehdiyle hakikatle karşılaşmıştır. Bu, Allah'tır.
Mâverâ perdelerinin gerisinde, ebedî, ezelî gerçek olan Allah, 'Ben'in
kurtuluşunun da anahtarıdır... Hakikati İslâm'ın Allah ve İnsan
anlayışında bulan şair, tekrar meseleler ve davalar yüklü olarak topluma
döneceğini Çile şiirinin sonunda ifşa etmektedir. Baudelaire, Varlaine,
Mallarme, Rimbaud kaçtığı dünyalardan geri dönmemişlerdir. Ama Necip
Fazıl, topluma ve insanlara geri dönmenin sorumluluğuyla toplumun
ortasına atılmıştır. Bundan sonra çeşitli eserleriyle, neşriyle ve
şiiriyle insanı kendi benini kurtaran gerçeğe çekmeye, çağırmaya
çalışacaktır. Bu da İslâm dünyasının tarihi sosyolojik şartlarında çok
çetin ve yıpratıcı bir savaşın içine girmek demek olmuştur.5
Dipnotlar 1- Ahmet Kabaklı, Sultanu'ş-Şuara, s.142, Türk Edebiyat Vakfı Yay., 1. Basım, Mat-Yapım – Kasım 1995.
2- Kabaklı, age, s.188.
3- Mustafa Miyasoğlu, Necip Fazıl Armağanı, Konak Yay., s. 304 - İstanbul Matbaa, Mayıs 2004.
4- Karakoç, Edebiyat Yazıları-II, Diriliş Yay., s.67, Diriliş, 1970 - 2.Baskı, Bayrak Matbaacılık – İstanbul 1997.
5- Karakoç, age, s.69.