Popüler Yayınlar

HERKÜL MİLLAS etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
HERKÜL MİLLAS etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Mayıs 2013 Pazartesi

Etnik arındırma ve sonrası


14 Şubat 2012


Zaman'da yayımlanan, Etyen Mahçupyan ve Şener Aktürk'ün yazdığı dört yazı (8,15,15 Ocak ve 1 Şubat) Balkanlar ve Kafkasya göçleri, kırımları ve bunları yaşamış olan halkların belleği ve algısı konusundaydı.
İlgili görüşler eskiden yazdığım iki yazımı hatırlattı.

Birincisi 1998'de Oxford'ta "1923 Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi" konferansında Hıristiyan / Rum ve Müslüman / Türk mübadillerinin edebiyat metinleri konusundaydı. 

Bana o zaman ilginç gelen, Yunanistan'da bu göç konusunda Türkiye'ye kıyasla çok daha fazla roman ve anının yayımlanmış olduğunu görmemdi. 

Ancak duruma daha dikkatle ve etraflıca baktığımızda genellemelerle konuşmamızın doğru olmadığını gördüm. 

Yunanistan'da mübadelenin hemen sonrasında ve daha sonra da birçok roman ve öykü yayınlanır. Ünlü yazarlar bu konuya el atar, veya konuya el atarak ünlü olur: 


İ. Venezis, S. Dukas, S. Mirivilis, K. Politis, D. Sotiriu, L. Naku, vb. Türk tarafında ise tam bir sessizlik vardır (Reşat Nuri hoş bir istisnadır). 

Ama zamanla ve özellikle 1980'den sonra Türkiye'de mübadele "keşfedilir". 

Tarih ve Toplum dergisi konuyu gündeme getirir, Necati Cumalı başta olmak üzere, Fikret Otyam, Salim Şengil, Mario Levi, Feride Çiçekoğlu, Ahmet Yorulmaz gibi yazarlar bu konuyu "hatırlar" ve hakkında yazarlar. 

O ilk yazımda, yazılanların sayılarına ama içeriğine de dayanarak iki ülke arasındaki farkı yorumlamaya çalışmıştım (Bkz: Ege'yi Geçerken, Bilgi Üniversitesi): 

Göç eden Hıristiyanlar Müslümanlara kıyasla üç kat daha kalabalıktır. 


Birinciler arasında kentli ve kasabalı olanlar, yani eğitim düzeyi daha yüksek olanlar, ikincilere göre daha çoktu. Üretilen göç romanlarının Yunan tarafında daha çok olması öyle açıklanabilir. 

Yunanistan'a gidenler bunu Türkiye'ye gelenlere göre daha zor şartlarda gerçekleştirdiler; şok daha büyük olabilir. 

Türkiye'de, Anadolu'yu milli yurda dönüştürmek projesi başlatılırken ve İttihatçı yayılmacı söylemler bastırılırken, Yunan tarafında 'megali idea' ideolojisi hâlâ tam sönmemişti. 

Yunan tarafı edebiyat metinleri aracılığıyla mübadele olayını eleştirmişti; Türkiye'de tek parti döneminde böyle bir eleştiri kabul görmeyecekti. 

Belki en ilginci -metinlerdeki söylemden çıkardığım- iki yanda farklı "vatan" kavramlarının olduğuydu. Hıristiyan (Rum) cemaatler yüzyıllarca kendi devletleri olmadan yaşama kültürüne sahiptiler. 

Oysa Müslümanlar son yüzyıllarda kendi devletlerinin şemsiyesini hiç kaybetmemişlerdi. Güven arayışı Müslümanlar arasında daha yaygındı ve Anadolu bunu sağlıyordu.
 

Ama yıllar geçtikçe Yunan tarafında özel bir "hatırlama" görülmezken Türk tarafının bu göç olayına eğildiği, ilginin arttığı görülür. 2000 yılından sonra -konuya genel olarak edebiyat açısından yaklaşıyorum- ilgi daha da artar. 

Genç yazarların bir kimlik arayışı çerçevesinde Misak-ı Milli sınırları dışındaki geçmişi yazdıklarını görüyoruz. 

Ayten Aygen (Rumeli Benimdi) ailenin Bektaşi ve Melami geçmişini, Ali Ezger Özyürek (Muhacirler) ve Zeliha Midilli (Balkan Şarkısı – Saranda) Bektaşi kimliğini, Saba Alt?nsay (Kritimu – Girit'im Benim) Girit Türklerini yazdı. 

Rumların Türkiye'den göç etmeleri olayı da son yıllarda gündeme geldi: 

Barış Balcıoğlu, Oya Baydar, Yiğit Okur, Sergun Ağar, Rıdvan Akar gibi yazarlar bu konuyu gündeme getirdiler. (Bkz: Öteki ve Kimlik, İletişim). 

Üçüncü kuşak mübadillerinin 2000 yılında Türkiye'de kurduğu Lozan Mübadilleri Derneği'nin gittikçe hız kazanan faaliyeti de unutulmamalıdır; 

Müfide Pekin'in hazırladığı mübadele öykü seçkisi ve mâniler/deyimler içeren kitapları terk edilen toprakların unutulmadığının kanıtı. 

GEÇMİŞİ 'HATIRLATAN' ORTAM 


Demek istediğim hatırlama/unutma çok girift bir olay. Zaman geçtikçe "hatırlamanın" arttığını görüyoruz - paradoks! Yani "hatırlamaya" neden olan ideolojik, siyasî ve kültürel ortama da bakmak gerek. 


Söz konusu yazılarımı yazarken "otokton" [yerli] halklar konusu ise aklıma hiç gelmedi. Çünkü ben göç, kıyım, etnik arındırma olaylarını milli paradigmanın dışına çıkarak ele almaktan yanayım. 

Kuşkusuz insanların algısı önemlidir, hatta "algı" davranışları belirleyen dürtüdür. Ancak algı genellikle saf bir "hatırlama" olayı değildi; bize aşılananla ilgilidir. 

Hatırladıklarını veya unutmadıklarını sananlar aslında onlara öğretilenleri konuştuklarını bilmezler. 

Ve dönemimiz ulus-devlet dönemi olduğu için bu algıları ve kendi algılarımızı kritik bir biçimde ele almalıyız. 

Otokton olmak/olmamak, imtiyazlı olmak/olmamak tartışması ve genellemeleri milli tarihçilikte esastır. 

Ama evinden sürülen bir insanın, işini, dostlarını, aile mezarını, kilisesini veya camiini, diktiği ağaçları, kedisiyle köpeğini geride bırakanın acısı öylesine büyüktür ki, ecdadım iki kuşak mı yoksa iki yüz kuşak mı yerliydi hesabı yapmaz. 

Bu sorunsal aklına gelmez. Biz tarihi inceleyip, "otokton olmaması gerekiyor" hükmünü verdiğimiz gariban, memleketinden olurken "yerliler" kadar acı çeker; sürülürken de "hak ettim" demez. 

Böyle diyenini hiç duymadık. Böyle de hissetmez; ettiğine inanıyorsak, bu durum, bizim onunla ilgili imajımızdır, algımızdır. 

Yerli olmak/olmamak konusuna bir örnek konuya açıklık getirebilir. 1923 nüfus mübadelesinde Batı Anadolu'dan Yunanistan'a göç ettirilen insanların çoğu en fazla iki-üç kuşak "otoktondu"; Yunan adalarından ve Yunanistan'dan gelmiş ailelerin çocuklarıydı. 


Kayseri'den mübadil olarak gönderilen Rumlar ve Yunanistan'dan gönderilen Müslümanlar ise "daha otoktondu"; yüzyıllarca oralardaydı. 

Ama "unutmayan", kendini otokton algılayan ve bu konuda yazan-çizen daha az otokton olanlar olmuştur. 

Yani kişinin belleğiyle (ki her mağdurda aynıdır), milli bellek farklıdır. Cemaatlerde ve milletlerde görülen hatırlama ve kimlik, benimsenen bir ideoloji ile ilişkilidir. 

Milliyetçiliğe yakın ve yatkın toplumlar (belki daha "çağdaş" toplumlar diyebiliriz), milli tarih oluşturma çerçevesinde uygun anlatıları da geliştirirler. Otokton olmak da böyle bir söylemdir. 

Hayalî aidiyetin tabii ki bir işlevi olacaktır. Milli söylemlere inananlar anakronizme başvururlar ve mitoslar yaratırlar. Bunların çoğu ırkçı açıklamalardır. 


Mitoslar açıklık kazandıklarında olay da anlaşılır. Örneğin, ancak Hitler'i "anlarsak" (üstün ırkız, bizi sömürüyorlar, yabancıdırlar!) soykırımı da anlayabiliriz. 

Ama Hitler'e odaklanıp tarihi anlamlaştırırken, bu işi layıkıyla yapmak için her seferinde ırkçı/milliyetçi bahanelerin gerçeklikle ilişkisini de hatırlatmak gerek. Hitlerler'in tezleri sebep değil, ideolojik gerekçeler ve bahanelerdi. 

Asıl neden (tarihsel gerçeklik) milliyetçilik/ırkçılık gibi ideolojilerdi. (Bunların nedenleri de ayrıca ele alınabilir.) 

Bu yapılmadığında, bu çok hassas konuda yanlış anlamalar olabilir. İnsan acısını - insan bağlamında benzer olan acıyı - konjonktürel ideolojik algılamalar temelinde millileştirip kademeleştirmek yaraya tuz biber ekmek olabilir.

29 Mart 2013 Cuma

MİLLİYETÇİLİK: NE Mİ, NASIL MI?

Milliyetçilik konusu tabuydu, şimdi absürt oldu. Eskiden milliyetçiliğe dokunan yanardı, millilik hemen hemen kutsaldı, akıllı olan “milliyetçi değilim” demezdi. 

Her kamusal şey “milli” ve “Türk” sıfatıyla dile getirilirdi. Şimdi Anayasa'da “Atatürk milliyetçiliği” var ama milliyetçilik “ayaklar altına” da alınabiliyor. 

Anayasa'da “Türk” lafı kalacak mı, emin değiliz. Köşe yazılarında milliyetçiliğin “ne olduğunu” okuyoruz; yeni keşfedilen bir soru, hatta bir sorun. Sahi, “milliyetçilik” nedir?

Bu soruya kesin bir cevap vermeyeceğim. Yalnız milliyetçilik konusunu ele alanların kullandıkları yönteme baktıkça şunu söyleyebilirim: bu sorunun cevabını bulmamız zor, hatta olanaksız. Çünkü soru yanlış. “Nedir?” sorusuna getirilecek cevap en sonunda bir tanımdır.

Ve bu tanım kişiden kişiye, sözlükten sözlüğe, dönemden döneme, ideolojiden ideolojiye değişmektedir. Biri iyi ve yararlı diye tarif eder, başkası kötü ve zararlı diye.

Tarihten uygun örnekler seçerek de tezler (yani tanım) “kanıtlanır”. Milliyetçilik iyidir diyene, olumsuzlukları hatırlatırsanız,  “canım, bunlar milliyetçilik değildir, gerçek milliyetçilikten uzaklaşmadır, sapmadır”  diyecektir.

Tersi de geçerli. Milliliğin olumlu yanlarını hatırlatın, birileri çıkacak kelime oyunlarına başlayacak, “bu milliyetçilik değil, vatanseverliktir” diyecektir.

Felsefe ve dilbilim kapsamında çok söylenmiştir: Kelimelerin farklı anlamları vardır. Bu kelimelere anlamı insanlar verir.

“Milliyetçilik” de –bu konuda mutabakata varmak daha kolaydır– en başta bir kelimedir. Bu kelimeye birileri bir anlam verirse veya vermişse, sözlüklerde o anlamın da eklenmesi gerek.

Mesela “el” kelimesine bakarsanız bu kelimenin ondan çok anlamı ve onlarca terimi olduğunu görürsünüz. Bu yüzden “milliyetçilik nedir?” sorusunu sorduğumuzda aslında sorduğumuz şudur: “milliyetçilik kelimesine verilen anlamlardan hangi birini seçip benimsemeli, hangilerini çöpe atmamız gerekiyor?”

Ve tabii ki bu “nedir” sorusu anlamsızdır ve bu yöntem çıkmazdır. Çünkü milliyetçiliğin, özellikle Türkiye'de, anlamları pek çoktur.

tabuların yıkılması ve kavramlar

Bundan dolayı “nedir” sorusu yerine “nasıl” sorusunu sormamız daha anlamlıdır. Bu “nasıl” yaklaşımı bizi “özcü” yanlışlardan korur.

“Ne” sorusu hoşa gitmeyen olayları “reddetmemizi” ve kendimizi aldatmamızı kolaylaştırır.  Bu yaklaşım milliyetçilikten mağdur olmuş veya karşı görüşte olanlarla uyumsuzluğu da besler.

Sağırlar diyaloğu başlar. “Ne” sorusu çelişkili yanıtları da doğurur. Örnek: Aynı yazıda bu iki cümleyi iki ayrı paragrafta bulabiliyoruz:

1- Müslüman Türk milleti, tarihin hiçbir döneminde ırkçı ve ırk ayrımcısı olmamıştır.

2- Milliyetçilik, Cumhuriyet'in kuruluşundan sonraki bir dönemde bazı yöneticiler tarafından ırkçılık ile karıştırılmıştır. (H. C. Güzel, 21.2.2013).

Başka bir yazıda şu cümleleri bulabiliyoruz:

1- Türklük etnik veya ırkî bir temele indirgenemez. Türklük millî bir kavramdır ve millet, etnik bir temeli olsa dahi ancak bu etnikliğin aşıldığı, farklı etnikliklerin bir şemsiye altında toplandığı aşamada ortaya çıkar.

2-  Türkler için bu en azından Göktürklerden beri böyledir (yani “kanıt”, aşılması istenen etnik referansa dayandırılıyor). (M. Öz, 18.2.2013).

Oysa tarihte toplumların “ne olduğu” değil de “nasıl” davrandığı ele alındığında kısır genellemelerden kaçınabiliriz.

Genellemeler ise bizi ister istemez olumlu/olumsuz uçlar arasında bir seçme yapmamıza neden olacaktır. Ve doğal olarak seçimimiz “bizi” üstün gösteren tanımdan yana olacaktır -tabii ki üstünlüğümüz, bizim gibi üstün olmayan “ötekilere” göre olacaktır.

“Ne idik?” ve “Neyiz?” gibi sorular özcü sorulardır. Bu soru geçmişten geleceğe bir özümüzün olduğunu varsayar: böylece “bizim milliyetçiliğimizin” biricik olduğu savunulur. Sonra da bu kıvanç sağlayan “biriciklik” ve böyle olmanın mutluluğu söylemi yaygınlaşır.

Ne ironidir ki, “biz biriciğiz” ve  “bizde hiç ırkçılık yoktur” gibi “bizi” öteki insanlardan ayıran cümleler, en ırkçı cümlelerden olduğu da gözden kaçar.

Milliyetçilikle dolaylı olarak ilişkili görülen asabiye, kabile, kavim, ümmet, ırk, etnisite, millet ve ulus terimlerinin, aynı biçimde, “ne” olduklarını konuşmak yerine, kendilerini bu terimlerle belirlenen toplumların “nasıl” olduklarını konuşmak daha anlamlıdır.

Bu yapıldığında insan topluluklarının çok benzedikleri ortaya çıkar. Bizim ecdadımızla “onların” ecdadı, aynı insan soyunun ve aynı gezegenin çocukları olduğundan, bütün yerel farklara rağmen, aynı dönem söz konusu ise, benzerliklerinin çok olduğu görülür. İşte ırkçılığı (kimilerine göre “milliyetçiliği”) aşmanın ilk adımı bu tür gerçeklerin kabullenmesiyle atılır.

Bu konuda antropoloji, sosyoloji, sosyal psikoloji, siyaset bilimi gibi bilim dalları çok açıklayıcıdır. Tarih yazıcılığı, ne yazık ki, milli devletler döneminde milliliğin hizmetinde geliştiği için pek yardımcı olmuyor.

Dünyada okutulan okul kitaplarına bir göz atmak, tarihçiliğin ne tür bir rol üstlendiğini anlamak için yeterlidir. Her milletin tarihi nalıncı keseri gibidir. Bundan dolayıdır ki milliyetçilik söz konusu olduğunda, yukarıda söz ettiğim bilim dalları gündeme gelmez, var mı yok mu ille de tarihten söz edilir; tabii her milletin kendi yazdığı tarihten…

Milliyetçilik konusunda benim tecrübeden öğrendiğim bir yöntemi açıklayarak bu “genel” yazıya son vereyim. Türkiye ve Yunanistan'da çeşitli üniversitelerde “milliyetçilik” dersi verdim.

Yunanistan'da Türk milliyetçiliğinin, Türkiye'de ise Yunan milliyetçiliğinin nasıl doğduğunu, nasıl uygulandığını ve nasıl algılandığını anlattım. Çok inandırıcı ve yararlı derslerdi.

Ancak taraflara kendi milliyetçiliklerini anlatmamaya çalıştım. Çünkü milliyetçilik bir kimlik olayıdır. Kimse kimliğine karşı bir laf duymak istemiyor.

Ama bir süre sonra öğrencilerim “Hocam, bizde de buna benzer bir durum yok mu?” demeye başlardı. O zaman “nihayet milliyetçilik anlaşılmaya başlandı” diye düşünürdüm.

Yani milliyetçiliği anlamak isteyenler karşı tarafa baksınlar, ayna yararlı olabilir. Milliyetçilik, kendimizde değil, karşıda gördüğümüzdür.

h.millas@zaman.com.tr

 http://www.zaman.com.tr/yorum_milliyetcilik-ne-mi-nasil-mi_2058122.html

17 Mart 2013 Pazar

TÜRK, TÜRKİYELİ....

Anayasa'da Türk yerine Türkiyeli denmesini isteyenlerin iyi niyetle davrandıklarına inanıyorum. Bu kritik alanda dile getirdikleri böyle “cesur” önerileri için onları takdir de ediyorum. 

En başta da dostum Baskın Hoca'yı. Amaçları farklı etnisiteden olan kimseleri rahatlatmak, bir duyarlılığın üstüne gitmeden bastırılmış kimliklerin önünü açmak. 

Bendenize de “Rum” dendiği için de böyle bir öneriyi desteklememi bekleyenlerin olacağını tahmin ediyorum. Ama bu “Türkiyeli” lafına benim aklım bir türlü ermedi!

Bu mesele siyaset bilimi, vatandaşlık veya kimlik sorunu değil, bence en başta bir dilbilim sorunudur. Bu anlaşılmadan sağırlar diyaloğu sürer gider. Her dilin kendine özgü ifadeleri vardır ve her kelime başka dillere çevrilemez. Bir örnek yararlı olabilir.

Yunanistan'da bastırdığım bir Yunus Emre çevirisinin önsözünü yazan Türk(iyeli) bir bakanın hamasî yazısını çeviriyordum. Bir paragraf içinde “kalb”, “yürek” ve “gönül” kelimelerini kullanmıştı. “Öteki” dilde bu kelimeler yok! Batı dillerinde üç değil bir kelime vardır. Aynı kelimeyi üç kez kullanırsanız yazı anlamsız ve komik olur. Mecbur oldum, çevirinin o kısmını kendime göre uyarladım.

Türkçede Kıbrıslı “Rum” denir, bana da. Ama İngilizce konuşurken (resmi konuşmalarda bile) “Greeks of Cyprus”, “Greeks of Istanbul” deriz; çünkü ne dediğimizin anlaşılmasını isteriz.

Peki, “Türkiyeli” lafını resmi ifade olarak nasıl çevireceğiz? “Turkish”, “from Turkey”?! Turkish kelimesinin iki anlamı var: sıfat olarak (Türk'e ait/özgü) ve isim olarak (Türkçe dili). Her ikisi de isim olan “Türk/Turk”ün karşılığı değil.

Bir “Türkiyeliye” vatandaş anlamında “Nesin?” diye İngilizce sorduklarında –ki bana bu soruyu yüzlerce kere sormuşlardır– ne diyecek? “From Turkey” cevabı “Nesin?” sorusunun değil “Neredensin?” sorusunun yanıtıdır. Bu tür bir cevap karşımızdakinin bizim İngilizce bilmediğimize hükmetmesine neden olacak; ve yine bizim bir “Türk” olduğumuza karar verecek.

Çünkü içinde yaşadığımız ulus-devletler döneminde bütün dillerde vatandaşlık kapsamında bir “anlam” ve kelime baş göstermiştir. (Muhtemel ve haklı olarak, “bize ne İngilizcesinden/gâvurcasından, biz Türkçe ile ilgili bir soruna çözüm arıyoruz” tepkisine cevap da buradadır.) Seçilen kelime ise çok eskilere uzanır.

Her ülkenin vatandaşları (gramer anlamında) bir sıfatla değil bir isimle belirlenir. French (Fransız), American (Amerikalı), English (İngiliz) gibi. “Amerikalı” kelimesi “nereden olduğunu” göstermiyor, vatandaşlığı gösteriyor. Bir insan Hawai'den olabilir ve Amerika kıtasına bile ayak basmamıştır; yine Amerikalıdır.

Oysa Türkçedeki “Türkiyeli” kelimesi bu anlamı vermiyor. Coğrafi bir ifade! Hatta isim değil, sıfat. Bu, en açık bir biçimde, bu kelimeyi başka bir dile çevirmeye kalkıştığımızda belli oluyor; çeviri örneğini de bu yüzden verdim.

Denecek ki, bu kelimenin (Türkiyeli'nin) isim gibi kullanılmasını yerleştirelim ve benimsetelim. Bu durumda da dilbilimin “yasaklarıyla” karşılaşıyoruz: dilin kendi yasaları ve çalışma biçimleri var. Dil, dil mühendisliğine pek açık değil. Milyonlarca kimseye kelime benimsetmek hiç de kolay bir iş değil. İnsanların dili dönmez; hele benim dilim hiç dönmüyor.

İyi niyetli bir önerinin, yüzyılların alışkanlıklarına bağlı dilbilimin sınırlarını aşması zor. “İmkânsız” olmayabilir ama zor. Kaldı ki “Türkiyeli” olan biri “Türkiye vatandaşı” olmayabilir, mesela Alman olabilir; her “Yunanlı”, Yunanistan vatandaşıdır, ama bir “Yunanistanlı” Fransız vatandaşı olabilir – dilin “yapısı” ve işlevi yüzünden. Vatandaşlık adının dışında isteyen “ayrıca”, tabii ki, kökenini veya başka bir kimliğini dile getirebilmeli. Bu başka bir konu.

Kaldı ki “Türk” kelimesine tepkili olan birinin “Türkiyeli”ye de tepkili olması gerekmez mi? Bu derecede aşırı duyarlılıkların çözümünü dilde değil, başka alanlarda aramak gerek. Vatandaşlık anlamında “Türk” kelimesi bazı tepkiler doğuruyorsa bunun nedeni kelimenin kendisinde değil, Türk devletinin ve kısmen toplumunun da uygulamalarıdır.

Her vatandaşın geçmişini Orta Asya'ya bağlamak, başka etnisitelerin varlığını görmezlikten gelmek, hatta bastırmak, Türkçe dışında başka dilleri yasaklamak veya aşağı görmek, vatandaşlar arasında dil, din veya köken temelinde ayrımcılık yapmak…

Bütün bunlar “Türk” ve “Türklük” adına yapıldığından tepkiler doğmuştur. Tersi olsaydı, yani “Türk” kelimesi gerçekten kapsayıcı bir uygulamanın simgesine dönüşmüş olsaydı, yani yalnız lafta veya Anayasa'da bir cümle olarak kalmasaydı bugün “Türk” kelimesi sorunlu olmazdı.

Sorunu çözmenin yolu, çok zaman israf edilmesine rağmen, yine anayasal vatandaşlığın içinden geçiyor. Ama laftan değil, uygulamadan söz ediyorum.

Mesela, okul kitapları, bugün olduğu gibi, “Türk” derken yalnız Sünni Müslüman'dan, anadili Türkçe olandan, kökeni Orta Asya'da olandan söz ediyorsa ve en sıradan hak olan anadil için bir mütarekenin imzalanması bekleniyorsa sorun tabii ki çözülmeyecektir.

Hatta Anayasa'ya “Türkiyeli” kelimesini koysanız da birileri haklı olarak “bu anlamda Türkiyeli değilim” diyecektir!

Vatandaşlık anlamının yerleşmediği yerde, yani vatandaşlar arasında eşitliğin sağlanmadığı çevrede, dışlayıcı hangi kelimeyi seçerseniz bir süre sonra o kelimeye tepkiler doğacaktır. Türkiyeli kelimesini kullanıp bağnaz, ayrımcı ve ırkçı “Türklük” yapılacaksa tabii ki birileri “Türk/Türkiyeli” derken mutlu hissetmeyecektir. Mutluluk, “demekle” sağlanmıyor; uygulamalardan doğuyor.

Vatana bağlılık da, toplumsal mutabakat da, uyum da uygun uygulamalarla sağlanır. Çağdaş anlamıyla milletler ve ulus-devletler eşit vatandaşlık temelinde kurulmuştur.

Bu eşitlik pratikte ve uygulama çerçevesinde değil de bir tasarım olarak kaldığı sürece “kelimeler” çözüm olmayacaktır. Kelimelerin uygulamada yararı yoktur demedim, ama kelimelerle çözüm arama, öze değinmeyen aldatmacalar olarak da algılanabilir. Ayrıca astarı yüzünden pahalı olabilir.

 http://www.zaman.com.tr/yorum_turk-turkiyeli_2063989.html       internet sayfasından alınmıştır.