Popüler Yayınlar

EĞİTİM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
EĞİTİM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Nisan 2013 Pazar

A be epimiz Çingeneyiz

A. Turan Alkan
t.alkan@zaman.com.tr
Biyolojik evrim teorisinin sahihliği hakkında fikir yürütmeyeceğim fakat zihnî evrim, daha doğrusu tekâmülün gerekliliği hakkında hiç tereddüt etmiyorum. 

Biz insan soyu, tabiatımızda yerleşik duran (verili) kötülüklere karşı tekâmül geçirmek zorundayız. 

Bazıları buna eğitim diyorlar, eğitim kavramı beni kesmiyor; şuna "kemâlât" desek daha doğru olur. Eğitim, -tâbiri hoş görünüz- harddiske kaydettiğimiz şeylerdir, kemâlât ise işlemcinin niteliğini ve veri işleme kalitesini imâ eder.

Benim anladığım şekliyle İslâm (Ed-Dîn), tabiatımızda yerleşik duran kötülükleri ezip aşmamızı, kötülükten iyiliğe terfî etmemizi, tekâmülümüzü esas tutar. İslâm, insanın kalitesini, niteliğini yükseltir; niceliğe yüklediğimiz onca mânâ ve eylem (ibâdet, muamelât); niteliğimizi, yani insan olma vasfımızı yükseltmek içindir.

Irkçı temayüller, temellük hırsı, bozgunculuk, müzevirlik, yalancılık tabiatımızdaki yerleşik kötülüklerden ve biz onları aşabildiğimiz kadarıyla Müslüman olabiliyor veya yarı yollarda kalıp gidiyoruz.

Kâmil olmak sadece Müslümanların değil, herkesin erdem vazifesi; sadece Müslüman'a tanınmış bir imtiyaz değil. Dinlerin va'zettiği ahlâk, neticede tabiatındaki vahşinin haykırışına kulak tıkayan, kendi tabiatını aşıp ehlîleştiren insanı yüceltmeyi hedefliyor.

Size bir tekerlemeden bahsedeceğim; bunu bana okulda öğretmediler, sokakta, mahallede duydum; şöyleydi: "Çingene cik cik/ Torbası güççük/ Bir dilim ekmek/ Kapı kapı gezmek". Her tekerleme gibi bir de basit nağmeyle söyleniyor.

Hani hep deriz ya, "Bizim kültürümüzde ırkçı saplantılar yoktur vesaire" diye; galiba kendimizi kandırıyoruz: Türkçe'de Arap kelimesinin, Kürt kelimesinin, Rum, Ermeni, Kızılbaş gibi kelimelerin mânâlarını kötülüğün acı rengine boyanarak tüketildiğine dair bir hayli örnek gösterebilirim.

Başka dillerde, başka kültürlerde de böyle ırkçı eğilimler vardır, olabilir; doğru olan bu kötülük eğilimleriyle mücadele etmek ve vahşet katından insan katına yükselmektir. Yükselmek, yani adam olmak.

İnsan katına çıkınca aslımızı-neslimizi inkâr etmeniz gerekmiyor fakat, aslen "ne idüğünüzü" üstünlük alâmeti gibi, faikiyyet nişânesi bir bayrak gibi elâlemin alnının çatına çatına dalgalandırmanız da gerekmiyor.
Türk olmak ne peşinen iftihar edilecek, ne de utanılacak bir sıfat; aynen Çingene olmak gibi.

Bir Türk, bir Çingene, bir Kürt veya bir Rum, yapıp ettikleriyle, daha doğrusu insan olmak katına yükselmek için gösterdiği emekle, alın teriyle değerlendirilebilir ancak.

Ve bu ülkede saçmalamak sadece Türklerin inhisarında değil; herkesin saçmalama, dolayısıyla sırf saçmaladığından ötürü eleştirilme, ayıplanma istihkakı var.

İçimizden bazıları, kendilerince bıçak kemiğe dayanınca, "Defol Çingene.., sen sus bir kere Alevi.., zaten Ermeni dölü değil misin?.." yollu iltihap kusuyorlar ortalığa. Bu sözlerin çirkinliği şurada; sanki o âna kadar âlicenablığından ötürü farklıların varlığına tahammül etmiş de...

Aramıza karışmış bölücüleri kolay teşhis eder, çabucak ayıklarız fakat sıradan, mâsum insanların zihnine pek tabii bir kanaatmiş gibi yer tutmuş o kötü değer hükümleriyle mücadele etmek lâzım.

Faşizmi toplumların başına belâ eden şey, sıradan insanların tabii düşüncesiymiş gibi yaygın, tehlikesiz bir sûrete bürünebilmesidir. Faşizmin kâbusu ne idüğü düşünülmeden benimsenen orta malı hükümlere sinebildiği zaman açığa çıkıyor.

Selendilili mâkul insanlar; içinizden pek azı bu işe karışmış olabilir ama bu ayıba sessiz kalmayınız; kalmayalım; komşularınıza sahip çıkınız.

O yüzden diyorum ki, -yaraya tuz basar gibi-, "A be epimiz Çingeneyiz epten!"

10 Nisan 2013 Çarşamba

Yeni dönemde ortaöğretimin amacı ne olmalı?

10 Nisan 2013

Türkiye gibi sosyoekonomik kalkınma sürecinde ileri aşamalara gelmiş ülkelerde, istihdam ve toplumsal yaşama aktif katılım için ortaöğretim düzeyinde elde edilecek bilgi, beceri ve yetkinliklere gereksinim artar.

Ayrıca ortaöğretimin zorunlu olması ile birlikte, bu kademede eşitlik vurgusunun artması ve birey tarafından belirlenemeyen çeşitli etmenlerin (cinsiyet, yaşanan bölge, ailenin sosyoekonomik durumu vb.) eğitime erişim ve başarıda belirleyici rol oynamasının önüne geçilmesi gerekir.

Zorunlu ortaöğretim sonrasında bireyin olgunluk gerektiren çeşitli kararlar vermesi (yükseköğretime veya istihdama geçiş, yükseköğretimde veya istihdamda ilerlenecek yolun seçilmesi vb.) beklenir.

Ayrıca ortaöğretim, yaş itibarıyla bireysel uyanış çağına denk gelir. Bu nedenlerle, ortaöğretimin bir “keşif” kademesi olarak konumlandırılması önerilebilir.

Bir eğitim kademesi olarak ortaöğretimin amacı, öğrencilerin kendilerini ve dünyayı keşfetmelerine olanak sağlamak olmalıdır.

İlköğretimde temel becerileri kazanmış olan öğrencilerin, ortaöğretimde bu becerileri geliştirmelerinin yanı sıra ellerindeki seçenekleri değerlendirmeleri, bu seçeneklerin anlam kazandığı ülke ve dünya koşulları hakkında bilgi sahibi olmaları, hangi alan veya alanlara yatkın oldukları üzerinde düşünmeleri, farklı seçenekleri deneyimleme olanağı sağlanmalıdır.

Böylelikle öğrencilerin ortaöğretim sonunda kendilerine ve yaşamlarına ilişkin bir öngörü oluşturmaları ve bu öngörüye göre belirledikleri hedefler doğrultusunda çalışmaları beklenebilir.

Bu tür bir ortaöğretim anlayışı, öğrencilerin akademik başarı seviyelerine göre ayrıştırılmadığı ve hep birlikte okudukları okulları gerektirir.

Bu eğitim modeline “comprehensive schooling” adı verilir ve özellikle ABD'de yaygın olarak uygulanır. Bu model Türkiye'de uygulandığında öğrencilerin yüzde 60-80'inin fazlasının genel liselerde (Anadolu liselerinde) okuması beklenmelidir.

Öğrencilerin büyük çoğunluğunun aynı tür lisede eğitim görmesi, farklı öğretim programlarını izleyemeyecekleri anlamına gelmez.

Aksine, öğrenci nüfusunun çoğunluğunun gideceği okulların onların farklı gereksinimleri olduğunu kabul etmesi ve bu gereksinimlere yönelik farklı program ve yaklaşımlar geliştirebilecek kapasite ve esnekliğe sahip olması çok önemlidir.

Ortaöğretimin özellikle son iki yılında öğrenciler, okullarında sunulan farklı programları takip edebilir, farklı alanlarda ve düzeylerde dersler alabilirler.

Ayrıca, haftanın belirli günlerinde kendi okulları dışında meslek liselerinde veya meslekî ve teknik eğitim merkezlerinde sunulan derslerden veya modüllerden de yararlanabilirler.

Diğer bir deyişle, genel liseler (Anadolu liseleri), yeni dönemde hem akademik hem meslekî eğitim programlarının sunulduğu kurumlar olmalıdır.

Okul içinde program ve ders çeşitliliğinin sağlandığı, öğrencilerin farklı okul ve kurumlardan da ders, hatta sertifika alarak ortaöğretimin gerekliliklerini tamamlayabildikleri bir sistemin başarılı olabilmesi için, aşağıda belirtilen iki nokta kritik önem taşır:

(1) İlçe düzeyinde okullar (genel liseler, meslek liseleri) ve kurumlar (meslekî ve teknik eğitim merkezleri) arasında çok güçlü bir eşgüdüm tesis edilmelidir.

Okullar içinde farklı ders ve programlar sunulabilmesi, öğrencilerin aynı anda birden fazla okuldan program ya da ders alabilmesi ancak bu eşgüdümün sağlanmasıyla mümkün olabilir.

Bu alanda Türkiye'nin 1990'lı yıllarda uyguladığı ortaöğretimde kredili sistem deneyiminden dersler çıkarılması gerekmektedir. Bu yıllarda karşılaşılan zorlukların, yeni sisteme geçilmeden önce belirlenmesi ve giderilmesi gerekir.

(2) Okullarda rehberlik ve yönlendirme hizmetlerinin hem nicelik hem de nitelik açısından büyük ölçüde güçlendirilmesi gerekir.

Rehber öğretmen başına düşen öğrenci sayısı her kademede en fazla 250 olması gerekirken, 2010-2011 öğretim yılında bu sayı genel ortaöğretimde 554, meslekî ve teknik ortaöğretimde 707'dir.

Ek olarak, rehber öğretmenlerin gerek okullarındaki, gerekse il ve ilçelerindeki program ve ders seçenekleri hakkında bilgilenmesi ve bu seçenekler doğrultusunda öğrencileri en doğru şekilde yönlendirebilecek düzeyde güçlendirilmeleri de gerekmektedir.

Bu tür bir ortaöğretim sisteminde, yönetişim ve finansman unsurlarının da sistemi destekleyecek şekilde tasarlanması önemlidir.

İlçe düzeyinde okullar ve kurumlar arasında eşgüdümün sağlanması yönetişim yapısının bir boyutunu oluştururken, (1) okul yöneticilerinin okullarındaki eğitim-öğretim etkinliklerinin liderliğini üstlenebilecek şekilde güçlendirilmeleri ve (2) malî yönetim sisteminin yeniden düzenlenmesi de diğer boyutları oluşturmaktadır.

Buna göre her okula, öğrenci başına hesaplanan ve okulun zorunlu giderlerini karşılamasını sağlayan temel ödenekler gönderilmeli; bunların yanında okulda sunulan eğitsel, sosyal, sanatsal, kültürel ve sportif programların ek giderlerinin karşılanmasını sağlayan program ödenekleri ile okulun yenilikçi uygulamalarını destekleyecek proje ödenekleri sağlanmalıdır.

Böylece okulların birer kurum olarak güçlenmesi için bir teşvik mekanizması yaratılmış olacaktır. [**] 

Son olarak, ortaöğretimde okullar arası kalite farklılıklarının giderilmesi hiçbir şekilde hafife alınmaması gereken bir konudur.

Kalite farklılıklarının belirli standartlar çerçevesinde giderilmesi, aynı zamanda farklılıkların var olduğuna yönelik yoğun algının kırılması gerekmektedir. Bunun kısa vadede gerçekleştirilmesinin neredeyse imkansız olduğu, ancak orta vadede, ikna edici stratejilerle ve şeffaf bir süreç sonucunda gerçekleşebileceği göz ardı edilmemelidir.

Not: Bu yazı, ERG tarafından hazırlanan “Yeni Dönemde Ortaöğretimin Amacı ve Yeniden Düzenlenmesi” başlıklı bilgi notundan alıntılandı. Belgenin tamamına www.erg.sabanciuniv.edu adresinden erişebilirsiniz.

*Eğitim Reformu Girişimi Politika Analisti

** ERG benzer bir malî yönetim sistemini ilköğretim kurumları için de önermektedir. Ayrıntılar için bkz. ERG, UNICEF Türkiye ve MEB, Güçlü İlköğretim Okullarına Doğru: İlköğretimde Malî Yönetim Sistemi Politika Analizi ve öneriler, yakında yayımlanacak.

http://www.zaman.com.tr/yorum_yeni-donemde-ortaogretimin-amaci-ne-olmali_2076082.html
 

5 Nisan 2013 Cuma

SIFIR ÇEKMEK - EĞİTİM

M.Nedim Hazar


Konunun uzmanı değilim ve meseleye sadece ‘veli' sıfatıyla katkıda bulunabilirim.

Geçtiğimiz gün açıklanan sınav sonuçları ve ‘sıfır çekenler'in durumunun başta ilgili sektör sorumluları ve kamu tarafından yeterince ele alınıp tahlil edilmediğini düşünüyorum.

İlkokula giden bir kızım var ve yazısı gün geçtikçe kötüleşiyor. Ve ben bunun en önemli nedeninin okulundaki sınav sisteminden kaynaklandığını yeni yeni fark ediyorum.

Akıllı tahta denen bir uygulama var ve konuyla ilgili bakanlık eğitim sistemini daha da dijitalleştirebilmek için yoğun bir çaba içinde, bundan da haberdarım.

Ancak çocuklara verilen ödevlerin büyük kısmı artık dijital olarak hazırlanıyor. Bir araştırma konusu veriliyor, internetten arama yapılıp ‘kes/yapıştır' ile bir dijital dokümana konuluyor, isim ve soyisim eklenip ödev diye yine dijital ortamda okula götürülüyor.

Elbette şimdilik çok büyük bir felaket gibi görünmüyor ama çocukların kalem ve kâğıtla ilişkisinin azaldığını ve bu oranın her geçen gün büyüdüğünü düşünüyorum.

İlk etapta çok tutucu ve gelişimi, teknolojiyi dışlayan bir duruş gibi gelebilir ama öyle değil. Dahası, yıllar süren öğretimin tek sınavla ölçülmesinin de insaf ve hakkaniyetli bir yöntem olmadığında da ısrarcıyım.

Hele hele lisenin son yıllarında –çok klişe ifade ama- çocukların bir yarış atı gibi, aldıkları derslerin ve o güne kadar yapılan sınav yönteminin çok dışında bir yönteme adapte olabilmek adına adeta koşturulmasının gelecek nesillerin psikolojisinde de derin ve belki ilk etapta fark edilmeyen yaralar açtığına olan inancım da gittikçe pekişiyor.

Elbette sadece eğitim sistemi değil sorun olan, bizzat ailelerin de bu süreçte maalesef çocuklarını sınava motive etme adına çok zalimleşebildiğini konuyla ilgililerin görmemesi garip geliyor bana.

Şu durum başlı başına sorunlu zaten; “Falancanın kızı var ya, bilmem kaç yüz puan almış… Filancanın oğlu kesin tıp kazanır diyorlar…”

Başarının birkaç saatlik bir test sonucuna göre belirlenmesi, başarısızlığın ise sebeplerini araştırmayı bırakıp sadece mizah malzemesi yapılması çok vicdanlı bir alışkanlık değil.

Ama maalesef öyle… Sınav sonuçları açıklandıktan sonra TV ekranlarına bakarsanız ne demek istediğim çok daha iyi anlaşılır sanırım.

Bütün televizyon kanallarında dershane-okul tişörtü giymiş çocuklar, sınava nasıl hazırlandıklarını, nasıl sistemli ve disiplinli günler geçirdiklerini haykırıyorlar ülkeye.

Yanlarında velileri haklı bir gururla tüm kamuoyuna örnek mesajlar veriyorlar. Oysa bir de başarısızlar var. ‘Sıfır puan' çeken binlerce çocuk…

Ben daha bir tane habercinin böyle bir çocuğu bulup sebeplerini sorgulamaya giriştiğini, başarısızlığın nedenlerine dair kafa patlattığını görmedim.

Herkeste oluşturulan ortak tek algı; "vay geri zekâlılar, sıfır puan almışlar, insan hiç olmazsa bir soru bilir yahu!”

Şöyle bir soru sormak kimsenin aklına gelmez mi: Madem bu çocuklar bu kadar başarısız, tek bir soru bile doğru bilmiyorlarsa, bu duruma nasıl geldiler? Sınıflarını nasıl geçtiler, bu sınava girmeden önce durumları belli değil miydi?

Meşhur Hababam Sınıfı filminde Mahmut Hoca, zayıflarla dolu karneleri velilere dağıtırken, ‘Bu karneler aslında sizin.' diyordu.

Eksik… O karneler aynı zamanda öğretmenlerin ve koca eğitim sisteminindir. ÖSYM sonuçları açıkladıktan sonra medyada yer alan mutluluk tabloları kadar mutsuzluk tabloları da olsa, en azından sınav sisteminin tek faydası olurdu; bir işe yaramadığının!

Kim yapar, nasıl yapar, ne zaman yapar bilmiyorum ama sınav sistemlerimiz hakkında çok ciddi ve rasyonel çalışmalar yapılması ve acilen çözüm yollarının bulunup pratize edilmesi gerekiyor.

Aksi halde biz her sınav sonrasında ekranlarda çok çalışkan, mutlu çocuklar ile kim olduklarını asla bilemediğimiz sıfır alan bahtsız çocuklar görmeye devam edeceğiz. Sıfırı sadece çocuklar almadı, veliler ve eğitim sistemi de almıştır!

 n.hazar@zaman.com.tr

31 Mart 2013 Pazar

İNGİLTERE'DEN ÜNİVERSİTE MANZARALARI....

Okurum Şerif Dilek, Oxford ve Cambridge üniversiteleri hakkında bir gezi yazısı yazmış; benim hoşuma gitti, biraz kısaltarak sizlerle paylaşmak istedim.

Verdikleri eğitimin kalitesi bakımından dünyada kendini ispatlamış olan Oxford ve Cambridge üniversiteleri, bizim bildiğimiz gibi üniversite değiller, öncelikle bu üniversiteler şehrin birçok noktasına dağılmış bulunan ‘college’ dedikleri okullardan oluşuyor ve bunların hepsi de öğrenci alırken kendi kurallarını uyguluyorlar.

Oxford 39, Cambridge 31 kolejden oluşuyor. Bu okulları gezerken ilk bakışta gözüme çarpan, okulların akademik kalite ve zenginliğinin yanı sıra öğrencilerin sosyal yönünü geliştirmek için birçok aktivite ve sporun da sunulması.

Okulların sahip olduğu geniş yeşil alanlar ve bahçeleri ile birlikte futbol, cricket, rugby, su sporları, tenis, beyzbol vs. gibi sporlar için dikkate değer alanları öğrenciler için ayırdıklarını görebiliyorsunuz.

Bu kolejlerin hepsini gezip dolaşabiliyorsunuz; üniversiteyi turizme açarak buradan da üniversitenin kazanç elde etmesini sağlamışlar. Turizmin Cambridge şehrine 525 milyon doların üzerinde yıllık getirisi var.

Oxford Üniversitesi’nin sloganı benim dikkatimi çektiği kadar, şaşırtmıştı: ‘Dominus illuminatio Mea’ (yani, Rab benim ışığımdır) bu sloganı her yerde görebiliyorsunuz.

Üniversitenin kuruluş tarihi yaklaşık 11. yüzyılın sonları gibi. Cambridge Üniversitesi’nin ise, ‘Hinc lucem et pocula sacra’ (yani, Buradan ışık ve kutsallık doğar), kuruluş tarihi de 13 yüzyıl başları gibi.

Oxford Üniversitesi’nde yerel yöneticiler ile aralarında çıkan anlaşmazlık sonucunda oradan ayrılan akademisyenler daha sonra Cambridge Üniversitesi’ni kurmuşlar. Bugün Cambridge dünyada en çok Nobel Ödülü almış kurumlardan biri.

Oxford ve Cambridge ne kadar çok birbirine benzese de, üniversitelerinden dolayı aralarında büyük rekabet olan iki şehir. Rekabet sadece eğitimde değil, sporda da Oxford ve Cambridge üniversiteleri arasında ciddi bir rekabet var.

Her yıl iki üniversite arasında yapılan kürek yarışları kaçırılmaması gereken bir rekabete sahne oluyor. Tabii ki bunda her iki şehrin içinden geçen nehrin etkisi olduğu kadar, üniversitelerin buna verdiklerin önemin de etkisi var.

Akademik yarışı spora da taşıyan bu iki şehrin daha detaylı bir analizinin yapılması bize eğitimin nasıl yapılması gerektiği konusunda bir fikir veriyor.

Türkiye’nin eğitim konusunda buradan alması gereken birçok örnek var. Cambridge Üniversitesi’nin botanik bahçesini ziyaret ettiğim zaman şaşkına döndüm.

Dünyanın birçok farklı coğrafyasından topladıkları farklı özellikteki bitkileri, ağaçları ve tarımla ilgili bilgileri görünce hayretler içinde kaldım.

Nasıl bunları toplayıp getirebilmişler buraya, diye düşünürken bu bitkilerin üzerinde hepsinin hangi bölge orijinli olduğunu anlamanız için üstlerine isim, numara, ülke gibi bilgileri etiketleyip belirttiklerini fark ettim.

Botanik bahçesinde aynı zamanda Newton’un başına elma düşmesiyle yer çekimini keşfettiği yeri de görebiliyorsunuz.

Şehirlerin en büyük özelliği ise trafik olmaması ve insanların 7’den 70’e bisiklet kullanması. Birçok aileleri çocuklarıyla beraber bisiklet kullanırken görmem beni şaşırttı.

Aynı zamanda her yerde bisiklet yolları ve bisiklet park yerleriyle karşılaşıyorsunuz.

Not: Geçen hafta Çanakkale 18 Mart Üniversitesi’nin Türkiye’nin ilk 24 saat açık kütüphanesini kurduğunu yazmıştım.

İTÜ’den düzeltme geldi, biz bir yıl önce açtık diye. Daha sonra Muş Alparslan Üniversitesi’nin rektörü Prof. Dr. Nihat İnanç’tan, 2009 Ekim’inde ilk biz açtık diye bir başka açıklama ulaştı.

Bu tatlı ikazlar beni çok mutlu etti. Keşke akademik dünyanın her alanında iyi haberlerde yarışabilsek.

 http://www.zaman.com.tr/melih-arat/ingiltereden-universite-manzaralari-_2072113.html

9 Mart 2013 Cumartesi

KAVRAMLARA DAİR: EĞİTİM ÖĞRETİM



 
Herhangi bir bilgiyi insanlara aktarmanın çeşitli yollan vardır. Bu, bir okul çatısı altında basın-yayın yoluyla, bir konferans veya sohbet münasebetiyle de olabilir. Hangi yolla olursa olsun, bilgi bir eksiği kapatır, bir boşluğu doldurur, ortaya bir varlık getirir. Kendisine bilgi ulaşan kişi, bir bakıma yolduktan varlığa çıkmış demektir.

Bazı bilgiler sadece bir öğrenime konu olur (buna objektif bilgi de denilebilir): Mesela, dünya petrollerinin üçte ikisinin Orta Doğu’da bulunduğu veya Afrika kıtasında en yüksek nüfus artış oranının Ruanda’da görüldüğü gibi. Fakat Orta Doğu bölgesinin niçin her zaman patlamaya hazır bir barut fıçısı olma özelliği taşıdığı, nüfus artış hızının neden Ruanda’da daha yüksek olduğu, Ruanda’nın neden belli aralıklarla iç savaşa sahne olduğu sorulan sorulduğu takdirde bilginin arka planına geçilmiş olur. 

Bir başka misal: “Fransa’nın başkenti Paris’tir” cümlesi siyasi coğrafya veya genel kültür bilgisi vermektedir. Fakat “Fransa’nın başkenti neden Paris’tir?”, “II. Dünya Savaşı sırasında Fransa’nın başkenti neden küçük Vichy kasabası olmuştu?” veya” II. Dünya Savaşı’nda Alman orduları Paris’e neden çok kısa bir sürede girebildi?” soruları sorulduğunda, tarih, siyaset, ekonomi, askeri strateji, güvenlik ve en önemlisi Fransız karakteri ile ilgili bilgilere ihtiyaç duyulacağından, en azından, bunların ağırlıkları tartışma konusu olacak ve ortaya sübjektif değerlendirmeler çıkabilecektir. 

İşte bu andan itibaren öğretime bir de eğitim boyutu eklenir. Çünkü bu tür bilgiler, milletlerin tarihe bakış açılan, ortak özlemleri ve dünya görüşleri ile ilgilidir. Yukarıdaki sorulara kendi açılarından cevaplar getiren bir Alman veya Fransız tarihçi, milletleri- ne sadece kuru bir bilgi vermekle kalmaz; hem bir öğretim görevini yerine getirir, hem de kendi milli eğitiminin gereğini. Bir başka deyişle kişisel, toplumsal ilişkiler ve tarih açısından, “nasıl?” sorusu bir fonksiyonu, bir süreci araştırdığından öğretim ile ilgilidir. “Niçin?” sorusu ise, daha ziyade tercihleri, kişisel ve toplumsal eğilimleri ve karar psikolojilerini ortaya çıkarmak istediğinden eğitim ile ilgilidir. 

Bu soruların evren ve fiziksel âleme dair sorulması da aynı şekilde, “nasıl?” sorusu için bir mahiyeti ve oluş sürecini, “neden?” sorusu için ise tabiat felsefesini, metafiziği ve hikmeti ön plana çıkarır.

EĞİTİRKEN ÖĞRETMEK, ÖĞRETİRKEN EĞİTMEK

Okulda talebeyle sadece öğretmek veya sadece eğitmek için ilgilenmek, istense de mümkün olmayan ve tek başına düşünülemeyen çabalardır. Öğreticinin yaptığını böyle kategorik bir şekilde nitelendiremeyiz. Eğitim ve öğretim, bir sürecin net sınırlarla ayırt edilmesi mümkün olmayan iki girift yanı olup bir ara kesit söz konusudur. Klasik anlamda, “eğitme” veya “eğitim” dediğimiz olguda, eğitilen açısından, bir bilgilenmeden, yani öğrenmeden söz etmek de mümkündür. 

Zira eğitim amacıyla talebeye yapılan telkinler aynı zamanda bilgi ve hikmet taşıyıcısıdırlar, öyle olmaları gerekir. Buna karşılık, “öğretme” veya “öğretim” olayında da, kendisine belli bilgiler Öğretilen öğrenici (öğrenci değil!) ruh, akıl, mantık ve kalp penceresinden öğretici durumundaki kişiyi inceler, kendisi için yararı olduğuna inandığı hususlarda onu örnek almaya çalışır, onun dile getirdiği objektif ve sübjektif değerlendirmelerin etkisinde kalır.

Burada da bir eğitim söz konusu olur. Şöyle de denilebilir; her türlü eğitim temelde objektif ve (kaçınılmaz olarak) sübjektif bilgilere, yani örnek alınacak vak’a ve şahsiyetlere muhtaçtır, bunların üzerinde gelişir. İnsan ruhunu ihmal eden hedefsiz kuru bilgi yüklemesi ise eğitimsiz, temelsiz ve gayesiz insanların yetişmesine sebep olur ve sadece öğretilmiş olmak için aktarıldığından ciddi bir fayda sağlaması da beklenemez.

Dağda zor şartlar altında belli görevleri yerine getirmek üzere komando eğitimi gören bir asker, öncelikle dağ hayatını, dağ iklimini, orada yaşayan bitki ve hayvan topluluklarının özelliklerini öğrenmek durumundadır.

Dini eğitim veren bir kurumda, böyle bir eğitim bilgiye dayandırılmadan, yani belli bir öğretim olmadan nasıl yapılabilir ki!?..

Otobüste yüksek sesle konuşan bir çocuğa annesi sadece “sus!” demekle onu eğitmiş olmaz. “Yüksek sesle konuşursak diğer insanları rahatsız etmiş oluruz. Biz nasıl onların bizi bu veya başka bir şekilde rahatsız etmelerini istemezsek ve buna hakkımız varsa, onlar da istemezler ve buna hakları vardır” derse, işte burada çocuğuna bir terbiye, bir eğitim vermiş olur. 

Fakat görüldüğü gibi bunu, üzerinde düşünülmüş bir bilgiye dayandırmak suretiyle yapar ki, burada eğitimin öğretimle iç içeliği çok tipik bir şekilde görülür. Anne çocuğuna bir şeyler öğreterek onu eğitir; kızarak, korkutarak, sindirerek değil. Yoksa çocuğuna sert bir bakış, bir el-kol işareti veya tek heceli bir kelimeyle uyarıda bulunması çocuğu bilgilendirmekten uzak olduğu gibi aynı zamanda bilinçlendirmekten de uzak düşmüş olur, hatta bilinç körelmesine yol açar. 

Ayrıca bu durumda, bir şey öğretmek, çocuğu bilgilendirmek söz konusu olmadığından onu eğitmek veya terbiye etmekten söz etmek de mümkün olmaz. Sonuçta, eğitimin bir bilgiye dayandırılması ve daha da önemlisi, bu bilginin kaynağının mahiyeti eğitim ile öğretim arasındaki mesafeyi de etkiler.

Eğitimin, insanların, karşılıklı hal ve tavırlarına bağlı olarak gelişen sessiz diyebileceğimiz bir şeklinden söz etmek de mümkündür (bu, hayvanlar için bile söz konusu. Bir büyük zat, kendisini sabır-sebat konusunda bir kedinin irşad ettiğini belirtir. Belki bu bir tevazunun ifadesi. Öyle de olsa, samimi ve istekli bir gözleme dayandığında, bir hakikati de yansıtabilir). 

İşte bu sessiz eğitim insanların uzun süreli beraberlikleri esnasında olduğunda daha kalıcı ve ruhta derin izler bırakıcı özellik taşır. Mesela, ağabey olarak sevip saydığı bir büyüğünün yanında belli bir süre kalan ve ruh portresi değişen, davranışları olgunlaşan bir çocuk işte böyle bir eğitimden geçiyor, ama daima bir şeyler de öğreniyor demektir.

Sonuçta, öğretici durumundaki kişinin, öğretme işinin yanı sıra eğitme ve yönlendirme işini de yerine getirmesi ve talebenin ruhuna hitap etmesi daha ziyade onun heyecanına bağlıdır ve gönüllü bir çabadır.

ÖĞRETMEK Mİ ÖĞRENMEK Mİ?

Öğretim veya öğrenim süreci bir okul ortamında verici ve alıcı durumundaki iki kişi arasında cereyan eder. Bunlardan birisinin fonksiyonunu tam yerine getirememesi durumunda maksat hâsıl olmaz. Hedefe varıcı bir öğretim/öğrenim için öncelikle sağlıklı bir iletişim gerekir. Bu da her ikisinin bu birlikteliği ve yaptıklarını ciddiye almalarıyla mümkündür. Bu birliktelikten esas gaye talebenin öğrenmesidir. Öğretici yaptığı görevi ciddiye almadığı takdirde meydana gelen boşluk veya sağlıksız iletişimden en büyük zararı talebe görür. 

Öğreticinin ciddiyetine karşın talebe bu çalışmayı ciddiye almıyorsa yine kendisi zarar görür. Buradan da anlarız ki, hiçbir bilgi zorla öğretilemez, fakat öğrenilir. Talebenin derse ciddiyetle eğilmesini sağlamak da öğreticinin vazifesidir ve burada onun pedagojik formasyonu önemli rol oynar. Talebeye dersi sevdirmek için başvuracağı yöntemler de hiç şüphesiz talebenin eğitim ve terbiye düzeyine tesir eder.

HOCA MI, ÖĞRETMEN Mİ?

“Hoca” ve “hocalık” kavramlarında, öğretme işini aşan, talebeyi yönlendirici özellikte, örnek alınabilecek bir şahsiyet olmayla ilgili, yani eğitim ve terbiyenin de işin içine girdiği bir boyut seziyoruz. Hoca sadece bir öğretmen değil, kupkuru bir öğretici değil, o aynı zamanda bir büyük. 

Bizim kültürümüz, eğitim ve öğretimin iç içeliğini, bilgece diyebileceğimiz bir şekilde, hoca terimiyle ifade etmiş ve kavram problemini çözmüş. Arapça’da öğrenciye karşılık gelen “talib” kelimesinden türetilmiş “talebe” kelimesi de kültürümüzde (her ne kadar anlamı günümüzde pek bilinmese veya üzerinde düşünülmese de bir hakikatin ifadesi olarak) bilgiye, ilme talip olma mânâsında kullanılmaktadır. Zira ilim öğretilmez, fakat öğrenilir. Çünkü bir istek, arzu ve talep meselesidir.

İNSANİ BOYUT

Diğer yandan, hoca da talebe de birer insandır. Aralarındaki münasebetin öncelikle insani bir yanı vardır. Hocanın giyinme tarzından konuşma üslubuna, talebeye ve sınıfa hitab etme şeklinden dışarıdaki hareketlerine kadar bütün beşeri özellikleri de talebenin ilgi ve merak sahasına giren hususlardır ve hocanın sınıfta talebeye bilgi adı altında aktardığı her şey, talebe tarafından onun bütün bu kişisel özellikleriyle bağlantılı olarak algılanır. 

Kişiye ait her şey bir bütündür çünkü. Böylece, bir okul çatısı altında talebenin hocasını örnek almak isteyeceği hususlar ortaya çıkar. Dolayısıyla, “Hoca acaba sadece bir öğretme işi mi yapmaktadır?” sorusunun cevabını “evet!” olarak vermek oldukça zordur.

SKOLASTİĞİN KADERİ

Hocanın okulu ve dersi talebe için cazip hale getirmesi ve onun isteyerek devam etmesini sağlaması verimli bir öğrenim ve eğitim için temel şarttır. Bunun başarılamaması durumunda her iki taraf da rahatsız eden bir atmosfer doğar. Entelektüel endişeden yoksun, kalp boyutunu göz ardı eden, soru sorulmasını istemeyen, daha ziyade ezberci ve mekanik bir eğitim/öğretimi esas alan, bu yüzden de kendisini eksik ve sağlıksız kalmaya baştan mahkûm etmiş olan, muhatapların, disiplin şartlanmasıyla ve peşin bir gerilimle bir araya geldikleri, dolayısıyla kendilerini rahat hissetmedikleri (burada rahat hissetmek ifadesini, disiplin ve ciddiyetin zamanla azalmasına yol açabilecek bir serbestlik değil, sevgiden emin olmak manasında kullanıyoruz) kilise ve manastır gibi skolastik kurumların tarihten günümüze kısırlaşmasının temelinde bu tür bir sosyal psikolojinin yattığı da düşünülebilir. 

Burada bir bakıma beyin ve kalp terörü söz konusudur. Einstein’ın okul yılları bu konuda tipik bir misal teşkil eder. İlk ve orta öğrenimini Katolik bir eğitim müessesesinde tamamlayan Einstein -zira 1880’li yılların Almanyasında sadece dini okullar vardı- hatıralarında, eğitmenlerin tavrından “çavuş baskısı” olarak bahsedecek, hocaların ise “teğmenler” gibi davrandığını belirtecektir. Onun, hayatta örnek aldığı bir yol göstericisi de olmamış, kendisinde bilme iştiyakı, basitleştirilmiş bilimsel kitapları okuması sonucunda gelişmiştir.

SAYGI VE DİYALOG

Problem belki, sürecin adını nasıl koyacağımızla, belki de, hocanın (öğretici/eğitici) durumundaki kişinin kendisini talebe karşısında nasıl gördüğüyle ilgili. Öğrenim sürecinde, hocanın talebe üzerindeki kişisel tesiri daha tabii ve onun ruhuna doğrudan çarpmadan olur. Çünkü iki kişi öğretme/öğrenme maksadıyla bir araya gelmiştir. “Eğitim” kelimesinin çağrıştırdığı disiplin kavramı öğretim/öğrenim ilişkisinde bu anlamda ve ağırlıkta bir ön şart olarak düşünülmez. 

Bu durumda hoca talebe ile daha sağlıklı diyalog kurma şansına sahiptir. Yani öğretme/öğrenme ve eğitme/eğitilme aslında insanın insanla olan diyalogunun neticesidir. Ama sonucu belirleyen ne sadece bilgi, ne sadece yaklaşım tarzı ve davranışlar ne de bunların aritmetik toplamıdır. Sonuç bunların tümünün varlığına ve birlikteliğe mutlaka bağlı, fakat bunları aşan insanın bütünlüğü gerçeğiyle ilgilidir. Matematik formülü olmayan bu süreç ancak karşılıklı güven, sevgi ve saygı ile gerçekleşir ve insani boyut kazanır.



internet sayfasından alınmıştır.