Popüler Yayınlar

TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Nisan 2013 Cuma

MHP ve Kürt sorunu (III): Türkçüler ve Kürtçüler


Mümtaz'er Türköne
m.turkone@zaman.com.tr
Milliyetçilikler birbirini ateşler. Bu hükmün en veciz ifadesini eski arkadaşlarımdan birinden, iki sıkı Türkçü genci Kürt sorunu konusunda teskin etmeye çalışırken dinlemiştim. 

Söylediklerine hararetle karşı çıkan gençlere 'sen Türkçülük yaparsan o da Kürtçülük yapar' diyerek, tartışmaya son noktayı koymuştu. Üstelik kendisi de Türkçüydü.

Irkçılık, insanın doğumuyla kazandığı ve kendisinin belirlemediği nitelikleri üstün veya aşağı bir vasıf olarak kabul etmektir. İnsanların içine doğduğu kültür de buna dahil.

Avrupa'da özellikle göçmenlere karşı yabancı düşmanlığı ırkçılıkla besleniyor. Bu yüzyıl, ırkçılığın yükselmesine sahne olacak.

Yaşlı kıtanın köklü bir nüfus sorunu var. 2050 yılında, Avrupa nüfusunun dörtte birini Müslümanlar oluşturacak. Fransa'da Le Pen'in kızının babasından aldığı ırkçılık bayrağını daha da popüler hale getirmesi şaşırtıcı değil.

Irkçılık, bütünüyle laik bir ideoloji. Milliyetçiliğin içinden dinî motifleri çıkardığınız zaman geriye sadece ırkçılık kalır.

Kurumsal MHP kimliğinin Türk İslam sentezi veya Türk İslam ülküsü üzerinde yükselmesi, bu topraklara özgü milliyetçiliğin ifadesidir.

Manevî değerlerden soyutlanmış ulusalcılığın, ırkçı kalıpları da bu geleneğe yabancılığından geliyor. Hira Dağı kadar Müslüman olmadan, Tanrı Dağı kadar Türk olunmaz.

Türk bedeninin içine İslamiyet ruhu yerleşmeden ufuktakiler görülmez. MHP'nin 40 yıldır takip ettiği sentezler bugün ne durumda?

Türk milliyetçiliğinin Kürt sorunu ile baş edebilmesi ve bunun için de anti tezi olarak yükselen Kürt milliyetçiliğini tahrik etmemesi lâzım.

Türkiye'nin sahil şehirlerinde yükselen Kürt düşmanlığı, Avrupa'dakine tıpa tıp uyan bir tür yabancı düşmanlığı. Bu düşmanlık ırkçılıkla besleniyor. Laik bir milliyetçilik, yani ulusalcılık şeklinde kendini dışa vuruyor.

Nevzat Kösoğlu, Türk milliyetçiliği fikrinin yaşayan en büyük otoritesi. Geçen hafta Bugün'den Seda Şimşek'e verdiği röportaj, ideal durum ile realite arasındaki uçurumu gösteriyor.

Kösoğlu etkileyici bir özgüvenle, Kürt milliyetçiliğinin gecikmiş bir milliyetçilik olduğunu, bağımsız devlet idealinin hayalden öteye geçemeyeceğini söylüyor.

'Türkiye şu anda dünya üstünde söz söyleyen bir devlet haline gelmiştir. Böyle bir devlete karşı şimdi Kürtler başkaldırıyor, Kürt milliyetçiliği gütmeye kalkıyor.

Yahu hasta adamken bunu başaramadılar, şu anda nasıl başaracaksın?' Kösoğlu'nun bu özgüveni neden MHP liderinde yok? Çünkü bu özgüven parti politikasına elverişli değil.

Türkiye, bu yüzyılın yıldızı parlayan ülkelerinden biri. 20 yıl sonra dünya çok kutuplu hale gelecek ve Türkiye yeni kurulacak dengeleri ayakta tutan sütunlardan biri olacak.

Bir Türk milliyetçisinin, işlerin iyi gittiğini fark etmesi ve ona göre vaziyet alması lâzım. Elinize bir tuğla alacak ve bu muhteşem binadaki yerine yerleştireceksiniz.

Nevzat Kösoğlu'nun Kürtçe başta olmak üzere kültürel alanda Kürt milliyetçiliğine saygı ile yaklaşması ve Kürdistan sözünü, komplekssiz şekilde telaffuz etmesi bu gelecek perspektifinin önemli yapı taşlarından biri olmalı.

Kürt sorununu büyüten ve Kürtçülüğü besleyen iki kaynak var. Birincisi yabancı düşmanlığının ifade aracı olan ırkçılık ve bunu bir ideolojiye dönüştüren ulusalcılık.

İkincisi, Cumhuriyet'in daha çok bir korku ifadesi olan dar ve kısır ulus ideali. Bu ikisi parti politikasına dönüşürse Türkiye Kürt sorununu çözemez.

Nevzat Kösoğlu'nun şahsında ifadesini bulan Türk milliyetçiliği, Kürt sorununu çözecek anahtarı veriyor. Bu anahtar sadece Kürt sorununu değil, başka birçok sorunu da çözecek güce sahip. Anahtar sadece özgüven.

Bu özgüvene sahip olabilmek için keskin sirke misali kin ve nefret kusmaktan, düşmanlıktan uzak durmak gerekiyor. Ancak bir açmaz var: CHP ile MHP arasındaki, Kürt sorunu üzerinden yürütülen gizli rekabet, tam da bu ulusalcı-ırkçı oy tabanını hedef alıyor.

MHP liderinin son grup konuşmasında Kürt sorunundan hiç bahsetmemesi, bu özgüvenin doğuşuna dair bir işaret olabilir mi?

m.turkone@zaman.com.tr

 http://www.zaman.com.tr/mumtazer-turkone/mhp-ve-kurt-sorunu-iii-turkculer-ve-kurtculer_1079589.html

11 Nisan 2013 Perşembe

Şiddet sona ererken yeni anayasa için umutlanabilir miyiz?


10 Ocak 2013


Türkiye yine bir umutlu dönemece gelmiş gibi görünüyor. Bu defâ başarı artık elzem. Kürt sorununda şiddet boyutunun izâlesinden söz ediyorum.

Benzer sorunların târihî olarak sergilediği örneklere baktığımızda, şiddetin bütünüyle sona erdirilmesi mümkün değil.

Ancak, şiddetin Kürt sorunu ile ilgili her türlü mâ'kûl müzâkereyi engelleyen bir yoğunlukta yaşanmasının önüne geçilmesi mümkün. Türkiye bugün bu yola girmiş görünüyor.

Şu ânda yaşanmakta olan süreçte izlenen yolun sâdece iktidar partisinin siyâsî tercihleriyle sınırlı kalmayan bir “devlet politikası” olarak sunulması bu bağlamda özellikle anamuhalefet partisi CHP'nin ve sorunun siyâsî temsil kapasitesi bakımından kilit aktörlerinden biri olan BDP'nin yer yer açık desteği gerçekten umut verici.

Bu, hâfızam beni yanıltmıyorsa daha önce hiç oluşmamış bir mutabakat. Bu öyle bir mutabakat ki, Kürt sorununun şiddet boyutundan en çok canı yanan insanların, canı yanmak ne kelime, canından can gitmiş olan annelerin desteğini de içeriyor.

Dolayısıyla, işi şu veya bu tür bir milliyetçi hamâset içinde yeniden boğuntuya getirmek isteyen marjinal kesimlerin bu umutlu süreci baltalama şansı bu kez iyice zor görünüyor.

Bununla birlikte, dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta var. Tarhan Erdem, geçen gün Radikal'deki köşesinde, Öcalan'ın süreci, silâhtan arındırılmış bir müzakerenin başlaması için önşart olarak gördüğünü, buna karşılık hükûmetin yaklaşımında silâhların bırakılmasının sanki asıl amaç gibi düşünüldüğünü belirtiyor ve iki yaklaşım arasındaki farka dikkat çekiyor.

Bu çok önemli bir nokta. Gerçekten bu, yine Tarhan Erdem'in belirttiği gibi, kamuoyu önünde ortaya konan bir üslûb farkından ibâret olmayıp, işin esâsıyla da ilgili bir fark ise, o zaman sürecin başarı şansı azalacak demektir. Neden mi? Çok yalın bir deyişle, şiddet ve dolayısıyla bunun bir tarafı olarak PKK, Kürt sorununun bir boyutu.

İlk şiddet eyleminin târihlendiği 1984'ten bu yana kaçıncı defadır söyleniyor bilmiyorum. PKK, Kürt sorununun bir uzantısı, dolayısıyla PKK ile birlikte düşünülen şiddet boyutunun izâle edilmesi, Kürt sorununun çözümü anlamına gelmiyor.

AK Parti iktidarının Kürt sorununun sosyal ve kültürel boyutlarıyla ilgili olarak ve pek çok engelleyici faktöre rağmen gerçekleştirdiği “açılımlar” da sorunu çözmekte yeterli olmamıştır.

Çok net olarak Türkiyeli Kürtlerin “anadil olarak Kürtçe” ve “demokratik özerklik” olarak dile getirilen talepleri ve bunların uzantısı olabilecek somut reform ve uygulamalar üzerinde gerçek bir çözümün hayata geçirilmesi gerekiyor.

Dolayısıyla, şiddetin izâlesi, Kürt sorununun asıl (siyâsî, hukukî) boyutlarının daha ma'kûl bir müzakere içinde ele alınmasını mümkün kılmanın ötesinde bir anlam taşımamaktadır.

Bu görülmediği takdirde, sorunun şiddet boyutuyla ilgili başarı şansı da ya yoktur ya da gelip geçici olmak durumundadır.

Bu da bizi Kürt sorununun asıl çözüm ayaklarının nerede aranması gerektiği noktasına getiriyor. Burada da biliyoruz ki yeni bir anayasa olmadan, alt seviyedeki kanunlarla ve diğer mevzuat değişiklikleriyle ve bunların destek verdiği bâzı “açılım” uygulamalarıyla sorun çözülememektedir.

Dolayısıyla, “Türk milliyetçiliği”nin belirlediği bir devlet felsefesine değil, bireysel hak ve özgürlükleri farklı kimliklerin varlığına eşit saygı ilkesiyle bütünleşik bir biçimde temel alan yeni bir siyasî birlik formülüne ihtiyacımız vardır.

Bu ihtiyacın giderilmesinin iki önemli anahtarından biri Türkçe dışındaki dillerin hem “anadil olarak okutulması/öğretilmesi”, hem o “anadillerde eğitim” ve hem de kamusal alanda (örneğin bazı yer adlarının Türkçe ve Kürtçe yazılması gibi şu ân var olan uygulamalarda görüldüğü üzere) kullanılabilmesi gibi hususların sağlanmasıdır.

Diğer önemli anahtar ise yerel yönetimlerin yeniden düzenlenerek, Türkiye'nin de hedeflediği AB ülkelerinin pek çoğunda var olan düzeyde adem-i merkeziyetçi bir yapıya kavuşturulmasıdır.

Bu da, çoğu kez zannedildiği ve bazı yüksek yargı kararlarına da hiç de yerinde olmayarak yerleştirildiği gibi Türkiye'nin “üniter yapısı”nın tasfiye edilmesi anlamına gelmez.

Bugün sâdece İspanya değil İtalya ve Fransa gibi üniter yapılı devletler yasama yetkisine sâhip bölge meclislerinin yer aldığı bir düzen kurabilmişlerdir.

Bunun Türkiye'de de yapılması, yine kaçıncı defadır söyleniyor bilmiyorum, sâdece Kürt sorununun çözümü için değil, bir bütün olarak Türkiye'de demokratikleşmenin genişlemesi ve derinleşmesi için elzem olan bir husustur.

İşte şimdi asıl soruya geliyorum: Hem Kürt sorununun çözümü, hem de Türkiye demokrasisinin daha ileri bir seviyeye doğru gelişmesi bakımından zorunlu yeni bir siyasî berâberlik anlayışı üzerine kurulu yeni bir anayasal düzen için bugün gelinen nokta ne vaad ediyor?

Hemen söyleyeyim: Şiddetin izâlesi konusunda bu defâ Öcalan'la açık açık bir müzakere süreci yaşanıyor. Sürecin görece alenî olması çok önemli.

Bildiğim ve görebildiğim kadarıyla MHP dışında sürece tepki gösteren siyasî veya toplumsal bir kesim yok. Daha da önemlisi CHP, şöyle veya böyle, sürece destek veriyor ve bence kilit nokta da bu destek.

Çünkü CHP, eğrisiyle, doğrusuyla, Türkiye'nin AK Parti iktidarının on küsur yılı boyunca yaşadığı ve hâlen de devam ettiğini varsayabileceğimiz “kutuplaşma” ve “gerelim” bağlamında en önemli siyasî aktör.

CHP'nin bu süreçteki desteği iyi değerlenir ve gerçekten şiddetin izâlesinde başarı sağlanma noktasına gelinebilirse, bu aynı zamanda devam etmekte olan yeni anayasa çalışmaları sürecinde AK Parti-CHP yakınlaşmasına ve bu yakınlaşmanın BDP'yi de etkileyip kendisine çekmesine yol açabilir.

Bu ihtimal de, Türkiye'yi yukarıda sözünü ettiğim türden demokratik bir yeni anayasaya kavuşma yolunda, şimdi var olan kötümser veya umutsuz ve endişeli bekleyişlerden kurtarır.

İhtimalin gerçek olabilmesi içinse CHP'nin Kürt sorununa yönelik özgürlükçü ve demokratik bir tavır alabilmesi gerekmektedir. CHP bunu yapabilir mi?

Bu sorunun cevabını bekleyip göreceğiz ama, önceden söylenmesi gereken şey şu: Şimdi “yapabilir” ve “yapmalı”! İşte, şiddetin izâlesi, CHP'nin Kürt sorununun yeni anayasadan başlayarak gelişecek kapsamlı çözümünde aktif ve olumlu bir siyâsî aktör olarak yer alabilmesini sağlayacaktır.

CHP'nin sürece verdiği destek, yeni anayasa ve diğer reformlar konusunda da geliştirilebilirse, Türkiye'nin çok hayatî önemde bir sorunu çözmesi de gerçek olabilecektir.

“Türk milliyetçiliği”nin yanlış yaklaşımlarında ısrar edenlerin de böyle bir süreçte dışlanacağı âşikardır. Doğru yaklaşım ne güzel vecîz ifâde edilmiştir: “Hayır sulhtadır (…) sulh temin etmek gerekir.

Bunun için de elden gelen her şeyin yapılması, gerekirse kan kusulması ama ‘kızılcık şerbeti içmiştim' denilmesi gerekir.” Bu yaklaşımın gâlib gelmesi ve bu gâlibiyetin yeni anayasayla taçlandırılması temennimizdir.

 http://www.zaman.com.tr/yorum_siddet-sona-ererken-yeni-anayasa-icin-umutlanabilir-miyiz_2038771.html

2 Nisan 2013 Salı

TÜRKLÜĞÜ YORMASAK...


  Ahmet Turan ALKAN

İnsan haklarına saygılı bir siyasi rejimimiz olsaydı ve millî gelir bakımından yurttaşlarına refah vadeden bir ülke hâline gelebilmiş olsaydık, hayli zamandır yokuşa sürdüğümüz şu “Türklük” kavramı, bu kadar konuşulmazdı gibime geliyor.
 
ABD’de Amerikan, Almanya’da Alman, İngiltere’de İngiliz olmak, aslen öyle olmayanların sinirine dokunmuyor nedense, aksine hafif gururla karışık bir sahiplenmeye yol açıyor. Türkiye’de Türk kelimesi üzerinde belirgin bir psikolojik baskı meydana getirildi. 

Sözün gelişi, “Türk toplumu” denilmek gereken yerde, “Acaba birilerini incitir, istemeden de olsa dışlar mıyız?” yollu bir çekingenlik kendini hatırlatıyor; giderek “Türk”, bir tamlama unsuru olarak tereddütle karşılanır bir kelime hâline geliyor. 

Haksız ve yanlış; yanlışlığın resmî ideolojiden kaynaklanan dayatma faslını kimse inkâr etmiyor. Okullarda çocukları her sabah, “Türk’üm, doğruyum...” sözleriyle başlayan bir yemine mâruz bırakmanın hoş görülecek tarafı yok, kezâ dağlara-taşlara Türklüğü abartı derecesinde öven vecizeler yazmak da öyle. 

Cumhuriyet’in ilk zamanlarda takib edilen, herkesi Türkleştirmek politikası terk edileli yıllar oldu. Artık kimse çıkıp, “Türkiye’de yaşayan herkes Türk’tür, Türk olmalı, ille de Türkçe konuşmalıdır; zaten bütün kavimler Türk kökenli olduğuna göre sair mensubiyetleri hatırlamanın yeri yoktur” demiyor. 

Belirgin bir mesafe alındı. Türk milliyetçiliği de zaman içinde değişim geçirdi. Bu fikriyatı savunan partiler bile, şovenist ve dışlayıcı bir Türkçülük edebiyatı yerine nispeten yerli kültür değerlerini savunan bir çizgide konuşmaya başladılar. Bunların hepsi iyi işaretlerdir. 

Eğer dünya gözüyle görmek nasip olursa yeni anayasada Türk kavramını, 1982 ve ondan öncekilerde olduğu gibi yersiz ve abartılı ölçüde kullanılmak konusunda mutedil davranmak gerekir. 

Devletin, vatandaşın kimliğini tarif etmesine gerek yok; vatandaşlığının nasıl kazanılacağı hakkında teknik bir çerçeve tercih etmek yetecektir. 

Üstelik, Türklüğü anayasa teminatı altına almanın ona iyilikten ziyade zarar getirdiğini de hep birlikte gördük ve kabul etmeliyiz ki, vaktiyle rejimin Türklük üzerine bunca vurgu yapmak ihtiyacını duyması, aşağılık duygusunun bir yansımasıydı. Kendinden emin olanlar, kendi özelliklerinden uzun uzadıya bahsedilmesini sevimsiz bulurlar çünkü. 

Öyleyse itirazları abartmanın da lüzumu yoktur; her tabiri anayasada zikrederek yeni bir lugat yapmıyoruz. 

Anayasada tâdâd edilse de edilmese de yeri geldiğinde yine eskisi gibi Türk yargısı, Türk futbolu, Türk anayasa düzeni, Türk folkloru, Türk müziği demeye devam edeceğiz; bu kavramlarda Türk’ün yerine konulacak alternatif bir kelime yok. 

Ülkenin adı, birileri beğense de, huysuzlansa da yine Türkiye olarak kalacak. Millî futbol takımının maçlarında -ben artık eski heyecanımı kaybetsem de- yine “Türkiye”yi tutacağız. 

Basında yine “Türkiye’nin millî geliri, Türk dış politikası denilmeye devam edilecek. Elbette öyle olacak çünkü bu kullanım biçimlerinde sadece niteleme var, “öteki”ni dışlama, aşağılama, yok sayma gibi imâlar değil... 

Türklüğü yeterince yormuşuz zaten; Balkan Harbi’nden bu yana Türk milletini -yüceltmek demeyelim de- eziklik duygusundan kurtarmak için başvurulan abartılı övgünün lüzumu kalmadı. 

Türklerin kendi başlarına bağımsız bir devlet kuramayacak derecede ‘geri’ bir topluluk olduğunu ileri süren saçma-sapan iddialar tarihin çöplüğünde çürüyor. 

Milliyetçilikte kantarın topuzunu kaçırdığımız devreler de dâhil hepimiz gördük ki, adına Türkler denilen topluluk ne diğerlerinden zayıf ve kabiliyetsiz, ne de üstün ve parlak bir cinsin adı değildir; herkes nasılsa Türk de öyledir. Aşağılık duygusuyla hamâset ve edebiyata asıldığımız günler geride kaldı.

Asabiyyet dâvâlarının sabah akşam konuşulduğu ve daha beteri olmak üzere kavga sebebi teşkil ettiği toplumlar, “delikanlı” toplumlardır biraz; övgü gibi anlamamalı bu delikanlılığı, acemilik olarak algılamalı. 

Herkesin bir etnik aidiyeti var fakat sadece ona tutunmak ancak bir delikanlıda hoş görülebilecek ârızalardandır; ergenlik sivilcesi gibi. 

Hep birlikte mutlu ve iyi bir gelecek kurmak istiyorsak, kabın ismini değil içini mesele etmeliyiz; kabı iyi ve doğru şeylerle doldurmak gerek. 

Gelin Türklüğü yormayalım; her değer, kendi hacmi ve ebadınca değerlenmeli.

 http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/columnistDetail_getNewsById.action?newsId=35092

29 Mart 2013 Cuma

TÜRKİYE KORKULARINDAN KURTULURKEN...

29 Mart 2013
Dostoyevski'nin “Birçok insan mutlu olduğunu bilmediği için mutsuzdur.” diye bir lafı var.

Bazen insan mutlu olduğunu bilmez gerçekten, hep mutluluğu arar ama bazen onu bulduğunda, aradığını bulduğuna inanmayabilir ya da o güne dek tatmadığı türde bir mutluluğa ulaştığında daha önce hiç hissetmediği için o duygunun mutluluk olduğunu tanımayabilir.

Sanırım sadece insanlar için değil toplumlar için de geçerli böyle bir yanılgıya düşmek. Bana sorarsanız Türkiye çok mutlu olması gereken bir döneme giriyor.

Osmanlı'nın son döneminden bu yana sürmüş bir “korku”, tedirgin bir “içe kapanış”, her yerde “düşman” gören hastalıklı bir endişe, hiç bitmeyen bir “yenilmişlik” kaygısı, kendini “yapayalnız” terör ve şiddet içinde hissetmenin getirdiği huzursuzluk sona eriyor.

Abdülhamit, Osmanlı'nın en zeki ve en modern padişahlarından biriydi. Çok başarılı bir diplomattı, diğer büyük ülkelerin kendi aralarındaki anlaşmazlıklardan yararlanarak otuz üç yıllık iktidarında toprak kaybetmemişti.

Ve bütün iktidarını öldürülme ve devrilme korkusuyla geçirdi. Ulusların ortaya çıktığı, milliyetçiliğin yüceldiği bir çağda “merkezî” bir iktidar olmak zordu çünkü.

İmparatorluğun denetimindeki bütün uluslar “bağımsızlık” istiyordu. Ama Abdülhamit'i ve imparatorluğu bitiren “Türklerin” milliyetçiliği oldu.

Padişah'ın bütün korkularını devralan İttihatçılar, imparatorluğa “Türk” damgasını basmak isteyince büyük dağılma başladı.

Sonunda da imparatorluk çöktü. Abdülhamit, bütün zekâsına rağmen 1789 Fransız devrimini ve ondan sonra yaşanan çağın gereklerini tam kavrayamadı, kavradıysa da korkuları bunları kendi ülkesine taşımasına engel oldu.

Sonra, o korkular, İttihatçılardan da Cumhuriyet'e geçti. Bir ulus-devlet olma amacıyla işe girişildi ama olmayan ulusu yaratmak işlevini devlet üstlendi.

Türkiye'de ulusal devlet olmadan ulus devlet oluşturmaya çalışıldı; ayrıca çoğulcu bir siyasi örgütlenme yerine otoriter bir rejim yeğlendi.

Acilen ortak bir siyasal kültür oluşturma hedefi ‘çeşitlilikten ya da farklılıktan birlik' yaratmak yerine, ‘farklılıkları benzeştirmeyi' öne çıkardı.

“Türk” olmayan her “unsur” bir tehdit olarak görüldü. Kürtler, Alevîler, Ermeniler, Rumlar, Yahudiler hep “kuşkulu” bakılması gereken insanlardı. Halife'yi deviren İttihatçılar ve hilafeti kaldıran Cumhuriyet, İslâm'ı hayat tarzı olarak gören Müslümanları da “kuşkulular” listesine aldı.

Böylece, biz Cumhuriyet'in doksan yılını “Abdülhamit'in korkularını” daha küçük ölçeklerde yaşayarak geçirdik. Korku bizi zayıflattı, “bölünmekten hep korktuk” ama aslında hiç “bütün” olamadık, Kürtleri, Alevîleri, Ermenileri, Rumları, Yahudileri Türkiye Cumhuriyeti'nin doğal parçaları haline getiremedik.

Şimdi Türkiye değişiyor, tarihinin en can alıcı evresini yaşıyor. “Geçmiş için bir şey yapılamaz, şimdiki an, geleceğin felaketlerini önlemek için feda edilmelidir” kanısı doğuyor Türkiye'de.

Bizi hücrelerimize kadar sarsan bir hastalığın sadece kendisini değil “nekahet” dönemini de artık geride bırakıyoruz. “Türk'ün Türk'ten başka dostları” da olduğunu keşfediyoruz.

Büyük bir dünyanın parçası olduğumuzu anlıyoruz. Bütünleşen, kaynaşan bir dünya var, biz de bu dünyanın içinde yerimizi alıyoruz.

Türkiye artık hasta adam değil. Askerî vesayeti bitirmiş, darbecileri, derin devleti yargılamış, katı laikliği yumuşatmış, milli geliri üçe katlamış, milliyetçiliği ayaklarının altına alıp Dersim için özür dilemiş, yeni anayasa ve Kürt sorunu konusunda kararlı bir şekilde kolları sıvamış, parmak salladığı İsrail'e özür dilettirmiş…

Karlofça'dan beri neredeyse her savaştan sonra imzaladığı “barış anlaşmasıyla” toprak kaybettiği için bilinçaltına “barışı çok tehlikeli bir şey” olarak kaydeden bir toplum şimdi sadece bilincini değil “bilinçaltını” da değiştirmek için hareketleniyor.

“Barış ve sükûnet” talebi bu kez toplumun içinden yükseliyor. Şiddetin yükselmemesinin de, durmasının da “barışı” hızlandıracağı bir “doyma” sınırına yaklaşıyoruz toplum olarak.

Çok uzun sürmüş bir “travmayı” atlatıyoruz, hastalıktan kurtuluyoruz. İçeride de barış olacak göreceksiniz, çocukların ölümü bitecek bu ülkede.

Çünkü barışı kucaklayacak bir cesarete kavuşuyoruz. Daha uzun ince bir yolun başındayız. Kabul. Ama Başbakan Erdoğan'ın da değindiği gibi: "Gidiyoruz gündüz gece. Gideceğiz gündüz gece."

Evet, Türkiye, millet olarak yeniden geleceğe bakabilen bir özgüvenin tesisini sağlayabilmek için bu sorunu hakkaniyete uygun bir şekilde çözmek zorunda.

Bu, kelimenin tam anlamıyla tarihî bir normalleşme süreci olacaktır. Anormal olanın, yani eski Türkiye'nin korkular ve imtiyazlar üzerine kurulu iç-dış siyasetinin değiştirilmesi ve milletin her anlamda güçlendirilmesini içeren, her türlü ayrımcılığı engelleyen, sosyal hukuk devletini inşa eden eşitlikçi bir demokratik düzenin kurumsallaştırılması, sürecin nihai hedefi olmalıdır.

Çünkü Türkiye'yi ortak bir gelecek hayali etrafında bir arada tutabilmek, herkesin kendisini eşit biçimde içinde hissedeceği bir kimlikle mümkün. Bu manada, Türklük, Kürtlük, millet, ulus tartışması yerine, gerçek bir devlet tartışması yürütülmelidir.

Örneğin, Anayasa Komisyonu kurulmadan önceki aylarda bir Yargıtay cumhuriyet başsavcısı, ‘Atatürk milliyetçiliğinin Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı herkesi vatandaş saydığına' dikkat çekmişti.

Buradan anlıyoruz ki, ‘Türk devleti' vatandaşlardan ayrı ve önce var olan bir özne. Yani ‘Türk devleti' bizzat vatandaşların ortak iradesiyle oluşmuş kuşatıcı bir kimlik olmayıp kimin vatandaş olduğuna kendisiyle kurduğu bağdan hareketle karar veren bir otorite.

Sonuçta ‘Türk devleti' ibaresi ‘Türkiye Cumhuriyeti Devleti' deyiminden farklı olarak, devletin kimliğini vatandaşların ortak iradesine değil, açık bir biçimde etnisiteye oturtuyor ve bireyde henüz oluşmamış bir etnisitenin devlette olabileceğini varsayıyor.

Toplum kelimesinin ise bu denklemde hiçbir yeri yok. Ne var ki ‘devlet' adını taşıyan, duyguları, fikirleri, hayalleri olan bir kişi veya kurum da yok karşımızda.

Ancak rejim kendine has niteliğiyle devam edebiliyor, çünkü bazı kişi ve kurumların ‘devlet adına' düşünme ve davranma yetkisi bulunuyor.

Oysa meşruiyetin sağlanması açısından bütün bu işlerin ‘millet adına' yapılıyor olması da lazım. Çözüm ise basit: Türkiye'de ‘milletin devleti' değil, ‘devletin milleti' var.

Bu nedenle, Türkiye'nin sadece yeni bir anayasaya değil, daha da önemli olarak yeni bir devlet/millet felsefesine ihtiyacı var.

Normalleşmek, ancak bugünkü devlet/millet anlayışının mahkûm edilmesiyle mümkün olabilecek. Yeni anayasada yapılması gereken, ‘millet' kelimesini hiç kullanmamak, ‘Türkiye toplumu' ibaresi üzerinden yürümektir.

Bunun için de, kısa vadede aşılması gerekli olan çok badire var. Bunları oluşturan etkenler arasında, çatırdayan o eski yapının ürünü ve sahibi, TSK'dan MHP ve CHP'ye uzanan kurumlar ve bu toplumun tarihine özgü “ulusalcılık” ve “milliyetçilik”ten oluşan “Cumhuriyet” ideolojisi var.

Bu “badire”lerden kurtulup bu halkın belki de kendisini bir toplum olarak hissetmesi mümkün olabilir ve kim bilir ileride bir gün buralardan kendine has bir ‘millet' de çıkabilir.

*Prof. Dr. - Bordeaux IV Üniversitesi

http://www.zaman.com.tr/yorum_yorum-garip-turunc-turkiye-korkulardan-kurtulurken_2071294.html