Popüler Yayınlar

EZELİYET etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
EZELİYET etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ağustos 2013 Pazartesi

Ezeliyet ne demektir?


Kader meselesinin anlaşılamamasındaki en büyük sebep, “zaman” ve “ezel” kavramlarının birbiriyle karıştırılması ve yanlış değerlendirilmesidir.

İnsan, 


zaman ve mekân içerisinde yaşadığı için, her hadiseyi ve hakikati zaman ölçüsüne göre değerlendirmekte ve ezeli, zamanın başlangıcı zannetmekle HATA yapmaktadır.

İşte kaderi anlayamamak, 


böyle yanlış bir KIYASIN mahsulüdür.

Zaman, 


kâinatın yaratılmasıyla başlayan ve içerisinde hadiselerin cereyan ettiği soyut bir kavramdır.

Geçmiş, hâl ve gelecek olarak üçe taksim edilir. Bu taksim mahlukata göredir.

Yani asır, sene, ay, gün, dün, bugün, yarın gibi bütün kavramlar ancak yaratılmışlar için söz konusudur.

Ezel ise, 


zamanın başlangıcının evveli demek değildir. Ezelde geçmiş, hâl ve gelecek yoktur. Ezel bütün bu zamanların aynı anda görüldüğü ve bilindiği bir makamdır.

Dilerseniz şimdi, Allah’ın ezeliyet sıfatını misaller ile anlamaya çalışalım:

Misal-1:


Düz bir çizgi düşünün, bu çizgi zaman çizgisi olsun. Bu çizginin ortası ise şimdiki zaman, yani şu anda içinde bulunduğumuz an olsun. 


Bu çizginin solundaki nokta ise geçmiş zaman olsun. İşte bu noktada kâinat yaratıldı ve daha sonra ilk insan Hz. Âdem (a.s.). Ve o zamandan bugüne kadar yaratılan her şey, hâl ile geçmiş zamanın ifade edildiği bu iki nokta arasında var oldu.

Zaman çizgimizin sağındaki nokta ise gelecek zamandır. Bu nokta, kıyametinde ötesinde cennet ve cehennem hayatını içine alan sonsuzluk hayatıdır. 


Şu anda içinde bulunduğumuz hâl noktası ile gelecek zaman noktası arasında ise torunlarımız, onların torunları ve kıyamete kadar yaratılacak her şey hatta bunun da ötesinde öldükten sonra dirilme, hesaba çekilme, amellerin tartılması ve sırattan geçme gibi hadiseler var.

Ezel ise bu zaman çizgimizin, geçmiş noktasının sol tarafı değildir. İşte kaderi anlayamamamızın sebebi, ezelin burası olduğunu zannetmemiz ve ezeli, zaman çizgisi üzerinde bir yere oturtmamızdır.

Zira ezeli, burası zannettiğimizde Allah’ın yarını bilmesi için yarının gelmesi gerekecektir. İşte bu zan ve ezeliyet kavramını yanlış anlamamız ise şu soruyu sormamıza sebep olacaktır:

“Allah günahkâr olmamı yazmışsa benim suçum ne?”


Şimdi ezel kavramını, zaman çizgimizde resmettiğimizde bu sorunun ne kadar manasız bir soru olduğu anlaşılacaktır. İşte ezel bu çizginin üst kısmındaki noktadır. 


Geçmiş zamanın sol tarafı değil, bir zamansızlıktır. 

Hâl, geçmiş ve geleceği aynı anda tutan ve gören bir makamdır.

Dolayısıyla Allah bugünü gördüğü ve bildiği gibi, yarını da öbür günü de ve cennet ile cehennem hayatının yaşanacağı sonsuzluk hayatına kadar her şeyi de bugün ile birlikte görmektedir.

Allah için hâl, 


geçmiş ve gelecek gibi kavramlar yoktur. Bu kavramlar zaman ile kayıtlı olan bizler içindir.
Şimdi bu meseleyi diğer bir örnek ile inceleyelim:

Misal-2:


Şu tablo bizim zaman çizgimiz olsun. Ortası hâl yani şimdiki zaman, sol tarafı geçmiş zaman, sağ tarafı ise gelecek zaman. 


Şimdi şu zaman tablomuzun üzerine bir ayna tuttuk. Ayna, zemine yakın olduğu için sadece “hâl” aynada aksetti. 

Geçmiş ve gelecekten içine hiçbir şey girmedi. Şimdi aynayı biraz kaldıralım. Ve şu pozisyonda aynamızda hâl ile birlikte geçmiş ve geleceğinde bir bölümü aksetti. 

Aynayı biraz daha kaldırdığımızda, bir önceki pozisyonda aynada gözükmeyen geçmiş ve geleceğin bir bölümü daha onda aksetti. 

Demek aynayı kaldırdıkça, aynada gözüken zaman dilimi genişlemektedir. Şimdi aynayı en tepeye kaldıralım.

İşte bu noktada ayna hâl, geçmiş ve geleceğin tamamını içine aldı. İşte bu noktaya ezeliyet noktası denilir ki, üç zamanın tamamını aynı anda görmektir.

İşte “Allah ezelidir.” dediğimizde, Allah’ın bütün zaman ve mekânları aynı anda gördüğü, bildiği ve zaman kaydından münezzeh olduğu anlaşılır.

Misal-3:


Şimdi de ezeliyet kavramını başka bir misalde görelim. Erzurum’dan İstanbul’a doğru 3 vasıtanın yola çıktığını farz ediyoruz. 


Bu vasıtalardan bir tanesi İstanbul’a girmek üzere İzmit’te, diğeri İzmit’tekine kıyasla biraz daha geride Eskişehir’de ve 3. vasıtamızda ikisinin gerisinde Ankara’da olsun.

Şimdi bu üç vasıtaya dikkat ettiğimizde şunları görürüz: İzmit’te olan vasıtamız, Eskişehir ve Ankara’da olan araçlara kıyasla önde yani istikbaldedir. Zira onların geçeceği yollardan çoktan geçmiştir.

Eskişehir’de olan vasıtamız ise, İzmit’te olana göre geçmiştedir. Zira öndeki araç Eskişehir’den çoktan geçmiştir. Ancak Ankara’da olana kıyasla istikbaldedir. Zira daha bu araç onun mevkiine ulaşmamıştır.

Ankara’da olan vasıtamız ise diğer iki araca kıyasla da geçmiştedir. Zira bu iki araç da Ankara’yı çoktan geçmiştir.


Araçlar arasında geçmiş, gelecek gibi tabirler kullanılırken yukarıda olan ve üç vasıtayı aynı anda aydınlatan Güneş için zaman ifade eden bu tabirler kullanılmaz. 


Yani Güneş şuna göre geçmiştedir, buna göre gelecektedir, denilemez.

Çünkü Güneş bu üç vasıtayı aynı anda aydınlatmakta, ışığı ile üçünü aynı anda kuşatmaktadır.

İşte Güneş’in bu hâli, yani yerdeki vasıtalar için geçerli olan zaman kaydıyla kayıtlı olmaması ve üç zamanı aynı anda kuşatması ezeliyete misaldir.

Aynen bunun gibi, bizler de kâinatın yaratılmasıyla başlayan zaman yolunun bir noktasındayız. Bizden önce geçen her şey bize göre mazide, yani geçmişte kalmıştır.

Bugünden hatta bu andan sonraki zamanlar ve o zamanlarda yaratılacak mahluklar ise bize kıyasla istikbaldedir. Evet, şu anda bizim dedelerimiz geçmişte kaldılar.

Hâlbuki bir zaman, onların dedeleri de istikbalden torun bekliyorlardı. İşte dedelerimiz, kendi dedelerine göre istikbal olan zaman diliminde bu dünyaya uğrayıp teneffüs ederek maziye döküldükleri gibi, dedelerimize göre istikbalde olan bizler de bir gün maziye döküleceğiz. 


Ve bize göre istikbalde olan torunlarımız, hâle yani şimdiki zamana çıkacaklar.

Görüldüğü gibi, geçmiş, gelecek ve hâl gibi tabirler bizler için kullanılmaktadır. Hâlbuki her şeyi ve zamanı yaratan Allah için mazi, hâl ve istikbal gibi kavramlar yoktur.

O, misalimizdeki Güneş gibi bütün bu zamanları aynı anda ilminin ışığı ile kuşatmıştır.

O hâlde “Allah yazdı diye biz yapıyoruz.” denilemez, Zira Allah ezeliyeti ile bütün zamanları aynı anda kuşattığından bizim hür irademiz ile ne yapacağımızı bilmiş ve ne yapacaksak kader defterimize onu yazmıştır. 


Allah yazdı diye biz yapmamaktayız, bilakis biz yapacağımız için Allah yazmıştır.

Ezeliyet bahsini daha iyi kavrayabilmemiz için son bir misal daha vereceğiz.

Zira ezeliyeti anlamak, kader meselesini anlamanın anahtarıdır. Kader bahsinde bocalamanın en birinci sebebi Allah’ın ezeliyet sıfatının anlaşılamaması ve Allah’ın zaman mefhumu ile kayıtlı olduğunun zannedilmesidir.

Misal-4:


Bir şiirin tamamını bildiğiniz takdirde, sizin ilminizin, şiirin bütün mısralarına olan münasebeti aynıdır. 


Yani önceki misalde Güneş’in üç vasıtayı aynı anda seyretmesi gibi, sizin ilminiz de bütün mısralara aynı anda vâkıftır. 

Fakat şiirin mısraları için, kendi aralarında öncelik ve sonralık söz konusu olmaktadır.

Mesela, altıncı mısra; dördüncü mısradan sonra, onuncu mısradan ise öncedir. Siz şiirin ilk beş mısrasını yazıp altıncıyı yazmaya başladığınızda, artık beşinci mısra mazide kalmış, yazılmıştır. 


Altıncı mısra ise hâlde yani şimdiki zamandadır. Onuncu mısra ise henüz istikbaldedir. Yani daha vücuda gelmemiş ve yazılmamıştır. 

Hâlbuki vücuda gelmeyen bu onuncu mısra sizin ilminizde mevcuttur. O hâlde öncelik ve sonralık sizin ilminiz için söz konusu değildir.

Aynen bunun gibi, 19. asır ve o asırda yaşayanlar; 18. asra ve bu asırda yaşayanlara göre istikbalde, 20. asra göre ise mazidedir. 


Ancak zamandan münezzeh olan Allah için bütün bu asırlar; geçmiş, hal ve istikbal aynı anda ilim ve şuhud dairesindedir.

Demek “Allah’ın ezelî ilmi” dediğimiz kader, geçmiş zamanda yapılmış bir plan olmayıp zaman dışı bir plandır. Bütün geçmiş ve gelecek zamanları aynı anda tutan zaman üstü bir ilimdir.

O hâlde “Allah kaderimi yazmış, ben ne yapsam değiştiremem.” sözü son derece batıl bir sözdür. 


Zira Allah, bizim ne yapacağımızı bilmeden kader defterimizi yazmış ve bizi o yazıya göre hareket etmeğe mecbur etmiş değildir.

Bilakis, cüzi irademizle neyi tercih edecek ve hangi fiili işleyeceksek, ezeliyeti ile bilmiş ve kader defterimize yazmıştır.


Aslında mazeret olarak öne sürülen “Allah kaderimi yazmış, ben ne yapsam değiştiremem.” sözü temelde de yanlıştır. 


Çünkü kader defteri, Allah’ın ilminin bir tecellisidir. İlim ise zorlama sıfatı değildir. Bu yazı sadece bir beyandır.

Mesela ben şimdi şöyle bir yazı yazsam: “Siz yaklaşık 15 dakika sonra televizyonunuzu kapatacaksınız.” 


Şimdi siz 15 dakika sonra televizyonunuzu kapatsanız, diyebilir misiniz ki, “Eğer bu yazı olmasaydı ben televizyonumu kapatmazdım.” Elbette diyemezsiniz. 

Çünkü bu sadece bir yazıdır. Bir haberdir. Zorlama değildir.

Aynen bunun gibi, “Allah kaderimi yazmış, ben ne yapsam değiştiremem.” sözü de son derece yanlıştır. Bizlerin fiillerini Allah’ın ilmi yaratmıyor ki, ilmin unvanı olan kader defterini suçlayabilelim.


Bizim fiillerimiz Allah’ın kudretiyle yaratılmaktadır. İlmin bu yaratmada hiçbir tesiri yoktur.

O hâlde nasıl olurda biz, fiillerimizin icadında hiçbir tesiri olmayan kader defterimizi sorumlu tutabiliriz? Bu olsa olsa kişinin kendini aldatmasından başka bir şey değildir.

Zira bu sözü söyleyen kişiye deseniz ki:

“Niçin okula gidiyorsun, kaderini değiştiremezsin ki? Eğer kaderinde doktor olmak varsa, zaten olacaksın, bunun önüne geçemezsin, çalışmasan da doktor olursun. Yok eğer kaderinde doktor olmak yoksa beyhude yoruluyorsun!”

Ya da şöyle desek: 


“Niçin dükkânını açıyorsun ki, kaderinde bugün kazanmak varsa, o zaten sana gelir, dükkânını açmasan da olur. Yok eğer kaderinde bugün kazanmak yoksa dükkânını açsan da kazanamazsın, kaderini değiştirecek değilsin ya!”

Eğer ona bunları söylesek; kaderini değiştiremeyeceğini, bu yüzden okula gitmemesini ve dükkânını açmamasını tavsiye etsek, hemen savunmasını yapar ve der ki:

“Sen çalışacaksın ki, Allah versin.” Ama iş farzları eda etmeğe ya da haramlardan kaçmaya geldi mi, hemen kadere sığınır, teslimiyetçi olur, suçu kadere yükler. Bu kişinin kendisini aldatması değildir de nedir?

Hâlbuki ezeliyet bahsinde gördük ki, Allah bizi hiçbir günaha zorlamıyor. Sadece, zamanları ve mekânları kuşatan ilmiyle bizim ne yapacağımızı biliyor ve kader defterimize yazıyor.

Acaba günahımızı kadere yüklememize sebep olan ve “Allah kaderimi yazmış, ben ne yapsam değiştiremem.” dedirten şey:

Ne yapacağımızı Allah’ın ezeliyeti ile bilmesi mi?


Yani, eğer Allah bizim ne yapacağımızı bilmeseydi biz mesul olurduk da, bildiği için mesul olmayacak mıyız?

Günahını kadere yükleyen insan ne istediğine bir baksın! Ve bundan utansın!

Buraya kadar verdiğimiz misaller ile Allah’ın ezeliyetini anlamaya çalıştık. Ancak şu unutulmamalıdır ki, verdiğimiz bütün misaller, sadece akılların anlamaktan âciz kaldığı bir hakikati yakınlaştırmak için küçük birer dürbündür.

Yoksa akıllar, nasıl ki Allah’ın kudretinin ve azametinin büyüklüğünü hakkıyla anlamaktan âcizdir; aynen bunun gibi, Allah’ın ezeliyetini ve bütün zaman ve mekânlara ilminin aynı anda münasebetini de tam idrakten âcizdir.

Ancak şu sönük dürbünler bile, “Allah kaderimi böyle yazmış, benim suçum ne?” sözünün ne kadar batıl olduğunu anlatmakta ve meselenin tam anlamıyla anlaşılmasını sağlamaktadır.

Allah’ın ezeliyeti ile birlikte “İlmin maluma tabi olduğu” kaidesi de anlaşılınca göreceksiniz, kader hakkında cevapsız zannedilen bütün sorular, birden cevaplarını nasıl bulacaklar.

15 Mart 2013 Cuma

EHADİYET VAHİDİYET MESELESİ 1 - NAİL YILMAZ



“EHAD; ALLAH (CC) EHADDIR. Yani birdir, tekdir yegânedir, birliği ve tekliği eserleriyle bilinen, birliğine varlıklar tarafından şahitlik edilen, eşi ve benzeri olmayan dengi ve benzeri olmayan VAHİD-İ EHADDİR” (1) “

GİRİŞ BÖLÜMÜ

GENEL OLARAK EHAD ( EHADİYET)

Teknik tanım ve tarifler yaparak yazıya başlamak hem konuyu toplayıp özet yapması, dikkat yoğunlaşması sağlaması, hem de gelenekten olduğu için bu yolu seçme lüzumu hissettim ve böyle başladım.

 “EHAD; ALLAH (CC) EHADDIR. Yani birdir, tekdir yegânedir, birliği ve tekliği eserleriyle bilinen, birliğine varlıklar tarafından şahitlik edilen, eşi ve benzeri olmayan dengi ve benzeri olmayan VAHİD-İ EHADDİR” (1)

“İkinci bir tarife göre ise; İsim sıfat ve belirlemelerden hiçbiri söz konusu olmaksızın, bunların varlıkları kesinlikle dikkate alınmaksızın İlâhi Zata Tek, yegâne anlamında EHAD denilmiştir” (2)

EHADİYET ise, O’nun bu eşsizliğini ifade eden bir sıfattır. Daha mükemmeli tasavvur edilemeyen birlik, Ezelî ve Ebedî Tekliktir.” (3)

Allah’ın (CC) birliğini VAHDET terimiyle tarif eden âlimler, Vahdetin bir yönünü EHAD, öbür yönüne VAHİD derler. Dolayısıyla Vahdet, Ehadiyetle Vahidiyet arasında yer alır. Önce Ehadiyet sonra Vahidiyet gelir. Ancak her üçü de ezelî ve ebedî olduğundan, buradaki öncelik, sonralık zamanla ilgili değil aklî ve itibaridir... (4)

Ehadiyet veya Vahidiyet olarak ifade edilen Allah’ın birliği, sayı olarak ikinin yarısı anlamına gelen bir cinsinden, yani sayısal anlamda bir demek değildir. Çünkü sayı ancak O’nun yarattığı mahlûku ve mülkü için geçerlidir. Onun için İmam-ı Azam, Fıkh- ı Ekber’inde; “O’nun birliği, sayı yönünden değil, eşi benzeri olmaması yönünden bir demektir” şeklinde ifade etmiştir.

“ Bütün tefsirlerde sayı bakımından bir demek olmadığına dikkat çekilmiştir. O ancak Hu zamiri ile ifade edilir. O ancak O’dur.

Şûrâ sûresi 11. ayette de “LEYSE KE MİSLİHİ ŞEYÜN” (Hiçbir şekilde benzeri olmayan veya O’nun gibisi yoktur) buyrulmuştur.” (5)

 “Ehad ve Vahid’in her biri Ezeliyet ve Ebediyet manâsını ihtiva etmekle birlikte, bazı âlimler Ehadî ezeliyet, Vahidî de ebediyet manâsına tahsis etmişlerdir.” (6)

“Ehad Allah’ın zatı bakımından, Vahid ise sıfatları bakımından bir olduğunu gösterir. Çünkü Ehad, zat için düşünülebilecek adedi ve terkibi, cismiyet özelliklerini nefyetmek suretiyle Allah’ın birliğini ifade eder.”

“Vahid ise O’nun zatına ait sıfatların gerçekte çokluğu gerektirmediğini, O’nun sıfatlarıyla birlikte tek ve yegâne olduğunu ifade eder.” (7) 

 “Cenab-ı Hakkın, Vahid-i Ehad sıfatı, Zât-ı Sifatların ilkidir. Diğer sıfatlardan önce doğrudan doğruya Zatının sıfatlarıdır”. (8)

 “Ehadiyet, gerçek aşkın müteal, eşsiz ve birliğini ifade etmektedir. Bu şekilde mutlak bir tenzihe ulaşabilmek için Allah’ı müsbet (subuti) sıfatlardan çok, menfi (selbi) sıfatlarla nitelemek gerekir… Çünkü müspet sıfatlar bir anlamda tarif ve tahdit ifade eder. Selbi sıfatlarda ise böyle bir şey söz konusu değildir. Bu bakımdan mutlak bir tenzihe ulaşmak selbi sıfatlarla mümkün olmaktadır.” (9)

 “İleri seviyedeki îman mertebesindekiler, O’na mutlak sıfatı dahi vermezler. Çünkü O’na mutlak demek, O’nu mutlaklık kaydı altına almak demektir. Hâlbuki O mutlaklık dâhil olmak üzere, her türlü kayıttan münezzeh ve mukaddestir. Aslında bu mertebe karşısında en doğru şey susmaktır.” (10)

“Allah’a yemin ederim ki, gerek bu dünyada, gerekse ahirette, yani ihata ve kemal yoluyla Allah’ı Allah’tan başkası bilmez. Allah Mahiyetten münezzehtir. O Ehaddir ve kemiyetten münezzehtir. O Sameddir ve keyfiyetten beridir. O doğurmamıştır, bilakis O Mübdidir. Doğrulmamıştır, bilakis O Kadimdir. Hiçbir şey, Zât, sıfat ve ef’al itibariyle Allah’ın dengi olamaz…” (11)

NİÇİN RİSALE-İ NUR FARKLI BİR ESER?

Konumuzla ilgili birçok eser okudum. Çok farklı bakış açılarına rastladım. Bazı tarif, şerh ve izahlar ise Çok ilmi ve akademik dil ile yazıldığından benim sorularıma tam cevap vermiyordu.

Mesela bu esmanın en dar ve geniş dairedeki tecellilerini merak ediyordum. Bu ve diğer esma-i ilâhi ile bir kul olarak hiçbir zaman kopmaması gereken bağımı nasıl sağlayabilirdim? İtikadî ve ameli hayatımıza yansımaları, tesirleri ve düşebileceğimiz bu konudaki hata ve vartalarımız neler olabilirdi ve nasıl kurtulabilirdim?

İşte tam bu sırada Risale-i Nur Külliyatı imdadımıza yetişiyor. O yüksek hakikatleri bizim yanımıza getirip, yaramıza merhem oluyor. Şimdi bu konudaki tespitlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum:

 VE SIRR-I EHADİYET:

1-Zerrenin sükûnunda ve hareketindeki tevhid tecellilerine, 

2-İnsanın yüzünden arz simasına, oradan da kâinat simasındaki Ehadiyet tecellilerine, 

3-İsm-i Âzamdan, hayatın bir nokta-i mihrakiyesi olmasına,

4-Ukde-i hayatiye denilen çekirdeğin ağaç üzerinde tasarruf ve işleyişinden,

5-Ruhun beden üzerindeki hâkimiyetine, 

6-Musibetler ve belâlar içindeki insanın imdadına yetişilmesinden, ubudiyetle gaibane ve hazırane muhatabiyet makamlarına,

7-Görmek ve görünmek sırlarına,

8-Akrabiyet sırrının inkişafından, Miraç ile çıkılan yolculukta, Kelamullah’a ve Rüyetullah’a mazhariyet hakikatlerine,

9- Ehadiyet dairesinin kesret dairesinin müntehası olmasından, bütün Esma-i Hüsnayı içine almasına,

10-Güneşin arz ve âlemine tecelli ve intişarıyla, ehadiyet ve vahidiyet hakikatlerine modellik etmesinden, zamandan ve mekândan münezzeh olan Cenab-ı Hakkın bütün kâinata olan hâkimiyet ve tecellilerine varıncaya kadar bütün hakikatli sırlarlar,

11- İki dünyamızı nurlandıran derin manâlar Sırr-ı Ehadiyetle formüle edilerek şerh ve izah edilmiştir. (12)

Ehadiyet tecellisi ve sırrı bütün kâinatta tecelli etmekle beraber, insanda bu tecelli ve tezahür en azam mertebededir. Çünkü bu kâinatın en önemli yaratılış maksadı da insandır.

Tezahür-ü Rubibiyete karşı insanın vazife-i asliyesi, ubudiyet-i külliye-i insaniyedir.(Şualar-966, 970, 898) Madem merkezde insan var, hilâfet-i Kübra vazifesi ona verilmiş, o zaman bu Kâinat Halikı’nın mevcudat içinde en çok nazar-ı dikkatini çeken insanla daha farklı ve daha yoğun ve de daha özel bir muamelatı ve tecelliyatı olmalıdır ve de vardır.
 
Kâinata denk bir tezahür ve tecellilere, nokta-i mihrakiye olan insanda, kulluk ve ubudiyet âyinesinde ne kadar bu isim ve sıfatlara mazhariyet kesbederse, kurbiyete belki de akrebiyetin inkişafına nail olabilirse daha bu dünyada iken bile, miraç merdiveniyle O’na ulaşıp sırr-ı Ehadiyet ile Kelâmına ve Rüyetine mazhar olabilir ve olmuşlardır da.

Risale-i Nur’da, özellikle Sözler, Mektubat, Lemalar ve Mesnevi-i Nuriye gibi eserlerde bu hakikatlere yer verilmiştir.

Meselâ, celal ve haşmet noktasında vahidiyet göründüğü gibi (afakî tecelli) cemal ve rahmet noktasında dahi, o derece sanat-ı camia içinde, hadsiz enva-i nimeti anlayacak, kabul edecek, isteyecek, cihazat ve aletler(insanda) vardır ki, bütün kâinata tecelli eden bütün esmanın cilvesine mazhardır. Adeta bir nokta-i mihrakiye hükmünde, bütün esma-i hüsnayı birden mahiyetinin âyinesinde gösterir ve onunla Ehadiyet-i ilâhiyeyi ilân eder.(Mektubat-455, Mesnevi-1325-1353)

Cenab-ı Hak bu âlemin nizam ve intizamı noktasında Hakîm ve Alîm isimleri muktezasınca “İsim ve sıfatlarının iki nevi tecelliyatı var. Biri vahidiyet ve vesait perdesi altında ve bir Kanun-i umumi suretinde tasarrufatıdır. İkincisi, Ehadiyet sırrıyla perdesiz doğrudan doğruya hususi bir teveccühle tasarrufatıdır.

Ehadiyet sırrıyla doğrudan doğruya olan ihsanı ve icadı ve kibriyası ve vesait ve esbabın mezahiriyle görünen, asar-ı ihsanından icad ve kibriyasından daha büyük, daha güzel, daha yüksektir.(Sözler-282)

İşte bu sırr-ı Ehadiyet diğer varlıklar içinde çok önemli olmakla beraber, halife-i arz ve emanet-i Kübra ile tavzif edilen insan için çok daha önemlidir.

Meselâ, celal ve kahhar isimlerinin tecellisi olan belâ ve musibetler gibi, umumi âdetullah kanunlarının icraat ve işleyişine sırr-ı Ehadiyet o musibete düşen efradın feryatlarına ve beliyyelerine giriftar olan eşhasın istiğaselerine yetişir. Onların imdadına koşar. İşte buradaki feryatlara cevap verme ve imdada koşma, Vahidiyet tecellisi değil, perdesiz vasıtasız, doğrudan doğruya hususi bir teveccühü olan sırrı-ı Ehadiyet tecellisidir.(Şualar;860)

Üstad hazretleri 33. sözde Cenab-ı Hakkın Sırr-ı Ehadiyetle bütün sesleri, duaları, feryatları işitip cevap vermesini şöyle izah ediyor. “İnsanın nasıl ruhu bütün cesedine öyle bir münasebeti var ki bütün âzasını ve eczasını birbirine yardım ettirir. 

Vücud-u harici giydirilmiş olan ruh onların idaresinde (sırr-ı Ehadiyetle) manevi seslerini hissetmesinde, birbirine mani olmaz. İsterse bedenin her cüzüyle bilebilir, idare edebilir. 

(Aynen öyle de) Elbette âlem-i ekber olan kâinatta, O Zat-ı Vacib-ül Vücud’un irade-i külliyesine ve kudret-i mutlakasına, hadsiz fiiller, hadsiz sadalar, hadsiz dualar, hadsiz işler hiçbir cihette O’na ağır gelmez. 

Birbirine mani olmaz, O Halik-i Zülcelali meşgul etmez, şaşırtmaz. Bütününü birden görür, bütün sesleri birden işitir… Ve hakeza.” (Sözler,316) 

Nasıl ki âdetullah namı altında külli kanunların icraatı ve işleyişi hengâmında belâ ve musibetlere müptela olanların imdadına sırr-ı Ehadiyet yetişdiği gibi, bazen de bütün kâinata tecelli eden enva-i Cemalini ve tecelli-i muhabbetini, bir âyinede, bir sahifede, bir noktada sırr-ı Ehadiyet ile görmek ve göstermek istiyor. ( Sözler-260)

O zaman da levleke levlak sırrına mazhar, habibi edibini “O abdi mahsusunu Burak’a bindirip kat-ı meratib ettirerek… Daireden daireye, Rububiyet-i İlahiyeyi temaşa ettirip...” (sf-255

“Şecere-i hilkatın bir meyve-i münevveri derecesinde olan, O zat-ı kutsinin kalbini, o şecerenin hakaik-i esasiyesini istiab edecek bir fıtratta halkedip, ta Kab-ı Kavseyne cıkarmış.” Sf-260  

Ehadiyeti ile Rüyetine mazhar kılarak, Kelamıyla taltif edip fermanıyla tavzif etmiştir.” Sırr-ı Ehadiyetini Cemal ve Vedud âyinelerinde görüp göstermiştir… 31.Söz. sf-255

Efendimizin (ASM) Risalete inkılâp etmiş Velâyet-i Ahmediye ile açmış olduğu bu yoldaki kapıyı dönüşünde açık bırakmış, ta ki ümmetinden kurbiyeti kesbedenler veya akrebiyetin inkişafına mazhar olanlara ve ona ittiba etmek isteyenlere bir davetiye olsun, kapıyı kapalı görüp de yeise düşmesinler diye…

Efendimizin(ASM) en büyük mucizelerinden olan mirac yolculuğu ile elde edilen yakınlık kurbiyetten ziyade, akrebiyet-i İlâhinin inkişafıdır... Çünkü Risalette zıl olmadığından dolayı, buradaki mazhariyet, perdesiz, doğrudan doğruya sırr-ı Ehadiyetin inkişafı olan, Zât-ı Ahmediyenin, risalete inkılâp etmiş olan, şahsiye-i manevisine veya Hakikat-ı Muhammediyeye olan teveccüh ve tecellisidir.

Kurbiyet sırr-ı Vahidiyete bakar vesait ve esbab perdesi altında, velâyet ayağıyla seyri sûlûk eder. 

Akrebiyet ise Ehadiyet tecellisine mazhardır. Berzah tarikine uğramayarak doğrudan doğruya zahirden hakikate geçer.

Bütün bunlardan sonra diyebiliriz ki “ Tevfik-i İlâhi refiki olan adam, tarikat berzahına girmeden, zahirden hakikate geçebilir. Seri-üs seyr olan bu zamanın evlâdına(Risale-i Nur gibi) kısa ve selâmetli bir tariki ihsan etmek Rahmet-i Hakimenin şanındandır.(Mesnevi –sf-1354)

Bununla beraber; Risale-i Nur ve nur talebeleri hizmet-i îmaniye ve Kur’aniye cihetiyle sırr-ı Ehadiyete mazhariyetle beraber, Resül-ü Ekrem (ASM) manevi miraslarından, Velâyet-i Ahmediyeden ziyade, Risalet-i Ahmediyeye varisidirler, denilebilir.(15. Mektup;31.Söz)

Bu bölümle alâkalı son olarak, Mevlana ve İmam-ı Gazali’nin kurbiyetle alâkalı tesbitlerini zikredip bu bahsi bitirelim. Mevlana hazretleri diyor ki; Kurb ne yukarı çıkmak ve ne de aşağı inmektir.(Bak Mesnevi –MEVLANA-11. cild. 1160 aşağıya inmek) Allah’a olan kurbiyet varlık kaydından (Ene ve enaniyet) kurtulmaktır. 

İmam-ı Gazali ise kurbiyete üç ayrı tarif getiriyor;

“a)Filozoflarda kurbiyet; İttisal veya Hûlûl (Panteizm)

b)Sufilerde, tasavvufda kurbiyet; Fena, O’nda fani olmak

c)Kelâmcılarda ise kurbiyet; Kulun sonsuzca Allaha yaklaşmasıdır.” (Marifet ve İbn-i Arabî sf-93- Seyfullah Sevim)

Risale-i Nur mesleğinde ise; Kâinat kitabını ve Risale-i Nuru mütalaa ile îmanımızı ilmel yakîn, aynel yakîn ve hakkel yakîn mertebelerine terakki ile sırr-ı Ehadiyetle akrabiyeti İlahinin inkişafına mazhariyet kesbederek kurbiyet kazanılması olmalıdır.

Dipnotlar:

1-   S.KÖSMENE –Esma-i Hüsna sf: 118.

2-   Diyanet İslâm Ansiklopedisi I. Cildi.

3-   “              “         “              “   “    sf:485.

4-   ”               “          “             “   “    “  483 Vahid ismi Kur’an’da 21 defa geçmektedir.

5-   Hakdili Kur’an Dili- E.Hamdi Yazır-10. cild 59-63-85.

6-   Diyanet İslâm Ansiklopedisi 1.cildi-sf; 483.

7-   “               “        “                “ “     “  “

8-   İbni Kayyım Cevziyye (Elmalı-Hak Dili Kur’an Dili -10. cildi, sf; 81)

9-   Akaid kitaplarında üzerinde ittifak edilen genei tariflere göre ;

TENZİHİ SIFATLAR; Ulûhiyet akidesini belirleyen ve selbi terimiyle de anılan bu sıfatlar acz eksiklik ve yaratılmışlık gibi ulûhiyete nisbet edilmesi mümkün olmayan kavramlardır.

Bu tarife göre tenzihî sıfatlar Allah’(CC) ın ne olmadığını anlatan sıfatlardır.

SÛBUTÎ SIFATLAR( Hay, Âlim, Semi, Basir, Kadir, mürid, ve mütekellim) Bunlara Sıfat-ı Seba denir. 

Bu isimler O’nun zâtına nisbed edilerek Rabbimizin ne olduğunu ifade eden sıfatlardır.

Âlimlerimiz, birinci guruptaki isimlerle akaîd ve îman konusuna, ikinci guruptaki isimlerle ise amel ve ibadet konusuna vurgu yapmışlardır... D.İ.A 2. CİLD. SF;490.10- Diyanet İslâm Ansiklopedisi 1. cildi sf; 484.

11- Mearicil Kuds –İmam-ı Gazali-sf; 180.

12- R.N ‘DAN CEVAPLAR ARANACAK KONULARDIR.