Popüler Yayınlar

YRD. DOÇ. DR. MİMAR AHMET TURAN KÖKSAL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
YRD. DOÇ. DR. MİMAR AHMET TURAN KÖKSAL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Haziran 2013 Perşembe

Dersâdet’e plan, Asitane’ye huzur

1 Haziran 2013
 
İstanbul hakkında ezelden beri çok şey söylenmiştir. Hatta Napolyon’un “Tüm dünya tek bir devlet olsa başkenti İstanbul olurdu.” sözünü de hatırlatabiliriz.

Ancak şimdi, bu güzide şehrimizi başkalarının lafları ile övmek yerine daha gerçekçi yaklaşımlarla, bundan sonra da aynı övgüleri alacak şekilde korumak ve geliştirmek gerekli. İstanbul, özellikle son beş yıldır birçok farklı durum ve projeyle haber sayfalarının manşetlerini işgal ediyor. Hatırlayalım; üçüncü köprü yapılıyor, ihale edildi, temeli törenle atıldı.

Silüeti bozduğu aşikâr betondan köprünün böyle çirkin taşıyıcılar olmadan da tasarlanabileceği defalarca kanıtlanmışken, Haliç'teki köprünün inşaatı inadına her türlü eleştiriye kapalı şekilde, yangından mal kaçırır gibi sürüp gidiyor.

Bir anda İstanbul'da yapay bir kanal projesi gündeme geliyor. Çamlıca'ya İstanbul'a yakışır, simge yapı olacak, gururlanacağımız bir cami yapılacak deniyor, bu fırsat skandal olarak tabir edilebilecek “yarışmamsı” bir durumla heba ediliyor.

Ecdat mirasının -o mirasın içerdiği her türlü incelikten yoksun– betonarmeden taklidi yapılıyor. Osmanlı zamanının yapım teknolojisinin gerektirdiği fonksiyonel detaylar, süs niyetine tekrar tekrar kopyalanıp yapıştırılıyor, yani kopya bir cami yapılıyor.

Ne yazık! Simge yapı olamayacağı besbelli ve 2010'lu yıllarda İslam mimarisine bu topraklardan katılmış bir değer sayılamayacak.

Böyle bir fırsatımız varken hem de yine “en doğrusu budur” inadıyla, milletin elinden değerli bir camiye kavuşma hakkı alınıyor. Şimdi de Taksim'in yayalaştırma projesi hakkında olayları haberlerde duyuyoruz.
Bir şehrin planlaması ne kadar siyasi olmalıdır?

Sorulması gereken ilk soru bu. Kent parçasında dinî yapı yapılması kararının, şehircilik kurallarına dayanan oranlara sadık kalarak yeşil alan bırakılmasının, trafik ve yayalaştırma kararlarının siyaset üstü bir konumu olmalıdır.

Siyaseten kim iktidarda olursa olsun, birkaç ufak değişiklik içerse bile kararlar aynı olmalı, kamu yararına şekillenmelidir.

Çok önemli olduğu halde araştırılmadan, çalışılmadan alındığı belli kararlar, Kamu İhale Kanunu'na uygun yaptırıldı diye meşruiyeti ve tasarım kararları sorgulanmayan ısmarlama Topçu Kışlası Projesi…

Daha fenası, çoğu şehrimizin çağdaş bir planı yoktur ki siyasî mi, değil mi sorusu sorulsun. İstanbul'un bir planı var ama günde yaklaşık üç kere ve yılda bin kez değişmekte.

Revize, ek imar planları, tadil notları, itirazlar, yürütmeyi durdurmalar, yürütmeye yeniden koymalar, üst üste bine bine garip bir durum ortaya çıkmakta. Tabii ki bir plan var, sorulduğunda çıkartılır ortaya konulur resmi olarak ama yukarıdaki endişelerimizi karşılayamaz durumda.

"İMP" kısaltmasıyla tanınan, tam adı ise "İstanbul Büyükşehir Belediyesi Metropoliten Planlama ve Kentsel Tasarım Merkezi" olan bir kurum kapatılmıştır. Hatta Belediye'nin sitesinde 19.08.2009 tarihli “İMP, Türkiye'nin planlamasına talip” başlıklı haber ise kötü bir şaka gibi hâlâ durmaktadır.

İstanbul'un bir planlama ofisi dahi yoktur. Belediye'de tabii ki böyle bir daire vardır ama etkin ve yetkin olup olmadıklarını sorgulamak gerekebilir. Bu eksikliği gözler önüne serip, İstanbul'daki Cumhuriyet sonrası ilk plana değinelim.

Özel davetle ülkemize gelen Fransız mimar Prost, önemli kararlar vermiş ve bu kararların çoğu uygulanmıştır. Bunlardan en önemlisi tarihî yarımadadaki üç kat kısıtlamasıdır.

Ayrıca Vatan ve Millet caddeleri gibi açılan büyük yollar için yapılan tahribatlar da bilinmektedir. Herhangi bir yol üstüne olmadığı halde bir şekilde sökülen Karaköy'deki Ahşap D'aranco'nun Camisi Kınalıada'ya monte edileceği ileri sürülüp uzun süre depoda tutulmuş sonra da koskoca cami zayi olmuştur.

1943 yılında da artan nüfus dikkate alınarak bir metro önerisi getirmiştir. Beyoğlu ile tarihî yarımadayı birbirine bağlayacak bu hattın bazı yerlerinde yokuş çıkabilmesi için dişli tekerlekli çekiciler düşünülmüştür. Şimdiki metronun güzergâhına benzer haldedir.

Prost çok eleştirilir. Bazıları, “Türk plancı yok muydu, Fransız geldi?” derken bazıları ise “bir şeyi baştan yapmaktansa, bir kısmı yıkarak yapmanın daha kolay olduğu” düsturu ile hareket ettiğinden, birkaç iyi kararının dışında yıkımlarla çok fazla önemli eseri yok ettiğini ileri sürerler.

Açıkçası bu kişinin milliyetinden öte, yıkım kararları hele hele 1806'da yapılan Topçu Kışlası'nın yıkımı büyük hata olarak kabul edilir. Bu kışla şu anda yerinde olmadığı halde tescillenmiş durumda. Yeniden yapılacak; yeni fonksiyonunun da ticarî ve konut amaçlı kullanım olacağı söylenmekte.

İşte bu Prost'un yıkım kararından daha kötü bir karar! Yeni yapılacak bina hakkında sağlıklı bilgi bulabilmek ve Kışla'nın yapıldığında nasıl olacağını ve fonksiyonunu yetkililerden öğrenmek neredeyse imkânsız. Kentin en önemli yeri için şeffaf bir halk bilgilendirmesi yapılmadı. 

Elimizde çözünürlüğü oldukça düşük bilgisayardan alınmış 3 boyutlu görüntü var, o kadar. Ağaçların kesimi ya da iddia edildiği gibi yer değiştirilmesi bir gece yarısı operasyonudur.

Bir belediye, kendi yönetimindeki şehirde, ancak kapatılması büyük trafik sıkışıklığına sebep olacak bir yol çalışması yapacaksa gece yarısı çalışır.

Bu işin böyle garip bir saatte yapılması Belediye'nin tepkilerden korktuğunun en önemli göstergesi. Tepkilere karşı siyasî erk, “Kışla için karar verdik yapılacak.” demektedir. Bunun için ayrıca tarihe bakılması gerektiğini belirtmektedir.

Bakalım: 1806'da Topçu Kışlası yapılmadan önce 1786 tarihindeki haritalar şimdiki durumla çakıştırıldığında, Taşkışla'nın kuzeybatı kulesinden Taksim'deki heykele bir çizgi çekildiğinde Gezi Parkı çaprazlamasına kesilecektir.

Bu alanın kuzeydeki parçası Ermeni Mezarlığı'dır. Tarihe uyalım derken nereye kadar geri gidilmelidir, keyfii davranılabilir mi?

Bir karara tepki gösterenleri biber gazı ile eğitmek mümkün olmayabilir. Keza yabancı basın tek bir fotoğraf karesi ile durumun vahametini dünyaya duyurmayı seçebilir.

 Bazı çevrelere göre tarihe geri dönme isteği olarak savunulan bu faaliyet, bölgedeki tek yeşil alanın betonarme bina ile kaplanılmasıdır. Son olarak düşünülmesi gereken; Taksim'e cami yapılmasını isteyen milyonlarca kişi bulunabilir.

Peki, Gezi Parkı'na Topçu Kışlası'nı yapmakta diretenler, size soruyoruz; yine aynı İstanbul'da buraya AVM ve rezidans yapılmasını isteyen bin kişi bulabilir misiniz? 

Ayrıca bulduğunuz bu bin kişinin çıkarı neden milyonlarca kişinin önünde?

Neden?

Yrd. Doç. Dr., Mimar, Zirve Üniversitesi

11 Nisan 2013 Perşembe

Selçuklu-Osmanlı sentezini aşmak (2)


7 Nisan 2013
 


Şu anda çağdaş Hollanda mimarlığı ile Çek mimarlığı arasında ne fark vardır? Ya da çağdaş İspanyol mimarlığı ile Güney Afrika'daki mimarlık arasında… 

Diyelim ki Sidney'de yapılan bir ofis binası ya da anaokulu belki de bir kilisenin İskandinavya'dakinin yalınlığından farkı olmayabilir.

Yerel duruma göre farklılıklar içerebilir ama doğru oran ve tasarım kriterlerine sahipse iyidir ve bir endişe ile tasarlanmışsa evrensel olarak estetiktir. Kısacası özgün örnek bulmakta ülkemizde olduğu kadar zorlanmayız. Çağdaşlık ve özgünlük, bu iki kavram mimari kazançtır ve her yerde değerlendirilebilir.

Çoğu şeyde dünya standartlarında değere sahip olma arzulanan bir durumken, mimaride uluslararası değerde olmak çok kötü bir şey midir, sorgulanmalıdır.

Kısaca, tekrara kaçmak pahasına söylenebilir ki; eskiye özenen bir tipin belirgin grafik öğelerinin (genelde süslerin) kopyalanması ile ortaya konulan aynılaştırılmak yerine binaların, özgün, çağdaş ve estetik olması daha önemli değil midir?

TOKİ, bugün Van'da da aynı toplu konut blokunu yapar, sonra onun aynısını on kat büyütür Osmanlı'nın en güzide şehri Yeşil Bursa'nın ortasına koyar.

Gaziantep'teki de aynı binalardır, Antalya'daki de... Daha kendi şehirlerimizde yerel dinamikler ve özelliklere uygun özgün konut yapamazken, “millî mimari” diye “Osmanlı-Selçuklu karması” getirme iddiasına sarılmak büyük tezattır.

Kısacası böyle inat edersek, tip projeler kervanına bazı süsleme öğeleri oturtup “işte ecdadımızın projeleri” diye haksız yere iddialara sahip olmaktan ileri gidemeyiz.

Günümüzde bu kadar gelişmiş yapım teknolojileri varken Mimar Sinan gibi 160'tan fazla yetenekli mimarı himaye eden adeta bir ekol, bir mimarlık mühendislik üniversitesi rektörü gibi çalışmış, İslam mimarisini farklı bir yere getirebilmiş öngörüsü yüksek biri kendini geliştirmez miydi?

Yine kubbe mi yapardı ya da minareye başka bir form getiremez miydi?

Her ne kadar geniş tabanlı bir “sosyal araştırma” yapılmamış bile kolaylıkla görülebilir ki, genel olarak milletimiz kendi çağdaş mimarlarına biraz kırgın ve belki de kızgındır.

Mimar Sinan gibi bir dâhi İstanbul'u ihya etmiş, silüetini belirlemişken, şimdiki şehirlerin durumu ne fenadır.

Hâlâ mekânları kimlikleyecek, sorulduğunda tarihî mekânların dışında, çağdaş bir örnek göstermeyi hak edecek, şehrin simgesi olacak kadar güçlü tasarımlar yapan mimarlarımız yoktur.

Mimarların kasıla kasıla verdikleri örnekler de hiç güzel değildir zaten. Camiler cami gibi olmalı, kamu binaları saçaklı ve taçkapılı olmalıdır.

Ayrıca neden pencereler kemerli, çatılar kubbeli değildir. Yeni mimarlara cami de, kamu binası da yaptırmaya gerek yoktur.

Eskiye özendiğimiz, bize belletilen kusursuz Osmanlı anıt yapılarının betonarmeden kopyaları olmayacaksa, olmasa da olur. Kısaca Mimar Sinan'dan sonra bu millet bir mimar çıkartamamıştır.

Peki akılda uluslararası boyutta başarılı matematikçi, felsefeci, sosyolog, biyolog, atlet, şarkıcı, ressam, fizikçi ya da kimyacı var mıdır?

Her gün kullanılan 10 liralık banknotların arkasındaki adam kimdir diye çoğu kimseye sorsak, Arf Teoremi'nin sahibi Cahit Arf bilinmediği gibi, 20 liralık banknotun arkasındaki Mimar Kemalettin de bilinmez.

Zaten Mimar Kemalettin'in şu anda Gazi Üniversitesi rektörlük binası olarak kullanılan binası da paranın arkasında biraz özensizce perspektif hataları ile çizilmiştir. Kısacası mimarlar gibi başka konularda başarılı olan kişiler de akılda değildir.


Ülkemizde kimsenin memnun olmadığı mimarinin suçlusu mimarlardır. Suçluyu bulduk da, zengin bir muhitte 15 katlı bir apartmanda milyon lira eden daireye özenmek belki de almak için on yıllarca fahiş faizli kredi borcuna girmek, daireyi alınca da ilk iş balkonunu plastik doğramayla kapatanın suça ortaklığı yok mu?

Şehirden şikâyet edip, kendisine bir kat fazla versin diye siyasiyi sıkıştıranlar, Mimar Sinan dışında mimar görmezler etraflarında.

Deprem korkusu unutuldukça kat yüksekliğinin artması da, imar affının istenmesi de olağan karşılanır.

Bayındırlıktan sorumlu bakan, yoğun işi olmasına rağmen yarışma! ile elde edilmiş bir binanın haline “Osmanlı-Selçuklu” tadı katmak için müdahil oluyor ve sonra yaptığı değişiklikleri basına rapor olarak veriyorsa, ciddi bir sorun var demektir.

Maliyeden sorumlu bakanın bilgisayarlı muhasebe kursundaki eğitmenlerin dersi nasıl vereceklerine karışmak gibi bir durumdur bu, zaten teşbihte hata olmaz.

Yani mimarları serbest bırakıp gerçek bir yarışma ortamında çalıştırılsa, belki de aynen New York'ta yıkılan Dünya Ticaret Merkezi binası için halkın da dahil olduğu gibi bir seçim süreci yaratılsa özgünlük yakalanabilirdi.

Fakat “cami cami gibi” çıkmayabilirdi. Önce caminin nasıl olacağını belirleyip, sonra yarışma açıp, yarışmada ikinci olanı da düzeltmek gereklidir. Mimarî görüş ve özgünlük bu kadar önemsiz bir detaydır.

Çamlıca Camii sadece bir bina değil, bir milletin mimarî açıdan çağı ile muhasebesidir. Şu kadar yükseklikte, şu kadar beton, şu kadar demir kullanılmış, şöyle heybetli, bu kadar muhteşem, şu kadar milyon dolara mal olan…

Bu istatistiki bilgiler Allah'a yakarmak için yapılan bir toplu ibadet mekânının fiziksel özellikleridir. Bunlarla övünmek yerine zor olanı tercih edip özgün ve değerli bir şey çıkartmaktan körü körüne kaçmak kime yakışır? Fırsatı kaçırdık.

Belki de sadece cuma ve bayram namazlarında dolup büyüklüğü ancak o zaman işe yarayan devasa bir yapı olması yerine şehre gelenlerin, sürdürebilirlik, verimlilik, teknoloji ve özgün İslam mimarî örneği olarak kabul edip uğrak yeri sayacağı, simge yapı olması sağlanabilirdi.

“Her yerden görülebilmesi ve Osmanlı-Selçuklu mimarisini taklit ederek yüceltileceği!” iddia edilen bu bina yerine, İslam ülkelerine de örnek olacak kadar değerli bir sonuç ortaya çıkartılabilirdi.

Suriçi'nde Sultanahmet, Ayasofya, Rüstempaşa ve bir de üzerinde Süleymaniye görmüş herhangi bir yerli ya da yabancı turist, Osmanlı-Selçuklu sentezi rötuşlara sahip bu betonarmeden taklit camiyi görmek için heyecanlanır mı ve orijinal güzellikleri görmüşken hem de bu yapıyı ziyaret için zaman harcar mı? Böyle bir camiye sahip olma hakkını, milletimize kim iade edecek?

*Yrd. Doç. Dr., Mimar, Zirve Üniversitesi


http://www.zaman.com.tr/yorum_selcuklu-osmanli-sentezini-asmak2_2074920.html

Selçuklu Osmanlı sentezini aşmak

6 Nisan 2013

Mimari mirasımızın, günümüz çağdaş Türk mimarisine oldukça ağır bir yük getirdiği kabul edilmesi gereken bir gerçektir. 

Öyle ki, mimarimiz, ne reddimiras yapıp kendi ayakları üstünde durabilmiş, ne de bu mirasa tam manasıyla sahip çıkıp, geliştirilebilmiştir.

Zaten 1800'lerden beri Batılılaşma sürecinin belki de en acımasız olarak etkilediği alanların başında gelmiştir. Kısacası Türk mimarisinin, ecdat ile bağı, kör bir bıçakla kesilmiş, yaralar doğru dürüst kabuk bağlayamamış, kemikler de yanlış kaynamıştır.

Sorgulamadan Batı mimarisine özenmenin aşındırıcı etkileri de olmuştur. Örnek olarak ilk akla gelen, birkaç kuşak Balyan Ailesi'nin mimarı olduğu şatafatlı binalardır.

Çoğunluğu saray ve kasırlardan oluşan bu binaların dışında barok türü süslemeler camilerde dahi kendini göstermiştir.

Koskoca yüzyılda mimari üretim Avrupa'da ne varsa aynısının taklidi şeklinde gelişmiştir. Bu kadar pahalı ve gereksiz süslü binalar yüzünden Osmanlı Devleti 1872'de Sarkis Balyan'a borçlarına karşılık Boğaz'daki adayı hediye etmiştir.

Sonları çeşitli sebeplerle el değiştirmiş, kömür deposu, Şirket-i Hayriye vapurlarının yakıt deposu olmuştur. 1957 yılında 150TL'ye Galatasaray satın almıştır, Sarkis Adası denilen bu yeri.

Barok mimari örnekleme furyası, 1908-1930 arasındaki “Birinci Millî Mimari Akım”a yerini bırakmıştır. Örnek: Vakıf Hanları, Beşiktaş İskelesi, Büyük Postane, Ziraat Bankası, Bebek ve Bostancı camileri...

Bu akım, hem yerel hem de klasik Osmanlı yapılarında yer alan mimari öğelere ve süslemelere önem vermiş, “Neoklasik Türk Üslubu” diye de adlandırılmıştır.

Genelde kamu yapılarında uygulandığından “Osmanlı Canlandırmacılığı” olarak da adlandırılır. Sonra Erken Cumhuriyet Dönemi Modernizm'i damgasını vurmuştur.

Örneğin, Ankara Garı, Florya Köşkü gibi binalar. Daha sonra 1940-50 arasında İkinci Milli Mimari Akımı ortaya çıkmıştır. “Yeni yöreselcilik” de denen bu akımda, cephelerde kesme taş kullanılmış, süsleme öğelerine daha az başvurulmuştur.

Örneğin, İstanbul Radyoevi, Anıtkabir, İstanbul Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi, Ankara Opera Sahnesi gibi binalar...

Sonunda Kocatepe Camii bir dönüm noktası olmuştur. 1957'de yarışmayla elde edildiği ve sonra inşaatı başladığı halde, temelleri dinamitlenmiş ve 1967'de şimdiki cami ortaya çıkmıştır.

Altında da çok büyük bir mağaza bulunmaktadır. Klasik tür Osmanlı cami planında, yüzlerce metrekarelik tek mekânlı AVM bulunur ya, o yüzden!

Bazı mimarlar, dinamitlerin, sadece binanın temellerine değil, Özgün Türk cami mimarisine konulduğunu iddia etmektedirler. Çok tartışılabilecek bir konu olsa dahi, sonuçta “çağdaş millî mimari”nin özgünleşmesini baltalayan bir karardır.

Ankara'nın simgesi olacak bir cami kazanmak yerine, klasik Osmanlı cami tipinin betonarme bir kopyası ortaya çıkmıştır. Altmış yıl sonra yine Çamlıca'da aynısı yapılmaktadır.

Sedad Hakkı Eldem, Turgut Cansever, Seyfi Arkan gibi bazı mimarların, bazı çalışmaları varsa bile, bunların “millî” bir mimari ortaya konmasında tek başlarına yeterli olduğu söylenemez.

İstanbul Hilton, Kızılay Emek İşhanı, İstanbul Belediyesi, Ceylan Otel İstanbul,  İMÇ ve AKM İstanbul gibi örnekler kendilerine has olsalar dahi “uluslararası akım”ın ilk etkilerindendir.

Bruno Taut “Her millî mimari fenadır fakat her iyi mimari millîdir.” gibi düşündürücü bir söylemi olan bir mimardır. 1936'da İstanbul'a gelmiş ve ne yazık çok faydalı olamamış 1938 yılında vefat etmiştir.

Edirnekapı Şehitliği'nde yatan tek gayrimüslimdir. Türkiye'den önce 1933'te gittiği Japonya'da Uluslararası Mimarlar Birliği'nden şeref madalyası alır.

Ki her gün Boğaziçi Köprüsü'nden geçerken Ortaköy ayağına yakın kuzeydeki bayırda gördüğünüz, kiremit çatılı, Uzakdoğu esintileri gösteren bina, kendi tasarladığı evidir.

1930'lara kadar etkin olan “milliyetçi mimari” akımlar unutulmuş gibidir.  Şimdi ise artık geri dönülmez şehircilik yanlışları ile örülmüş, depremlerin bile durduramadığı bir sonsuz, sınırsız yapılaşmaya doğru evrilen çevre ile kuşatılmış durumdayız.

Soru: Şehrinizde, etrafınızı saran apartmanları çıkardığınızda çağdaş mimari örneği olarak elinizde ne kalmaktadır? (Apartmanlar iyi örnekler değil kötü olduğu için çıkartılıyor.)

Kısaca apartmansız şehrinizde, tarihi olmayan, tasarlanmış, estetik ve örnek olacak, simge sayılabilecek kimlikli binalarımız var mı?

Camiler, okullar kamu binaları tip projeler mi? Ya da Milli Mimari Akımlar'daki bazı inceliklerden bile faydalanmamış, “çiğ” halleri değerli olmaktan öte her yönü ile “dekor” oldukları belli bazı kamu binaları mı bunlar?

Kuşadası'na bakalım. İmar yanlışlıklarının arka arkaya sıralandığı, mimari açıdan artık kaybedilmiş bir alan olan bu beldenin sadece adliye binasını incelemek bile yeterlidir.

1900'lerin başındaki bir mimari endişe ile elde edilmiş akımların yanında ne kadar değersiz kaldığı, ne varsa konulmuş, estetikten ve oransallıktan uzak hali gözler önündedir.

Rengârenk, hangi süsün, hangi geometrik ifadenin neden konduğunun anlaşılmadığı, bir ağırlığı olmayan ve tabii karman çorman bir bina…

Mimaride “millî perspektif”in İkinci Dünya Savaşı öncesi mimari kimlik ve kavram arayışlarının içinde var olması garipsenmez.

Bu savaş, sadece siyasi sınırları değil milletleri de derinden etkilemiştir. O günlerin üstünden çok zaman geçmiştir ama ülkemizde hâlâ ideal bina tasarımı için “Osmanlı-Selçuklu kırması” şartının arandığını görmek mümkündür.

Basit bir “kimlik problemi” teşhisinden öte geçen bu durumu oluşturan, “kırma”nın ne olduğunu, ne gibi öğeler içerdiğini ne kadar bilimsel mimarlık tarihi verileri ile ulaşıldığını anlamak mümkün değildir.

Mimar Sinan'ın milletimizin dimağında mimari denince akla gelen, duygusal bir temizlik, saflık ve estetik arzunun isimlendirilmiş hali olduğunu da kabul etmek gerekir. “Mimar Sinan'dan sonra bu millet bir yüce mimar daha yetiştirememiştir” üzüntüsü hâkimdir.

Bunun sıkıntısını içinde hisseden her kişi, ecdadına yaraşır işler çıksın diye yeni yapılan tüm binaların bir şekilde Osmanlı'ya ve daha eskiye Selçuklu'ya bağlanarak kimliklendirilmesine çalışmaktadır.

Bazı yazarların iddia ettiği gibi bu çabalar bir muhafazakârlık göstergesi değildir. Muhafazakâr olmayanların da böyle bir genel kimlik problemi olduğu örneklerle görülmüştür.

Bu problem kemikleşme yolunda hızla ilerlemektedir. Tasarlanmamış birbirinin aynısı projeleri hem de ecdadın adını alarak garip süslerle donatıp meşru bir zemine oturtmaya çalışılmak yanlıştır.

Her ne kadar güçlü bir siyasi erke sahip olunsa bile kimsenin “Biz böyle düşündük, böyle seviyoruz ve böyle olacak” diye diretip, ecdadın değerleri bir kalemde harcaması uygun değildir.

Milletin hak ettiği çağdaş ve özgün mimariye sahip binaları esirgemenin sebebi nedir?

Yrd. Doç. Dr., Mimar, Zirve Üniversitesi

 http://www.zaman.com.tr/yorum_selcuklu-osmanli-sentezini-asmak_2074588.html