Popüler Yayınlar

ESER KARAKAŞ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ESER KARAKAŞ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Nisan 2013 Cumartesi

Yargının hal-i pür melali

6 Aralık 2012


Türkiye, uzun süren tartışmalar, yasalar, anayasa değişiklikleri sonrası nihayet ilk ombudsmanını seçti; ombudsman kelimesi, Türkçemize 'kamu denetçisi' olarak tercüme edildi, bu tercüme ne kadar isabetli bir tercüme kuşkularım var, zira bu kelimeden kimin kimi ne kadar denetleyeceğini pek anlayamıyoruz, ombudsmanlık kurumu kamu adına devleti mi, devlet adına başka şeyleri mi denetleyecek, yoksa devlet ve yurttaş arasında bir sorun çözücü olarak mı görev yapacak bu tam belli olmuyor.

Bu Yorum yazımda yeni ve ilk kez seçilen ombudsmanımız Sayın Mehmet Nihat Ömeroğlu hakkında fazla bir şey söylemek istemiyorum; basında konu yeterince tartışılıyor, ilk kez seçilen ve bu kadar önemli bir göreve seçilen bir kişinin basında bu kadar eleştirilmesi, eleştirilmeye yatkın bu kadar konuyu geçmişinde, ifadelerinde barındırması bile seçimin çok isabetli bir seçim olamadığını ortaya koyuyor, istifa müessesesini işletmesi muhtemelen ombudsmanlık gibi çok önemli bir kurumun geleceği için hayırlı olacaktır.

Türk Ceza Kanunu'nun 301. maddesini Yargıtay Ceza Genel Kurulu üyesi olarak Hrant Dink aleyhine işletebilmiş olması, bugün, tekrarlanan eleştiriler karşısında “O tarihte ben davalının Hrant Dink olduğunu bilmiyordum, dosyalarda adı Fırat Dink diye geçiyordu.”, “Pozitif hukuku uygulamaktan başka bir şey yapmadık.” diyebilmesi zaten bu kişinin bu göreve getirilmemesi için yeterli nedenler; bu Yorum yazımda Sayın Ömeroğlu'nun bu inanılmaz gafları üzerinde durmayacağım, kendisini ve kendisine oy veren milletvekillerini vicdanlarıyla, vicdanlı kamuoyuyla baş başa bırakmaktan başka çarem yok.

Ancak, hepsinden önemli olmak üzere, Sayın Ömeroğlu'nun ombudsman seçilmesi değil ama bu seçim sonrası kullandığı bazı ifadeler, Hrant Dink kararını yorumlarken aldığı hukukçu pozisyonu ortada.

Sayın Ömeroğlu'nun şahsını aşan başka çok önemli sorunların varlığını da ortaya koyuyor; Dink kararında Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nda 24 yargıç oy kullanıyor, 6 yargıç kararın aleyhine görüş belirtiyor, muhalefet ediyorlar ama 18 yargıç, üstelik üst düzey yargıç, Yargıtay yargıcı bu konuda TCK 301'in uygulanmasını normal karşılıyor ve yukarıda Sayın Ömeroğlu'nun ifade ettiği “pozitif hukuku (TCK 301'i kastediyor herhalde) uyguladık” ifadesini benimsiyor.

Bu ifade, okuyuculara çok sıradan, belki de normal gelebilir ama durum öyle değil, bu ifadeyi daha önce de başka konularda çok duyduk. Bu ifade aslında Türkiye yargısının, özellikle de üst düzey yargının önemli sorunu; bu nedenle meseleyi Hrant Dink kararına indirgemek istemiyorum.

Başka çok sayıda kararda da yüksek yargı aynı pozisyonu alabiliyor. Nasıl alabildiğini anlamaktan acizim, aklıma gelen sevimsiz ihtimalleri, yüksek yargıçların takındığı tavrın muhtemel nedenlerini, aşağıda anlatacağım.

Yüksek yargıçlarımızda “pozitif hukuk” ifadesini kullanırken konuyu yasalarımıza indirgemek gibi tuhaf bir alışkanlık olduğu aşikâr; oysa Anayasa'nın 90. maddesinin amir hükmünün belirttiği gibi altında Türkiye devletinin imzası olan ve usulünce yürürlüğe girmiş temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası sözleşmeler de pozitif hukukun birer parçası ama nedense yargıçlarımız bu meseleyi görmezden geliyorlar.

Bu tuhaf tercihin kökeninde muhtemelen hukukçularımızın aldıkları ve maalesef almayı sürdürdükleri ulusalcı eğitim ideolojisinin büyük payı var.

Uluslararası hukukun temel hak ve özgürlükler konusunda ulusal yasalarımızın üzerinde olduğu anayasal (90. madde) gerçeğini görmezden geliyorlar, bu ulusalcı hukukçu yapılarına uygun geliyor.

Anayasa'nın 90. maddesinin son cümlesinde, AK Parti, CHP'nin de desteğiyle, bu muhteşem anayasal değişikliği 2004’te yapıyor, aynen şöyle: “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.”

Anayasa'nın bu cümlesi kanımca, -Yargıtay hâkimlerinin bir bölümünü dışarıda bırakıyorum, Allah onlara selamet versin- yeterince açık; milletlerarası sözleşme, mesela Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 10. maddesi ve AİHM'nin 1976 tarihli Handyside kararı bu anayasal maddeye göre TCK'nın 301'inci maddesini aşıyorlar, şayet adam gibi bir hukukçu kumaşınız varsa. Burada da karşımıza ilginç bir paradoks çıkıyor.

Bu muhteşem anayasal değişikliği yapan parti AK Parti ama AK Parti'nin yaptığı bu anayasal değişikliği görmezden gelmesine rağmen ombudsman olarak seçtikleri kişi, üstelik AK Parti milletvekillerinin oylarıyla seçtikleri kişi yine Sayın Ömeroğlu.

Daha da önemlisi, bırakın Anayasa 90'ı, 2004 senesinde gerçekleşen bu çok önemli anayasal değişikliği, Anayasa'nın yargı bölümünün ilk maddesini, 138. maddeyi adam gibi bir hukukçu kumaşıyla okusalar karşımıza bu hukuk garabeti çıkmaz.

Anayasa 138'de aynen şöyle diyor: “Hâkimler, görevlerinde bağımsızdırlar, Anayasa'ya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdanî kanaatlerine göre hüküm verirler.”
 
Hukukçular arasında kullanılan bir ifade yasa (anayasa) koyucunun abesle iştigal etmeyeceği yönündedir; Anayasa 138'de anayasa koyucu Anayasa ve kanunların yanı sıra “hukuk” ifadesini kullandığına göre, demek ki, belirli bir konjonktürde, belirli bir hukuksal yapıda Anayasa ve kanunları da aşan bir hukuk anlayışının devreye girmesi gerekebilir ama Yorum yazımın başlığında kullandığım, “yargının hal-i pür melali” ifadesinden muradım yargı mensuplarımızın büyük bir bölümünün Anayasa 90 ve 138'i adam gibi bir hukukçu kumaşıyla okumadıkları, okumak istemedikleridir.

Bu durum çok yaygın bir hukuksal zafiyete tekabül etmektedir. Yeni ombudsman, Sayın Mehmet Nihat Ömeroğlu vakası bu olumsuzluğu bize bir kez daha hatırlattı, hatta gözümüze soktu; bendenizin, artık yavaş yavaş ümidimi kesmeye başladığım yeni anayasa projesine ilişkin çok basit bir görüşüm mevcut.

Devletin yapılanmasına ilişkin temel kurumsal meseleler dışında, yargıçlarımız Anayasa 90'ı lafzına, 138'i de ruhuna uygun yorumlasalar Türkiye'nin anayasal özgürlük sorunları kökünden çözülecektir.

AİHM'nin 1976 tarihli Handyside kararının o önemli cümlesini tüm yüksek yargıçlarımız, okusun, gereklerini yerine getirsinler, Türkiye bir özgürlükler ülkesi olacaktır.
e.karakas@zaman.com.tr

İmam-hatip okulları tartışmasına destursuz girmek

5 Temmuz 2012


Zaman gazetesinde Prof. Mümtaz'er Türköne 26 Haziran tarihinde "İmam-hatip okulları misyonlarını tamamladı mı?" başlıklı ilginç bir yazı yayımladı; daha sonra da, yine Türköne, 28 Haziran'da "İmam-hatip mi, din eğitimi mi?", 1 Temmuz'da da "İmam-hatipler için bir gelecek inşa etmek" başlıklı iki yazı daha yayımladı.

Yeni Şafak gazetesinde ise Prof. Hayrettin Karaman 29 Haziran ve 1 Temmuz günlerinde imam-hatiplerin misyonu I ve II başlıklı iki yazı yayımladı; Prof. Karaman'ın yazıları Prof. Türköne'nin imam-hatiplere ilişkin önerilerine cevap niteliğinde idiler.

Tartışma bu iki mümtaz öğretim üyesi ve köşe yazarı arasında belki de ve umarım devam eder zira konu çok önemli, mutlaka tüm detaylarıyla toplum önünde teşrih masasına yatırılmalı.

İmam-hatip okulları tartışması özünde bir eğitim-öğretim tartışması değil, bu anlamda imam-hatip okulları sadece imam-hatip okulları değiller, topluma, eğitim-öğretime, gelecek tasavvurumuza, yurttaş-devlet, toplum-devlet ilişkilerine yönelik çok önemli bir anlama kılavuzu niteliğindeler.

Türkiye'nin genel siyasal durumunu, Türkiye'de yaşanmış, yaşanan ve yaşanacak siyasal gelişmeleri, yurttaş-devlet ilişkilerinin serencamını imam-hatip okullarının üzerinden okumak, anlamak mümkündür kanısındayım.

Bendeniz de bugünkü Yorum yazımda bu tartışmaya ilişkin görüşlerimi belirtmek istiyorum; yazımın başlığında kullandığım davetsiz, "İmam-hatip okulları tartışmasına destursuz girmekten" muradım da bu.

Tartışmanın tarafları, hem Sayın Karaman hem Sayın Türköne tanıdığım insanlar, dolayısıyla yorumlarımda olabildiğince tarafsız kalmaya çalışacağım ama yine de açık, dürüst olmak ve Sayın Türköne'nin itirazlarına, önerilerine daha yakın durduğumu da itiraf etmek zorundayım.

İmam-hatip okulları, Diyanet İşleri Başkanlığı, okullarda okutulan zorunlu din dersleri konuları aslında, özünde aynı meselenin farklı yüzleri kanımca. Tüm bu konuları söz konusu hizmetleri kim üretiyor sorunsalından ayrı ele aldığınız zaman mesele çok farklılaşıyor, çok farklı yerlere gidebiliyor.

İmam-hatip liselerinden örnek vererek konuya çok doğrudan bir giriş yapabiliriz. Sayın Türköne yazısının bir yerinde aşağıdaki ifadeyi kullanıyor: "İmam-hatiplerin artık misyonunu tamamladığını ve bu okullar üzerine inşa edilecek din eğitiminin ve doğrudan genel eğitimin gelecekte büyük sorunlara yol açacağını düşünüyorum. (Prof. Türköne)"

Prof. Türköne'nin değerlendirmeleri arasında yöntemsel açıdan katılamayacağım tek cümle galiba yukarıya aldığım cümlesi, açmaya çalışacağım.

İmam-hatip okulları, şu ya da bu nedenden, meselenin bu boyutunun beni ve başkalarını ilgilendirmesi gerekmiyor, bunu sorgulamanın anlamını görmüyorum, Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının azımsanmayacak bir bölümünün çocukları için tercih ettikleri bir öğretim kurumu tipi.

Benim kişisel kanım da imam-hatip okullarının belirli bir süredir din eğitimi destekli bir genel öğretim kurumları, ortaöğretim ve liseler oldukları. Ailelerin çok büyük bölümü çocuklarını bu kurumlara imam olsunlar diye göndermiyorlar, amaç çocukların klasik bir lise öğretimi ile birlikte yoğun bir İslami terbiyeden de geçmesi; toplumumuzda böyle büyük bir talep var, bunu görmezden gelmek mümkün değil, bu konuyu da misyonu sonlanan bir süreç (M.T.) olarak değerlendirmenin çok özgürlükçü bir bakış açısı olmadığını düşünüyorum.

Kurumların, bunlara şu ya da bu tür okullar da dahil, demokratik toplumlarda misyonlarının sonunu sadece ve sadece bu kurumlara olan toplumsal talep belirler kanısındayım ve bu talep bugün hâlâ çok canlı bir biçimde sürüyor.

Türköne'nin aşağıdaki ifadelerine ise tümüyle katıldığımı belirtmek isterim: "Önce imam-hatip okullarının, Tevhid-i Tedrisat Kanunu'na dayandığını hatırlatalım. Bu okullar, eğitimde devlet tekelinin eseri. Müslüman halk, devletle kavga etmeden din eğitimi ihtiyacını karşılamak için bu kapıyı zorladı. Daha ötesi din eğitimi ihtiyacını hep devlet iktidarının sınırları içine hapseder (Prof. Türköne)."

DİN EĞİTİMİ KAMU HİZMETİNE GİRER Mİ? 

Bu aşamada galiba meselenin tam da özüne geliyoruz; imam-hatip okullarına hâlâ güçlü bir toplumsal talep mevcut, sistem bu toplumsal talebin arzını yaratmak zorunda, özgürlük kanalları sonuna kadar açık tutulursa toplum bu arzı bir biçimde yaratır.

Ancak yukarıdaki cümlemde özenle söz konusu toplumsal talebi devletin değil sistemin, toplumun karşılayacağının, arzı toplumun gerçekleştireceğinin altını çizmek istiyorum.

Düşünce silsilemizi bir aşama daha ileri taşırsak, konu geliyor, laik bir devlet yapısında, din öğretiminin, din sosyolojisi, din felsefesi, din tarihi gibi alanları kastetmiyorum, bir kamu hizmeti niteliği taşıyıp taşımadığı noktasında düğümleniyor.

Şayet din öğretimini klasik bir kamu hizmeti gibi görüyorsak, bu alana yönelik toplumsal talebi devletin karşılaması doğal ve anlamlı ama şayet din öğretimi standart kamu hizmeti özelliklerini haiz değilse bu talep karşısında devletin genel bütçeden yapılacak harcamalarla bu hizmeti finanse etmesi büyük sorunlar içerir.

Geçerken, Sayın Türköne'nin de kanımca meselenin özü olan kamu hizmeti sorunsalına girmediğini belirtelim. Bendenizin kişisel görüşü din öğretiminin standart kamu hizmeti özellikleri taşımadığı, bu nedenle bu hizmetin kamusal kaynaklarla finansmanının sorunlu olduğu yönünde.

Özel kesimin, sivil toplumun kamu hizmeti özellikleri taşımayan bir hizmeti üstlenmesinin kuramsal açıdan çok daha doğru, anlamlı, etkin ve hakkaniyete uygun olduğu görüşümü bu vesileyle bir kez daha arz etmek istiyorum.

Kamu hizmeti, ihtimaliyat teorisi çerçevesinde, eksiksiz her yurttaşa ulaşabilme potansiyeli taşıyan bir hizmet demek; oysa, imam-hatip okullarının ürettiği çok önemli, talebi çok yüksek hizmet türü, yine ihtimaliyat kuramı çerçevesinde, azımsanmayacak sayıda vatandaşa kapalı, bazı vatandaşa ulaşma ihtimali sıfır olan bir hizmet türü ve bu tür hizmet türlerinin kamu hizmeti olarak değerlendirilmesi vergi gelirlerinin hakkaniyetli kullanımı ilkesine aykırı.

Bir hizmete olan toplumsal talebin çok canlı olması bu hizmete kamu hizmeti niteliği kazandırmaz ve buna bağlı olarak da bu canlı talebin arzının devlet tarafından gerçekleştirilmesini gerektirmez.

İmam-hatip liselerinin, daha genel olarak din öğretiminin devlet tekelinde olmasının getirdiği başka sakıncaları Prof. Türköne çok güzel özetlemiş: "İmam-hatipleri merkeze almak, devletin din eğitimi üzerindeki tekelini olduğu gibi kabul edip sürdürmek anlamına geliyor.

Benim çocuğumun alacağı din eğitiminin içeriğini, süresini ve yöntemini neden sadece devlet belirliyor? Bu soru afakî değil. Çoğu kimse imam-hatiplerin Tevhid-i Tedrisat Kanunu'nun amir hükmüyle kurulduğunu bile bilmiyor. İmam-Hatip Liseleri Yönetmeliği'nin 6. maddesine göz atanlar, bu devlet tekelinin ne anlama geldiğini görecektir. İmam-hatiplerde Atatürk ilke ve inkılaplarına ve Atatürk milliyetçiliğine bağlı öğrenci yetiştirmek size ne kadar sahici geliyor?

İmam-hatipleri de ihata eden Millî Eğitim Kanunu'nun 10. maddesine uymaya kalkıp imam-hatiplerdeki fıkıh ve hadis derslerinin içeriğini Atatürk ilkelerini ve Atatürk milliyetçiliğini temel alarak belirlemeyi deneyin. Kanundaki ve yönetmelikteki bu garabetle nasıl tatmin edici ve kalıcı bir çözüm bulabilirsiniz?

Dindar nesli devlet yetiştirecekse, gelecekten mutlaka endişe etmeniz gerekir. Çünkü devlet, öğrettiği her şeyi sevimsiz hale getirir (Prof. Türköne)."

Prof. Karaman'ın görüşlerinde katılamadığım temel konu bu hizmeti kimin, yani devletin mi, sivil toplumun mu üretmesinin daha hakkaniyetli ve etkin olacağı konusuna hiç girilmiyor olması.

Mesela din dersi konusu, bu hizmeti kimin ürettiğinden bağımsız tartışılırsa sorunsuz bir alan gibi gözükür, aklı başında birinin kendi başına din dersi hizmeti üretimine karşı çıkması beklenemez ama mesele bu hizmeti kimin üreteceği noktasına geldiğinde sorun farklılaşmaktadır.

Sayın Prof. Karaman ile bu konuyu yüz yüze tartışma olanağımız olsa meselenin çok önemli ve toplumsal talep düzeyi çok yüksek din öğretimi hizmetinin bir kamu hizmeti olup olmadığı noktasında düğümleneceğini de sezer gibi oluyorum.

Sayın Karaman ve Sayın Türköne bu çok önemli konuyu çok düzeyli bir tartışma ile bir kez daha gündeme getirdikleri için büyük bir hizmet ürettiler; bendeniz de bağa, pardon konuya destursuz, izinsiz girdim, beni bağışlasınlar.


Dink faciasının altıncı senesi ve Yargıtay 2006

17 Ocak 2013


Hrant Dink cinayetinin altıncı senesine (19 Ocak 2007) geldik. 

Cinayet ve sonrasına ilişkin bilgiler, gelişmeler ileride Türkiye üzerine çalışma yapmak isteyenler için muazzam bir kaynak, bir vaka etüdü niteliğinde; vakanın kökeninde bir Yargıtay kararı var ama cinayet sonrası gelişmeler de çok ilginç, bu kararda Dink’in cezalandırılması doğrultusunda oy kullananlar önlenemez bir yükselişe konu oluyorlar, HSYK’ya giden Ali Suat Ertosun, Yargıtay başkanı olan Hasan Gerçeker ve en son olarak ombudsman seçilen (!) Nihat Ömeroğlu ilk aklıma gelen isimler.

Bu cinayet sürecinde önemli halkalar olan Şişli 2. Asliye Ceza kararı, Yargıtay 9. Ceza Dairesi kararı ve Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararları da Türkiye hukuk tarihine, cezalar lehine oy kullanan hakimlerin isimleriyle beraber, birer kara leke olarak yazıldılar, işlendiler.

Bu çirkin görüntü çok boyutlu bir mesele, hukuk cehaleti boyutu var, hukuku aşırı ölçüde siyasallaştırma boyutu var, belirli bir ideolojinin hukukun evrensel ilkelerinin çok üzerine taşınmışlığı var, kibir boyutu var.

Hrant Dink’in cinayet öncesi genel yayın yönetmenliğini yaptığı Agos Gazetesi’nin 14 Aralık 2012 tarihli sayısında “Dink suçsuz diyen üyeye uyarı” başlıklı bir haber-yazı yayımlandı; o meşum kararda Dink’in yazısının suç teşkil etmediği yönünde oy kullanan ve bunu daha önce de arkadaş sohbetlerinde dile getiren Yargıtay üyesi Sayın Salih Zeki İskender şöyle diyor:

“O dönemde HSYK’ya adaydım, hatta tartışmaları çok net hatırlıyorum. Esen hava farklıydı, bugünkü gibi değildi. Sohbet havası içerisinde birçok kez Dink’e mahkumiyet yönünde oy kullanmazsam seçimlerde ters etki yapacağı söylendi.

Ben böyle bir şeyi ne vicdanıma ne de meslek ahlakıma sığdıramadım ve oyumu o şekilde verdim.” İşte size 2006 senesinden bir Türkiye Yargıtay manzarası, güler misiniz, ağlar mısınız, bilemiyorum, takdirlerinize bırakmak muhtemelen en iyisi; ancak benim bugünkü yazımda, meseleyi asla kişiselleştirmeden, ele almak istediğim konu bu korkunç karar sonrası mükafaten Yargıtay başkanlığı görevine gelen ya da getirilen Hasan Gerçeker’in muhtemelen telefonla Agos Gazetesi’ne verdiği demeç.

14 Aralık tarihli Agos gazetesinin 3. sahifesinde Yargıtay eski Başkanı Hasan Gerçeker şöyle diyor: “Aradan çok zaman geçti. O zaman öyleydi, pozitif hukuk öyle gerektiriyordu.

Yıllar geçtikten sonra bu konuları karıştırmanın âlemi yok. Sıradan bir davaydı bizim için. Eğer çok rahatsızlarsa 159. madde kaldırılabilirdi. Ama o dönem AİHM çok özümsenmemişti. Bilirkişi raporu hakimi bağlamaz, bunu kabul etmiyoruz.

Karar doğru da olabilir, yanlış da olabilir, bu tartışılabilir.” Evet, inanmayabilirsiniz ama bir Yargıtay eski Başkanı aynen böyle buyuruyor. Neresinden tutsanız elinizde kalacak bir demeç.

Gazete yazılarımda çok eskiden beri aynı noktanın altını çiziyorum, Türkiye’nin en büyük meselelerinin en başlarında yüksek mahkeme yargıçlarının çok büyük bölümünün evrensel hukukla ilişkisi, evrensel hukuk ilkelerini tanımazlıkları geliyor.

Evrensel hukuk derken de, doğal olarak, dönemin en gelişmiş hukuk sistemlerine gönderme yapıyorum. Gelelim Yargıtay eski Başkanı  Hasan Gerçeker’in verdiği demecin, böyle bir analizi ne kadar hak ediyor bilemem ama, kendimce çözümlemesine.

Başlarken Hasan Gerçeker’den özür de dilemem gerekebilir zira bu zat-ı muhterem, bu demecinde “Yıllar geçtikten sonra bu konuları karıştırmanın âlemi yok” diye buyurmuş ama ne yapalım, bizler neyin ne zaman konuşulacağını pek bilemeyen kişileriz, Dink cinayetinin 6. senesinde kalemimiz gidiveriyor bu konuları yazmaya.

O dönemlerde 9. Ceza Dairesi başkanlığı ve arkasından da Yargıtay başkanlığı gibi çok önemli görevlerde bulunan Hasan Gerçeker’in bir hukukçu olarak pozitif hukuka ilişkin söyledikleri bence hukuk fakültelerinde bir hukukçu nasıl olmamalı başlığı altında okutulmayı hak ediyor.

Hasan Gerçeker, muhtemelen TCK 301’e gönderme yaparak “pozitif hukuk böyle gerektiriyordu” diyebilmiş. Hasan Gerçeker’e sormak lazım, Anayasa maddeleri, mesela yürürlükteki Anayasa’nın 2004 senesinde değiştirilen 90. maddesi pozitif hukukun bir parçası değil midir?

2004 senesinde AK Parti’nin kanımca on senelik iktidar döneminin en muhteşem siyasal icraatı olarak değiştirilen Anayasa’nın 90. maddesinin son cümlesi şöyle diyor: “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.”

Hasan Gerçeker, acaba, 2004 değişikliğinin üzerinden iki sene geçtikten sonra hâlâ bu maddeyi okuma zahmetine girmemiş mi idi? Yoksa, daha vahim olmak üzere okumuş ama Anayasa 90 değişikliğini TCK 159 ya da 301 kadar içine sindirememiş mi idi?

Bir hukukçu, üstelik Yargıtay başkanlığı gibi bir hukuk kariyerinin en üst noktalarına kadar tırmanabilen bir hukukçu Anayasa maddesinin ve bu maddeye göre de AİHM kararlarının, mesela 1976 tarihli Handyside kararının da pozitif hukukun bir parçası olduğunu bilmez mi?

Bir Yargıtay hakimi için “Ama o dönem AİHM çok özümsenmemişti” ifadesi ne anlama geliyor? Bilebildiğim kadarıyla, AİHM Türkiye Devleti’nin yargı yetkisini tanıdığı bir kurum ve kararları bağlayıcı. Kararları bağlayıcı olan bir yargı kurumunu özümsemek ya da özümsememek ne demektir?

Bir yargıcın kararları bağlayıcı bir kurumun kararlarını, Anayasa 90’ı adeta tanımamış olması bir suç, ya da en azından çok vahim bir görev yanlışı değil midir? Ancak anlaşılan, Hasan Gerçeker ve aynı doğrultuda rey kullanan arkadaşları TCK 301 gibi bir maddeyi Anayasa 90 ve gerektirdiği sonuçlarından çok daha iyi benimsemişler ve özümsemişler o tarihte.

Hasan Gerçeker, demecinin sonunda, ‘Karar doğru da olabilir, yanlış da olabilir.’ diyor ve bunu 2012 senesinde söylüyor. Oysa, AİHM’nin bu konuda iki sene önce verdiği karar Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun bu hukuk ayıbı kararını hukuken geçersiz kılmış durumda. Hasan Gerçeker hâlâ “karar doğru da olabilir” derken acaba neyi kastediyor, kimlere, nerelere selam gönderiyor?

Hasan Gerçeker’in demecinin üzerinde bu kadar durmayı gerektirmediği ortada ama bu tür açıklamalar yüksek yargının durumunu sergilemesi açısından, demeci verenin kişiliğinden, öneminden bağımsız olarak, çok önemli.

Hasan Gerçeker emekli olduktan sonra da Türkiye Futbol Federasyonu Tahkim Kurulu Başkanlığı’na getirildi; bu seçimi yapanları da kutlamaktan başka şey elimden gelmiyor ama sektöre yakışmadığını iddia etmek de kolay değil doğrusu.
e.karakas@zaman.com.tr

Kamu Yönetimi Temel Kanunu'na ne oldu? [ Yorum - Eser Karakaş ]

21 Ağustos 2009
2003, 2004, 2005 seneleri önce Türkiye, sonra da AK Parti için çok parıltılı seneler oldu. AB sürecinde atılan adımlar, çıkarılan yasalar, gerçekleştirilen hukuk reformları, kamu maliyesinde seneler sonra sağlanan mali disiplin, yüksek iktisadi büyüme oranları, AB ile müzakere sürecinin açılması Türkiye için gerçekten çok önemli idiler. 

Bu süreçte atılan ama eksik kalan adımlar, girişimler de oldu; bunların başında kanımca "Kamu yönetiminin temel ilkeleri ve yeniden yapılandırılması hakkında kanun" ve "Sayıştay Kanunu" geliyorlar. Bu arada din-devlet ilişkilerinde, yurttaşlık hukuku alanında hiç atılamayan adımlar da oldu ama bugün bu konulara hiç girmeyeceğiz.

DEMOKRATİK AÇILIM, YASAL GİRİŞİMLERLE DESTEKLENMELİ
 
Sayıştay Kanunu da, bilebildiğim kadarıyla, 2005 senesinden günümüze TBMM komisyonlarında bekliyor; geçtiğimiz günlerde Hükümet Sözcüsü Sayın Cemil Çiçek bu yasa tasarısının adını bir kez daha andı ama sonra arkası nasıl gelecek doğrusu bilemiyorum.

1967 tarihli yürürlükteki Sayıştay Kanunu'nu değiştirmek Türkiye'nin demokratikleşmesi, daha etkin bir mali sistem, daha demokratik bir denetim mekanizması için gerçekten çok önemli; unutulmaması gereken temel gerçek Sayıştay'ın denetim mekanizmasını TBMM adına işleten bir yüksek yargı organı olduğu ama mevcut yasa çerçevesinde bu denetim işlevini AB standartlarında gerçekleştirememesi.

Temennimiz Sayıştay yasasının en kısa sürede yasalaşması ve böylece TBMM adına denetim yetkisini kullanan Sayıştay'ın kamunun her türlü harcamasını ve taşınmazlarını AB standartlarında denetleyebilmesi.

Gelelim bugün ele almak istediğimiz konuya yani kamunun "Kamu yönetimi temel reformu yasa tasarısı" adıyla bildiği yasa tasarısına. Yasa tasarısı 2003 senesinde hazırlanmış, olgunlaşmış bir tasarı; tasarının mimarı olarak da dönemin Başbakanlık Müsteşarı, günümüzün Sosyal Güvenlik Bakanı Sayın Ömer Dinçer biliniyor.

Yasa tasarısı 2004 senesinde yani AK Parti'nin büyük atılımlar gerçekleştirdiği bir dönemde TBMM'ye indiriliyor, komisyonlardan geçiyor ve Genel Kurul'da kabul ediliyor.

Anayasa'mız gereği yasa tasarısı TBMM'de kabul edildikten sonra Çankaya'ya gitti ve dönemin Cumhurbaşkanı Sayın Ahmet Necdet Sezer önüne gelen tasarının 22 maddesini 2004 senesinin Ağustos ayının ilk günlerinde veto etti ve yasayı geri gönderdi.

Buraya kadar işler çok normal gözüküyor, AK Parti 2003, 2004 senelerinin o atılım döneminde gerçekten parlak bir yasa tasarısını TBMM'den geçiriyor; her türlü çağdaş atılıma takoz koymayı görev addeden, Türkiye'ye tarihinin yegane Nobel'ini getiren Orhan Pamuk'u tebrik etme görevini yapmayan, bu devlet nezaketini dahi gösteremeyen Sezer bu çağdaş yasayı da veto ediyor, hiç şaşırmıyorum.

Ancak, bundan sonraki gelişmeler yukarıdaki süreç kadar gözüme normal görünmüyor. Sezer'in veto ettiği yasa 2004-2005 yasama yılında ve daha sonraki yasama yıllarında bir daha nedense hiç gündeme gelemiyor ve bendeniz de bu sürece hiç akıl erdiremiyorum.

Kelimesine bile dokunulmadan tasarı tekrar TBMM'den geçirilip Çankaya'ya bir kez daha gönderilebilir ve böylece Sezer'in veto yetkisi aşılmış olurdu. Orijinal biçimiyle yasalaşabilecek "Kamu yönetimi temel reformu yasası"nın Sezer ya da CHP tarafından Anayasa Mahkemesi'ne taşınma ihtimali yüzde yüze yakın idi, buna kuşku yok ama Anayasa Mahkemesi'nin yasayı Anayasa'ya aykırı bulma ihtimalini düşünerek bu yolu denememeyi de anlamakta zorlanıyorum; zira her türlü yasanın, her demokratik atılımın Anayasa Mahkemesi'nden dönme ihtimali zaten mevcut.

367 meselesi, Anayasa'nın 10. ve 42. maddelerinde yapılan değişikliğin Anayasa'nın değişmez maddelerine aykırı görülmesi Anayasa Mahkemesi'nin zaten bilinen tavrının ex-post kanıtları oldu ama bu nedenle de yasaları sümenaltına atmayı anlamak kolay değil. Kamu yönetimi yasa tasarısından tam beş senedir (Ağustos 2004-Ağustos 2009) haber yok.

Bu yazıyı bugün yazmamın nedeni ise siyasal iktidarın başlattığı "Kürt açılımı" ya da "demokratik açılım" çerçevesinde 2004 Ağustos ayından günümüze sümenaltında kalan "Kamu yönetimi temel ilkeleri ve yeniden yapılandırılması hakkında kanun"un taşıdığı büyük önem.

Doğrudur, süreç ABD'nin Irak'tan çekilmesi nedeniyle hızlanmıştır, kısa vadede taktik çalışmalar, mesela kampların boşaltılması, genel af gibi konular ön plana çıkabilir ama orta vadede "demokratik açılım" mutlaka anayasal, yasal girişimlerle desteklenmek zorundadır.

Anayasa'nın dibacesinin değiştirilmesi, 66. maddenin metinden tümüyle çıkarılması belki yapılması gereken ilk işler; ancak süreç mutlaka Türkiye'nin idari yapısının, merkezi karar alma süreçlerinin gözden geçirilmesi ile devam etmek zorundadır.

Ülkemizin idari yapısının temel karar alma mekanizmalarının ve kamu hizmeti üretim yöntemlerinin gözden geçirilmesinin, yeniden yapılandırılmasının "Kürt ya da demokrasi açılımı" ile ilişkisi de ancak çok dolaylıdır.

2010'lu, 2020'li senelerde Türkiye'nin fakirlik çemberini kırması, çok daha yüksek ve kalıcı büyüme oranlarını yakalaması idari tercihlerinde temel değişiklikler gerektirmektedir; bu değişikliklerin de merkeziyetçi karar alma yöntemlerinden daha adem-i merkeziyetçi karar alma yöntemlerine doğru evrilme olduğunu iktisatçılar, siyaset bilimciler çok iyi bilmektedirler.

AMERİKA'YI KEŞFE GEREK YOK, ELİMİZDE TASARI MEVCUT
 
Anayasa'nın 7. maddesinde yapılacak küçük bir değişiklikle başlayacak, yerel yönetim vergilerinin yasallığının il genel meclislerine bırakılacağı bir süreç muhtemelen daha etkin ve daha demokratik bir ekonomi ve mali yönetim için ilk adım olacaktır.

2004 senesinde TBMM'den geçen ama Sezer'in tutucu devlet anlayışına takılan "Kamu yönetimi temel ilkeleri ve yeniden yapılandırılması yasa tasarısı" ise sürecin devamının olmaz ise olmazı niteliğinde görünmektedir. Amerika'yı yeniden keşfe gerek yoktur, elimizde iyi hazırlanmış bir tasarı mevcuttur, Sezer de artık Çankaya'da değildir; Anayasa Mahkemesi'ni de bir engel olarak görmemek gerekebilir; zira bu konuda şimdilik yapacak bir şey de pek yoktur.

Eski Cumhurbaşkanı Sezer'e yönelik neden bu kadar eleştirel ifadeler kullandığımı merak edenlerin Sezer'in söz konusu yasayı veto gerekçelerine bakmaları yeterli olabilir kanısındayım. "Kürt ya da demokrasi açılımı" çerçevesinde söz konusu yasayı yeniden TBMM gündemine getirmenin tam zamanıdır.
e.karakas@zaman.com.tr

Saatte 400 milyon dolar borç ve ordu

20 Aralık 2012


Başlıkta kullandığım ifadenin Türkiye ile ilgisi yok; bir saatte dört yüz milyon dolar borçlanan Hazine bizim değil ABD Hazinesi, bunun ne anlama geldiğini aşağıda sayılarla belirtmeye çalışacağım, ordu da bizim ordumuz değil, ABD ordusu, yani dünyanın en güçlü ordusu, bunun da ne anlama geldiğini betimlemeye çalışacağım, daha da önemli olmak üzere, bir Hazine'nin saatte dört yüz milyon dolar (400.000.000$) borçlanma gereği ile o ülkenin dünyanın uzak ara en güçlü ordusuna sahip olması arasındaki ilişkiyi sunmaya gayret edeceğim.

 Bu kısa Yorum yazım üç küçük bölümden oluşacak; birinci bölümde ABD'nin kamu borcunun boyutlarını, milli gelir içindeki payını, ikinci bölümde ABD ordusunun cesametini ve harcamalarını, üçüncü bölümde de bu iki konu arasındaki, ABD kamu borcu ile ABD ordusu arasındaki ilişkiyi vermeye çalışacağım ancak yapmak isteyeceğim şey çok büyük ve güçlü bir orduya sahip olduğu için ABD'nin borçlarının tırmandığını söylemek hiç değil, bir açıdan belki de tam da tersi, yani bu çaptaki bir ABD kamu borcunun enflasyonsuz ve çok çok düşük faizlerle, ünik bir durum olarak, ancak bu kadar güçlü bir ordu ile sürdürülebilir olabileceğini söylemek.

Önce ABD kamu borcu konusuna girelim; internette US Debt Clock.org adlı bir site var, “real time” dakika dakikasına ABD kamu borcunun gelişimini izleyebiliyorsunuz. ABD'nin bendeniz bu satırları yazarken kamu borcu 16 trilyon 285 milyar dolar dolayında idi, yukarıda belirtmeye çalıştım, ABD bu borcu çevirmek, bütçe açıklarını finanse edebilmek için saatte dört yüz milyon dolar kadar borçlanmak zorunda, sayılar gerçekten çok muazzam, çok ürkütücü.

ABD'de vatandaş başına düşen kamu borcu elli iki bin (52.000) dolar dolayında, nüfus üç yüz on (310) milyon; belki daha anlamlı bilgi vergi mükellefi başına düşen kamu borcunun yüz kırk iki bin dolar dolayında olduğu. ABD'nin milli geliri de (15,5 trilyon dolar) kamu borç stokundan biraz daha küçük, kamu borç stokunun milli gelire oranı yüzde 105.

    ABD'nin yıllık federal kamu harcamaları 3,5 trilyon dolar, federal bütçe gelirleri ise 2,4 trilyon dolar düzeyinde; bu manzaradan ortaya çıkan federal bütçe açığı ise 1,1 trilyon dolar düzeyinde.

Türkiye'nin milli gelirinin yaklaşık 800 milyar dolar olduğunu hatırlar isek, mukayese etmek için belirtiyorum, ABD'nin sadece bir yıllık bütçe açığı bizim milli gelirimizden büyük, bu ülkenin federal harcamaları ise bizim milli gelirimizin yaklaşık dört katı.

ABD ekonomisinin büyüklükleri baş döndürüyor, bu ülkenin sadece askerî harcamalarının toplamı 650 milyar dolar, sağlık harcamaları da 720 milyar dolar dolayında.

ABD'nin bu borç büyüklüklerine vatandaşların borçlarını ilave etmiyorum, sadece federal düzey ile yetiniyorum ve sadece federal maliye senede 1,1 trilyon dolar açık veriyor, bu açık da ABD milli gelirinin yüzde yedisi dolayında.

ABD'nin dış ticaret açığı ise yine bizim milli gelirimiz düzeyinde ve 750 milyar dolar; sadece Çin ile yapılan ticarette verdikleri açık 327 milyar dolar, bu son noktaya dikkatinizi çekiyorum, aşağıda bu konunun önemine, ABD için önemine değineceğim.

ABD'nin sadece petrol ithalat faturasının 430 milyar dolar düzeyinde olduğunu da hatırlatalım, bu ithalatın yarısına yakınını da OPEC ülkelerinden yapıyor.  ABD'nin dış ticaret açığı 750 milyar dolar, cari açığı ise 480 milyar dolar ve milli gelirinin yüzde üçü dolayında.

Ortada çok ilginç bir iktisadi görüntü mevcut; çok büyük, devasa bir bütçe açığı (milli gelirin %7'si), yine çok büyük bir cari açık (milli gelirin %3'ü) ama fiyat artışları yüzde iki ile sınırlı kalıyor ve en önemlisi dolar dünya referans para birimi olmayı sürdürüyor; bu ilginç durumun kökenine birazdan ABD ordusu üzerinden bir açıklama girişimimi göreceksiniz.

   Gelelim ABD'nin devasa askerî harcamalarına ve bu harcamaların sonucunda oluşan büyük askerî güce; yukarıda ABD'nin yıllık askerî harcamalarının 650 milyar dolar düzeyinde olduğuna değinmiş idik, Çin'in askerî harcamaları 140 milyar dolar, Rusya'nın 72 milyar dolar, İngiltere'nin 62 milyar dolar, Fransa'nın 62 milyar dolar, Japonya'nın 60 milyar dolar, Suudi Arabistan'ın 48 milyar dolar, Hindistan'ın 49 milyar dolar.

ABD tek başına küresel askerî harcamaların yüzde kırkını gerçekleştiriyor, ABD vatandaşı başına düşen askerî harcama 2.278 dolar iken bu sayı Çin için 106 dolar, İngiltere için bin dolar. Vatandaş başına düşen askerî harcamaların küresel ortalaması ise 250 dolar düzeyinde.

Türkiye'nin 2013 bütçesinde Milli Savunma Bakanlığı ve Jandarma Genel Komutanlığı bütçelerinin toplamı 26 milyar TL, yani yaklaşık 15 milyar dolar; bu da kişi başına bütçe içi askerî harcama olarak yaklaşık 215 dolarlık bir büyüklüğe tekabül ediyor, küresel ortalamanın altında ama bizde bütçe dışı askerî harcama diye bir kavram var, bir fon üzerinden silah üretimi, alımları yapılıyor ve bu büyüklüğü tam olarak bilemiyoruz, bu sorun hem bir istatistik/mukayese sorunu, hem de daha önemlisi bir demokrasi sorunu.

  Gelelim şimdi bugünkü Yorum yazımızın temel sorusuna; yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir ekonomi yüzde yedi bütçe açığı, yüzde üç de cari açık verirken faiz düzeyi ve daha da önemli olmak üzere ulusal parası (ABD Doları) nasıl istikrarlı kalabiliyor?

Bu sorunun dört başı mamur bir cevabı kolay değil ama bir ilk yaklaşım olarak bu kadar açık üreten bir ekonominin ulusal parasının, doların bu kadar istikrarlı kalabilmesi ancak ülke dışında bu para birimine, büyük açıklara rağmen büyük de bir talebin sürdürülebilir varlığına bağlı olduğunu ifade edelim.

Tek tek bireylerin dolar tutmasının bu talep açığını kapatması mümkün olamayacağına göre karşımıza iki yol çıkıyor. Birincisi büyük ekonomilerin mesela Çin'in Merkez Bankası'nın döviz rezervlerinin önemli bir bölümünü dolar cinsinden tutması, ikincisi de petrol ihracatçısı ülkelerin bu ihracatları karşısında dolar talep etmeleri.

Çin Merkez Bankası'nın yabancı para rezervleri 3,5 trilyon dolar seviyesinde ve bu meblağın yüzde ellisi ABD Doları cinsinden tutuluyor. Unutmayalım, Çin senede, küresel krize rağmen 200 milyar dolar düzeyinde cari fazla üreten bir ekonomi; petrol ihracatçısı ülkeler arasında da sadece Suudi Arabistan'ın cari fazlası 175 milyar dolar. Singapur, Tayvan, Güney Kore gibi ülkelerin de, her birinin, senede ortalama elli milyar dolar cari fazla verdiklerini hatırlayalım.

Gelelim nihayet cevaplanması en zor soruya; bu ülkelerin, mesela Çin'in Merkez Bankası rezervlerinde çok büyük miktarlarda dolar tutmasının, OPEC ülkelerinin petrol ihracatları karşısında dolar talep etmekten vazgeçememelerinin ABD ordusunun askerî gücü ve etkinliği ile ilişkisi ne?

Obama döneminde ABD ordusu ve özellikle donanması neden pasifik eksenli yeni bir askerî strateji benimsiyor? Mesele sadece askerî de değil; ABD Çin ile yaptığı ticarette 327 milyar dolar açık verirken Çin ekonomisini bir anlamda kendine bağımlı hale getiriyor ama bunu yaparken de ABD iç piyasasını çok ucuz Çin çıkışlı tüketim malları ile beslerken düşük ve orta altı gelirli ABD vatandaşlarının reel ücretlerini çok büyük ölçüde yükseltebiliyor. 2013 senesinde ABD'yi ve ABD ile olan ilişkileri üzerinden Çin'i izlemeyi sürdürelim.

Türkiye burjuvazisi, rantlar, demokrasi ve TUSKON [ Yorum - Eser Karakaş ]

Eser Karakaş
30 Ağustos 2012
 
Sayın Orhan Pamuk, yeni bir Türkiye burjuvazisi tartışması başlattı; iyi ki de başlattı diyebiliriz zira bu mesele, Türkiye burjuvazisi meselesi dünüyle, bugünüyle ve en önemlisi yarınıyla Türkiye için, Türkiye'nin gelişmiş bir hukuk devleti olarak sürdürülebilir daha yüksek bir iktisadi büyüme sürecini kalıcı kılabilmesi için çok önemli. 

Türkiye burjuvazisinin niteliği üzerine bir-iki söz söyleyebilmek Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti tarihinin iyi bilinmesini, bu da yetmez, Batı Avrupa iktisat tarihinin de iyi bilinmesini gerektiriyor.

Sayın Orhan Pamuk, Türkiye burjuvazisine yönelik değerlendirmelerde bulunurken ağırlıklı olarak ilgili konuların siyasi ve kültürel boyutlarını ele aldı; ancak, bu Türkiye burjuvazisi meselesini daha iyi değerlendirebilmek, daha iyi anlayabilmek için meselenin iktisadi boyutlarının da ve özellikle de Türkiye devletinin rant yaratma ve dağıtma boyutlarının çok iyi incelenmesi gerekiyor.

Bir gazete yazısı boyutlarında konunun Cumhuriyet, hatta 1960 öncesine gitmek istemiyorum, zaten fiilen de mümkün değil; 1960 tarihi de rastgele seçilmiş bir tarih pek değil.

Türkiye ekonomisinin 1923-1960 arası dinamiklerinin bu periyotta pek değişmediğini, kimi iktisatçıların yapmaya gayret ettiği dönemleme çalışmalarının da pek anlamlı olmadığı kanısındayım; aslında 1960-1990 arası periyotta da bir iktisatçı açısından çok da önemli bir kilometre taşı da yok.

1990 senesinden itibaren sermaye hareketleri, 1996'dan itibaren de AB ile gerçekleştirilen gümrük birliği dinamiklerde önemli değişikliklerin tohumlarını ciddi bir biçimde atıyorlar.

1960 tarihinin önemi de dünya ekonomilerinde bu tarihten, hatta biraz daha öncesinden başlayan ihracata dayalı büyüme trendlerine karşı, Türkiye'de 1960 itibarıyla zaten mevcut olan ithal ikameci modelin daha da büyük ölçüde konsolidasyonuyla Güney Kore tipi ekonomilerle yolların çok belirgin bir biçimde ayrışması.

Bu tarihlere kadar Türkiye ekonomisine çağdaş anlamda bir ekonomi demek de çok kolay değil, ekonomi ve siyaset tümüyle rant yaratma ve bu rantı üleştirme temellerine dayanıyor.

1960'lı, 70'li yıllarda komuta ekonomisinin, ithal ikameci modelin güçlenmesiyle Türkiye rant ekonomisinde dört temel rant üretme, bölüştürme mekanizması ön plana çıkıyor; bu dört mekanizma negatif faiz oranlarıyla, aşırı değerli, kontrollü kur politikalarıyla, korumacı dış ticaret politikalarıyla ve piyasa değeri altında birilerine tahsis edilen KİT ürünleriyle ortaya çıkıyorlar.

Anılan dönemlerde büyük sermaye açıklarına rağmen negatif düzeylerde oluşturulan faiz oranlarında Türkiye burjuvazisi krediler kullandı, büyük döviz açıklarında bile aşırı değerli TL ortamında aynı burjuvaziye döviz kullandırıldı, ucuz ithalat yaptırıldı; vahşi koruma duvarları arkasında bu Türkiye burjuvazisi içeride son derece niteliksiz mallar üretti, rekabet dışı kaldı, çok büyük korumacılık rantlarının üzerine oturdu, KİT ürünleri de maliyetlerinin bile çok altında yine bu burjuvaziye aktarıldı, bu çok ucuz, bütçeden finanse edilen KİT mallarını yaptıkları çok kötü üretimde girdi olarak kullandılar.

Bu dönemlerin resmi iktisatçıları bu rant mekanizmalarının bir tür sermaye birikim modelinin kaçınılmazları olduklarını da iddia ettiler ama bir türlü Türkiye'de sermaye birikemedi, kişi başına reel büyüme oranları Güney Avrupa ülkelerine, Uzakdoğu ülkelerine oranla çok düşük kaldı, Türkiye fakirlik, işsizlik, rekabetsizlik zincirini kıramadı.

Bu dört rant mekanizması siyaseti, siyaset yapma tarzını da büyük ölçüde belirledi; siyaset vatandaşa daha nitelikli kamu hizmeti üretme yarışına dönüşemedi, tüm siyaset bu dört rant mekanizması musluğunun başına geçmek ve vatandaşa hizmet değil rant dağıtma çabasına dönüştü.

Yapılan araştırmalar bu dört mekanizmanın yarattığı rant tutarının her sene milli gelirin üçte birini aşan bir tutara ulaştığını ortaya koymaktadır. Tüm ekonomi ve siyaset rant musluklarına hakim olma süreci olarak tanımlandığında da Türkiye sözde burjuvazisi de Batı Avrupa türü bir burjuva değil, devlete, rant mekanizmalarına göbekten bağlı, bir devlet asalağı olarak faaliyetlerine devam etti.

Bu sözde burjuvazi uluslararası Soğuk Savaş yıllarında demokrasi ve hukuk devletinin yanından bile geçmek istemedi, askere yaslandı, kendi gerçek sınıfsal çıkarına ihanet etti. Sermaye hareketlerinin serbestleşmesi (1990), AB ile gümrük birliği süreci (1996) Türkiye burjuvazisi üzerinde büyük etkiler ve ayrışmalar yarattı; gümrük birliği kararına giderken Türkiye'nin iki büyük holdinginin farklı roller üstlenmiş olması konulara yakın kişilerin hafızalarında daha çok taze.

Sermaye hareketlerinin serbestleşmesi, AB ile gerçekleşen gümrük birliği Türkiye burjuvazisi üzerinde çok önemli, yapısal dönüşümlere neden oldu; o tarihlere kadar musluk başları, rant üretme mekanizmaları Ankara tarafından kontrol edilir, bu musluklardan Anadolu sermayesine, nedret yani rant havuzunun küçüklüğü ve daha da önemli olmak üzere siyasi nedenlerden pay aktarılmazken, dış ticaret rejiminin nispeten liberalleşmesi Anadolu'da oluşan yeni sermaye gruplarının dış pazarlar, ihracat üzerinden yeni bir sermaye birikim modeline yol açmıştır.

Ağırlıklı olarak TUSKON'un temsil ettiği bu yeni sermaye birikim modeli rant mekanizmalarına değil de dış pazarlara ihracata dayalı olduğu için çok daha etkinlik temelli, çok daha modern bir sürece tekabül ediyor.

ANKARA ENDEKSLİ EKONOMİ
 
Ancak, TUSKON'un Ankara kökenli rant mekanizmalarına nüfuz edemediği, bu nedenden de sermaye birikimini ihracat, dış pazarlar üzerinden gerçekleştirmeye başladığı dönem TUSKON şemsiyesi altında faaliyet gösteren grupların Ankara ile siyaseten kan uyumsuzluğu yaşadığı bir dönemdir ve paradoksal olarak Ankara ile bir zamanlar oluşmuş mevcut kan uyumsuzluğu yeni sermaye birikim modeline etkinlik kazandırmıştır.

TUSKON dış pazarlar üzerinden, siyaset şemsiyesini kullanmadan, kullanamadan yeni bir sermaye birikim modelini oluştururken, bu süreç kaçınılmaz olarak devletle ilişkisi çok sınırlı, üretime, ihracata dayalı yeni ve benim çok olumladığım bir burjuva sınıfının da temellerini atmıştır.

Fakat, Türkiye'nin içinde bulunduğu son on senelik siyasi süreç TUSKON'un Ankara ile geçmişte mevcut kan uyumsuzluğunu büyük ölçüde ortadan kaldırmıştır.

Bu siyasi ve radikal dönüşümün TUSKON'un üretim ve sermaye birikim tercihlerine yansımaları Türkiye'nin geleceğini, yeni Türkiye'nin yeni burjuvazinin kaderini belirleyecektir.

Benim, bir iktisatçı, bir yurttaş olarak temel endişem Ankara ile TUSKON arasındaki buzların son on senede yaşanan erimenin TUSKON'un sermaye birikim modelini dış piyasalardan Ankara endeksli bir modele geri çevirme ihtimalidir; küresel kriz de maalesef bu olumsuz ihtimali daha da güçlendirmektedir.

TUSKON son senelerdeki başarılarıyla Türkiye'nin, Anadolu'nun çehresini değiştirmiştir ve daha da ileri derecelerde değiştirmeye adaydır; ancak, yeni sermaye birikim modelinin kaynağı, yönü dış piyasalardan Ankara'ya döndüğü ölçüde bu olumsuz ihtimali süreçten Türkiye, Anadolu, Türkiye demokrasisi ve ekonomi büyük zararlar görebilir.

Türkiye'nin demokrasi ve ekonomi geleceğini TUSKON'un önümüzdeki dönem tercih edeceği sermaye birikim modeli üzerinden okumak iktiza etmektedir; TUSKON'un, bu yeni Anadolu burjuvazisinin hedefi, rüyası mesela Küba'ya puro ihraç etmek mi, yoksa Ankara çıkışlı ihalelerden para kazanmak mı olacaktır?..

26 Nisan 2013 Cuma

İstihbarat kaç para? [ Yorum - Eser Karakaş ]

24 Haziran 2010


Yeniden artış eğilimine giren terör ya da askerî saldırı olayları nedeniyle ülkemizin Güneydoğu bölgesinin güvenliği bir kez daha tartışılıyor; ve bu tartışmalar ağırlıklı olarak istihbarat kavramı üzerinden şekillenmeye başlıyor.

Toplanan Güvenlik Zirvesi sonuç bildirgesinde belirgin bir istihbarat zaafından bahsediliyor idi, muhtemelen bu yazı yayımlandığı zaman toplanmış olacak olan Milli Güvenlik Kurulu sonuç bildirgesinde de yine aynı zafiyetten bahsedilecek.

İstihbarat zafiyeti her olayda çok belirgin bir biçimde kendini ortaya koyuyor; işlerin arkasında başka meseleler yoksa, Aktütün ve Dağlıca facialarında da, Hakkari Şemdinli'deki son baskında da askerlerin burunlarının dibine kadar sessizce sokulan ve sonra saldırıları gerçekleştiren, onlarca şehide neden olan PKK'lılar söz konusu.

Son olayda PKK'lıların çobanlarla karıştırılması, PKK'lı sayısını tam olarak verebilme gibi ilginç açıklamalar da var.

Akşamları televizyon ekranlarında izlediğimiz ve istihbarat kavramını çağımızda "beşeri istihbarata", istihbarat zafiyetini JİTEM'in deşifre edilmiş olmasına bağlayabilen emekli generaller bile var; oysa, günümüzde sıradan bir yurttaş sıradan bir bilgisayar kullanarak bile google earth üzerinden daha etkin mekânsal istihbarat sağlayabiliyor.

İstihbarat kavramının PKK meselesiyle birlikte kullanımı çok yeni değil ama bir önceki Genelkurmay Başkanımız Sayın Yaşar Büyükanıt'ın Kuzey Irak ile ilgili kullandığı BBG evi benzetmesi, istihbarat meselesini tartışmaların tam da göbeğine oturtmuş bulunuyor; ancak bu bölgeyi BBG evine dönüştüren istihbarat muhtemelen ABD kaynaklı ve nitekim bir sınır ötesi operasyonda bir nedenden istihbarat akışının kesilmesiyle birlikte askerimizin apar topar sınır gerisine çekilişini çok iyi hatırlıyoruz.

ABD'nin tekel olarak elinde tuttuğu ve bizim çok iyi temellük edemediğimiz bu istihbarat nasıl bir ürün, nasıl üretiliyor ve üretiminin maliyeti ne kadardır, bu sorular ülkemizde çok sorulmuyor, çok tartışılmıyor.

İstihbarat meselesi ve özellikle etkinliği ve maliyeti tartışılır iken üç konuyu birbirine karıştırmamak lazım; birincisi ülkelerin toplam askerî harcamaları, ikincisi askerî amaçlı uzay harcamaları, üçüncüsü ise genel anlamda uzay araştırması; bizim bugün ilgilenmek durumunda olduğumuz istihbarat kavramının kökeninde ise askerî amaçlı uzay harcamaları yatıyor ve bu harcamalar sayesinde ABD, Kuzey Irak'ı kendisi için her an bir BBG evine çevirebiliyor ve bize ise bu istihbaratın bir bölümünü kendisi istediği zaman ve istediği ölçüde ve biçimde aktarıyor.

Meseleye en genel hatlarıyla bakmaya başlayalım ve ilk önce dünyada en yüksek askerî harcama yapan on ülkeyi saptayalım; bu ülkeler (2008) sırasıyla şöyle:

1- ABD: 607 milyar ABD Doları

2- Çin: 85 milyar ABD Doları

3- Fransa: 66 milyar ABD Doları

4- İngiltere: 66 milyar ABD Doları

5- Rusya: 57 milyar ABD Doları

6- Almanya: 47 milyar ABD Doları

7- Japonya: 46 milyar ABD Doları

8- İtalya: 41 milyar ABD Doları

9- Suudi Arabistan: 38 milyar ABD Doları

10- Hindistan: 30 milyar ABD Doları

Tüm bu verilere ve aşağıda vereceğim bilgilere SIPRI'nin (Stockholm International Peace Research Institute) sitesinden ulaşıyoruz; SIPRI İsveç-Stockholm merkezli bir uluslararası barış enstitüsü ve verdiği askerî büyüklükler-istatistikler tüm dünyada kabul edilen bir kurum.

Görüldüğü gibi Türkiye, dünyada en fazla askerî harcama yapan ülkeler arasında değil; Türkiye'nin askerî harcamaları senede 16 milyar dolayında ama bu büyüklükte bile iki önemli sorun yaşanıyor: Birinci sorun tüm askerî harcamaların bütçeleştirilmemesi nedeniyle kesin bir büyüklüğe ulaşmada yaşanan sorunlar, ikincisi ise bu 16 milyar dolar dolayında olduğu tahmin edilen toplam harcamanın etkinliğinin hiç tartışılmaması. Bugünkü yazımın konusu bu olmadığı için bu alana daha fazla girmek istemiyorum.

Gelelim tekrar istihbarat ve özellikle uzay kökenli istihbarat meselesine; yukarıdaki tabloda görüldüğü gibi ABD askerî harcamalarda uzak ara birinci ama aynı zamanda çok daha önemli olmak üzere askerî amaçlı uzay harcamalarında başka ülkelere çok büyük fark atıyor.

2009 senesinde ABD yaklaşık toplam elli milyar dolarla sivil ve askerî uzay harcamalarında dünya toplam uzay harcamalarının yüzde 72'sini yani yine yaklaşık dörtte üçünü tek başına gerçekleştiriyor.

Avrupa Birliği ise 2009 senesinde sivil ve askerî uzay harcamalarında toplam 7,9 milyar dolarlık bir büyüklüğe ulaşıyor; bu 7,9 milyar dolarlık uzay harcamaları büyüklüğü Avrupa Uzay Ajansı'na üye 18 devletin Ajans bünyesinde yaptığı harcamalardan, üye devletlerin ulusal bütçelerinden yaptığı sivil ve askerî uzay harcamalarından oluşuyor.

Son senelerde bu konuda hamle yapan Japonya'nın uzay harcamaları ise 3 milyar dolar düzeyinde; Rusya'nın yıllık uzay harcamaları 2,8 milyar dolar, Çin'in iki milyar dolar, Hindistan'ın da bir milyar dolar dolayında.
Türkiye'nin bu alanda kamusal ve sivil araştırma harcaması yapmadığı ise bilinen bir gerçek.

Görülebileceği gibi askerî istihbarat ağırlıklı olarak uzay kökenli araştırmaların ürünü haline geliyor; bizde bazı emekli generallerin dediği gibi askerî istihbaratı hâlâ adamdan adama taşınan istihbarat sanmak ve bununla yetinmeye kalkmak 2010 senesinde traji-komik bir görüntü veriyor.

Ancak ortada somut bir uluslararası sorunun olduğunu da görmemiz lazım; ABD, 2010 dünyasında uzay kökenli askerî istihbaratta yapmış olduğu araştırma harcamaları sonucu çok büyük bir tekel oluşturmuş durumda.

Bu sorunu eşitsizlik yaratan bir sorun olarak görmek ve itiraz etmek pek anlamlı değil; zira bu ülke, ABD, parayı bu alana yatırıp istihbarat alanında büyük bir tekel kurmuş durumunda. Önemli olan uluslararası ilişkiler alanında mahir hamleler yapıp bu tekelden gerekli, yaşamsal bilgiyi, istihbaratı çekebilmek.

Bunu yapamazsanız ya da uluslararası ilişkilerde aldığınız bazı pozisyonlar nedeniyle bu tekelle aranıza kara kediler girerse, sınırınıza eşeklerle ağır silah taşıyan ve karakolları bombalayan grupları çoban sanırsınız ve çoban olmadıklarını ancak ateş başladıktan sonra anlarsınız.

Senede elli milyar dolara yakın askerî uzay harcaması yapan bir ülkeyle bu konuda sıfır mertebesinde harcama yapan bir ülkenin istihbarat gücünün aynı olmasını beklemek anlamsız; ya bu tekel gücünü elinde tutan ülkeyle stratejik işbirliğini ne pahasına olursa olsun sürdüreceksiniz ya da açılımlarda çok daha cesur olacaksınız.

Ne o, ne de o derseniz çobanları karıştırırsınız.

e.karakas@zaman.com.tr

Asker, zihniyet ve normalleşme [ Yorum - Eser Karakaş ]

12 Kasım 2009

İçinden geçtiğimiz süreç, Türkiye'nin en önemli meselesinin sivil-asker ilişkilerinde egemen olan anormal yapılanma olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor.

Yaşanan tartışmalar, bu tartışmalar etrafında alınan pozisyonlar sivil-asker ilişkilerindeki anormal yapılanmanın sandığımızdan da çok boyutlu olduğunu gösteriyor.

Anormal yapılanmanın en tepesinde de muhtemelen en az tartışılan zihniyet meselesi geliyor; bu konuya bu kısa yazıda bile gireceğim.

Yazının başında sivil-asker ilişkilerinde egemen olan anormal yapılanmanın ülkemizin en önemli meselesi olduğunu vurguladım; "en önemli mesele" derken muradım mevcut sivil-asker ilişkilerinin tuhaf görünümünün ve işleyişinin aslında Anayasa'mızın 2. maddesinde ifadesini bulan demokrasi ve hukuk devleti kavramlarının aksak işleyişi anlamına geldiğini, bir ülkede hukuk devleti aksak işlerse sürdürülebilir ekonomik büyümenin yani kalıcı refahın olanaksız olduğunun da altını yüz defa çizerek vurgulamak.

Herkesin çok iyi görmesi, anlaması gerekiyor, sivil-asker ilişkileri normalleşmeden ülkemizde kalıcı refah artışı olanaksız.

Sivil-asker ilişkilerinin anormalliğinin ilk vurduğu yer her şeyden önce iş ve aştır, bunun iyi görülmesi lazım.
Sivil-asker ilişkilerinde hukuk sistemi içinde, Anayasa'da, yasalarda ve hatta bu kategorilerin içine girmesi olanaksız çok alanda birçok noktanın acilen değiştirilmesi gerekiyor; hukuk sistemi içinde bu düzenlemelerde bir normalleşme yaşanmadan da mesafe almak adeta imkânsız, bunları da tadadi olarak belirtmeye gayret edeceğim.

Ancak son tartışmaların gösterdiği başka bir konu ön plana çıkıyor; bu da zihniyet meselesi ve zihniyet meselesi hem askerde hem de sivilde tüm yanlışlığı ile sırıtıyor.

Askerin, en azından bir bölümü, Cumhuriyet'e kendine göre, Türkiye'nin altında imzası bulunan antlaşmalardan, Anayasa'dan, yasalardan görece bağımsız bir anlam çerçevesi çiziyor ve yine kendinden menkul gerekçelerle bu çerçevenin dışına çıkılabileceğini düşünüyorsa, her türlü Anayasa ve yasalar dışı faaliyeti kendine hak görebiliyorsa ortada mevcut en ciddi sorunun zihniyet sorunu olduğunu düşünmek normaldir.

Askerin en azından bir bölümünün ama eyleme geçebilecek kadar güçlü bir bölümünün söz konusu kendinden menkul hak edinimi aslında bugünün de meselesi değil, en azından bir asırlık bir geçmişi var; askerin tümünün, tüm rütbelerinde ve kurumlarında bu sakat zihniyetten kurtulması/kurtarılması şart; bu tuhaf ve yasadışı zihniyet sürdüğü sürece anayasal, yasal düzenlemelerin, normalleşme sürecinin de bir işe yarayabileceği kuşkulu.

Islak imza meselesiyle gündeme gelen marazi durumun TSK içinde ne ölçüde marazi görüldüğü doğrusu kuşkulu; bu tür us dışı, hukuk dışı girişimlerin askerin çok ama çok büyük bölümü tarafından lanetlenmediği durumlarda çağdaş bir ülke konumuna gelmemiz olanaksız.

Bu tür marazi ve yasadışı durumların emir-komuta zinciri içinde yaşanıyor olması ihtimali de zaten başlı başına bir hukuk ve çağdaşlık kâbusu.

Dünyaya, hukuka bakıştaki bu şaşılık maalesef sadece cihet-i askeriye ile de sınırlı değil; sözde/güya sivil kesim içinde de, Allah'a şükür, küçük ama son günlerde sesi borazan gibi çıkan bir kesim askerin hukuk dışı faaliyetlerini normal imiş gibi değerlendirebiliyor.

Televizyon ekranlarından, gazete sahifelerinden izliyoruz, kimi gazeteciler, yazarlar, profesörler ıslak imza meselesi etrafında oluşan çeteleşmenin doğru olmadığını, bu durumun bir komplo olduğunu söyleyip duruyorlar; böyle söyleyip, böyle inansalar yine de kabul edilebilecek bir saflık olarak nitelendirilebilir.

Ancak, bu arkadaşların ağızlarındaki bakla başka; bu arkadaşlar da aslında TSK içinde özerk ya da emir-komuta zinciri içinde oluşma ihtimali bulunan çeteleşmenin farkındalar, aksi takdirde gözlem ve analiz yeteneklerinden ciddi kuşku duymak gerekebilir; bu arkadaşlar aslında kısa bir süre sonra, mesele hukuken de sübut ettikten sonra, söylem değiştirecekler ve askeriyenin bu tür faaliyetler içinde bulunmasının normal karşılanması gerektiğini dile getirmeye başlayacaklar; bu traji-komik duruma şimdiden hazırlanmak lazım.

Yukarıda vurgulamaya çalıştığım gibi ülkemizde TSK'nın büyük bölümünde (Allah'tan aklı başında ve etkin bir kesim hâlâ mevcut da askeriye tümüyle batağa saplanmıyor) ve sivil kesimin azınlık ama gürültücü bir bölümünde sivil-asker ilişkilerinde hukuk dışılığı normal gören kesimler var; işin yine traji-komik tarafı bu kesimlerin kendilerini "modern", "çağdaş", "ilerici" gibi sıfatlarla nitelendiriyor olmaları.

Oysa çağımızda sivil-asker ilişkilerinde ülkemizdeki mevcut statükonun savunulması kadar buram buram ilkellik, anti-demokrasi, anti hukuk ve anti-cumhuriyetçilik kokan başka konu bulmak pek kolay değildir.
Tabii, bu zihniyet de havadan gelmiyor.

"Milli Güvenlik Siyaset Belgesi" gibi hukuken ne olduğu belirsiz bir belge, İç Hizmet Kanunu'nun ünlü 35. maddesi çağdaş bir ülkede kabul edilmesi hatta düşünülmesi olanaksız yetkileri TSK'ya güya vermektedir; ve TSK'nın da bir bölümü "Milli Güvenlik Siyaset Belgesi" gibi hukuken ne olduğu belirsiz bir metne dayanarak hukuk dışılığı savunabilme çizgisine savrulabilmektedir.

Milli Güvenlik Siyaset Belgesi, İç Hizmet Kanunu gibi belgelerin yanı sıra çok sayıda çağ dışı düzenleme hukuk sistemimiz içinde de yer almaktadır.

Çift başlı yargı diye bilinen çağ dışı duruma sözde hukuki meşruiyet veren Anayasa 145. madde, TSK'yı Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu kapsamı dışında tutan Anayasa 108. madde, Milli Güvenlik Kurulu'nu düzenleyen Anayasa 118. madde, YAŞ kararlarını yargı denetimi dışında tutan Anayasa 125. madde, yüzüncü yılına yaklaştığımız Cumhuriyet'e hâlâ bir askeri Cumhuriyet görüntüsü veren devlet protokolü, askerî bütçe ve bütçe dışı harcamaların ve askerî mal varlığının bir bölümünü TBMM ve Sayıştay denetimi dışı tutan düzenlemeler günümüzde Cumhuriyet'e çağdaşlık değil, tümüyle bir ilkellik görüntüsü arz ettirmektedirler.

Zihniyetin ve beraberinde anayasal, yasal düzenlemelerin gerçekleşmesi çağdaş bir Türkiye için atılması gereken ilk adımlar olacaktır.
 e.karakas@zaman.com.tr

Sınıraşan suçlar, Ergenekon, uyuşturucu [ Yorum - Eser Karakaş ]

7 Temmuz 2011


Türkiye belirli bir süredir geçmiş toplumsal pislikleriyle, gecikmiş bir biçimde de olsa, hesaplaşmaya başlamış gibi görünüyor; süreç Susurluk ile başladı ama o dönemin siyasal iktidarının belki anlaşılır, belki de anlaşılmaz nedenlerden bu meseleyi ciddiye almak istememesi, araya giren 28 Şubat süreci nedenleriyle aynı süreç tıkandı, hatta başka bir mecraya döküldü.

AK Parti'nin iktidara gelişi, karanlık güçlerin bu meşru siyasal iktidarı gayri meşru görmelerinin sonucu olarak giriştikleri karanlık eylemler ve siyasal iktidarın, yargının bu resmi ve gayri resmi karanlık güç odaklarının üzerine bu kez, Susurluk skandalına oranla daha kararlı bir biçimde gitmesi, ülkemizde senelerdir halı altına süpürülen pisliklerin ortaya dökülmesine neden oldu.

Ergenekon süreci, Balyoz davası süreci, Hrant Dink cinayeti davasında öğrendiklerimiz bu "ortaya dökülme sürecinin" parçaları; en az bu davalar kadar "şike davasında" öğrendiklerimiz ve öğreneceklerimiz de yılların pislik birikiminin çok önemli bir parçası. Daha detaylı bir araştırma, aslında tüm bu konuların ilginç bir biçimde iç içe geçmişliğini de bize gösterebilir.

Tüm bu gelişmeler daha temiz bir Türkiye için hiç kuşkusuz çok önemli ama yukarıda belirttiğim konular, dikkat ederseniz, Türkiye'nin iç siyasi ilişkilerinden, büyük ölçüde iç işleyişinden kaynaklanan konular; oysa, terör olaylarında olduğu gibi, bazı büyük meselelerin özellikle finansman boyutu sınıraşan suçlarla doğrudan ilintili.

Suç tanımı büyük ölçüde ulusal ölçekte tanımlanmış ve tam da bu nedenden de suça karşı önlemleri içeren kamu hizmeti de, bu kamu hizmetinin finansmanı da ulusal boyutta belirlenmiş; suçun mahiyeti ulusal ölçeği aştığı ölçüde de suça karşı üretilecek kamu hizmetinin ulusal boyutu yetersiz ve anlamsız kalmış, bu tür küresel kamu hizmetinin kim tarafından, ne kadar ve nasıl üretileceği de belirlenememiş, finansman boyutu ise tümüyle cevapsız bırakılmıştır.

Sınıraşan suçlara yönelik üretilecek küresel kamu hizmetinin finansmanının devletlerarası antlaşmalarla sağlanması ise bir dizi pratik ve kuramsal nedenden başarısız kalmaktadır.

Ergenekon ve Balyoz davalarında bir noktaya gelinmiştir, şike meselesinde de temennimiz hakkaniyetli bir sonuca ulaşılmasıdır ama bazı çok önemli ve belirleyici konularda alınan mesafe yukarıda değindiğim konuların yanında hiç mertebesinde kalabilmektedir; bu konuların başında da sınıraşan suçlar meselesi mesela uyuşturucu konusu gelmektedir.

Uyuşturucu ticaretinin sınıraşan suç boyutu, cirosunun büyüklüğü, talep esnekliğinin düşüklüğü başka pis meselelerin finansmanında kullanılmasına neden olmakta ve belki tam da bu nedenden üzerinde en az konuşulan en önemli konu olma özelliğini senelerdir korumaktadır.

 Türkiye basını, anlaşılması kolay olmayan nedenlerden sınıraşan suçlar konusunda huzursuz edici bir sessizlik içindedir; birazdan bazı büyüklükler vereceğim, Türkiye basını uyuşturucu ticaretinin boyutları konusunda araştırmacı bir tutum içine asla girmemekte, sadece spot haberlerle yetinmekte, bu konuda asla fikr-i takip görevini yapmamaktadır.

İnsan ticareti konusunda da durum uyuşturucudan pek farklı değildir; genç muhabirler bu alanlarda uzmanlaşmamakta, yayınlanan uluslararası çalışmaları gazete sahifelerine taşımamaktadırlar.

Oysa, Birleşmiş Milletler Örgütü'nün uyuşturucu ve ilgili suçlara ilişkin yayınladığı çok kapsamlı çalışmalar (ONUCD, 2010 Raporu) internetten anında indirilebilmektedir; uyuşturucu meselesinin boyutları iyi algılanmadan, bu trafiğin yönetimi ortaya çıkarılmadan aslında Türkiye'nin demokratikleşmesi, bir hukuk devleti olması, Kürt meselesine kalıcı bir çözüm bulması, sivil-asker ilişkilerini normalleştirmesi mümkün değildir.

ONUCD'ün 2010 Raporu küresel dolaşıma giren eroinin yüzde doksanının Afganistan'ın belirli bölgelerinde yetiştirilen afyondan geldiğini belirtmektedir; Afganistan'da yetiştirilen 5.300 ton afyonun 2.700 tonu eroine dönüştürülmekte ve üç temel güzergâh üzerinden dünya piyasalarına ulaştırılmaktadır ve maalesef bu üç güzergâhtan biri de bizim ülkemizdir.

Rapor, senede Türkiye'ye 95 ton eroinin girmekte olduğunu, söz konusu 95 ton eroinin ise yaklaşık 85 tonunun bizim topraklarımız, gümrük kapılarımız üzerinden Batı'ya geçtiğini belirtmektedir.

İkinci önemli güzergâh ise Orta Asya üzerinden Rusya'ya giden güzergâhtır ve bu güzergâh üzerinden geçen zehir miktarı bizim ülkemizden geçen eroinden biraz daha azdır. Rusya'da eroin pazarının büyüklüğünün 13 milyar dolar, Batı Avrupa'da ise 20 milyar dolar dolayında olduğu tahmin edilmektedir.

Kokain trafiğinin ise Türkiye ile doğrudan bir ilişkisi pek yoktur; ağırlıklı olarak Güney Amerika çıkışlı kokainin en büyük kullanıcılarının ABD (6,2 milyon kullanıcı) ve Avrupa (4,5 milyon kullanıcı) olduğu bilinmektedir. Bu iki coğrafyanın kokain kullanımı dünya tüketiminin yüzde seksenine ulaşmaktadır ve piyasa değeri de 90 milyar dolar civarındadır.

Bir yorum sahifesinde okurları sayılara boğmak istemiyorum ama bu sayıların, büyüklüklerin önemi ortada; Susurluk skandalı dediğimiz şey Kürt mafyasının kontrol ettiği uyuşturucu gelir ve ticaretinin "millileştirilmesinden" başka şey değildir.

Susurluk sürecinin en önemli halkası kanımca Behçet Cantürk'ün devlet görevlileri tarafından alınıp öldürülmesi ve böylece sürecin rantının "millilerin" eline geçmesi konusunda atılan adımdır.

Behçet Cantürk devlet cinayeti anlaşılmadan Susurluk meselesinin anlaşılması mümkün değildir ve nedense herkesin tüm detaylarıyla bildiği bu meselenin üzerine bir türlü "ağar ağar" gidilememektedir.

Ergenekon meselesi çok önemli bir siyasal meseledir, üzerine gidiliyor olması Türkiye'nin en büyük şansıdır ama bu meselenin bile parasal boyutları hâlâ büyük ölçüde karanlıktadır.

Anayasal düzene karşı kalkışma büyük kaynaklar ister ve bu gerekli kaynaklar içinde sınıraşan suçlardan, mesela uyuşturucudan kaynaklanan gelirler muhtemelen büyük yer tutmaktadır ama nedense (?) meselenin bu boyutu hiç gündeme gelmemektedir; benim bu konuya yönelik yegane yorumum, bu süreçte uyuşturucu gelirinin üleşim sürecinin sanıldığından da karmaşık olabileceğidir.

Temennim, önümüzdeki süreçte, Ergenekon ve Balyoz davalarının parasal boyutlarının da, en azından siyasi boyutları kadar, toplumun önünde tartışılmasıdır.

Geçtiğimiz pazar (3 Temmuz, 2011) gününden bu yana tartışılan futbolda şike meselesini de bahis meselesine ya da şampiyonluk meselesine indirgemek hatalı olabilir; bu süreçte ortada dolaşan kaynakların gerçek boyutlarına gitmek, benzer ülkelerde yaşanan benzer sorunlarda finansman meselelerinin nasıl çözüldüğüne bakmakta yarar olabilir. İtalya, bu alanda hem çok iyi hem de çok kötü bir örnektir.

Bendenizin bu sütunda, başka yerlerde yazdığı yazıların temel varsayımlarından biri de, bir konuyu, özellikle illegalite boyutuna kaymış bir konuyu iyi anlamak için mutlak parasal boyutuna inmenin şart olduğudur; buralara indiğimizde karşımıza çıkan gerçeklerden hoşnut olmayabiliriz ama gerçek gerçektir.

Bu şike meselesinden, Susurluk meselesinden, Ergenekon, Balyoz meselelerinden kalkıp devletin parasal şifrelerine, illegalitenin parasal boyutlarını deşifre etme sürecine gitmenin çok önemli, hatta yaşamsal olduğunu düşünüyorum.

Oysa, en az yaptığımız da bu.

Erken seçim anayasa meselesine çözüm olabilir mi? [ Yorum - Eser Karakaş ]

15 Mart 2012


Anayasa meselesi Türkiye'nin en temel meselesidir; anayasa meselesi çözülmeden de ele alınması gerekebilecek başka konular, Siyasî Partiler Kanunu gibi, seçim barajı gibi konular hâlâ mevcut ama anayasa meselesinin ülkemizin en temel meselesi olduğuna galiba kuşku yok. 

En genel ve doğru formülasyon şöyle olabilir herhalde: Yeni yapılacak bir anayasanın her sorunu çözebileceğine herhalde ihtimal yok ama anayasa sorunu çözülmeden başka sorunların kalıcı olarak çözülebilmesi de mümkün değil.

En çok korktuğum da mevcut darbe anayasasının Türkiye'nin sürdürülebilir ekonomik büyümesine zarar vermesi. Daha önceleri de bu sahifede defalarca yazdım, 21. yüzyılda sürdürülebilir büyüme ile gelişmiş bir hukuk devleti ilişkisi çok güçlü olacak, küresel tasarruflardan en fazla güçlü hukuk devletleri kaynak çekecekler ve daha hızlı büyüyecekler.

1982 Kenan Evren Anayasası'nın ise hukuk devleti imajımıza zarar verdiği muhakkak; hukuk devleti imajımıza verilen her zarar da daha düşük büyüme demek, bunu asla unutmamak lazım.

Haziran 2011 genel seçimleri maalesef tek bir siyasî partiye, en büyük siyasî parti olarak da AK Parti'ye, anayasayı tek başına değiştirebilecek bir parlamenter çoğunluk vermedi; birileri bu durumu yani tek bir siyasî partinin anayasa değiştirebilecek iskemle çoğunluğuna sahip olmamasını olumlu değerlendirebilirler, bu durumu oluşması kaçınılmaz hale gelen bir mutabakat, bir uzlaşma kültürünün zemini olarak görebilirler ve büyük ihtimalle de haklıdırlar.

Ancak, ülkemizde mutabakat, uzlaşma kültürü meselesi sorunlu bir mesele olarak görülmektedir; sadece siyasetçiler değil, bireyler de uzlaşma kültürü konusunda meselelere farklı bakabilmektedirler.

Başka çok önemli bir konu da anayasa yapım sürecinde uzlaşma meselesinin ne ölçüde gerektiği konusudur; ülkemiz Türkiye maalesef hâlâ uzlaşma gerekebilecek, yani her iki ucu da meşru alternatifleri tartışma sürecine girememiş, bir ucu meşru, diğer ucu gayrimeşru yani uzlaşmanın olmayacağı, olmaması gereken, meşru alternatifin uzlaşma olmaksızın mutlaka kazanması gereken bir süreçten çıkamamıştır.

Başkanlık sistemi ya da parlamenter sistem önerilerinin ikisi de meşrudur, uzlaşma sürecinde bir yerde mutabakat sağlanır ama yukarıda belirttiğim gibi Türkiye henüz bu noktada değildir. Zira ülkemiz hâlâ temel hak ve özgürlükler ya da meşru devlet teşkilatlanması meselelerinde sorunlarla karşı karşıyadır; genç kızların üniversitelere türbanla girmesi, ifade özgürlüğü, Genelkurmay Başkanlığı'nın idare içindeki yeri uzlaşma gerektirmeyecek kadar net konulardır, bu alanlarda meşru siyasî süreçler çağın ruhuna uygun "doğru" yani temel hak ve özgürlüklere, NATO standartlarına uygun kararları almak, anayasaya geçirmek zorundadırlar.

Eğitim Komisyonu'nda 4+4+4 yasa tasarısında yaşananlar ülkemiz Türkiye'de anayasa yapım sürecinin ne kadar zor, hatta bu aritmetik ile ne kadar imkânsız olduğunu gözler önüne sermektedir; 4+4+4 konusunda madenî cisimler havada uçuşuyor, insanlar yerlerde tekmeleniyorlar ise, Anayasa'nın dibacesindeki Atatürk milliyetçiliği, Atatürk ilke ve inkılaplarının anayasa metninden çıkarılması, anadilde eğitimin anayasal bir meşruiyete ve yasallığa kazandırılması, merkezî bir idarî sistemden adem-i merkeziyetçi bir yapıya geçme, sivil-asker ilişkilerini çağdaşlaştırma, Genelkurmay Başkanı'nı MSB'ye bağlama, askerî yargıyı askerî disiplin suçlarıyla sınırlama gibi konularda bugünkü TBMM aritmetiğiyle neler yaşanacağını, daha doğrusu nelerin yaşanamayacağını görür gibiyiz.

Bugünkü TBMM koltuk dağılımından çağdaş bir anayasanın çıkması imkânsız gibi durmaktadır; TBMM'nin bütününün, bu yapıyı oluşturan partilerin çok büyük bir prestij kaybetmemesi için muhtemelen yeni, sivil (!) bir anayasa yapılacaktır ama bu yeni anayasa en temel konularda yine muhtemelen 1982 Kenan Evren Anayasası'nın tüm kötü izlerini bünyesinde taşıyacaktır.

Oysa, Türkiye'nin gerçek meselelerini çözecek bir anayasaya ihtiyacı bulunmaktadır ama TBMM aritmetiği radikal bir anayasa değişikliğine kıl payı izin vermemektedir.

YENİ ANAYASA VE KÜRT MESELESİ 

Anayasa meselesi Türkiye'nin en önemli meselelerinin başındadır; muhtemelen siyasî istikrar meselesinden de çok önemlidir çünkü bu anayasa şimdi değişmez ise, TBMM Başkanı Sayın Cemil Çiçek'in de belirttiği gibi otuz sene daha Kenan Evren Anayasası ile yönetilmek kaderimiz haline gelebilir.

AK Parti mevcut TBMM çoğunluğuna yüzde 49 gibi bir oyla ulaşmıştır; yeni halk oylamaları ise AK Parti'nin oyunun yüzde 54 dolayında olduğunu göstermektedir. CHP ve MHP'nin oyları azalır iken, AK Parti ve BDP yükseliş içindedirler.

Makul bir süre içinde gerçekleştirilebilecek bir erken genel seçim muhtemelen AK Parti'ye TBMM'de tek başına anayasa değişikliği yapabilecek bir çoğunluk üretebilir; CHP ve MHP'nin oy kaybı, BDP'nin oylarında gözlemlenen artış, hatta belki yüzde 10'luk seçim barajını dahi aşma ihtimali Kürt meselesi üzerinden yeni bir anayasa yapımını daha da kolaylaştırabilir.

Unutmayalım, Kürt meselesi ülkemiz Türkiye'nin en önemli meselelerinin en başında gelmektedir ve Kürt meselesine en azından anayasal düzeyde bir çözüm üretmeyen yeni bir anayasa başka hiçbir soruna da çözüm üretemeyecektir.

Bu süreçte, programının kalbine Kürt meselesini yerleştiren ama bir Türkiye partisi görünümü veren, şiddetle arasına bir mesafe koyabilen BDP ile AK Parti arasında gerçekleştirilecek geçici bir anayasa ittifakı Türkiye'ye on yıllar kazandırmaya aday olabilir.

Mevcut TBMM anayasa yapmak istemektedir, en azından Sayın Cemil Çiçek bunun için çırpınmaktadır ama 12 Haziran 2011 genel seçimlerine gidilir iken, en az konuşulan, en az gündeme getirilen konu, bir açıdan anladığımız, bir açıdan da anlamadığımız nedenlerden, yeni anayasa meselesi olmuştur.

Gerçekleşebilecek bir erken genel seçim tümüyle yeni anayasa odaklı olur, kimin neyi ne kadar istediği siyah-beyaz gibi ortaya çıkar ve seçmenler de oylarını bu zeminde kullanırlar; benim kanaatim 12 Eylül 2010 referandumunda sağlanan demokrasi mutabakatı inandırıcı bir biçimde erken genel seçimde de sağlanabilir ise AK Parti'nin yeni bir anayasayı tek başına TBMM'den geçirebilecek çoğunluğu sağlaması işten bile değildir.

Erken bir genel seçimin bazı sakıncaları olabilir ama unutmayalım, yeni anayasanın yapılmamasının ya da "dostlar alışverişte görsün" türü bir anayasanın yapılmasının maliyetleri, sakıncaları her şeyin üzerindedir.

Vergileme, demokrasi ve normalleşme [ Yorum - Eser Karakaş ]

5 Ocak 2012


Türkiye'nin anormal bir ülke olması hepimizin hayatını çok zorlaştırıyor. 

Bu aşamada yapılması gereken ilk iş, herhalde "anormal"den neyi kastettiğimizi bilmek. 

Herkes toplumsal yaşamda anormale ilişkin farklı tanımlar yapabilir ama benim bu kelimeden anladığım, özel alanda değil ama kamusal alanda kurumların, bu kurumların işleyişlerinin, en genel anlamda kamu hukukunun evrensel hukuk ile uyumsuzluğu. Bu noktada evrensel kelimesi ile Batı anlamında demokratik hukuk devletlerine gönderme yaptığımı belirtmeme bile gerek yok diye düşünüyorum.

Türkiye'de kamusal yaşam, kamusal alanın kurumları ve işleyişleri, kamu hukukumuzun en genel çerçevesi "anormal" sıfatını fazlasıyla hak ediyor, zira bu çerçeve yukarıda belirttiğim anlamda evrensel hukukun çok dışında bir manzara arz ediyor.

Ancak bu anormalliğe temel teşkil eden konulara değinildiğinde ilk akla gelenler ile ilk akla gelmesi gerekenler arasında azımsanmayacak bir açı farkı mevcut. Kamu hukukumuzun en genel çerçevesi ele alındığında ilk akla gelen anormallikler zaten anayasanın yazımı düzeyinde kendilerini ortaya koyuyorlar.

Anayasada buram buram kokan anlamsız milliyetçi-ırkçı göndermeler, sivil-asker, din-devlet ilişkilerinin anormalliği ilk akla gelen anormal alanlar; bu alanlarda en kısa sürede normalleşme doğrultusunda adımlar atılması şart.

Bu liste daha da uzatılabilir, ünlü liberal düşünür Friedrich von Hayek'in belirttiği gibi, belki de toplumun dinamiklerini daha iyi yansıtma anlamında gerçek anayasa olan medeni kanundaki anormallikler de ön plana çıkarılır, tüm bu alanlarda normale yaklaşılır, demokrasi ve hukuk devleti alanında da önemli adımlar atılmış olur.

Ama bu konular belki de ünlü benzetmede olduğu gibi aysbergin sadece suyun üzerinde gözüken küçük bir bölümü; belki de başka bir alanda mevcut çok yapısal bazı olumsuz belirlenmeler aslında yukarıda özet olarak değinmeye çalıştığım anormalliklerin gerçek ve temel nedeni.

Burada kastettiğim konu ise Türkiye kamu maliyesinin en temel sorunu olan vergileme, daha açık bir ifade ile de vergi mükellefiyeti meselesi. Tarihsel olarak da, teorik olarak da demokrasinin kökeninde vergileme meselesi yatıyor; vergileme meselesinin bir iktisatçı için etkinlik boyutu var, adalet-hakkaniyet boyutu var, kamu hizmetinin niteliği, büyüme, gelir bölüşümü boyutları var ama en az bunlar kadar önemli bir de demokrasi boyutu var.

Bu alanda ise ülkemizde yapısallaşmış çok önemli bir sorun var; maliyeciler vergi tasnifi yapar iken dolaylı-dolaysız vergi ayırımı yaparlar, dolaylı-vasıtalı vergilerin vergi-yurttaşlık bilinci oluşturmada yetersiz kaldığını, dolaysız-vasıtasız vergilerin ise yurttaşlık bilincinin yerleşmesinde, kamu harcamalarının en gerçek denetçisi olarak mükellefin ön plana çıkmasında çok daha etkin bir rol oynadığını öne sürerler.

Vergileme-demokrasi ilişkisi modeli özünde seçmenin kamu harcamalarının miktar ve kompozisyonunu oy mekanizması ile belirleme, ama bunu yaparken siyasetçiye sipariş ettiği kamu hizmet harcamasının finansmanını da yapmasına dayalıdır.

Seçmen, kamu hizmet harcamasının miktarı ve kompozisyonunu çeşitli siyasi partilerin parti programlarına yönelttiği oylarıyla belirler, siyasetçi de bu siparişi üretir ve seçmene geri döner, seçmen de vergileriyle bu siparişin üretilmesini finanse eder; yurttaşlık ilişkisinin özü bu siyasi değişim modeline dayanır ama bu süreçte seçmenin ödediği verginin hesabını siyasetçiden sorabilmesi toplam verginin önemli bir bölümünün beyanname esaslı dolaysız vergi ödenmesine bağlıdır, ancak bu tür bir vergi ödemesi yurttaşlık bilincinin oluşmasına katkı yapar.

VERGİ VEREN 'DEMOKRAT' VATANDAŞ 

Ülkemiz Türkiye'de 2011 genel seçimleri seçmen listelerinde elli milyona yakın yurttaş var idi; demokratik siyasi değişim modeline göre de bu elli milyona yakın yurttaş-seçmen 2011-2015 döneminde siyasetçinin üreteceği kamu hizmet sepetinin miktar ve kompozisyonunu belirlediler.

Ancak söz konusu demokratik değişim modelinin gerçekleşmesinin elli milyona yakın seçmenin kritik bir bölümünün beyanname esaslı gelir vergisi ödemesine de bağlı olacağını, aksi durumda modelin havada kalacağını da unutmamak gerekir.

Bu aşamada Türkiye'deki duruma resmi istatistikler üzerinden bir bakmanın yararlı olacağı kesindir; yukarıda belirttiğim gibi elli milyona yakın seçmene karşı kaç kişinin beyanname esaslı dolaysız vergi mükellefiyeti kapsamında olduğu temel belirleyicidir.

Gelir İdaresi Başkanlığı'nın ilginç ve öğretici internet adresinden 2011 Aralık itibarıyla gelir vergisi faal mükellef sayılarını görebiliyoruz; bu mükellefler beyanname vererek gelir vergilerini ödeyen mükellefler.

2011 Aralık itibarıyla söz konusu mükelleflerin sayısı bir milyon 703 bin; işin çok ilginç yanı, bu kategorideki mükellef sayısının 2001 gibi bir kriz senesinde daha fazla, bir milyon 768 bin olması. 2002 sonrası yaşanan yüksek büyüme oranları sürecinin faal gelir vergisi mükellef sayısını yükseltmemesinin, hatta azaltmasının açıklaması nasıl olabilir, doğrusu çok net göremiyorum.

Ancak çok daha önemli olan, söz konusu yaklaşık bir milyon 700 bin beyannameli gelir vergisi mükellef sayısının elli milyon dolayındaki seçmen içinde kabul edilemeyecek ölçüde düşük bir orana tekabül etmesidir.

Demokratik değişim modeli (catallaxy) çerçevesinde ülkemizde elli milyona yakın yurttaş kamu hizmeti harcamalarının miktar ve kompozisyonunun belirlenmesine oylama süreciyle karar veriyorlar ama bu seçmen kitlesinin ancak yüzde dördüne yakın bir bölümü beyanname vererek gelir vergisi öderken bu kamu hizmeti üretim sürecinin finansmanına vergi mükellef bilinciyle bir biçimde katkı yapıyorlar.

İşgücüne katılım oranının yüzde elli dolayında olduğu, 24 milyon çalışanın yaklaşık on milyonunun kayıt dışı çalıştığı, faal gelir vergisi mükellef sayısının iki milyonun altında olduğu bir ekonomide vergileme-demokrasi ilişkisinin sakat çalıştığı aşikârdır.

Türkiye diğer siyasi anormalliklerini çözerken, söz konusu mali anormalliğe seyirci kaldığı ölçüde ileri bir demokrasi aşamasına ulaşması imkânsızdır; zira demokrasinin özü vergilemeden, beyannameli mükellef sayısının yani kamu harcamalarını bilinçli bir biçimde denetleyecek mükellef-yurttaş sayısının artmasından geçmektedir ama bu konu siyaseten sanıldığından da sancılı bir konudur.

Maliye Bakanı Sayın Mehmet Şimşek'in gündeme getirdiği gelir vergisi kanununda değişiklik önerisi büyük ölçüde bu hedefe yönelik gibi durmaktadır; ücret gelirlerinin de beyanname verilerek gelir vergisi kapsamında vergilendirilmesi süreci Türkiye'de demokrasi yolunda atılmış en büyük adım olacaktır ve Maliye Bakanlığı'nın bu işi başarabilecek potansiyeli vardır.

Mevcut ücret geliri vergilendirme yöntemiyle olgun bir demokrasiye geçmek mümkün değildir; normalleşme süreci ancak o gün rayına oturacaktır.

İktisadî rekabet ve 28 Şubat [Yorum - Eser Karakaş]


28 Şubat devlet faciasının 16. senesinde illaki de bir 28 Şubat siyasi yorum yazısı gerekmiyor, bu alanda söylenecek şeylerin çoğu söylendi, gerisi artık yargının işi.

Ben de bugün son haftalarda aklıma takılan bir iktisat konusunu ama son derece önemli olacağını düşündüğüm siyasi sonuçlarıyla yorumlamaya çalışacağım.

Yorum yazımda geleceğim sonuç aşamasının siyasi uzantılarından da 28 Şubatçıların hiç hoşlanmayacağını düşünüyorum; hatta bir adım daha ileri gidersem, böyle bir siyasi çerçevenin 28 Şubat ve benzeri devlet facialarının en kalıcı, etkili ilacı olacağını da ileri sürmek mümkün.

Gelelim rekabet kavramının değiştiğini düşündüğüm çerçevesine ve bu değişimin 28 Şubat zihniyeti ile kurmaya çalışacağım ilişkisine.

İktisat bilimindeki, rekabet hukukundaki rekabet kavramı ağırlıklı olarak mal ve hizmet ticareti üzerinedir; rekabette hakkaniyet, etkinlik ağırlıklı olarak mal ve hizmet ticaretinde mal ve hizmetlerin akışını, yönünü, satışını faktör verimlilikleri dışında başka faktörlerin belirlememesi üzerine tanımlanmıştır.

Hangi mal ya da hizmet daha verimli üretiliyor ise, yani rakip mal ve hizmetlerle eşit kalitede daha ucuz ise tüketicinin o mala yönelmesi rekabet alanının özüdür.

Rekabet alanı son yüzyılda dış ticaretin büyük gelişimi ile yavaş yavaş küresel (Dünya Ticaret Örgütü) ya da bölgesel (mesela AB) olarak tanımlanmaktadır; David Ricardo’dan yani 1815’ten beri, İngiltere ve Portekiz, kumaş-şarap dış ticareti üzerinden öğrendiğimiz kadarıyla da küresel rekabeti ve ticareti ülkelerin faktör verimlilikleri belirlemekte, mutlak ya da nispi olarak hangi ülke hangi üretim faktöründe daha rekabetçi ise üretimde o faktörü ağırlıklı olarak kullanan ülke o malın dünya ya da bölge tedarikçisi olmakta, mallar küresel ya da bölgesel olarak dolaşmakta, rekabet otoriteleri de, mesela AB Komisyonu, Dünya Ticaret Örgütü, ulusal rekabet kurumları da bu sürecin rekabete en uygun biçimde işlemesine özen göstermektedirler zira her ülkenin en avantajlı olduğu malı üretmesi hem ülke hem de dünya refahı için çok önemlidir.

David Ricardo’dan beri bildiğimiz bu kuramın uygulama çerçevesi acaba 21. yüzyılda ne ölçüde geçerli olacaktır? 21. yüzyılda küresel mal ve hizmet ticareti artacak mı, daralacak mıdır?

Ülkeler hâlâ üretim maliyetlerinde mutlak ya da nispi avantajlı oldukları malları üretecek ve bu avantaj üzerinden küresel dış ticaret yapısı mı oluşacaktır?

Yoksa 21. yüzyıl artık, küresel ya da bölgesel olarak, malların ve hizmetlerin değil de üretim faktörlerinin ya da isterseniz aktörlerinin çok büyük seyyaliyet, mobilite kazanacağı, her mal ve hizmetin daha fazla maliyet avantajı taşıyan ülke ya da bölgede değil, tüketiciye en yakın yerde üretileceği ve böylece küresel, bölgesel ticaretin büyük ölçüde daralacağı bir yüzyıl mı olacaktır?

Bu iki genel ticaret çerçevesi yani malların üretim avantajı olduğu yerlerde üretilmesi ve küresel, bölgesel olarak satılması ile üretim faktörlerinin talebin yanına giderek üretim yapması iki farklı rekabet ve buna bağlı olarak da iki farklı siyaset, demokrasi çerçevesi ortaya çıkaracaktır; malların maliyet avantajı olduğu bölgede üretilip satılması geleneksel rekabet hukukunu, teorisini, aynı malların talebe en yakın yerde üretilmesi ise vergi matrahını ülkeye, bölgeye çekme, çekebilme temelli büyük ve yeni bir rekabet alanı oluşturacaktır.

Malların üretim avantajı olduğu yerlerde üretildiği ve küresel ticarete konu olduğu rikardocu model 28 Şubat siyasi modellerine çok daha açık ve yakın bir modeldir; maliyet üzerinden yaşanan, yaşanacak rekabet iç piyasayı, ücretleri, ücretleri yukarıya çekmeye aday gelişmeleri baskıladığı, baskılayabildiği ölçüde ekonomik olarak sınırlı ama siyaseten daha kapalı toplumlara yol açabilecektir.

Siyaseten kapalı toplum modeline, iktisaden ise dünyaya açıklığa dayalı olacak bir modelin orta vadede sürdürülebilirliği kuşkuludur ama belirli bir zaman diliminde uygulanabileceği de görülmektedir; 70’lerin Şili’si, daha öncelerin Güney Kore’si, bugünün Çin Halk Cumhuriyeti örnek gösterilebilir ve 28 Şubat zihniyetinin bu modellere de yakınlığı malumdur.

28 Şubat zihniyetinin en sevmediği, en sevmeyeceği ekonomik ve bu ekonomik modelin belirleyeceği siyasi model rekabet alanının mal ve hizmet üretiminden vergi matrahı çekme rekabetine evrileceği çerçeve olacaktır; yukarıda belirtmeye gayret ettiğim gibi mal ve hizmet ticareti ve bu ticaret temelli rekabet modelleri baskıcı, anti-demokrasi, anti hukuk devleti toplumlara açık olabilir iken, mutlaka olur demiyorum, sermaye, beşeri sermaye, vergi matrahı çekme ve bu cazibe ekseni üzerinden zenginlik arayan toplumlar, ülkeler, birlikler kapalı toplum, anti hukuk devleti maceralarına tanım gereği kapalı olacaklardır.

Sermayenin, vergi matrahının, küresel tasarrufların bir ülkeye, bir coğrafyaya teveccüh göstermesi o bölgenin, o ülkenin kendisine gelecek kaynaklara, bu kaynakların üreticilerine, sahiplerine giriş ve çıkış koşullarının aynı olacağı konusunda tartışmasız, geri dönüşsüz güvence vermesine bağlıdır ve bir iktisatçı için hukuk devleti yasal güvence, maç oynanırken kuralların, yönetim çerçevesinin değişmemesi demektir; günün önemine dayalı olarak 28 Şubat zihniyeti diye adlandırdığım darbeci, anti demokrasi, anti hukuk devleti zihniyetin en nefret ettiği model doğal olarak hukuk devletinin, evrensel hukukun temel girdi olacağı ekonomik modeldir. Vergi matrahı çekebilme üzerine rekabet temelli bir ekonomik model evrensel hukuk normları eksiksiz yürürlükte olmadan zenginlik üretemeyeceğinden darbecilerin, hukuk devleti düşmanlarının en sevmeyeceği modeldir, zira darbeci yönetimler de, Pinochet örneğini hatırlayalım, iktisadi büyüme perspektifi olmaksızın ayakta duramazlar.

Önümüzdeki on yıllarda küresel mal ve hizmet ticaretinde büyük ölçüde daralma beklenmelidir zira artık mallar maliyet açısından en avantajlı yerde değil, tüketiciye en yakın yerde üretileceklerdir, mal ticaretinin yerini vergi matrahı akışkanlığı alacaktır.


Böyle bir küresel ekonomik modelin üreteceği siyasi modeller de rikardocu ve onu izleyen senelerde geliştirilen daha sofistike dış ticaret modellerininkinden farklı olacaktır ama en büyük farkı ise 28 Şubatçı zihniyetin artık hiçbir ülkede geçerli olamayacağı, darbeci siyasi modellerin iktisadi temellerinin ayaklarının altından kaydığıdır.
e.karakas@zaman.com.tr