Popüler Yayınlar

SAMET ALTINTAŞ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
SAMET ALTINTAŞ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Nisan 2013 Pazar

Türkiye'de İslamcılık, Erbakan'la değil Atilhan ile başladı

Celil Bozkurt
CELIL BOZKURT
16 Eylül 2012


Cevat Rıfat Atilhan ismi kamuoyunda genellikle 'Yahudi aleyhtarlığı' fikirleri ile tanınıyor. 

Ancak o, İslamcı ve milliyetçi siyaseti etkilemiş bir isim aynı zamanda. 

Hakkında yapılan ilk doktora tezinin yazarı Celil Bozkurt, "Atilhan sağın önemli ideologlarındandı." diyor.

Cevat Rıfat Atilhan, Cumhuriyet tarihinin çokça tartıştığı siyasî bir şahsiyet.

Kamuoyu onu genelde Yahudi karşıtı politika üreten bir isim olarak tanıyor. Ancak Atilhan ile ilgili yapılan ilk doktora tezinde çarpıcı bilgiler yer alıyor.

Atilhan, İstiklal madalyalı ve Meclis'ten takdirname almış bir asker. Tarihçi Celil Bozkurt'un kaleme aldığı ve Doğu Kütüphanesi Yayınları'ndan çıkan kitapta, yakın tarihimizi etkileyen siyasal fikirlerin kodlarına dair önemli tespitler var.

Bozkurt'a göre, Atilhan'ı değerlendirirken ona 'Yahudi düşmanı' tanımlamasından sıyrılarak bakılması gerek. Cevat Rıfat Bey'in imparatorluğun parçalanmasına şahitlik etmiş bir asker olduğunu vurgulayan Bozkurt, şöyle konuşuyor:

"Kendisi Edirne Müdafaası'nda, Filistin cephesinde savaşmış kahraman bir vatan evladıdır. Hatta Bulgaristan Kralı, gösterdiği mücadeleden dolayı kendisine 'Bulgar İmtiyaz Madalyası' takdim ediyor. Öncelikle buranın belirtilmesi gerek. Zaten onu antisemitizme götüren süreç de buralarda başlıyor."

Yazar, Cevat Rıfat Bey'in, Yahudi aleyhtarlığını içeren söyleminin altında, 31 Mart Olayı'nın Yahudilerce finanse edildiği, Trablusgarp'ın kaybının, II. Abdülhamid Han'ın düşürülmesinin ve son olarak Osmanlı'nın yıkılışının Siyonistlerce organize edildiği düşüncesinden kaynaklandığını dile getiriyor.

NİLİ olmasaydı, savaşı kazanamazdık
 
Bozkurt, Atilhan ile ilgili es geçilen bir bilgiyi ise şöyle paylaşıyor: "1916'da Yahudiler tarafından kurulan ve Filistin cephesinde İngilizlere istihbarat sağlayan NİLİ adlı casusluk teşkilatını deşifre etmiştir.

Ama Filistin Osmanlı'dan koparılmıştır. Hatta İngilizler, NİLİ teşkilatı olmasaydı biz o cephede savaşı kazamazdık demişlerdir.

 'Araplar, Osmanlı'yı arkadan vurdu ve savaşı kaybettik' diye ezberlenmiş bir cümle var. Bu, kısmen doğru; ama asıl sebep Yahudi teşkilatının etkisidir."

Bozkurt, Atilhan'ın 1930'larda hızlı bir Kemalist olduğunu; ancak çok partili hayat sonrası Cumhuriyet devrimlerini sorguladığını kaydediyor.

Atilhan'a göre, Kemalist ideoloji, seçkin bir zümre oluşturur ve halkın değerlerinden de kopuktur. Komünizmle İslamiyet temelinde mücadele edileceğine inanan Atilhan, İslamî düşünceyi benimser ve bu yolla mücadelesini sürdürür.

Bozkurt'a göre Türkiye'de İslamcılık, Erbakan ile değil, Atilhan ile başlamıştır. İslam adını temel alan ilk parti İslam Demokrat Parti (İDP) 1951'de Atilhan tarafından kurulur.

Atilhan'ın düşüncelerinin milliyetçi-muhafazakâr kesimlerde lider rol oynadığını dile getiren Bozkurt, "Atilhan'ın 1951'de İDP ile başlattığı siyaset, Necmettin Erbakan'ın 1970'lerde kurduğu Milli Görüş ile devam etmiş, Yahudi aleyhtarlığı siyasal İslam'ın başat teması olmuştur." ifadelerini kullanıyor.

Bozkurt, erken dönem Milli Görüşçülerin Atilhan'ın kitaplarından etkilendiklerini söylemesinin önemli bir ölçüt olduğuna dikkat çekiyor.

Bozkurt ayrıca, Ocak 1970'te Erbakan'ın kurduğu Millî Nizam Partisi'nin kuruluş bildirgesinde yer alan "Masonlar ve komünistler bu partiye giremez." ifadesinin Atilhan'ın fikirlerinden mülhem olduğunu kaydediyor.

Atilhan'ın sadece siyasal İslam'ın değil, Türk milliyetçiliğinin de ideoloğu olduğunu hatırlatan Bozkurt, Türkeş'in de Atilhan'dan çokça etkilendiğini belirtiyor.

Hatta yazara göre Atilhan, İslamî bir kimliğe bürünmüş olmasına rağmen milliyetçi duruşunu eskisi gibi olmamakla birlikte devam ettirmiş.

Bozkurt ayrıca, Atilhan'ın bir dönem Nihal Atsız ile beraber olsa da Atsız'ın İslamiyet karşıtı yazılarından dolayı kendisi ile kronik bağ kurmadığına işaret ediyor.

Cevat Rıfat Atilhan
Atilhan Said Nursi ile görüşmüştü

Bediüzzaman, Atilhan'ı tebrik etmişti ama İslam adına yapılan siyaseti onaylamıyordu.

Celil Bozkurt, Atilhan'ın Sirkeci'de Bediüzzaman Said Nursî ile de görüştüğünü aktarıyor.

Said Nursî, Atilhan'ı Yahudi, mason ve komünistlere karşı verdiği mücadeleden dolayı tebrik etmiş.

Ancak İDP kurulduktan sonra bu partiye destek vermemiş. Yazar, bunun sebebini şu sözlerle açıklıyor:

"Çünkü Bediüzzaman, İslam adına siyasetin yanlış olduğunu düşünüyor. 'Bunun sonuçları ağır olur' diyor. Ve Bediüzzaman'ın dediği gibi somut bir şekilde ortaya çıkıyor. 1953 yılında Ahmet Emin Yalman suikastı sonrası, basında irtica yaygarası koparılıyor. Milliyetçi-muhafazakâr kesim üzerine çok yoğun bir baskı oluşuyor. Hatta Malatya Cezaevi'ne sokulmayan milliyetçi-muhafazakâr aydın kalmıyor adeta."

Bozkurt, Atilhan'ın, çağdaşları Necip Fazıl Kısakürek ve Osman Yüksel Serdengeçti gibi tanınmamasının nedenini, onun eserlerinin basılmaması olarak görüyor.

Celil Bozkurt, Cevat Rıfat Bey'in iyi tahlil edilmesi gerektiğini belirterek; şunları kaydediyor:

"Atilhan, aktif siyasette ve basın hayatında ortaya koyduğu fikirlerle Türk düşünce tarihine damga vurmuş önemli bir isimdir.

Özellikle milliyetçi ve İslamcı kesimleri etkilemiş, sağın önemli ideologlarından biri olmuştur. Günümüzde Atilhan ismi pek bilinmese de o, derinden etkilediği Türk kamuoyunda düşünceleriyle yaşamaya devam ediyor."

 http://www.zaman.com.tr/pazar_turkiyede-islamcilik-erbakanla-degil-atilhan-ile-basladi_1345877.html

Prof. Dr. Taner Akçam: “Tehcir sırasında 800.000 Ermeni öldü”

21 Nisan 2013

Eskiden sadece 23 Nisan’ı bilir ertesi gün bizim için bir anlam ifade etmezdi. 

Bugün ise 24 Nisan, Ermeni meselesini hatırlama günü olarak hayatımızda yerini aldı. 

Ermeni lobisinin tehcirin 100. yılı olan 2015’e hazırlandığı ve bu sembolik yılda Türkiye’ye karşı yoğun bir uluslararası kampanya yürüteceği biliniyor.

Yumurta kapıya dayanmadan neler yapılması gerektiğini Ermeni meselesinde farklı görüşlere sahip Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu ve Prof. Dr. Taner Akçam ile konuştuk. 

Akçam, Ermeni meselesi yerine Türk meselesinden bahsetmek gerektiğini söylerken; Halaçoğlu, “Gizli Ermeniler yavaş yavaş ortaya çıkıyor, Türkiye’nin bu konuda çok dikkatli olması lazım.” diyor.


1915’te Osmanlı coğrafyasında kaç Ermeni tehcir edildi?

Talat Paşa’ya atfedilen ve “Kara Kaplı -tehcir defteri-” olarak adlandırılan kitapçıkta, tehcir edilen Ermeni sayısı 924,158 olarak verilir.

Elimizdeki bazı Osmanlı belgelerinden, Talat Paşa’nın bu kitapçığı muhtemelen 1918 yılı başlarında tamamlattırdığını anlıyoruz.

Dolayısıyla buradaki rakamları tehcire ilişkin doğruya en yakın rakamlar olarak kabul etmek gerekir. Fakat listede önemli bazı eksikler vardır.

Sözü geçen listeye bakılırsa, İstanbul, Edirne, Aydın (İzmir), Bolu, Kastamonu, Çanakkale, Kütahya ve Urfa başta olmak üzere Ermenilerin sürgün edildiği 15’e yakın yerleşim yerinin isimlerinin olmadığı görülecektir.

Bu şehirlerden yapılan sürgünleri de eklediğimizde 1,2 milyon civarında Ermeni’nin sürülmüş olduğunu söyleyebiliriz.

Tehcir sırasında kaç kişi hayatını kaybetti?

1918 Kasım’ında, İttihatçıların yerine göreve gelen yeni Osmanlı Hükümeti, Ermeni kayıpları ile ilgili bir komisyon kurar.

Bu komisyon Mayıs 1919’da elde ettiği sonuçları açıklar. Buna göre, hayatını kaybeden Ermenilerin sayısı 800,000’dir.

1928 yılında Türk Genel Kurmay Başkanlığı, Birinci Cihan Harbinde kayıplar üzerine bir kitap yayınlar. Genel Kurmayın verdiği sayılara göre, Birinci Cihan Harbi sırasında, “800.000 Ermeni ve 200.000 Rum katl ve tehcir yüzünden veya amele taburlarında ölmüştür.” denir.

Bu ölümlere 1918 sonrası açlık, hastalık ve katliamlar sonucu Kafkasya’da hayatlarını kaybedenler dâhil değildir. Tüm rakamlar eklendiğinde 1.000.000’un üzerinde bir kayıp sayısına ulaşılır.

Bu ölümler nasıl gerçekleşti?

En az dört-beş farklı yöntem saymak mümkündür. Birincisi, örneğin Trabzon, Samsun ve Ordu örneklerinden bildiğimiz, Ermeniler kayıklara bindirilerek denize dökülmüşlerdir.

İttihatçıların 1918 Ekim’inde iktidarı kaybetmesi ile birlikte, konu Osmanlı Meclisinde açık konuşulur hale gelir.

Örneğin 11 Aralık 1918 tarihli oturumda, kendisinin bir milliyetçi olduğunu söyleyen, Trabzon Milletvekili Mehmet Emin Bey, Ermenilerin kayıklara doldurularak boğulmalarına kendi gözleriyle şahit olduğunu söyler.

"Bunu bendeniz bu vakayı, yani asıl bir Ermeni vakasını gördüm" dedikten sonra, “Ordu kazasında bir Kaymakam vardı. Ermenileri kayığa doldurarak Samsun’a göndermek bahanesi ile denize döktürdü.”

Trabzon’da da Ermenilerin benzeri yöntemlerle denize döküldüklerini, 1919 yılında görülen Trabzon davasında görgü tanıklarının verdikleri ifadelerden biliyoruz.

İkincisi, bazı bölgelerde Ermeniler sürgüne dahi gönderilmeyerek bulundukları köylerde öldürülmüşlerdir. Hatta Kiliselere toplatılarak canlı yakılmaları söz konusu olmuştur.

1916 yılı sonrası Üçüncü Ordu Komutanı olan Vehip Paşa, yazılı bir ifadesinde Bitlis ve Muş bölgesinde tanık olduğu bu imhalara örnekler verir.

Üçüncüsü, Teşkilat-ı Mahsusa birlikleri veya Kürt aşiretleri, özel olarak belirlenmiş yerlerde kafilelere saldırarak katliam yapmışlardır.

Erzincan´da görevli Norveçli Hastabakıcı Wedel-Jarlsberg, katliamdan ölü taklidi yaparak kurtulan Ermenilerin veya olayların görgü tanığı olan askerlerin ağlayarak kendisine anlattıklarını yazdığı bir raporunda, konvoyların nasıl götürüldüğünü bir Jandarmanın ifadesiyle Türkçe aktarır: “kesse kesse getiriyorlar.”

Aynı katliamlar, Ermenilerin sürgün yeri olarak belirlenmiş olan Suriye ve Irak çöllerinde de devam eder. Burada da Jandarma birlikleri, Çerkez çeteleri önemli rol oynarlar.

1916’da Der-Zor çöllerinde katledilenlerin sayısının 200,000 civarında olduğu söylenir. Ancak ölümlerin büyük çoğunluğunun açlık, susuzluk, hastalık ve hava koşulları nedeniyle olduğunu söyleyebiliriz.

Konvoylar, kasıtlı olarak uzun yollardan dolaştırılmış, dinlenme yerlerinde su ve yiyecek verilmemiş, hastalık durumunda her hangi bir tedbir alınmayarak zorla sürgüne devam ettirilmişlerdir.

Osmanlı belgelerinde, Ermeni konvoylarındaki salgın hastalıklardan esas olarak, “Askere yakın yere getirmeyin; şehirlere yanaştırmayın; sürmeye devam edin” biçiminde bahsedilmektedir.

Yani Ermenilerin imhası açlık, susuzluk ve hastalıkların bilinçli bir biçimde kullanılmasıyla da gerçekleştirilmiştir.

1915’in bir soykırım olduğuna inanıyor musunuz? Neden?

Türkiye’de pek kimse bilmez ama soykırım kavramının bulunmasının önemli bir nedeni Ermeni soykırımıdır. Rafael Lemkin soykırım kavramını yaratan, bulan kişidir ve bu kavramı bulmasında Ermeni soykırımının da belirleyici olduğunu kendisi söyler.

Anılarında bunu şöyle anlatır. 1921 yılında Soghomon Tehlirian adlı bir Ermeni’nin Talat Paşayı öldürdüğü sırada Polonya’da üniversite öğrencisidir.

Tehlirian’ın davası sırasında hocasına, niçin bir milyona yakın insanın ölümünden sorumlu olan bir kişinin (Talat’ın) tutuklanmadığını ama buna karşılık bir kişiyi öldüren birisinin (Tehlirinan’ın) tutuklanıp yargılandığını sorar.

Hocasının cevabı çok ilginçtir. “Tavukları olan bir çiftçiyi düşünelim” der. “Çifti tavuklarını öldürür, niye olmasın ki? Seni ilgilendirmez. Eğer karışırsan, haddini aşmış olursun.”

Hocası, ulusal egemenlik ilkesi gereği, devlet başkanlarının eylemleri nedeniyle yargılanmalarının mümkün olamayacağını anlatmaktadır.

Lemkin’in buna cevabı çok basittir, “Ama insanlar tavuk değil ki.” Anılarında başından geçen bu hikâyeyi anlatan Lemkin, konunun kendisini çok etkilediğini bu nedenle filolojiyi bırakıp hukuk okumaya karar verdiğini söyler.

“Egemenlik, bir milyon kişiyi öldürme hakkı demek değildir” diyerek devlet yöneticilerinin işledikleri cinayetler nedeniyle yargılanmalarını olanaklı kılacak bir yasa için çalışmaya karar verir.

Soykırım tanımını böyle bulur ve bunun bir yasa olarak çıkması için uğraşır. Sonuçta başarılı da olur. 1950’li yıllarda yazdığı yazılarda ve konuşmalarda da bu bilgiyi tekrar eder.

Şimdi, 1948 Soykırım sözleşmesinin mucidi, “Ben bu terimi ve kanunu Ermenilerin başına geleni anlatmak için çıkardım” diyor. Biz ise 1915’in soykırım olmadığını tartışıyoruz, ortada bir tuhaflık yok mudur?

Zannediyorum artık 1915 soykırım değildir, tartışması ile zaman kaybetmemekte fayda vardır. Bu ısrarda bir fayda yoktur.

Sonuçta, 1915’i inkâr etmek isteyen çevreler, halkın konu hakkındaki bilgisizliğini de kullanarak, gereksiz ve lüzumsuz bir tartışma yaratmak istemektedirler.

Ermenilerin Türkleri öldürmesi konusundaki fikirleriniz nelerdir?

Her büyük kitlesel katliamdan sonra intikam eylemleri söz konusu olur, olmuştur. Bolşevik devrimiyle Rusların geri çekilmesi ile birlikte, 1918 ve 1919 yıllarında bazı Ermeni çeteleri Erzurum, Erzincan, Kars bölgelerinde bazı intikam eylemlerinde bulunmuşlardır.

Cinayet cinayettir. İntikam eylemlerinin de savunulacak bir tarafı olamaz. Her giden cana üzülmemiz gerekir. Ama bazı çetelerin kontrolsüz eylemlerini, bir devletin bir milyona yakın kendi vatandaşını öldürmesinin karşısına dikmenin, “Karşılıklı çatışma oldu” demenin bir anlamı yoktur.

1945 sonrası, Polonya’da, Çekoslovakya’da Alman halka yönelik intikam eylemleri olmuştur ama kimsenin aklına bu eylemleri sayıp, “Demek ki Holocaust olmamıştır”, demek gelmemiştir.

Osmanlı Hükümetinin kendi vatandaşlarını sistematik bir biçimde imha edip etmediği sorusunun cevabı, 1918 sonrasında yaşanan intikam eylemleri ile verilmez, verilmemelidir. İttihatçılar, milliyetçi politikalarının sonucu, sırf dini-dili farklı diye bu ülkenin bir milyona yakın vatandaşını imha etmiştir. Mesele budur.

Ermeni meselesi nasıl çözülür?

Bence bir “Ermeni meselesinden” değil, “Türk meselesinden” bahsetmek daha doğru olur. Her şeyden önce biz Türkler tarihte yaşanmışlar üzerine konuşmayı öğrenmemiz gerekiyor.

Hem hakikatin ne olduğunu, hem de bu öğrendiklerimiz üzerine nasıl konuşacağımızı öğrenmeliyiz. Tarihi bilmek ile bilinen üzerine konuşmak iki ayrı şeydir.

Bana göre, her şeyin başı acıyı anlamayı ve acıyı paylaşmayı bilmektir. Ermenilerin neleri yaşadıklarını, hem de onların ağzından dinlemeyi ve öğrenmeyi başarmalıyız.

Sorunun çözümü için yapılması gerekenleri, devlet düzeyinde ve toplum düzeyinde yapılacaklar biçiminde biri birinden ayırabiliriz.

Devlet düzeyinde; bu işi gerçekten çözmek isteyen bir hükümetin önce dilini, konuşma tarzını değiştirmesi gerekir. Kavganın dili ile barışın ve kardeşliğin dili başkadır.

Öncelikle yapılması gereken sorunu çözmeye yönelik bir dilin yaratılmasıdır. Bunun için başta Bakanlık internet sayfaları olmak üzere, Ermenilere kin ve nefret kusan yayınlara son vermek gerekir.

Milli Güvenlik Kurulu bünyesindeki Asılsız Soykırım İddiaları ile Mücadele Koordinasyon Kurulu (ASİMKK) lağvedilmelidir. Bu komisyon var olduğu müddetçe Türkiye’nin soykırım konusunda bir açılım yapabileceğini düşünmek tam bir hayaldir.

İkinci atılacak önemli adım, sınırları açmaktır. Geçmişteki bir sorunun çözümü ancak ve ancak bugünkü ilişkilerin normalleşmesi ile mümkündür.

Sınırlar kapalı tutuldukça ve Ermenistan ile diplomatik ilişki kurulmadıkça hiç bir sorun çözülmez. İnsanlar birbirlerini tanımaz, biri birleri ile konuşmazlarsa tarihe ilişkin aralarındaki sorunu nasıl çözecekler ki?

“İnsanlar konuşa konuşa, hayvanlar koklaşa koklaşa...” En temel kural budur. Türkiye Ermenistan sınırı açılır ve eğer bu kapıya da, “Hrant Dink Kapısı” adı verilirse bu çok güzel bir jest olur.

Üçüncü önemli adım, özür dilemektir. Çağımızda devlet ve hükümet başkanları geçmişte yaşanmış acılar nedeniyle özür diliyorlar. Bu özür nedeniyle küçülmüyor, alçalmıyorlar; aksine itibar kazanıyorlar.

Türkiye bu adımı atmalıdır. İsrail’den, bir gemiye yaptığı saldırı nedeniyle özür bekleyen Türkiye’nin, bir milyon üzerinde insanın ölümü nedeniyle, Ermenilerin de 1915 için benzeri bir beklenti içinde olduklarını görmesi gerekir.

Türk Hükümeti, 1915’de yaşananların, ahlaken savunulmayacak bir eylem, bir suç olduğunu kabul etmeden sorun çözülmez.

İki toplumun, iki taraf insanını barışması için, 1915’de Osmanlı Ermenilerine karşı işlenen suçların kınanması, yapılanların moral-ahlaken kabul edilemez şeyler olduğunun söylenmesi şarttır.

Dördüncü adım, geçmişin zararlarını giderici bir dizi güzel girişimlerin gündeme gelmesidir. Kökenleri Anadolu’dan olan Ermenilere otomatik vatandaşlık hakkı tanınması bu adımlardan bir tanesi olabilir.

Türkiye’de varlıklarının izi silinen Ermeni kültürel kaynakları bilinir hale getirilmesi bir başka adımdır. Bu doğrultuda, Ermenilere ait dini-kültürel tarihi binalar, Ermeni mimarlarca yapılan eseler restore edilebilir.

Anadolu’da izi silinen, yok edilen Ermeni kültür ve medeniyetini yeniden yaşar hale getirmek, geçmişteki imhacı zihniyete verilecek en önemli cevaplardan birisi olur.

Ermenilerin Vatikan’ı sayılan Eçmiyazin’den sonra, hatta onunla eşit sayılan Sis Katalikosluğuna bağlı, Çukurova bölgesindeki el konulan kilise, bina ve arazilerin geri verilmesi bu konuda çok önemli sembolik bir adım teşkil edebilir.

Toplum nezdinde de yapabileceklerimiz, yapmamız gerekenler vardır. Örneğin, 24 Nisanlarda Ankara Kocatepe veya Sultanahmet başta olmak üzere bazı camilerimizde 1915 kurbanları adına mevlit okutulabilir.

Öldürülmüş insanlara saygı duymak, anıları önünde saygıyla eğilmek her dinin görevidir. Ortak başka dini törenler de düzenlenebilir.

Dinler bize insana saygı duymayı öğretir, öğretmelidir. 1915 kurbanları için dini törenler çok anlamlı olur diye düşünüyorum.

Toplum nezdinde yapabileceğimiz bir başka şey, insanlarımızı bilgilendirmektir. Halkın doğru bilgilere ulaşmasını sağlamak ve 100 yıla yakın sürdürülen yalan ve beyin yıkama politikalarının negatif sonuçlarını ortadan kaldırmak amacıyla, basın ve yayın organları üzerinden, doğrudan Ermeni bilim adamlarının da katılacağı, halkı aydınlatma programları yapılabilir.

Her iki ülke arasında çeşitli düzeylerde (Parlamento, Üniversiteler vb.) ortak komisyonlar kurulabilir; ikili ilişkileri her düzeyde geliştirecek sivil inisiyatifler geliştirilebilir.

Ana amaç, önyargıları gidermektir. Tüm bunlar için ama amacı çözüm olan, barışı teşvik eden bir dil kullanılmayı ve geliştirilmeyi öğrenmemiz gerekir.

Bu tür adımlardan sonra, taraflar geçmişte yaşanmış adaletsizliğin nasıl giderilmesi gerektiği konusunda biri birleri ile konuşmaya başlayabilirler.

Tehcirin 100. yılı olan 2015’te neler bekliyorsunuz?

Eğer Türkiye kendi politikalarında ciddi değişikliğe gitmez ise, ABD, İngiltere ve İsrail tutumlarını değiştirmezlerse çok özel bir şey olacağını zannetmiyorum.

Şu anda bu saydığım çevrelerin tutumlarını değiştireceklerine ilişkin bir şey gözükmüyor ufukta. Zannediyorum, bu çerçevede, 2015’de gösteriler yapılacak, insanlar inandığı ve bildiği şeyleri tekrar edeceklerdir.

Sonra da 25 Nisan gelecektir. Ne yapılması gerektiği konusuna ise yukarda kısmen cevap vermiş bulunuyorum. 2015’e ilişkin benim ümidim ve özlemim, Türkiye’nin kendini Azerbaycan vesayetinden kurtarmasıdır.

Ermenistan politikasını, Azerbaycan’a terk etmiş, ona esir etmiş bir Türkiye hiç bir sorunu çözemez. Türkiye’nin, her şeyden önce, kendi ülkesinden Ermenistan’a yapılacak uçuşlar için bile Azerbaycan’dan izin almaya kalkmasının ayıbına bir son vermesi gerekir.

Bilindiği gibi, 2010 yılında Ermenistan ile imzalanan Protokoller gene Azerbaycan’ın baskısı ile Türkiye tarafından tek taraflı olarak iptal edilmişti.

2015 yılında bu Protokollerin yeniden düzenlenerek hayata geçirilmesi onurlu ve haysiyetli siyaset açısından iyi bir başlangıç sayılabilir, diye düşünüyorum.

Ben, Kürt meselesini çözmek için çok cesaretli adımlar atmaktan çekinmeyen Türkiye’nin, Ermeni soykırımı konusunda da aynı cesaretli adımları atacağını biliyor ve ümit ediyorum.

Ama dediğim gibi, Ermenistan politikalarında önce Azerbaycan vesayetinden kurtulmak, Ermenileri dinlemeyi öğrenmek ve onların onlarca yıldır kabul edilmemiş, inkâr edilmiş acılarını anlamak gerekir. Sonra bu acıların nasıl giderilebileceği üzerine konuşabiliriz.

 http://www.zaman.com.tr/pazar_prof-dr-taner-akcam-tehcir-sirasinda-800000-ermeni-oldu-_2080761.html

29 Mart 2013 Cuma

OSMANLIYI NASIL BİLİRDİNİZ?



1 Mart 2013

- İSTANBUL

İçinde Osmanlı geçen tarih, son zamanların popüler alanlarından.

Geçmişte üç maymunun oynandığı Osmanlı tarihçiliği, perdelerini  yavaş yavaş kaldırıyor. 

Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci, insanlığın son adası Osmanlı’nın kör kuyudan ses vermeye başladığı bu zamanda şu suali soruyor: “Ama hangi Osmanlı?

Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci, Osmanlı tarihi üzerine çalışmaları bulunan bir akademisyen. İslam hukuku alanındaki araştırmalarıyla tanınıyor.

Yazar, TİMAŞ’tan çıkan ‘Ama Hangi Osmanlı?’ adlı kitabında, Devlet-i Âliye-i Osmaniye ile ilgili tartışılan konulara açıyı değiştirerek bakmayı salık veriyor.

Eserin girizgâhındaki şu cümleler dikkat çekici: “Fransız İhtilali’ni, ‘insanlığın büyük zaferi’ diye vasıflandıran bir solcu tarihçi Albert Mathiez’den okumak var; bir de ‘insanlığın temeline atılan dinamit’ olarak gören monarşist Albert Soral’den.

Tarihçinin, şahsiyetini, hüviyetini bir yana koyarak tarih anlatması umulmaz.” Bu cümleler, Ekinci’nin kitabı için bir maymuncuk. Eser, ‘Osmanlı Devleti ne zaman kuruldu?’ faslıyla başlayıp, ‘Fransa dostluğu Türklere uğur getirmedi’ ile nihayet buluyor.

Üç bölümden oluşan kitapta şu başlıklar yer alıyor: Osmanlı’yı Anlamak, Osmanlı’yı Anlatmak, Osmanlı Dünyasını Aralamak.


1923 sonrası resmî ideoloji, reddi miras politikası sebebiyle üzerine kurulduğu toprakların eski sahibini görmezden geldi. Onun yaptıkları -hem de her şeyiyle- yanlış ve terakkiye mani addedildi.

Ancak son zamanlarda tarihe olan alaka sayesinde, gerçeklerle efsaneler saf değiştirmeye başladı. İnsanlığın son adası Osmanlı da kör kuyudan ses vermeye başladı.

Şimdi, sırada şu sual var: “Ama Hangi Osmanlı?”

‘Anayasa tecrübemiz 200 seneden fazla’

Prof. Dr. Ekinci, ilk bölümde yer alan Osmanlılarda Anayasa Macerası makalesiyle günümüze ışık tutuyor aslında.

Malum, ülkenin gündeminde sivil ve yeni bir anayasa var. Yazar, “Anayasa tecrübemiz 200 seneden fazla.” diye giriyor konuya.

Günümüzdeki mevcut Anayasa gibi Kanun-i Esasî’nin de 1831 Belçika ve 1850 Prusya anayasalarından mülhem olduğunu hatırlatıyor.

Ekinci, yeni kurulan mahkemelerin, Fransız mahkemelerinden üstünkörü alındığından getirildikleri muhitle hiç alâkalarının olmadığını söylüyor.

Ve bu kişilerin memleketimize Fransa’nın kendisi kadar yabancı olduklarını anlatıyor: “Yargı reformu kaçınılmaz ise o halde herhangi bir devletin numune alınmasının veya millî karakterde olmasının esasen pek ehemmiyeti yoktur.

Mesele tamamen pragmatiktir. Hele reformcuların bu işi kerhen yaptıkları düşünülürse…”

Yazar, ‘Padişahın Kalbinde Taht Kuran Hürrem Sultan’ adlı yazısına başlamadan önce, “Hürrem Sultan, Osmanlı tarihinin en meşhur hanımlarından biridir şüphesiz.

Romanlara, tiyatrolara, filmlere mevzu olmuştur. Hepsinde kocasını avucunun içine alıp ona her istediğini yaptıran muhteris bir kadın olarak tasvir edilir. Peki, gerçek böyle midir?” ifadelerini kullanıyor.

Hürrem Sultan’ın hayatıyla ilgili bilgiler veren Ekinci, “Kanunî’nin Mahidevran’dan olma oğlu Şehzade Mustafa’nın katlinde Hürrem’in parmağı var mı?” sorusuna şu cevabı veriyor: “Kocası tarafından çok sevilen kadınlar hep kıskanılır ve iftiraya uğrar.

Kanuni Sultan Süleyman gibi hayatında hiç büyük hata yapmamış bir hükümdarın, kadın komplosuyla hareket etmesi düşünülemez. Mustafa, padişahın öz oğludur. Onun kanından ve canındandır.

Padişah elbette idamını haklı görmüş ve infaz ettirmiştir. Hürrem Sultan, belki çok üzülmemiş, hatta taht oğullarından birine kalacağı için belki memnun da olmuştur. Ama hâdisenin mesulü değildir.

Mustafa, heyecanlı ve tedbirsiz tavırlarıyla zaten padişahlığa uygun olmadığını göstermiştir. Yiğitlik tek başına kâfi değildir. Sabır ve temkin daha mühimdir.”

Kürtler nasıl Osmanlı vatandaşı oldu?

Kürtler, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucularından. Ancak her Kürt’ü PKK olarak gören zihniyetin unuttuğu bir şey var, bu Müslüman halk, tarihte Osmanlı’nın sadık bir tebaasıydı.

Ekinci de bu duruma işaret ediyor ve “Kürtler, Yavuz Sultan Selim zamanında Safevî baskısına girmemek için gönüllü olarak Osmanlı vatandaşlığını seçti.

Bundan sonra, mıntıkada asırlarca sürecek sulh ve sükûn devresi başladı.” diyor. Yazar ayrıca, Kürt beyliklerinin kendilerini tazyik eden Şiî İran’a karşı Osmanlıları bir kurtarıcı olarak gördüğünü, Şark sınırını böylece emniyet altına alma düşüncesinin de Osmanlılara cazip geldiğini kaydediyor.

Rusların öteden beri Doğu Anadolu ve Kilikya’da bir Ermeni devleti kurma hayallerinin olduğunu aktaran Ekinci, İngilizlerin de bunu önlemek için Kürtleri Ermenilere karşı kışkırttığını söylüyor:

“Tehcir sırasında çok Ermeni’nin canı yandı. İttihatçıların kavmiyetçi politikası, Araplarda olduğu gibi Kürtler arasında da milliyetçi entelektüeller doğurdu. Ancak modern fikirleri sebebiyle bunlar muhafazakâr halk arasında rağbet görmedi. Birinci Cihan Harbi’nden sonra İngilizler Ankara ile anlaşarak daha evvel Kürtlere vaat ettikleri otonomiden vazgeçti."

http://www.zaman.com.tr/cuma_haftanin-kitabi-osmanliyi-nasil-bilirdiniz_2059622.html

Osmanlı’nın ilk anayasası: Fatih Kanunnamesi

29 Mart 2013
- İSTANBUL

Fatih Kanunnamesi, Osmanlı Devleti’nin ilk yazılı hukuk metni. 

Bazı hükümlerinden dolayı tarihçiler tarafından hâlâ tartışılıyor. Prof. Dr. Abdülkadir Özcan tarafından yeniden gözden geçirilen eser, ‘Atam Dedem Kanunu’ adıyla Yitik Hazine Yayınları’ndan çıktı. 

Özcan, “Devlet teşkilatıyla ilgili ilk eser olması hasebiyle Kanunname-i Âl-i Osman’ın kaynak değeri tartışılmaz.” diyor.
 
Kanunnameler örfî hukuk kurallarının bir araya getirildiği eserlerdir. Osmanlı Devleti, kuruluşundan itibaren devlet idaresinde uyguladığı geleneksel hukuk kurallarını  yazılı metin haline getirmemiştir.

İlk yazılı kanun metni ise Fatih Sultan Mehmet tarafından hazırlanmıştır. Bu eser, Fatih Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Abdülkadir Özcan tarafından gözden geçirilmiş haliyle yeniden basıldı.

Yitik Hazine Yayınları arasından çıkan ‘Atam Dedem Kanunu’nda Özcan, yer yer düştüğü şerhlerle yanlış anlatılan ve yanlış anlaşılan konulara  açıklamalar getirmiş.

Fatih Kanunnamesi, İstanbul’un fethinden sonra devlet teşkilatına imparatorluğun büyüklüğüne ve coğrafî durumuna yaraşan bir karakter vermek, çeşitli müesseselerin vazifelerini tespit etmek için  Fatih Sultan Mehmet tarafından düzenlenen bir anayasa.

Kanunname üç bölümden müteşekkil. Özcan çalışmasında metni ‘muhtevası ve üslubu’ başlığı altında inceliyor.

Birinci kısımda, merkezde ve taşrada görevli devlet ileri gelenlerinin protokoldeki yerleri, padişaha kimlerin arzda bulunabilecekleri, kadıların mertebeleri anlatılmıştır.

“Ezcümle” diyor Özcan, “Bu bölümde veziriazam, şeyhülislam, padişah hocası, vezirler, kazaskerler, beylerbeyiler, defterdarlar, nişancılar gibi yüksek rütbeli devlet görevlilerinin devlet teşkilatı içindeki yerleri belirtilmiştir.”

İkinci bölüm, devlet ve saltanat işlerinin tertibine, yani Divan ve Hasoda teşkilatı ile saray mensuplarının bayramlaşma merasimlerine ayrılmış.

Kanunname’nin son bölümünde ise suçlar ve karşılıkları ile mansıp sahiplerinin gelirleri işlenmiş.

Kardeş katli meselesi

Kanunname’deki kardeş katliyle ilgili hüküm, bugün dahi tartışılan bir mesele. Bir başka tarihçi, Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil, mezkûr mevzuyu, “Devlet-i ebed-müddet idealinin ve tarihî tecrübenin Osmanlı’ya ödettiği ağır bedel olarak” açıklıyor.

Şimşirgil, din ve devletin selamet ve bekasının evlatlardan daha mühim olduğuna şu sözlerle dikkat çekiyor: “Dolayısıyla kardeş katli meselesi ve sonraki uygulamalara dair mukayesenin pek çok bakımdan ve sıhhatli bir şekilde yapılması; hissî, yanlı ve düşmanca tavır ve değerlendirmelerden uzak kalınması gerekiyor.”

Abdülkadir Özcan ise ‘Her kimesneye ki evladımdan saltanat müyesser ola, karındaşlarun nizam-ı âlem içün katl itmek münasibdür. Ekser-i ulema dahi tecviz itmişdür.

Ânınla amil olalar.’ hükmü için, “Çözüm bekleyen hadiselere, muhtaç oldukları hal tarzını vermekten başka gayeleri olmayan Osmanlı padişahlarının, bu hazin çözüm şeklini seçmeleri, başka çarenin bulunmamış olmamasındandır.

 Nitekim şehzadeleri mezar gibi bir mahbeste tutan I. Ahmed ve haleflerinin ‘kafes hayatı’ da meseleyi halletmemiş, mesele ancak 1876 Meşrutiyet döneminde istikrar bulma yoluna girmiştir.” ifadelerini kullanıyor.

Metne göre saltanat Cem’in hakkı

Fatih’in üç oğlundan en küçüğü Cem Şah, saltanat iddiası sebebiyle Osmanlı Devleti’nin uluslararası sorunlarından biri olmuştu.

Ağabeyi II. Bayezid’le giriştiği taht mücadelesini kaybeden Sultan Cem, 1495’te Napoli’de vefat etmiş, cenazesi ise dört yıl sonra Osmanlı ülkesine ulaşmıştı.

Onun bu mücadelesinin altında, şahsıyla ilgili Kanunname’de yer alan ifadeler yatıyor olsa gerek. Kanunname’de şöyle geçiyor Cem Sultan’ın ismi: “Ve oğlum şehzadeye -Allah ömrünü devamlı kılsın- hüküm yazılmak lazım gelse böyle yazıla: Seçkin oğul, saadetli, şerefli, Süleymanî mülkün vârisi, sultanî gözbebeğinin nuru, sultanların baştacı, izzet ve temkin sahibi, keremli, Allah’ın lütfu oğlum Sultan Cem -Allah bekasını daim kılsın- yazıla.”

Abdülkadir Özcan, bazı maddeleri hariç, daha sonraki asırlarda yüzyıllarca uygulanan Kanunname-i Âl-i Osman’ın, devlet teşkilatıyla ilgili eserler veren müellifler üzerine etkili olduğunu ve onlar tarafından iktibas edildiğini kaydediyor ve ekliyor: “Devlet teşkilatıyla ilgili ilk eser olması hasebiyle Kanunname-i Âl-i Osman’ın kaynak değeri tartışılmaz.”

 http://www.zaman.com.tr/cuma_haftanin-kitabi-osmanlinin-ilk-anayasasi-fatih-kanunnamesi_2071354.html

'Zübeyir'i 80 evliyaya değişmem' Vefatının 42. yıldönümü



29 Mart 2013
- İSTANBUL

Risale-i Nur halkasının ilk kahramanlarından biri Zübeyir Gündüzalp. İman hakikatlerini yaymadaki bitmek bilmeyen azmi nedeniyle ona ‘durdurulamayan kafa’ denir. 

Vefatının 42. yıldönümünde Gündüzalp’i gençlere verdiği tavsiyelerle analım istedik.

Hayatının son demlerinde rahatsızlığı gittikçe artar. Kendisini tedavi etmek isteyen doktorlara şu cevabı verir: “Ben Risale-i Nurlarla insanların ve İslamların imanını kurtarmaları için gece-gündüz çalışma diye bir kara sevda hastalığına tutulmuştum.

Sizin tıbbiyenizde, doktorluğunuzda ‘kara sevda’ hastalığının ilacı ve tedavisi var mıdır?” Nurlu halkanın ilklerinden Zübeyir Gündüzalp’tir bu dava adamı.

Bediüzzaman Said Nursî’nin hakkında “Ben Zübeyir’i 80 evliyaya değişmem.” dediği ve Nur hizmetlerindeki koşturmalarından dolayı ‘durdurulamayan kafa’dır o.

Gündüzalp, 1920 senesinde Konya’nın Ermenek kazasında dünyaya gelir. İlkokulu burada, ortaokul tahsilini ise Silifke’de tamamlayan Zübeyir abi, 1939’da memleketine döner.

Zübeyir Gündüzalp (elinde sepet olan), Bediüzzaman Said Nursi ile.
Balıkesir-Susurluk’ta yaptığı askerlik sonrası Konya Postanesi’nde telgraf muhabere memuru olarak çalışmaya başlar. Gündüzalp, Üstad’ı ilk defa 26 yaşındayken 1946 senesinde Emirdağ ziyaretinde görür.

Görüşme esnasında heyecandan titrer ve ağlamaya başlar. Bu hali gören Üstad, neden ağladığını sorar Zübeyir abiye. Ve onu alır bağrına basar.

Üstad, elini, yüzünü yıkaması için dışarı yollar. Tekrar içeri giren Zübeyir abi, ayrılık vakti gelince, Üstad’a hitaben: “Memuriyetten ayrılıp yanınızda hizmet etmek istiyorum.” der.

Bu sözden memnun olan Said Nursî, “Vazifene devam et. Konya’da daha çok hizmet edersin. İnşallah ileride alırım seni yanıma.” diye mukabelede bulunur.

İki sene sonra Risale-i Nur okuduğu ve yaydığı gerekçesiyle tevkif edilir ve Afyon’da Üstad’la altı ay beraber kalır. Üstad’a öyle bir bağlılığı vardır ki, hapis süresi dolduğunda yanlışlıkla serbest bırakıldığını söyleyip yeniden cezaevine girer.


Afyon müdafaası dillere destan olur

Zübeyir Gündüzalp’in tutuklu bulunduğu Afyon Hapishanesi’nde Ağır Ceza Hakimliği’ne karşı verdiği müdafaa onun nasıl sarsılmaz bir imana sahip olduğunun misalidir.

Epey uzun olan müdafaa 15. Şua’da da yer alıyor: “Sorgu hâkimliğinde, ‘Sen Risale-i Nur’un talebesiymişsin.’ denildi.

Bediüzzaman Said Nursî gibi bir dâhînin şakirdi olmak liyakatini kendimde göremiyorum. Eğer kabul buyururlarsa, iftiharla ‘Evet, Risale-i Nur şakirdiyim.’ derim.

Risale-i Nur’un emsalsiz müellifi Üstadım Bediüzzaman Said Nursî, müteaddit defalar gizli düşmanları tarafından iftira edilerek mahkemeye verilmiş ve hepsinde de beraat etmiştir.

Risale-i Nur Külliyatı profesör ve İslâm âlimlerinden müteşekkil bir heyet tarafından satırı satırına tetkik edilerek bu eserlerin fevkalâde bir vukufiyetle telif edildiğini ve Kur’ân-ı Hakîm’in hakikî bir tefsiri olduğunu bildiren raporlar verilmiştir.

Hakikat böyleyken, yine neden mahkemeye veriliyor? Bu husustaki kat’î kanaatimi şu şekilde arz ediyorum: Risale-i Nur’u okuyan kimseler, bilhassa idrakli gençler, kuvvetli bir imana sahip oluyor, sarsılmaz ve fedakâr bir dindar, bir vatanperver oluyorlar.

Yıpranmaz bir imanın bulunduğu bir yere, menfî bir ideolojinin aşıladığı ahlâksızlık ve sefahet giremez. Bu sarsılmaz imana sahip olanlar çoğaldıkça masonluğun ve komünizmin dairesi asla genişleyemiyor.”
Zübeyir Gündüzalp’in 4 Nisan 1971 Pazar günü Fatih Camii’nde kılınan cenaze namazı.


Kabri Eyüp Sultan’da

M. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin “Zübeyir Ağabey’i tanımayı şeref kabul ederim.” dediği bu Nur kahramanı, 1971 yılında, 51 yaşında Hakk’ın rahmetine kavuşur.

Fatih Camii’nde kılınan cenaze namazının ardından Eyüp Sultan Mezarlığı’na defnedilir. Gündüzalp’in kendi notlarından derlediği kitapları da mevcut.

Zübeyir abi, Gençliğin El Kitabı’nda şu tavsiyelerde bulunuyor:

İnsan dikkate, tahlile ve muhakemeye alışmalıdır.

Şuurlu çalışmalı ve düşünerek okunmalıdır. Böyle zihnî egzersizler, idmanlar, münazaralar yapmalı; zihni inkişaf ettirmeli, hafızayı kuvvetlendirmeli.

 Her şeye el atan her şeyi terk eder.

Umumî bir göz gezdirmek, tembel ruhların usulüdür. Mütekamil ruhlar, zihinde tefekkürün muhtelif noktalarının damla damla takattur etmesine ve bal gibi süzülmesine imkan verirler.

Aklını çalıştırarak oku.

Az da olsa devamlı okumak...

Büyük zatların sözünde bazen 70 mana bulunur.

Kalemen, amelen, lisanen çalış.

İnsanın 40 yaşına kadar istidatları ve kabiliyetleri alışkanlık haline gelir.

Günlük içtimaî hadiselerle meşguliyet, kabiliyetlerin inkişafına manidir. Bu noktaya dikkat lazımdır. Zira bugün buna ‘genel kültür’ ism-i herzesi takılmış.

İnsan kalben ne düşünürse kendisi odur.

Tuğlaları üst üste koymak tekrar değil, tesistir.

Meşakkat bizim gıdamızdır.

İnsan yaşlandıkça enaniyet gençleşir; insan yaşlandıkça imtihan şiddetleşir.

Her hatayı yapabilirsin, fakat bir hatayı iki defa yapma.

Herkesin kaldıracağı şekilde konuş.

Sabır insana zehir gibi olur, fakat fıtrata yerleşince bal olur.

Evrad, hizmetin zevk ve tesirini çoğaltır.

Senin yolunda şöyle bir kuyu var diyen insan senin hayırhahındır.

Din ve dava kardeşlerinden gelen acı, tatlıdır; hakaret takdir, tokat şefkattir; tükürük misk ü amberdir. Bu da Nur-u Kur’an hizmetkârlığının şiarı ve şenidir.

 http://www.zaman.com.tr/cuma_zubeyiri-80-evliyaya-degismem_2071349.html