Popüler Yayınlar

İMAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İMAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Nisan 2013 Perşembe

Uzaklığı aşma ve yakın olana kavuşma - Ahmet Kurucan

20 Ağustos 2011
İman gibi bir ortak paydası olan insanlar bir ve beraber olmak için başka ortak paydalara ihtiyaç duyar mı? 

İslamî öğretiler, duymaması gerektiğini söylüyor; çünkü İslam, dil, ırk, cins vs. gibi insanı insandan ayıran bütün özellikleri iman potası altında eritiyor. 

Eritmemiş olsaydı, kabile mensubiyetinden mesleğe kadar uzanan farklılıkları gerektiğinde yıllar süren savaş sebebi yapan Arap cahiliyesinden ebedlere kadar insanlara örnek olacak asr-ı saadet toplumu çıkar mıydı? Dünün bedevi Arapları Bediüzzaman Hazretleri'nin yaklaşımı ile bütün insanlığa medeniyeti öğretecek muallim seviyesine yükselir miydi?

İyi ama böylesi bir inanca ve mirasa sahip olan biz günümüz Müslümanları, bu hakikatin ne derece farkındayız; hangi seviyede bu öğretileri hayatımıza taşıyoruz? Cevap; maalesef menfi. İster devletler, ister cemaatler, isterse fertler hangi seviyede meseleyi ele alırsanız alın, netice değişmiyor. Her üç seviyede bazı istisnaların varlığı maalesef genel manzarayı ve menfi dediğimiz neticeyi değiştirmiyor.

İşte yine ders halkasındayız ve işte yine her ne zaman bu mesele açıldığında söz ummanında yüzmeye duran Hocaefendi var karşımızda. Neden? Çünkü bu mesele hem Müslümanların, hem Müslümanlığın hem de insanlığın bugün ve yarınki kaderini alakadar eden ciddi ve büyük bir mesele.

Hocaefendi ise bu büyük derdi dert edinmiş dertli bir insan. Dertli de 'söyleyen' olduğuna göre, o konuşmayacak da kim konuşacak? Şöyle bir teşbih ile de yaklaşabiliriz buna; Hocaefendi bu derde âşık olmuş iflah olmaz bir âşık. Mâşukunu görünce âşığın dilinin bağı çözülüyor ve söz ummanlarının içine iradî olarak dalıyor.

Önce vakıayı tespitle işe başladı. Rasyonel adımlar atabilmek için şart bu türlü bir başlangıç. Fiilî durumu baz alacak ve ona göre tedaviye tasaddi edeceksiniz zira. "Benim tekye ve zaviyelerde yetiştiğim dönemlerde birbirlerini çekememezlikler vardı tarikatlar arasında. Hissî rekabet oluşmuştu kendi aralarında nasıl olduysa. Üstad o dönemde böylesi bir rekabet alanı içine girmemiş. Girseydi, tarikat dairelerinin dışında yerini alan yüzde 80'e ulaşamazdı. Girseydi, birbirleri ile çatışan taraflardan biri olur ve yol yürüyemez, mesafe kat edemezdi."

Bir arkadaş devreye girdi: "Haydi öyleyse hep hayırlara koşun, yarışın.", "İşte yarışanlar bunun için yarışsınlar." ayetlerini hatırlattı. Aslında mevzu netti; çünkü ayetler hayırda yarışı emrediyordu yoksa hayırda yarışırken birbirinize rekabet edin, haset edin, düşman olun demiyordu.

Ama yarışın tabiatı rekabeti gerektiriyorsa -ki gerektiriyor- bu rekabeti nasıl aşmalı? Şahsen sorunun bu eksende sorulduğunu düşündüm. Hocaefendi de tamamlanmayan sorudan bunu anlamıştı; çünkü cevap bu istikametteydi. Dedi ki: "Tenafüsün (yarışın) bir ucu hasede dayanır.

Bence tenafüsü şöyle anlamak lazım; bakın bu iman ve Kur'an hizmetinde bulunan arkadaşlarımız, kardeşlerimiz Allah'ın rızasını kazanacak işler yaptılar. Bizim bunlardan ayrı kalmamız, cüda düşmemiz doğru olmaz. Madem onlar yapıyor biz de yapalım. Eğer böyle düşünür, inanır ve çalışırsanız hem hasetlere girmez, hem de yaptığınız işlerde bereket bulursunuz."

Sonra İzmir'li yıllarda yaşadığı bir hatırasını anlattı. Bornova'da yatsı namazlarında yaptığı irticali soru-cevap sohbetlerinin birinde bir başka camianın şeyhinin yapmış olduğu hizmetleri anlatmış ve hakkında hüsn-ü şahadette bulunmuş.

Hocaefendi'yi yakından tanıyanlar için çok sıradan, adiyattan bir şey bu; çünkü hayatının her bir döneminde İslam'a küçücük dahi olsa hizmeti geçmiş herkesi ayakta alkışlayan, gıyaplarında söz ettirmeyen bir insan o. Kaldı ki bir camianın şeyhi olacak ve aleyhinde konuşacak; imkânsız bir şey bu.

Camide 500 km'lik bir mesafeden arkadaşların teşvikiyle vaaz ve sohbeti dinlemeye gelmiş ve konuşulan şeyhin camiasına mensup bir mürid varmış. Hayretler içinde dinlemiş cevabı. Çünkü "Hocaefendi şeyhimizi sevmez, aleyhinde konuşur" türünden şeyler duymuş daha önce başkalarından.

Aradan bir hayli zaman geçmiş; ikinci bir gelişinde İzmir'e, benzer bir hadise daha yaşanmış yine aynı camide. Kutuya atılan soruların rastgele seçilerek cevaplandığı bu sohbet, o müritte şu kanaati oluşturmuş: "Bu bana yönelik bir mizansen olamaz.

Sorular rastgele; cevap aynı cevap, benim o camiaya mensup olduğumu bilen yok; bu sohbete geldiğimi bilen yok; binlerce insan arasında bir ferdim. Demek ki bu yaklaşım Hocaefendi'nin gerçek düşüncesi; samimi hissiyatı." Sonra o gün bugün maddî-manevî desteklerini esirgememiş.

Yıllar sonra kendisine bizzat bu işin kahramanı tarafından anlatılan bu hatırayı anlattıktan sonra dedi ki Hocaefendi: "Ne olur dine, imana hizmet eden o kardeşlerinizin hizmetlerini takdir etseniz? Ne olur onları sevdiğinizi gıyaplarında ifade etseniz? Riya değildir bu, süm'a değildir. Aksine Efendimiz'in beyanı ile teşvik edilen bir davranıştır. İşte delili; Efendimiz'in huzurunda bir münasebetle arkadaşını sevdiğini söyleyen sahabiye Efendimiz, 'Git bunu onun yüzüne ifade et.' buyuruyor."

Yazının başlığına 'uzaklığı aşma, yakın olana kavuşma' dedim. İman ortak paydası etrafında toplanan Müslümanlar dünyanın neresinde olursa olsunlar birbirleri ile o kadar yakınlar ki, karşılıklı sevgileri, münasebetleri ile bu yakınlığı daha yakın hale getirecekken, aksine uzaklaşıyorlar.

İradî veya gayri iradî davranışlarımız nedeniyle bizzat kendimizin sebebiyet verdiği bu uzaklığı aşmamız ve zaten yakın olana kavuşmamız şart.

Yapılan hizmetlerde bereket bulmak buna bağlı. Muvaffak olmak buna bağlı. Sahabe-i kiram misali buhranlar içinde kıvranan Müslüman dünyasına ve bütün insanlığa huzuru ve saadet iklimleri üfleme, medeniyet hocalığı yapma buna bağlı.

Çokları, 'şimdi biz yapıyoruz ama karşılığını göremiyoruz' diyecek belki. Görmesek de yapmak lazım. Mahlûk görmese de Hâlık görüyor zira.

Bu dünyanın bir de ukbasının olduğu, Hz. Muhammed'in (sas) kaptanlığını yaptığı gemide yerlerini alan yolcular olduğumuz gerçeği hiçbir zaman unutulmamalı. Meşreb sevgisi bizi taassuba sürüklememeli.

"İnhisar-ı fikir tahabbübü nefisten gelir" diyor Hocaefendi. Siz bu cümleyi isterseniz "inhisar-ı meşreb tahabbübü nefisten gelir" diye okuyun. Yanlış, kim yaparsa yanlıştır. Yanlışı müdafaa etme belki yanlıştan daha büyük bir yanlıştır. Yanlışı müdafaa için harcayacağı enerjiyi onu düzeltmeye harcasın.

Bir hadis:

"Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki; sizler iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız."

Başka söze hacet var mı?

20 Mart 2013 Çarşamba

RİSALE-İ NUR DA ALLAH'A İMAN

ALLAH'TAN BAHSETMEK
Mükemmel bir eczahanenin her kavanozunda, harika ve hassas ölçülerle hazırlanmış ilaçlar vardır. O eczahanedeki ilaçlar, maharetli, kimyager, maksatlı bir eczacının varlığına ve özellik­lerine şahittir.
Bitkileri, hayvanları, havası, suyu, gıdası ile bu dünya ecza-hanesi, çarşıdaki eczaneden ne kadar büyük ve mükemmel ise, o derecede kendi eczacısı olan Hakîm-i Zülcelâl'e şahittir. Onu ta­nıtır ve tarif eder.
Binlerce çeşit kumaşı basit bir fabrikadan dokuyan makine nasıl maharetli makinistini ve fabrikatörünü tanıtırsa, yüz bin başlı, her başında binlerce mükemmel fabrika bulunan bu sey­yar makine-i Rabbani de, ustasını ve sahibini bildirir, tarif eder.
Gayet mükemmel bir erzak deposunun, sahibini; onun güç ve kuvvetini tanıtması gibi, bir senede yirmidört bin senelik mesa­fede seyahat eden ve yüz binlerce çeşit ayrı ayrı erzak isteyen misafirlerinin ihtiyaçlanna cevap veren, bahan büyük bir vagon gibi binlerce çeşit ayrı ayrı yiyeceklerle doldurarak kışta erzakı biten biçarelere getiren bu Rahmani iaşe amban da, Sahibini, Mutasarrıfını, Müdebbirini bildirir, tanıttırır.
İçerisinde yüz bin çeşit milletten; silahlan, elbiseleri, talimle­ri, terhisleri ayrı yüz binlerce askerin hiçbirisinin hiç bir ihtiya­cım şaşırmadan ve karıştırmadan yerine getiren bir ordu, onun muhteşem kumandanına şahittir ve o kumandam taktirlerle sevdirir.
Öyle de, bu zemin yüzü ordugahında bitkilerden ve hayvan­lardan müteşekkil milletlerin, yüz binlerce ayrı nevinin, hiç biri­sinin elbise, erzak, silah, talim ve terhisinin hiç karıştırılmadan, şaşınlmadan yapılması ve her baharda yeniden silah altına alı­nan milyonlarca askerden hiç birinde, hiçbir karışıklık çıkma­ması, küre-i arzın Kumandan-ı Azam'ım hayretler ve takdislerle bildirir, hamdler ve teşbihlerle sevdirir.
Muhteşem elektrik lambalarının elektrikçiyi göstermesi gibi, dünyadan milyon defa daha büyük ve süratli, yanmak maddele­ri tükenmeyen lambalar da Sanii'ni tanıtır ve hayran bırakır. Bir satınnda, bin kitap kadar bilgi bulunan, ince kalemlerle yazılan bir kitabın yazarına şehâdeti gibi, her biri bir harf, bir kelime, bir sayfa, bir kitap olan mahlukat da Katibine, Nakkaşı­na şahittir.
Fenler ve ilimler Allah'dan bahseder, onlara kulak veren sa­hibim bulur.[1]
ECZAHANE
Bir eczahanedeki ilaçlar, o ilaçlan meydana getiren maddele­rin her birisinden çok ince bir hesapla, bir iki dirhem bundan, üç dört dirhem ötekinden alınarak yapılır. Eğer, birinden bir iki dir­hem fazla veya noksan alınsa o ilaç hususiyetini kaybeder, belki zehir olur.
Hiç mümkün müdür ki, o ilaçlan meydana getiren maddeler, garip bir tesadüfle, içinde bulundukları şişelerin devrilmesi ile oluşsun. Her birinden belli bir miktar aksın. Zerre kadar idraki olan bir insan 'Bu fikri kabul etmem/ diyecektir.
işte o ilaçlar ve eczahane, maksatlı, bilgili, serveti olan bir ec­zacıya şahitlik ettiği gibi, bu dünya eczahanesi de, o eczahane-den ne kadar büyük ve mükemmelse, o kadar kendi eczacısını ta­nıttırır, sevdirir, hayran bırakır. "Kör, sağır, hudutsuz, sel gibi akan unsurlann, tabiatın ve sebeplerin işidir." diyen adam, "O ilaçlar ve ambalajlar şişelerin devrilmesi ile olmuş." diyen adam­dan daha ahmaktır.[2]

0 SARAYI YAPAN

En mükemmel cevherler kullanılarak muhteşem bir saray yapılır. 0 cevherlerden bir kısmı sadece Çin'de, diğer kısmı En­dülüs'te, bir kısmı Yemen'de, bir kısmı Sibirya'da ve hakeza dün­yanın değişik yerlerinde bulunur. Bina yapılırken, aynı gün içe­risinde dünyanın şarkından, garbından, şimalinden, cenubun­dan o cevherler ve kıymetli taşlar kolayca getirilse, katiyen an­laşılır ki o sarayın sahibi bütün dünyaya sözü geçen mucizekâr bir hakimdir.
işte, her bir hayvan, öyle İlâhî bir saraydır. Özellikle insan, o saraylann en güzeli ve o kasırlann en hayranlık uyandıranıdır. Ve bu insan denilen sarayın cevherlerinin bir kısmı ruhlar âle­minden, bir kısmı misal âleminden ve Levhî Mahfuzdan, bir kıs­mı hava âleminden, nur âleminden, unsurlar âleminden geldiği gibi, ihtiyaçlan ebede kadar uzanmış, emelleri göklerin ve yerin her menzil ve tabakasına yayılmış, ilgi ve irtibatı dünya ve ahirete dağılmıştır.
Madem insanın mahiyeti böyledir, onu yapan ancak, dünya ve ahirete birer menzil, yere ve göğe birer sayfa, ezel ve ebede dün ve yarın gibi hükmeden bir Zat olabilir. Öyleyse insanın ma­budu, kurtancısı yere ve göğe hükmeden, dünya ve ahiretin diz­ginlerini elinde tutan 0 Zat olabilir. (17.Lem'a 14.Nota l.Remiz)
OLMAYAN VEREMEZ
Birisi, bir başkasına para veriyorsa, kendisinde para olması lazımdır, olmasa veremez. Işık verenin, ışıklı olması, nurlandıranın nurlu olması gerekir. İhsan gınadan, lütuf latiften gelir. Aynen öyle de, var olmayan varlığı, görmeyen gözü, işitmeyen
kulağı, güzel olmayan güzelliği veremez. O, Basildir ki, biz gö­rüyoruz, O, Semi'dir ki, biz duyuyoruz.
Suyun üzerinde parıldayan ışıklar gibi, gelip geçici güzellik­ler, Şems-i Sermediye, Ezelî olan Allah'a şahittir. (32.Söz 3. Maksat 3. Remiz 4.Hüccet)
FABRİKA KAPICISI
Bir fabrikanın girişindeki küçük kulübesinde oturan kapıcı­ya, küçük bir taş, kemik ve pamuk gibi birer madde verilir. Da­ha sonra onlan veren adam aynı kulübeciğe gelir ve mahsulâtı almak ister. Kapıcı ona, tonlarca şeker, top top kumaş, binlerce mücevher, mükemmel dikilmiş elbiseler, leziz yiyecekler verir. 0 adam ve ahmak olmayan herkes anlar ki, o kadar az şeyden, bu kadar çok ve güzel şeyi, o kapıcı yapamaz ve yapmamıştır. Hem o küçük kulübe de buna müsait değildir. Orası sadece bir kapı­dır. Onun ötesinde, görünmeyen muhteşem tezgahlarda, o şeyler dokunmuş ve hazırlanmıştır.
Aynen misaldeki gibi, toprağın zerreleri, küçücük bir çekir­dekten, o kadar çok şey dokuma işini kendisi yapmaz. Belki o, sadece rahmet hazinelerinin bir kapıcısıdır.
Havanın zerreleri de, bu kadar önemli ve çeşitli icraatı ken­dileri yapamaz.
O zerreler, Sani-i Zülcelâl'in, emrini, iznini, tercihini ve kuv­vetini ilan eder.(.Söz 2.Maksat l.Nokta l.Mebhas)
DEĞİŞENLER DEĞİŞMEYENDEN
Yerdeki aynaların değişmesi, gökteki güneşin değiştiğini de­ğil, aksine, cilvelerinin tazelendiğini gösterir. Hem ezelî, ebedî, daimi, her açıdan mutlak kemalde ve Zatında kendine yeten, başkasına benzemeyen ve dayanmayan, maddeden mücerred, me­kandan, kayıttan, imkândan münezzeh, beri ve yüce olan Zat-ı Akdesin değişmesi ve yenilenmesi muhaldir. Bütün bu gelip geçen, yıkılıp bozulan şeyler, yıkılmayan! gösterir. Akıp giden bir nehirde parlayan ve karanlığa girince kaybolan, yeni gelenlerde parıltısını devam ettiren ışıkçıklar, gökteki güneşin devamına şahittir. O gelip gidenler, gelip gitmeyeni, daimiyi gösterir.
Değişmek ve yenilenmek ihtiyaçtan, başkasına dayanmak­tandır. Allah, Vacibül Vücud, yani Vücudu Zatındandır. Kendi­ne yeten değişmez ve başkasına dayanmaya, yenilenmeye muh­taç değildir. (Lem'a 6.Nükte 4. Şua)
PERDELER
Hz. Azrail (a.s), insanların canım alması hususunda Cenab-ı Hakka demiş ki: "Senin kulların benden küsecekler." Cevaben ona denilmiş: "Senin vazifen ile vefat edenlerin ortasında hastalıklar ve musibetler perdesini bırakacağım. Vefat edenler sana değil, belki itiraz ve şekva oklarını o perdelere atacaklar."
"Evet, izzet, azamet ister ki, esbab perdedar-ı dest-i kudret ola aklın nazarında. Fakat vahdet ve celal ister ki, esbab ellerim çeksinler tesir-i hakikîden." (Lem'a 5.Nükte 2.Remiz)
BİZ UZAK O YAKIN
Allah (c.c), mahlukatma şah damarından daha yakındır.
Onun, Nur isminin tecellisine mazhar olan güneş, iliklerimi­ze kadar ısısı ve ışığıyla yakın, biz ona uzağız. Güneş girdiği her yerde hazır ve nazırdır. Azametinin gereği olarak, büyük küçük hiçbir şey onun ihatası dışına çıkamaz. Her zerre kabiliyeti nis­petinde güneşin akislerini gösterir. Güneşin tecellileri, hem ge­niş, hem çabuk ve hem de onun için kolaydır. Zerre ile seyyare emrine karşı eşittir. Denizin yüzüne yaydığı ışıklarım zerreye de aynı nizam ve ahenk ile yayar.
O'nun bir mahluku olan güneş, O'nun Nur ismi yanında çok kesif, karanlık ve cansız iken, O'nun Nur ismine ayinedârlığı ile bu kadar yakın ise; O'nun yakınlığı, ihatası, hakimiyeti pihayet-sizdir. O'na ait olan mahlukata, 0, o mahlukatm bizzat kendisin­den bile daha yakın ve hakimdir. (14.Söz Dördüncüsü)
HÜVE NÜKTESİ
'Hüve', bir işaret zamiridir ve "o" demektir. 'Hüve', mutlak ve müphem bir işarettir. Yani, V- derken ne kastediliyorsa, 'o', onun urbasını giyer. Ve bu lafız, bizzat bir şeyi kastetmediğinden ma­nası gizlidir.
'Hüve' lafzının ihtar ettiği zarif nükte hava ve toprak sayfası­nın mütalaası ile çok açık bir şekilde görünür.
Havada gaz atomları vardır. Atomlar maddenin en küçük ya­pı taşıdır. Bu atomların her birinin vücudu birbirinden ayrıdır. Bir odada bulunan iki ayrı televizyon gibi...
Beyaz ışık yedi renk ışıktan meydana gelir. Beyaz ışığın hızı, saniyede dört yüz bin kilometredir. Beyaz ışığı meydana getiren yedi renk ışığın da, her birinin ayn ayrı ışık hızlan vardır. Belki yüz bin de, belki milyonda birdir bu fark veya daha azdır.
Işığın sürati 'dalga boyu* ile ölçülür.
Bilim adamlan, insanlığın asırlar boyu birbirine naklettiği bilgileri üst üste koyarak, ciddi bir bilgi birikiminden sonra an­cak görüntü nakline, televizyon yapmaya muvaffak oldular. An­cak, değişik ilmi yetersizliklerinden ötürü televizyonu ilk yapıl­dığında insanlığa renkli olarak hediye edemediler. Farklı renkte­ki ışıklan aynı anda televizyon ekranında buluşturmaya bilgisa­yarlar icat edildikten sonra muvaffak oldular.
Televizyon, almaç vermeç görevi yapıyordu ve bu bir ilmin mahsulü idi. Televizyonu gören, arkasındaki binlerce yıllık ilmi görebilmeli idi. Biz dünyaya geldiğimiz andan itibaren, en net haliyle, âlemi renkli seyrediyoruz. 0 televizyon nasıl bir bilginin eseri ise, gözler onun çok ötesinde bir ilmin eseridir.
Ayrıca, bir şey küçüldükçe onun sanatı artar. Çünkü artık, yapılan her şey daha ince hesaplarla yapılmalı, o bir yazı kabul edilirse daha ince kalemle yazılmalıdır. Mesela, mübarek bir kuş gibi havada uçan, her yere konan, temizlik görevi yapan kara sineklerin üzerindeki sanat, helikop­terdeki sanatın çok ötesindedir.
Havada gaz atomlan vardır. Bunlann vücutlan birbirinden ayrıdır. Bu atomlar görüntüleri, sesleri taşır. Yani televizyon va­zifesi yapar. Biri alır, diğerine verir. Adeta, bir nefeslik havada trilyonlarca televizyon uçuşur, televizyonlar havada gezer.
Bir beyaz kağıda, birkaç tane nokta konulsa, birbirine kanşır. Bir adam, birkaç işi bir anda yapsa şaşınr. Bir kulak, birkaç şe­ye birden kulak veremediği gibi, bir ağızda birkaç şeyi bir anda söyleyemez.
Halbuki, hava zerreleri bir çok işi bir arada gördüğü halde şa-şırmıyorlar, karıştırmıyorlar. Aynı anda, bir ince ağız ve kulak gibi on adamın ayn ayn kelimelerini işitiyor ve söylüyorlar. Hiç zaaf göstermeden alıyor ve taşıyorlar. Gök gürültüleri ve dalga­lar, intizamlannı bozmuyor. Vazifelerini ihmal etmiyorlar, kesin­tiye uğramıyorlar. Sanki herkesin sesini, tonuna ve gücüne ka­dar tanıyorlar. Sanki her dili biliyorlar. İngiliz'le İngilizce, Türk'le, Türkçe konuşuyorlar. Her yüzü ve her görüntüyü anın­da, renkli ve net bir şekilde naklediyorlar. Bununla beraber da­ha pek çok önemli vazifeyi aynı anda yapıyorlar. Elektriği, ışığı naklediyorlar. Çekme ve itme kuvveti onların omzunda taşınıyor. Bitki ve hayvanların nefesini muhteşem bir nizamla yetiştiriyor­lar. Bitkilerin tohumlanmasında görev yapıyorlar.
işte bütün bunlan yaparken, adeta gürül gürül, 'Görmez, duymaz, akılsız ve cansız bizler bu kadar işi kendimiz yapmıyo­ruz. Biz O'nu gösteren aynalar ve O'nu haykıran dilleriz. 0 var! Yapan, yaratan O' dur! Bizim her birimizde bir ilah kadar ilim ve kudret yoktur. Biz, O'nun ilminin şahidiyiz' diyorlar. 'Hû ve' nük-tesiyle O'nu anlatıyorlar.
Yoksa, bir kase toprağın, bütün bitkilerin şeklini, yaprağını, meyvesini lezzetini bilmesi ve onlan dokuması mümkün değildir. Bir avuç toprağın içinde binlerce fabrika yoktur. Sadece, zerrele­rin O'nun kudretiyle iş görmesi ve O'nu haykırması vardır.
Evet, hava ve toprak, emir ve irade-i İlahinin bir arşıdır. EMİR VE İRADE ARŞI
Emir ve iradenin arşı havadır. Hava Nakkaş-ı Ezelînin çok garip mucizelerine mazhardır.
Ağzımızdaki hava ile harfleri ve kelimeleri ekeriz, birden sümbüllenir. Adeta, havada zamansız bir anda, bir kelime, bir tohum gibi sümbüllenip, hadsiz kelimeleri bir anda yeşertir. Ağızdan çıkmadan bir kelime binlerce, milyonlarca olur. Sanki her bir hava zerresi, itaatkar bir askerin kumandanının ve ordu­nun emrini beklemesi gibi emir bekler, 'emr-i kün feyekun'dan cilvelenen iradeye itaat eder. Bir harf, bir anda binlerce olur.
Mesela, bir ahize ve radyo, bir insanın konuşmasını, aynı an­da o kadar yerde işittirir ve hava zerrelerinin 'kün feyekun' em­rine itaatim öylesine gösterir ki, hava zerreleri ile, çok geniş bir dairede o emre harici bir vücut giydirilir. Maddi bir hususiyete inkılap ettirilir.
işte, havanın yeryüzünde çevik ve çalak bir hizmetkar olma­sı ve Rahman-ı Rahim'in misafirlerine hizmet etmesi gibi, Onun emirlerini tebliğ için bütün hava zerreleri telefon ahizesi gibi va­zifelerine koşar, hatta o kutsî emirleri bitki ve hayvanlara bile tebliğ ederler. Canlılara hayat kaynağı olduktan sonra kanı te­mizler, bünyedeki ateşi alır, çıkarken ağızda harflerin teşekkülü­ne vesile olur.
Ve özellikle Kıntan'ın harfleri, merkez düğmeleri hususîyeti-ne sahip olduğundan, okunması ile maddî hastalıklara ilaç ve şi­fa olma hususiyetine de sahiptir. (28.Lem'a)
DELİLLER SİLSİLESİ
Mükemmel, süslü, nakışlı bir saray, mükemmel dülgerliğe delildir. Mükemmel fiil olan o dülgerlik, mükemmel bir faile, bir ustaya "nakkaş" gibi bir unvan ve isimle delildir. 0 mükemmel isim, mükemmel sıfata delildir. 0 mükemmel sanat ve sıfat, us­tanın kabiliyetine delildir. O mükemmel kabiliyet, ustanın zatına ve zatmdaki yüceliğe delildir. Aynen öyle de, bu kâinat sarayı, mükemmel efale delildir. Kemal-i Ef al, bir Fail-i Mükemmele, o Failin kemal-i esmasına, ya­ni, Musavvir, Müzeyyen, Hakim, Rahim gibi isimlerin kemaline delildir, isimler, o Failin kemal-i sıfatına delildir. O evsafın ke­mali, şuunat-ı zatiyenin kemaline, o da, Zat-ı Zişuunun kemali­ne delildir.
O Zat'ın, kemalinin ziyası, şuun, sıfat, esma, efal ve asar per­delerinden geçtiği halde bu kadar güzel ve mükemmeldir. (32.Söz S.Maksat S.Remiz l.Hüccet)
ZIDDIN MÜDAHALESİ
Bir şeyin kemali, kıymeti zıddı ile bilinir. "Mesela, sıcaklığın nispî lezzeti ve fazileti soğuğun tesiriyledir. Yemeğin nispî lezze­ti, açlık eleminin tesiriyledir."
Fakat, böyle bir kemal hakikî kemal değil, nisbî, kıyaslanabi­lir kemaldir. Zira, bu meziyet ve faziletlerde, zıddı ortadan kay­bolursa, onlar da kaybolur, sukut eder.
Halbuki, hakikî fazilet ve kemal zıddın müdahalesine bina edilmez. Zatında bulunur. Mutlaktır. Kusurdan ve nakıstan mü­nezzehtir. Kararsız değildir.
Allah'a ait esma ve evsaf-ı îlahî; mesela vücut, ilim, kudret, cemal, rahmet, şefkat, gayr olsun olmasın değişmez. Kemalatı hakikîdir, zatidir. (32. Söz S.Maksat 1. Remiz)
İKİ ZIT
İki zıt şey bir arada bulunmaz. Mutlak Kudret, Allah'ın zatı­na ait bir hususiyettir. Kudretin zıddı olan acz, O Zatta yoktur.
Zati ve Hakikî Kudret'de mertebe olmaz. Acz o kudretin içine giremez, onu derecelendir emez. Fakat, mahlukatta kudret zatî olmadığı için, zıtlar birbirine girebilir. Ve o şeylerin derecesi, zıd­dı ile bilinir. Mesela, sıcaklığın bilinmesi, soğuğun onu derece­lendirmesi, ona tesiri iledir. Ezelî Kudret'te mertebe olmadığı için, en küçük ile en büyük, o kudrete göre birdir.
insandaki bütün vasıflar, asılları itiban ile kendisine ait ol­madığı için nispidir. Allah'a (c.c), ait bütün vasıflar ise hakikîdir. (29.Söz 2.Maksat S.Esas l.Mesele)
CİLVE VE SANAT
Harika ve emsalsiz bir tavus kuşu farz edelim. 0 kuş, gayet büyük, ziynetli, şarktan garba bir anda uçabilen, şimalden cenu­ba kadar geniş kanatlı, her bir tüyü dâhiyane nakışlı ve sanatlı­dır, iki adam, akıl ve kalp kanatlan ile o kuşun yüksek mertebe­lerine uçmak isterler.
Birisi, tavus kuşunun haline, harikulade nakışlı tüylerine ba­kar. Çok sever. İnce tefekkürü kısmen bırakıp, aşka ve şevke tu­tunur. Fakat görür ki, o sevdiği nakışlar her gün değişip, kaybo­lur. O adam, kendini teselli etmek için, 'Bir nakkaşın nakşı ve sanatıdır/ demesi gerekirken, "Bu tavus kuşunun ruhu o kadar yüksektir ki, onun sanatkarı onun içindedir. Bu görünen o ruhun icadı değil, zahiri vücudu ve cilvesidir. 0 vücudun yüksekliğin­den her dakikada başka bir güzellik görünür" der. Diğer adam: "Bu mizanlı nakışlar bir iradenin ve kastın ese­ridir, iradesiz cilve, tercihsiz görünme olmaz. Evet, tavusun ma­hiyeti güzeldir, fakat faili ile kesinlikle aynı değildir. Bu yaldızlı kanatlan yazan katip, onun içinde olamaz. 0 nakışlar, onun ka­leminin ucu ile yazılmıştır." der.
Evet, kâinat denilen misali tavusun ziynetleri, o tavusu yara­tanın yaldızlı birer mektubudur. (9.Lem'a Zeyl l.Nükte)
MUKADDES MEMNUNİYET
Gayet merhametli, zengin ve cömert tir zat, fıtratmdaki yük­sek karakterlerin gereği olarak, çok fakir ve muhtaç insanlan mükemmel ziyafetlerle donattığı büyük bir gemiye bindirip, de- nizlerde dünya turana çıkarır. Kendisi de, onlara yüksek bir pen­cereden bakar. Muhtaçların minnettarlıklarından, karınlarını doyurmalarından, lezzet almalarından memnun olur, sevinir. Bir insan, asıl sahibi kendisi olmadığı, ancak Rahmet hazine­lerinden gelen nimetleri dağıtan bir kepçe vazifesi gördüğü hal­de bu kadar memnun ve mesrur olursa, bütün hayvanları, insan­ları, melekleri, cinleri ve ruhları sefme-i Rahmani olan dünya ge­misine bindirerek, zeminin yüzünde hadsiz sofra-i Rabbaniyi açan, kâinatın değişik tabakalannda seyahat ettiren ve dar-ı be­kada Cennetlerinden her birini bir daimi sofra şeklinde yaratan Zat-ı Hayy-ı Kayyuma ait "memnuniyet-i mukaddese," "iftihar-ı kudsî" ve "lezzet-i mukaddese" gibi isimlerle işaret edilen salta­natın hakikati, daimi faaliyeti ve mütemadi yaratıcılığı gerekti­rir. (Lem'a 6.Nükte 4.Şua)
VARLIĞIN DERİNLİĞİ
Varlığın mahiyeti ve dereceleri farklıdır. Âlemleri ayrıdır. Onun içindir ki, kendi içinde derinliği olan bir zerre, başka bir tabakadaki bir dağ kadar olabilir, o kadar yükü taşıyabilir. Me­sela, maddî âlemde, beyinde bir hardal tanesi kadar yer işgal eden hafıza kuvveti, manevî âlşmde bir kütüphane kadar vücu­du içine alabilir. Ve maddî âlemdeki tırnak gibi bir aynaya, mi­sal elemindeki koca bir şehir sığabilir. Bir göz aynasına koca se­manın yıldızlan ile sığması gibi... Eğer o aynanın ve o hafızanın şuura ve icat kuvveti olsaydı, o bir zerrecik kuvvetleri ile mana âleminde çok geniş tasarruflar yapabilirlerdi. Demek ki, vücut derinlik kazandıkça kuvveti artar. Ve eğer vücut, tam bir derin­lik kazanarak maddî urbasından sıyrılırsa, kayıt altına girmez­se, o zaman küçük bir cilvesiyle koca âlemleri çevirebilir. İşte, bu temsillerin çok ötesinde, şu kâinatın Sani-i Zülcelâli, Vacib-ül Vücuddur. Onun vücudu zatîdir, zevali muhaldir ve vü­cut tabakalarının en rasihi, hakimi, en esaslısı, en kuvvetlisi, en mükemmelidir. O derece Vücud-u Vacib, varlığı o derece ötenin ötesinde, o derece hakikatlidir ki, sair varlıklar Ona nispeten son derece hafif ve zayıf, gölgenin gölgesinde kaldıklarından, Müh- yiddin-i Arabi gibi bir hakikat eri, varlığın vücudunu hayal dere­cesine indirmiştir. Yani, "Vacib-ül Vücuda nispetle, başka şeyle­re vücudu var denilmemeli, onlar vücud unvanına layık değiller." diye hükmetmiştir.

 (20.Mektup 2.Makam 10.Kelime Üçüncüsü 1. Sır)



[1] (11. Şua 6. Mesele)
[2] (23. Lem'a L Yol Birincisi)

ALLAH’A İMAN



İLGİLİ AYETLER

Nisa / 136. Ey iman edenler! Allah'a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği Kitab'a ve daha önce indirdiği kitaba iman (da sebat) ediniz. Kim Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve kıyamet gününü inkâr ederse tam manasıyle sapıtmıştır.


Bakara / 137. Eğer onlar da sizin inandığınız gibi inanırlarsa doğru yolu bulmuş olurlar; dönerlerse mutlaka anlaşmazlık içine düşmüş olurlar. Onlara karşı Allah sana yeter. O işitendir, bilendir.

Bakara / 177. İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik, o kimsenin yaptığıdır ki, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanır. (Allah'ın rızasını gözeterek) yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere ve kölelere sevdiği maldan harcar, namaz kılar, zekât verir. Antlaşma yaptığı zaman sözlerini yerine getirir. Sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabreder. İşte doğru olanlar, bu vasıfları taşıyanlardır. Müttakîler ancak onlardır!

Bakara / 256. Dinde zorlama yoktur. Artık doğrulukla eğrilik birbirinden ayrılmıştır. O halde kim tâğutu reddedip Allah'a inanırsa, kopmayan sağlam kulpa yapışmıştır. Allah işitir ve bilir.

Bakara / 62. Şüphesiz iman edenler; yani Yahudilerden, Hıristiyanlardan ve sâbiîlerden Allah'a ve ahiret gününe hakkıyla inanıp sâlih amel işleyenler için Rableri katında mükâfatlar vardır. Onlar için herhangi bir korku yoktur. Onlar üzüntü çekmeyeceklerdir.


Bakara / 138. Allah'ın (verdiği) rengiyle boyandık. Allah'tan daha güzel rengi kim verebilir? Biz ancak O'na kulluk ederiz (deyin).





İLGİLİ HADİSLER


* Ebu Zerr (Cündeb İbnu Cünâde el-Gıfârî) (radıyallahu anh) hazretleri anlatıyor:  Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Bana Cebrâil aleyhisselam gelerek "Ümmetinden kim Allah'a herhangi bir şeyi ortak kılmadan (şirk koşmadan) ölürse cennete girer" müjdesini verdi" dedi. 

Ben (hayretle) "zina ve hırsızlık yapsa da mı?" diye sordum. "Hırsızlık da etse, zina da yapsa" cevabını verdi. Ben tekrar: "Yani hırsızlık ve zina yapsa da ha!" dedim. "Evet, dedi, hırsızlık da etse, zina da yapsa!"     Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) dördüncü keresinde ilâve etti: "Ebu Zerr patlasa da cennete girecektir".

* Câbir İbnu Abdillah el-Ensârî (radıyallahu anh) anlatıyor: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "İki şey vardır gerekli kılıcıdır" Bir zat: -Ey Allah'ın Rasûlü! gerekli kılan bu iki şeyden maksad nedir? diye sordu: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm):     

 "Kim Allah'a herhangi bir şeyi ortak kılmış olarak ölürse bu kimse ateşe girecektir. Kim de Allah'a hiçbir şeyi ortak kılmadan ölürse o da cennete girecektir" cevabını verdi."

* Abdullah İbnu Abbas'ın rivayetine göre, bir kadın, kendisine küpte yapılan şıra (nebîz) hakkında sordu. Kadına şu cevabı verdi: "Abdulkays kabilesinin heyeti Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e geldiği vakit: "Bu gelenler kimdir?" diye sordu. "Rebîalılar" diye kendilerini tanıttılar. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): "Merhaba, hoş geldiniz. İnşaallah bu ziyaretten memnun kalır, pişman olmazsınız" buyurdu.      

Misafirler: "Biz uzak bir yerden geliyoruz. Sizinle bizim aramızda şu kâfir Mudarlılar var. Bu sebeple, size ancak haram ayında uğrayabiliyoruz. Öyle ise, bize kesin, açık bir amel emret, onu geride bıraktıklarımıza da öğretelim. Ve bizi cennete götürsün" dediler.     

 Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) de onlara dört emir ve dört yasakta bulundu: Önce tek olan Allah Teâla'ya imanı emretti ve sordu:     "İman nedir biliyor musunuz?"     
 "Allah ve Resûlü daha iyi bilir!" dediler. Açıkladı: Allah'tan başka ilâh olmadığına, Muhammed'in Allah'ın kulu ve elçisi olduğuna şehâdet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, Ramazan orucu tutmak, harpte elde edilen ganimetten beşte birini ödemenizdir."     Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) onlara şu kapları (şıra yapmada) kullanmalarını yasakladı: Hantem (topraktan mâmul küp), dübbâ (su kabağından yapılmış testiler), nakîr hurma kökünden ayrılan çanak, müzeffet -veya mukayyer- (içi ziftle -katranla- cilalanmış kap).

* Abbâs İbnu Abdilmuttalib (radıyallahu anh) anlatıyor: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in şöyle söylediğini işittim: "İmanın tadını, Rabb olarak Allah'ı, din olarak İslâm'ı, peygamber olarak Muhammed'i seçip râzı olanlar duyar."

* İbn-i Ömer (radıyallahu anh) anlatıyor: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): "Ben insanlar Allah'tan başka ilâhın olmadığına, Muhammed'in de Allah'ın elçisi olduğuna şehâdet edinceye, namaz kılıncaya, zekât verinceye kadar onlarla savaş etmekle emrolundum. Bunları yaptılar mı, kanlarını, mallarını bana karşı korumuş (emniyet altına almış) olurlar. İslâm'ın hakkı hâriç. Artık (samimi olup olmadıklarına dair) durumları Allah'a kalmıştır".

* Alkame hazretlerinin İbnu Mes'ud (radıyallahu anh)'dan naklettiğine göre, İbnu Mes'ud, "...Kim Allah'a iman ederse (Allah) onun kalbini doğruya götürür.." (Teğâbün,11) meâlindeki âyetle ilgili olarak şu açıklamayı yapmıştır: "Bunlar kişinin mâruz kaldığı musibetlerdir. İnanan kişi, (Allah'ın lütfu ve keremi ile) bu musibetlerin Allah'tan olduğunu bilir, Allah'ın takdirine teslimiyet gösterip, razı olur (ve Sabreder)."

TEFSİR...

اِنَّ الَّذينَ امَنُوا وَالَّذينَ هَادُوا وَالنَّصَارى وَالصَّابِينَ مَنْ امَنَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الْاخِرِ وَعَمِلَ صَالِحًا فَلَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْ وَلَاخَوْفٌ عَلَيْهِمْ 
وَلَاهُمْ يَحْزَنُونَ

Bakara / 62. Şüphesiz iman edenler; yani Yahudilerden, Hıristiyanlardan ve sâbiîlerden Allah'a ve ahiret gününe hakkıyla inanıp sâlih amel işleyenler için Rableri katında mükâfatlar vardır. Onlar için herhangi bir korku yoktur. Onlar üzüntü çekmeyeceklerdir.

İslâmiyet'e zahirde iman etmiş olanlar, yani, Muhammed dinini dilleriyle ikrar ettiklerinden dolayı insanlar arasında müslüman sayılanlar,   Musa dinine mensup olan yahudiler,   İsa dinine mensup hıristiyanlar,   bu üç dinin dışındaki dinlerden olanlar   yani onlardan her kim,   Allah'a ve ahiret gününe, bu sûrenin başında beyan buyurulduğu üzere, gerçekten dış görünüşleriyle ve içyüzleriyle iman eder  ve bu imana yaraşır şekilde iyi bir iş yaparsa   şüphesiz bunların Rableri katında ecir ve mükafatları vardır.  bunlara korku yoktur ve bunlar mahzun da olacak değillerdir, yani, yapılan inzarlar, uyarı ve tehditler bunlar hakkında değildir.

İnsanlar Âdem'in sülbünden yeryüzüne indikleri zaman Cenab-ı Allah kendilerine  "Eğer Ben'den size bir hidayet gelir de kim benim hidayetime uyarsa, işte onlara herhangi bir korku yoktur ve onlar üzüntü de çekmeyecekler."  (Bakara, 2/38) diye herhangi bir zamanda gelen hidayetine uymaları şartıyla bunu vaad etmemiş miydi? İşte Âdem'in tevbesinin semeresi olan o ilahî va'd, ebediyete kadar sürüp gidecek bir genel kanundur. Ve bu âyet ilahî kanunun bir inkişafıdır. 

Şu halde yahudiler gibi zillet ve meskenete düşenler ve Allah'ın gazabına uğramış olanlar bile her ne zaman tevbe eder, Allah'a ve ahiret gününe cidden iman ederek, Allah'ın son zamanda gönderdiği hidayete uyar ve ona göre salih amel işlerlerse o gazaptan kurtulurlar. Ve Allah katında ecir ve mükafat bulurlar. 

Sonuçta   sırrına mazhar olarak, korku ve hüzünden kurtulurlar. Lakin bundan yararlanmak için görünüşte, yani insanlar arasında mü'min ve müslüman sayılmak yetmez, hatta belli bir süre salih kişi olarak yaşamış olmak da kâfi gelmez. O imanda sebat edip, güzel bir sonla gitmek, yani son nefeste iman ve güzel amel ile Allah'a kavuşmak lazımdır.

Bu sûrenin baş tarafında   "İşte onlar Rabblerinden gelen bir hidayet üzeredirler ve gerçekten kurtuluşa erenler de ancak onlardır."  (Bakara, 2/5) müjdesinin kimlere mahsus olduğu bilinmektedir ve bunda   "Sana indirilene ve senden önce indirilene inananlar."   (Bakara, 2/4) şartı da bulunmaktadır. 
Bunun için ahirete iman ve gerçek anlamda yakîn de bütün peygamberlerle birlikte Hz. Muhammed'e (s.a.v.) ve ona indirilen kitaba iman etmiş olanlara mahsus bulunduğu tebliğ edilmişti. Şu halde   cümlesiyle beyan buyurulan gerçek imanın Hz. Muhammed'in peygamber olarak gönderilmesinden sonrakiler diye tefsir edilmesi lazım geldiğinde hiç şüphe yoktur. 

Zaten bu âyetin bilhassa bu noktadan İsrailoğulları'na hitap şeklinde bir icmal olup, bütün bu açıklamaların İslâm dinine davet sadedinde ve  "Sizin yanınızda bulunan kitabı doğrulayan bu kitaba (Kur'ân'a) iman edin ve onu ilk inkâr eden olmayın!" (Bakara, 2/41) ilâhî emrini desteklemek için gelmiş olduğunda şüpheye yer yoktur. 

Hz. Muhammed'in peygamberliğinden önce Allah'a ve ahiret gününe iman eden ve iyi amel işleyenler bile Tevrat ve İncil hükmünce geleceğin büyük peygamberine iman ile mükellef idiler, buna işaret olmak üzere "Ahdimi yerine getirin."  (Bakara, 2/40) buyurulmuştu. 

Böyle iken Hz. Muhammed'in peygamberliğinden sonra onu inkâr edenler arasında gerçek iman ehli bulunduğu varsayımına imkan kalır mı? 

Allah'a ve hesap gününe imanı bulunan ve bu iman ile mütenasip salih amel işleyecek olan kimselerin Hz. Muhammed'in peygamberliğini inkâr etmelerine imkan tasavvur olunabilir mi? Tarih sayfalarının şahitliğinde Hz. Muhammed'in peygamberliğinden daha açık, daha belirgin hangi peygamberlik vardır? 

Şu halde gökyüzündeki yıldızlardan bazılarını kabul edip de güneşi inkâr edenlerin Allah'a karşı imanlarında ciddiyet ve samimiyet tasavvur etmek gerçekle bağdaşmayan bir çelişki teşkil eder. Dikkat çekici olan şey şu ki, bu âyette iman, biri insanlara nazaran zahirî, diğeri Allah katında geçerli, hakikî iman olmak üzere iki defa zikredilmiş ve her şeyden önce   "iman edenler" sözü, yahudilere, hıristiyanlara ve sâbiilere mukabil tutulmuştur. 

Demek ki, bu üçü, Kur'ân'ın sözkonusu ettiği imanın mutlak olarak dışındadırlar. Bununla beraber zahirî iman sahipleri bunlarla eşit tutulmuş ve hepsinin kurtuluşu kâmil iman ve salih amel şartına bağlı gösterilmiştir. 

Demek ki, gerek zahirî mü'min olan müslümanlar, gerek müslümanların dışında kalan yahudi, hıristiyan, sâbiî vs. Kur'ân'da yer aldığı şekilde Allah'a ve ahiret gününe dış görünüşte ve içyüzüyle cidden iman eder ve salih ameller yaparlar ve bunda sebat gösterirlerse o zaman   "Onlara korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklar." ifadesinin sırrına mazhar olacaklardır ki, bunda da İslâm dininin davetiyle ve hidayetiyle bütün insanlara açık ve cihanşümûl bir din olduğu aşikar olur. 

Bu âyetten nihayet şu sonuca geliriz ki, İslâm dininin hakim olduğu müslüman toplumun teşekkülü için İman-ı Hakikî (gerçek iman) şart değildir. Onun zahirî bir ikrar ile dahi gerçekleşmesi sözkonusu olduğu gibi, bunun içinde dünyaya ait nokta-i nazarlarla bir siyasî anlaşma ile öbür dinlere mensup insanlar dahi din hürriyeti ile hayat haklarına mazhar olurlar. 

Fakat bütün bunlar arasında ferdî veya ictimaî (sosyal) anlamda gerçek selamet (kurtuluş) ancak kâmil iman ve salih amel sahiplerine vaad olunmuştur. Çünkü toplumun temel direği ve nizamın esas dayanağı bunlardır. İşte İslâmiyet'in gerek dünya, gerek ahiret için vaad ettiği selamet ve saadetin sırrı da bu gerçeğin içinde gizlidir. 
Şu halde kâmil iman ve salih amel erbabının bilgi ve amel feyizlerinden mahrum olan, sadece dış görünüşüyle müslüman bulunan bir İslâm toplumunun  "Onlara korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklar."  ilâhî va'dine mazhar olması sözkonusu değildir. 
Allah'a imanı olmayanlar, hakkı yerine getiremezler, ahirete imanı olmayanlar da ebediyete hizmet edemezler. Herkesin yalnızca kendi nefsi için çalıştığı bir toplumun manzarası   "Kimsenin kimseye faydası dokunmayacağı günden korkun!"(Bakara, 2/48) âyeti ile tasvir edilen kıyamet gününün bir benzeridir.

Yahudi: Arapça'da (hâde-yahûdü-hevden) esasen tevbe etmek mânâsına olduğu gibi, Yahudi olmak mânâsına da gelir. Deniliyor ki, Araplar arasında bunlara Yahudi denilmesi, ya daha önce geçtiği gibi, buzağıya tapmaktan vazgeçip tevbe etmeleri dolayısıyladır, yahut da "Yahûza" isminin Arapça söylenişi sebebi iledir. Yahûza ise Hz. Ya'kub'un on iki evladının en büyüğünün ismidir. 
Buna göre; Yahudî, İsrailoğulları'nın on iki boyundan birincisinin adı olması gerekirken, öneminden dolayı zamanla bütününe birden isim olmuştur. Bu demektir ki, "Yahûd" cins ismi olarak kavmin veya boyun adıdır. Tekil olarak kullanıldığında "Yahudî" denilir ki, o kavme mensup olan kişi demektir.
Nasârâ: "Nasrânî" kelimesinin cem'îdir (çoğuludur). Keşşâf'ın beyanına göre; tekil (müfred)i "nasran"dır ve sonuna mensubiyet "ya"sı geldiği zaman Ahmedî gibi mübalağa anlamı ifade eder. Hıristiyanlar kendilerine bu ismi vermişlerdir ki, bu da üç ayrı sebebe bağlı olarak beyan ediliyor:

1- Hz. İsa'nın nâzil olduğu (indiği), "Nasıra" köyüne nisbettir. İbnü Abbas, Katade, İbnü Cüreyc bu görüştedirler.

2- Aralarında tenâsur (yardımlaşma) bulunması, yani birbirlerine yardımcı olmaları yüzünden bu adı almışlardır.

3- Hz. İsa, havarîlerine   "Allah'a giden yolda bana yardım edecek kimdir?"  (Âl-i İmrân, 3/52) buyurmuş, onlar da   "Allah'ın yardımcıları biziz."  (Âl-i İmrân, 3/52) diye cevap verdikleri için bu isimle anılmışlardır.

"Nasrânî" Grekçe'ye "hıristiyan" diye tercüme edilmiştir ki, "Hristos"a nisbettir. Frenkler "Kırist" diye telaffuz ediyorlar. Hıristos, halaskâr, fidye-i necat (can kurtarma akçesi) ödeyerek kurtaran "müncî" diye açıklandığına göre "Nasrânî" bunun Arapça'sıdır. Şu halde "nasranî" hıristiyan, "nasârâ" da hıristiyanlar demek olur.

Sâbiîn: Yahut "sâbîe" hakkında da çeşitli görüşler vardır. Evvelâ lügat bakımından  denilir ki, "filan adam dininden çıktı, filan dine girdi." demektir. Bu anlamdan dolayı Mekke müşrikleri Hz. Peygamber'e {*} diyorlardı. Çünkü eski dinlerine aykırı yeni bir din ortaya koyuyordu. Ayrıca yıldızlar doğuş yerlerinden çıkıp yükseldikleri zaman   denilir. 
Binaenaleyh gerçek lügat anlamı itibariyle ve karşılık karinesiyle "Sâbiîn" izafî bir anlam taşıdığından, İslâm, Yahudi ve Hıristiyanların dışında kalan diğer dinlerin mensuplarına şâmil olur. Bununla beraber geleneksel bir deyim olarak daha özel ve dar anlamlarda da kullanılmıştır.

1- Katade'nin açıkladığı şekilde bunlar, meleklere tapan bir taifedir.

2- Yıldızlara tapan bir taife oldukları da tefsirlere geçmiştir. Fahruddîn Râzî, akla yakın olan budur, der. Ve bunların başlıca iki görüşleri vardır: Birincisi; derler ki, "Âlemin yaratıcısı Allah Teâlâ'dır. Lakin Allah, yıldızlara saygıyı ve bunların ibadet için kıble yapılmasını emretmiştir." İkinci iddiaları ise şudur: "Allah Teâlâ, burçları ve yıldızları yaratmıştır. Fakat bu âlemdeki hayır ve şerri, sağlığı ve hastalığı meydana getiren, canlıları yöneten ve yönlendiren yıldızlardır. Şu halde bu dünyanın, bir anlamda Rabbi onlardır ve insanların onlara saygı ve ta'zim göstermeleri vaciptir. Çünkü onlar da Allah Teâlâ'ya ibadet ederler ve insanlara aracı olurlar." derler. Bu mezhep, Gildânîlere mensup olanların görüşüdür ki, Hz. İbrahim bunları red ve iptal için peygamber olarak gönderilmiştir . Bunların Hz. Nuh'a ve bazı rivayetlerde Hz. İdris'e nisbet iddiasında bulundukları da söylenir. Günümüzde yıldız falına inanma ve yıldızların gücüne sığınma bunlardan kalmadır. Maide sûresinde bununla ilgili açıklama gelecektir. (Bkz: Maide, 5/69).[1]

NÜKTELER

Bir Doçent Hanımla bu konuda sohbet ediyorduk. Bir ara dedi ki:"- Biliyor musunuz, ben de lise yıllarımda ateist idim. Paris'te okuyordum ve dinimiz hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Müthiş bir ateist olan felsefe hocamız, bütün sınıfımızı etkilemiş, hepimizi inançsızlaştırmıştı. Bilhassa son sınıftayken ben, ateizm hakkında ateşli nutuklar atardım. 

Fakat, çok ilginçtir, her konuşmamdan sonra, içimi müthiş bir pişmanlık kaplar ve ister istemez içimden "beni affet, beni affet" diye geçirirdim. Ama kim affedecekti, onu bir türlü söyleyemiyordum. Yani "Allah'ım, beni affet" diyemiyordum. Bunu söylesem bizim ateistlik iddiamız çürümüş olacaktı. Onun için sadece "beni affet!..." diyebiliyordum. Zor zamanlarda, bilhassa imtihanlarda arkadaşların çoğu kiliseye gidip mum yakarlardı. Zaten hemen hemen hepsi temelde hıristiyandı. 

Güya ben müslüman asıllı idim ama söylediğim gibi İslâmiyet hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Onun için ben de onlar gibi zaman zaman kiliseye gidip mum yakardım. Lise bitirme imtihanlarında çok zorlanmıştım. O günlerde hıristiyan arkadaşlar gibi ben de kiliseye gidip mum yakıyordum ve başarılı olmam için dua ediyordum. Güya inançsızdım ama, kiliseye gidip mum yakmaktan da kendimi alamıyordum. 

Bu sebeble de diğer arkadaşlarıma karşı bir mahcubiyet duyuyordum, utanıyordum. Çünkü onlar inançsızlıklarında daha samimi görünüyorlardı. İnançsızların en samimi görünenlerinden başı çeken sınıf arkadaşım olan Macar Büyükelçisinin kızıydı. Bir gün beni kilisenin önünde görünce, çok utandım, ama dürüst davrandım. Çünkü, orada ne aradığımı sorunca, kiliseye mum yakmak için geldiğimi söyledim. O da bana şöyle dedi: "- Rica etsem, iki mum da benim için yakar mısın?" Hayret içinde kaldım, çok şaşırdım. 

Ama isteği gayet ciddi idi. Arzusunu yerine getirdim. Fakat o andan itibaren de ateistlerin hiçbir zaman samimi olmadıklarını, içlerinde daima gizli ve örtülü bir inancı taşıdıklarını anladım. - Peki, inançsızlıktan nasıl kurtuldunuz? Allah'ı nasıl buldunuz?" - Söylediğim gibi, ne zaman Allah'ı inkâr eden konuşmalar yapsam, içimde müthiş bir korku duyuyordum. 

Bu o kadar ağır bir korku idi ki, sonunda dayanamayarak, "beni affet" demekten kendimi alamıyordum. Büyük bir pişmanlıkla, "beni affet, beni affet" dedikçe içimde nisbeten bir rahatlama duyuyordum. Daha sonraları ise, şöyle düşündüm: Eğer Allah yoksa içimdeki bu müthiş ve dayanılmaz korku nedir, nereden ve kimden geliyor? Ben niçin korkuyorum. 

Hiç olmayan bir şeyden korkulur mu? Yoktan korkulmayacağına göre, demek ki vardır, dedim. Evet, bir süre sonra vardır dedim ve kurtuldum. Şimdi içim rahat, çok şükür, eksiğimi tamamladım, içim bütünlendi."[2]

 

HER HARF BAŞINA SİLİNEN GÜNAHLAR

Hazreti Musa (a.s.) bir gün yolda giderken, iki büklüm olmuş, belinde zünnar bağlı ve ateşe tapan bir ihtiyar görür. İhtiyara yaklaşarak:

Ey pir! Ne kadar zamandan beri bu ateşe taparsın?

470 yıldan beri bu ateşe taparım.

Hiç vakit bulmadın mı ki, bu ateşten ibadetten yüz çevirip tevbe ederek, Melik-i Cebbar olan Hal Tealaya ibadet etmezsin.

Ya Musa! Eğer ateşe tapmaktan vaz geçsem, Hak Tealanın beni kulluğa kabul edeceğini bilir misin?

Niçin kabul etmesin? O Hak Teala hazertleri “ekramül ekremin”dir.

Ya Musa! Eğer hak tealaya benim gibib kendisinden kaçanları kabul ederse, bana İslamı arz eyle , dedi. Bunu üzerine Hz. Musa (a.s.) da İslamı arz etti. Fakat o zat, imanın kendisine verdiği ferahlık ve sevinçten dolayı feryad ederek kendindn geçti. Hz. Musa onun elini ve ayağını ovmaya başladı ise de ihtiyar bir müddet sona ruhunu teslim etti.

Hz. Musa (a.s.) ihitiyarın techiznini yaparak defnetti. Sonra da kabrinin başında, Hak Teala hazretlerine şöyle tazarru ve niyazda bulundu:

Ya Rabbi! Bu ihtiyar kuluna bir defa kelime-i tevhid söylediği için neler ihsan eyledin? Demesi üzerine Hz. Cebrail (a.s.) gelerek buyurdu ki:

Ya Musa! Rabbinin sana selamı var. Şöyle buyurdu:

Bir kimse Kelime-i tevhidi bir defa ihlas ile söylerse bizi onu kapımıza yakın edip izzet ve keramet hil’atımızı giydirerek, rahmet deryamıza gark ederiz.

Hz. Musa bu kıssayı ümmetine haber vererek buyurdu ki:

La ilahe illallah Musa Resulullah kelimesinin harf adedi 24 tür. Hz. Allah her harf başına o ihtiyarın 27 yılılk günahını afveylemiştir.



FREN PATLAMASI
          Henüz yirmi yaşında bile değildim. Haruniye'nin meşhur kaplıcasına gidiyordum. O zamanlar, her şoför, bu dağlık arazinin kıvrım kıvrım yollarına girmeye cesaret edemiyordu. 
Biz bir kamyonet bulduk ve birkaç aile yataklarımızı ve diğer eşyalarımızı yerleştirip üzerlerine kurulduk. Bir süre sonra yeşilin her tonunun muhteşem bir güzellikle sergilendiği dağ yollarındaydık. Ağustos böceklerinin monoton nağmelerini dinleyerek pırıl pırıl, capcanlı çamların arasında arkamızda bir toz bulutu bırakarak ağır ağır tırmanıyorduk. 
Allah'tan ki karşımızdan başka araba gelmiyordu. Çünkü yolun bazı yerleri iki arabanın sığamayacağı kadar dardı. Hattâ bazı virajlarda, kamyonet tekerinden fırlayan taşlar, atlaya zıplaya derenin dibini buluyordu. Nihayet zorlana zorlana uzun yokuşu bitirmiş olan arabamız, düze çıkmıştı. Biraz sonra da iniş başlayacaktı. 
Ben çok sevdiğim bu manzaranın ve dolayısıyla da yolculuğumuzun hiç bitmemesini istiyor, temiz dağ serinliğini doyasıya ciğerlerime çekiyordum. Bu arada gözüme enteresan bir şey ilişti. Hayret içindeydim, bir daha baktım, bir daha, bir daha ve şöyle haykırmaktan kendimi alamadım:
- Aman Allahım, çama bakınız! Sipsivri bir kayanın tepesinde kök salmış, bir avuç toprak bile yok."
Ben böyle sesli düşünürken, karşımda oturan yaşlıca adam, biraz da benim hayretime kızgın olarak sordu:
- Ne var bunda? Çoktur buralarda böyle ağaçlar..."
- Ne var olur mu? Şu Allah'ın kudretine bakınız! Koskocaman bir kayanın zirvesinde pırıl pırıl ve bakımlı bir güzelim çam ağacını yaratmış..."
-Hadi canım sende! Bunun Allah'la ve O'nun kudretiyle ne ilişkisi var?"
- Peki ama, nasıl olur başka türlü? Kim o çamı o en olmayacak yerde bitirmiş olabilir?"
- Hiç kimse evlât... Niçin illâ da biri yaratmış olsun yani? Bunlar hep geri ve ilkel düşüncelerdir."
- Ama Allah o çamı orada yaratıp yetiştirmediyse, kim yaptı bu işi?"
-Meselâ şöyle düşün: Bir kuş, ağzında bir çam tohumu ile uçarken, tam bu kayanın üzerine gelince, ağzından düşürmüştür. Düşen tohum da kayanın bir kırık tarafına takılıp kalır ve oradaki toprağa kök salar. Sonra da kayanın altına giren kökleriyle böyle gelişip serpilir."
- Olay sizin dediğiniz gibiyse bile, bütün bunları yapıp yaratan yok mu?"
- Yok tabiî... Yaratıcı diye bir şeye inanmak, bu devirde çok ayıptır.
- Yaşınız başınızla bunu nasıl söylersiniz? Ben size bu konuda birçok misal söyleyebilirim."
Bu şekilde devam eden konuşmamız hemen münakaşaya döndü ve tabiî seslerimiz de yükseldi. Adam bağırdıkça ben de sesimi yükseltiyordum. Bizi sessiz dinleyen diğer yolcular da zaman zaman münakaşaya katılıyorlardı. Fakat halinden okumuş bir kimse olduğu sezilen bu yaşlıca adamdan başka hiç kimse, Allah'ı inkâr etmiyordu. Ama bir an önce de münakaşayı bitirmemizi ve susmamızı istiyorlardı.
Bu sırada araba yavaş yavaş hızlanmaya başladı. Derken belki yüz metre aşağılarda ip gibi uzayıp giden Ceyhan nehrine kadar tekerleklerden fırlayıp giden taşlar, bizi şaşkına çevirdi. Bir an sessizlikle herkes birbirine bakışırken, şoför başını uzatıp, "Fren patladı!" dedi. Sağ yanımız yokuş aşağı çamlarla kaplı bir bayırdı. Bu yokuşun sonunda Ceyhan nehrinin kayalara çarptıkça köpüklenen suları görünüyordu. Sol taraf ise, yalçın kayalıklarla kaplı bir yamaçtı. Birkaç saniyelik şaşkınlık geçer geçmez, herkes çığlık çığlığa bağırmaya başladı. Kimisi şehâdet getiriyor, kimisi besmele çekiyor, kimisi de "Allah" diye bağırıyor, kendince dualar edip yalvarıyordu. Allah'a inanmadığını söyleyen yaşlı zat da, adetâ kendinden geçmiş, "Allahım!..." deyip duruyordu.
Ama bu durum, fazla sürmedi. Çünkü, bizim bütün şaşkınlığımız ve hayretimiz arasında araba yavaşlamaya başladı ve biraz sonra kenara yanaşıp durdu. Durur durmaz da her kafadan bir ses yükselmeye başladı:
- Yahu bu ne biçim iş?"
- Hani fren patlamıştı?"
- Ödümüz patladı!"
- Şaka mıydı yoksa?.."
Şoför yerinden çıkıp yanımıza yaklaştı ve benim biraz önce münakaşa ettiğim yaşlıca adama dönerek dedi ki:
-Sen utanmıyor musun, Allah yoktur demeye? Biraz önce yoktur dedin, sonra da fren patladı sanınca, herkesten fazla Allah diye bağırdın. Yoksa, niçin O'nu yardımına çağırıyorsun?"
Sonra da bize dönerek: - Kusura bakmayın, fren miren patlamadı. Ben münakaşanızı duyunca, şu adama bir ders vermek istedim," diyerek tekrar direksiyona geçti.
Araba yürüdüğünde sadece Ağustos böceklerinin sesleri vardı. Herkes susmuş; yaşlıca adam ise, yüzü kıpkırmızı, düşüncelere dalmıştı... Kaplıcaya gelip de eşyalarımızı indirdiğimiz zaman bana yaklaşarak:
- Oğlum, senden özür dilerim; bunca yıldır inanmadığımı sandığım Allah'a meğer ben inanıyormuşum da haberim yokmuş... Bunu öğrenmeme sebeb oldun. Şoför efendi, sana da çok teşekkür ederim, bana inancımın farkına varacak imkânı sağladın," dedi.[2]



[1] Hak Dini Kur’an Dili
[2] Vehbi Vakkasoğlu, (Öğretmenin Not Defteri - 4'ten)