Popüler Yayınlar

BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Nisan 2013 Cuma

İMAN ABİDESİ ZÜBEYR AĞABEY - BİYOGRAFİ

Süleyman Sargın
s.sargin@zaman.com.tr
ZÜBEYR GÜNDÜZALP

“Zübeyr Ağabey, Nurlara bağlılığından mı Üstad’ın zatına yürüyordu, yoksa ona sadakatinden dolayı mı Nurlara koşuyordu, bilemeyeceğim. Fakat merhum Bekir Berk onun hakkında Üstad’ın yâver-i azamı derdi.”

Hayatını hizmete adayan dertli insan Zübeyr Ağabey (Gündüzalp), 2 Nisan 1971 tarihinde ruhunun ufkuna yürüdü.

Gazeteci-yazar Ahmet Özer abi, Nisan 2006’da “Bir İman Abidesi Zübeyr Gündüzalp” adlı kitabında onun hayatını, Üstad’la olan hatıralarını ve mahkemelerdeki müdafaalarını geniş bir şekilde ele alıyor.

Herkesin mutlaka okuması gereken bu kitaptan bazı alıntılarla Zübeyr Ağabey’i yâd edeceğiz.

Ahmet abi, 1971 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde okumaktadır. Zübeyr abinin vefat haberi geldiğinde o, Hocaefendi’nin yanındadır.

O anı bize; “Zübeyr Ağabey 2 Nisan 1971’de Hakk’a yürüdüğünde, o acı haberi gözyaşları içinde Hocaefendi bana haber vermişti.

Onun vefatını söylediği an duyduğu inkisarı bugün aynı acıyla ruhumda duyar ve gözümde canlandırırım. ‘Göçtü artık, gelmez geriye... demişti. Baktım, gözleri yaşlarla dolmuş ağlıyordu...” ifadeleriyle aktarıyor.

O eserde Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin, Merhum Zübeyr abiyle alakalı düşüncelerine de yer verilmiş. Şöyle anlatıyor Hocaefendi:

“Zübeyr Ağabey’i tanımayı kendi adıma şeref kabul ederim. Zübeyr Ağabey’de gördüğüm en dikkat çekici özellik ondaki gayret-i diniye idi.

Gayret-i diniye, Allah’ın sevip hoşgördüğü şeyleri, fevkalâde bir iştiyakla yerine getirip hoşlanmadığı hususlara karşı da olabildiğince kararlı davranmak ve Allah sevgisiyle dolu olup O’nun herkes tarafından sevilmesi için çalışıp çabalamak demektir.

Zübeyr Ağabey de, evvelen ve bizzat İslam’a ve Kur’an’a, sonra da Bediüzzaman ve Risale-i Nur’a tahsis-i nazar etmiş; kalb ve ruh ufkuna yönelmiş, ahlâk-ı haseneyi hayat hâline getirmişti.

Nazarları İslam’a, Kur’an’a, Peygamber Efendimiz’e, Bediüzzaman’a ve Nurlara çevirme hususunda kıskançlık ölçüsünde bir duyarlılık gösterirdi.

Yanında başka şeylerin konuşulmasından hoşlanmaz, sürekli mesleğin esaslarından bahisler açardı. Üstad hazretlerinden ve Nurlardan bahsederken, kendinden geçiyormuş gibi olurdu.

Nurlara bağlılığından mı Üstad’ın zatına yürüyordu, yoksa ona sadakatinden dolayı mı Nurlara koşuyordu, bilemeyeceğim. Fakat merhum Bekir Berk onun hakkında Üstad’ın yâver-i azamı derdi.

Gülmesinde bile ciddiyet nümayandı

Zübeyr Ağabey’in güldüğünü hiç görmedim. Abus çehreli değildi, tebessüm ettiğine de şahit oldum; fakat tam bir ciddiyet ve vakar abidesiydi.

O, ihsan ve itkan ufkunun kahramanı; azim, sebat, gayret ve teslimiyet timsali bir dava adamıydı. Hadd-i zatında, ciddiyetsiz ve lâubalî bir kimsenin, dava adamı olması da mümkün değildir.

Evet, onun gülmesinde bile bir ciddiyet nümayandı, ciddi ve vakur haline rağmen de hep inşirah vericiydi.

Zübeyr Ağabey çoğu zaman hastaydı; pek çok rahatsızlıkları vardı. Sürekli ilaç kullanır, bir sürü hap alırdı. Bana bir veya iki defa özel odasında bulunan bir çuval ilacını göstermişti.

Daracık bir odası vardı. Odada sergi yok denecek kadar azdı. Sadece bir bölüm, seccade ile kapanmıştı; bir tarafta da yatakçık gibi küçük ve basit bir kanepe vardı.

Bir köşe perdeliydi; o perdenin arkasına bir leğen ve bir maşrapa gibi bazı şeyler sıkıştırmıştı. İhtimal abdest ve guslünü de orada alıyordu. Her şeyi o odacığın içindeydi.

İmkânların kendisine tebessüm ettiği dönemde bile o muktesidâne, sâbikûn u evvelûn gibi gayet sade, samimi ve Allah’la irtibatını zedelememe mevzuunda tavizsiz yaşıyordu.

Son günlerinde bile, ceketinin sökülmüş kolundaki ipliklerden tutup hafifçe çekseydiniz, ihtimal ceketinin bir yere kadar yırtıldığını görürdünüz.

Pantolonunun paçaları da ceketinin kollarına denkti; o kadar müstağni yaşıyordu. Belki de odasında ilaçtan başka sermayesi yoktu; yani, para değeri olan bir şey varsa, o da ilaçlarıydı.

Bir de, Üstâdımızın üzerinde namaz kıldığı bir seccade vardı ki, onun için çok kıymetliydi.

Zübeyr Ağabey, kendisini görenlerde hemen inanmış bir insanı görmüş olma hissi uyarırdı. İddiası yoktu, şakası yoktu, latifesi yoktu ama muhataplarını mutlaka inandırır ve ikna ederdi.

Onun Afyon müdafaasını ne zaman okusam gözyaşlarımı tutamam. Her okuyuşumda, samimi, yürekten ve söylediği her kelimeyi mürekkep yerine kanıyla yazmaya hazır hâliyle Zübeyr Ağabey gelir gözlerimin önüne.

İman onun gönlünde öyle bir kora dönüşmüştü ki, hapishaneleri, lüks otel köşelerine tercih ediyor ve şöyle diyordu: ‘Biz, iman ve İslâmiyet hizmeti uğrunda zâlimlerin zulmüne mâruz kaldığımız vakit, hapishane köşelerinde veya darağaçlarında ölmeyi, istirahat döşeğindeki ölüme tercih ederiz.

Görünüşü hürriyet, hakikati istibdad-ı mutlak olan bir esaret içinde yaşamaktansa, hizmet-i Kur’âniyemizden dolayı zulmen atıldığımız hapishanede şehid olmayı büyük bir lûtf-u İlâhî biliriz.’ Evet, o çok yürekten bağlanmıştı i’la-yı kelimetullaha ve insanlığın kurtuluşunu onda görüyordu.

Öyle bir dava adamıydı ki, ‘Teessür ve ıztırap karşısında kalbden bir parça kopacaksa, ‘Bir genç dinsiz olmuş’ haberi karşısında o kalbin atom zerrâtı adedince paramparça olması lâzım gelir.’ diyor ve idam sehpalarında noktalanabilecek bir yolda yürürken bile hakikati haykırmaktan geri durmuyordu.

‘Yirmi seneden beri milyonlarla insana din, iman, İslâmiyet, fazilet dersi veren ve onları dinsizlikten muhafaza eden Kur’ân tefsiri Risale-i Nur uğrunda idam edileceksem, sehpaya ‘Allah Allah, yâ Resûlallah’ sadalarıyla koşarak gideceğim.’ demek ancak Zübeyr Gündüzalp gibi sadıklara has bir cesaret ve samimiyet ifadesiydi.

Zübeyr Ağabey, dualarında ısrarlı davranır; Üstad’ından gördüğü üzere, dua ederken ellerini kucağına düşürmez ve kollarını ciddiyet içinde kaldırırdı.

Yaşadığı gibi Allah’a yürüdü

Zübeyr Ağabey, nasıl yaşadı ise öyle de Allah’a yürüdü. Cenab-ı Hak, çoklarına nasip ettiği gibi bana da onun ahirete teşyîine katılma imkânını lutfeyledi.

Fatih Camii’nde cenaze namazı kılındıktan sonra, o omuzlar üzerinde son yolculuğunu yaparken hafif hafif yağmur çiselemeye başladı.

Tam ağaçların altında yürümeye başlamıştık ki, birdenbire nereden çıktığını bilemediğim güvercine benzeyen bir sürü kuşun kanat seslerini duydum.

Kuş sürüsünün, çok geniş bir alanı kapladıktan sonra ‘pırr’ edip onun tabutunun üzerinden fezanın açıklarına doğru uçuverdiğini gördüm.

 Başkalarına ‘Siz de gördünüz mü?’ diye sormadım; çünkü ehl-i imanın vefatına semanın ağladığı ve onları uğurlamak için ruhanilerin adeta yarış yaptığı hakikatinin Zübeyr Ağabey için de gerçekleştiğine inancım tamdı. O, ‘secde izi’yle nakşolmuş samimi bir sima ve dırahşan bir çehreydi.”

http://www.zaman.com.tr/suleyman-sargin/iman-abidesi-zubeyr-agabey_2074266.html

3 Nisan 2013 Çarşamba

MÜNAZARAT RİSALESİ'Nİ OKUDUNUZ MU?

Ahmed Şahin


Vefatının 53. yılında her tarafta saygı sevgi ve takdir duygularıyla anılan Bediüzzaman Hazretleri’nin geçtiğimiz asrın başında, kendi küçük, fakat içeriği çok büyük bir risalesi yayımlanmıştı.

Münazarat adını alan bu risaleciğin giriş kısmında, o günkü dine karşı takınılan menfi tavırlara bakarak din elden gidecek, çok kötü durumlara maruz kalınacak.. gibi karamsarlığa kapılanların suallerine verdiği tarihi cevabında Bediüzzaman Hazretleri, dikkat çekici teşbihlerle tespitlerini şöyle ifade etmiştir:

- İslamiyet güneş gibidir üflemekle sönmez. Gündüz gibidir, göz yummakla gece olmaz. Gözünü kapayan yalnız kendine gece yapar! İslam güneşi kıyamete kadar devam edecektir. Ümitsizliğe kapılmaya gerek yoktur!..

İşte bu kendi küçük ama içeriği büyük olan Münazarat Risalesi’nde günümüzde bile halen bazı zihinlerin net bir şekilde anlayamadığı önemli konular da anlatılmış, özellikle ırkçılık konusunda o günkü aşiretleri ikna edici fevkalade etkili açıklamalar da yapılmıştır. Bugün dahi bu açıklamaların bilhassa doğuda okunmasında çok ciddi faydalar sağlayacağı kesindir.

Bediüzzaman Hazretleri tüm eserlerinde barış yanlısı olmuş, hem iç hem dış barışı çarpıcı ifadelerle savunmuştur. Nitekim o zaman dahi kendisine: “Yahudi ve Nasara’yı dost edinmeyiniz.” manasında anlaşılan ayetin açıklaması sorulmuş.

Bu konudaki sual ve cevap şöyle kayda geçmiştir Münazarat kitabında:
Sual: Yahudi ve Nasara ile muhabbetten Kur’an’da nehiy vardır. Yahudi ve Nasara’ya dost olmayınız, buyrulmaktadır. Buna rağmen siz nasıl onlarla dost olunuz, dersiniz?

Cevapta şu önemli farka dikkat çekilmiştir: Yahudi ve Nasara ile, Yahudiliği ve Hıristiyanlığından dolayı dost olmak yasaklanmıştır! Dünyaya getirdiği faydalı buluş ve teknolojisinden istifade etmek için dost olma yasağı yoktur. Yani dininden dolayı dost olmayınız, demektir.

Yoksa dünyadaki buluş ve faydalılığından dolayı dostluğa yasak getirilmiyor ayette!. Bediüzzaman Hazretleri burada dostluk anlayışını net şekilde anlatmak için bir de evlenme örneğinden çarpıcı bir misal vererek diyor ki:

-Ehli kitaptan bir hanımın olsa, elbette ona dost olacaksın. Bu dostluk ve sevgin onun dininden dolayı değil, sana olan hizmet ve yardımından dolayıdır. Çünkü İslam o dinde olan doğruları kendi içine aldığı gibi, o dinde olmayan tüm diğer doğruları da kendi bünyesine almakla eksik bir cihet bırakmamış ki, Müslüman o eksiği de Yahudi ve Nasara’dan öğreneyim diye onlara dostluk etme ihtiyacı duysun.

Ayetin dostluk yasağı koyduğu saadet asrındaki özel bir anlayışa da dikkatimiz çekilerek deniyor ki:

-Zaman-ı saadette bir büyük din inkılabı meydana geldi. Bütün zihinleri din noktasına çevirdiğinden, bütün sevgi ve düşmanlığı din noktasına toplayıp buna göre sevgi duyar, yahut düşmanlık ederlerdi o günlerde.

Onun için o gün dünyevi üstünlükleri bulunmayan gayrimüslimlere dostluk ve sevgi duygusundan, münafıklık kokusu geliyordu. Sanki dinine duyulan sevgiden dolayı yakınlık duyuluyor gibi görünüyordu. Ayet işte dininden dolayı duyulan bu sevgi ve dostluğunu yasaklamıştır!.

Bugün ise onlarla dost olmamız, medeniyet ve terakkilerinin beğendiklerimizi almamız içindir. Bu manadaki dostluk ise kat’iyyen Kur’an’ın yasakladığı dostluktan değildir.

Belki sahip oldukları fenlerinden, teknik tekamüllerinden dolayı dostluk kurma ihtiyacı duyulmaktadır. Bu farkı fark etmek lazımdır!.   Evet, Münazarat 80 sayfalık küçük bir cep kitabıdır.

Ancak satırlarında sayfalar yüklü derin manalar vardır. Bediüzzaman Hazretleri, kendi aşiret ve çevrelerine başta ırkçılık konusu olmak üzere tartışma konusu olan İslami konuları çarpıcı misallerle açıklayarak özellikle ırkçılık meselesini kökten tedavi etmiştir.

Zaten Münazarat, doğuda aşiretlere yapılan konuşmaların kitap haline getirilmesiyle oluşan özel bir edebi eserdir. Ancak demir leblebidir, kişniş değildir. Ciddi bir dikkatle okumak gerekir ki, işaret ettiği ince ve önemli manalar tam anlaşılsın.

 http://www.zaman.com.tr/ahmet-sahin/munazarat-risalesini-okudunuz-mu_2073320.html

2 Nisan 2013 Salı

MAH’ın ‘çok gizli’ Said Nursi dosyası

 
18 Mart 2013 / İDRİS GÜRSOY
İstihbarat belgelerine göre, Demokrat Parti’nin iktidara geldiği 1950’den 27 Mayıs 1960’a kadar Said-i Nursi nefes alıp verişine kadar takip edilmiş.
 
‘Çok gizli MAH (Millî Emniyet Hizmetleri Riyaseti/Millî İstihbarat Teşkilatı’nın eski adı)’ damgalı dosyanın konusu Bediüzzaman Said Nursi. 27 Mayıs 1960 darbesi olmuş. Başbakan Adnan Menderes ve arkadaşları Yassıada’da. Millî Birlik Komitesi’nin oluşturduğu ‘Soruşturma Kurulu’ 2 Kasım 1960 gün ve 47-57 sayılı bir yazı ile ‘Said-i Nursi ve müritlerinin sakıt Demokrat Parti (DP) iktidarı ile olan münasebetlerine dair’ bir dosya istiyor MAH’dan.

Ülkedeki dinî hareketleri adım adım takip eden istihbarat teşkilatı, servise intikal eden dokümanların fotokopi ve suretlerini M. Em. Hz. Rs. Ziya Selışık imzası ile arz ediyor.
Başbakanlık Devlet Arşivleri’ndeki ‘gizli’ MAH belgelerine göre, DP’nin iktidara geldiği 1950’den 27 Mayıs 1960’a kadar Said Nursi nefes alıp verişine kadar takip edilmiş. Mektupları, sohbetleri, gezileri, ziyaretine gelenler raporlara girmiş.

Bediüzzaman’ın Risale-i Nurların yayılması ve basımı ile ilgili yazışmaları, il-ilçelerdeki ‘Nurcuların’ isim listeleri de raporlanmış. 22 başlık altındaki belgelerin neredeyse tamamı 1957-60 arasını kapsıyor.

MAH belgeleri arasında DP milletvekili, il ve ilçe teşkilatlarından Menderes ile bakanlara yazılan mektuplar büyük yer tutuyor. DP’li teşkilat yöneticileri, bir din âlimi olan Said Nursi’ye baskıların sona erdirilmesini ve mahkemelerce toplatılan Risale-i Nur eserlerinin serbest bırakılmasını istiyor.

Menderes hükümetine, “Milletin aleyhindeki gizli düşmanların ekmeğine yağ sürmeyin” uyarısında bulunuyorlar. Bediüzzaman da gelen fırtınayı görüyor âdeta; DP’yi bazı uygulamalardan dolayı uyarıyor. Mayıs 1954’te Said Nursi imzalı ‘Demokratlara büyük bir hakikati ihtar’ başlıklı mektup da dosyada yer alıyor.

1957’de DP seçimi üçüncü defa kazanıyor; ancak dindarların takibi bitmiyor. 26 Nisan 1958’de Ankara, İstanbul ve Isparta’daki Nur talebelerinden 10 kişi toplanarak Ankara Cezaevi’ne hapsediliyor. Said Nursi, vefatından önceki son aylarında bir dizi seyahate çıkıyor.

2 Aralık 1959’da Ankara’ya gidiyor, bir gece kaldıktan sonra Emirdağ’a, oradan Konya’ya geçiyor. 1 Ocak 1960’ta İstanbul, 3 Ocak’ta bir kez daha Ankara seyahati var. Âdeta son derslerini veriyor. Konya’dan Isparta’ya dönüyor. Said Nursi’nin bu hareketliliği gazetelere konu oluyor.

Cumhuriyet Halk Partisi’ne (CHP) yakın yayın organları Bediüzzaman’ı manşetlere taşıyor. CHP Genel Başkanı İsmet İnönü, haberleri Meclis gündemine getiriyor. Başbakan Adnan Menderes’i  Said Nursi’yi himaye etmekle suçluyor. DP iktidarı da tedirgin oluyor. 11 Ocak 1960’ta Ankara’ya gelen Said Nursi’ye hitaben hükümet bildirisi olarak radyodan Emirdağ’da ikamet etmesi tavsiye ediliyor. Bediüzzaman ve talebelerinin peşine polis takılıyor.

DP Afyon Emirdağ teşkilatının Ankara’ya çektiği bir telgrafta, ‘hayatı inziva ile geçen ve bir iki hizmetkârı; iki üç has dostu ile uhrevi konuşmasından başka kimse ile temas etmeyen Bediüzzaman’a yapılan baskıların ‘Demokrat hükümeti’ Nur talebelerine muarız gösterdiğine dikkat çekiliyor ve “Milletvekilleri seçiminde (1957) Risale-i Nur talebeleri partimize müzahir olduklarından muhalefet mensupları Demokrat iktidarı İslamiyet aleyhinde göstermek ve dindar halkı partimize küstürmek suretiyle kendileri lehine zemin hazırlamak gayesini göstermektedirler.” deniyor.

DP’nin kuruluşundan itibaren Adnan Menderes ve arkadaşlarını ‘duasına aldığını’ söyleyen Bediüzzaman Said Nursi, Mart 1960’ta hastayken gittiği Şanlıurfa’dan, İçişleri Bakanı Namık Gedik’in emri ile zorla çıkarılmak isteniyor. Ancak 27 Mart’ta vefat edince Halil-ür Rahman Dergâhı’na defnediliyor. 27 Mayıs’ta askerî darbe ile DP iktidarı sona eriyor. 12 Temmuz’da Bediüzzaman’ın mezarı açılıp cenazesi Isparta’da bilinmeyen bir yere naklediliyor.


MAH’ın Soruşturma Kurulu’na gönderdiği belgelerden bazıları


EK-2 EMİRDAĞLI DEMOKRATLARDAN DP GENEL MERKEZİ’NE: “Kasabamızda hem ekser vilayetlerde kasaba ve köylerde pek çok talebesi ve yazdığı eserlerin okuyucusu bulunan Said Nursi hastalığı ve ihtiyarlığı icabı olarak teneffüs için bazen Emirdağı’na gelir, dokuz senelik ikametgâhı olan evinden Bediüzzaman Said Nursi gerek kendisine gerekse yüz otuz parça Risale-i Nur eserlerini okuyan yüzbinlerce talebelerinde yapılan isnatları teyit edecek hiçbir hareket kaydedilmediği gibi bilakis vatan ve milletin dünyevi, uhrevi saadetlerine vesile olan iman hakikatlerine hizmetleriyle fevkalade takdire layık oldukları tahakkuk etmiştir. (…) Isparta’dan Emirdağı’na geldiğine her zaman olduğu gibi bu defa da polisler tarafından tasarrut edildiğine biz parti idare heyeti üzülerek şahit olduk… ve yine haber aldığımıza göre 28 Kasım 1957 günü teneffüs için Emirdağı’ndan Eskişehir’e giderek Yıldız Otelinde bir iki saat kalıp geri dönecekti. (…) işte hayatı inziva ile geçen ve bir iki hizmetkârı; iki üç has dostu ile uhrevi konuşmasından başka kimse ile temas etmeyen böyle muhterem bir zata Demokrat hükümeti; Nur talebelerini muarız göstermek isteyen müfsit bir zihniyetin bilerek veya bilmeyerek hadimi olanlar; insanlık ve adalete yakışmayacak hareketlerde bulunarak hastalığını işitip merakla sormağa gelen birkaç kişinin ifadelerini almak suretiyle bir tedhiş havası estirmeye teşebbüs etmişlerdir. Bunu da kâfi görmeyen Eskişehir emniyetine mensup bir komiserle üç polis Said Nursi’nin odasına kadar giderek ‘otel odalarında vaaz etmek yasaktır’ demek suretiyle hususi ve hiçbir kanunun men etmediği konuşmasına vaaz rengi vererek kanun hudutlarını bütün bütün aşmışlardır. (…) bu hadise Afyon ve Emirdağı’nda Bediüzzaman’ı tasarrut edip halk içerisinde Demokrat iktidar aleyhine bir propaganda yapmak gibi hareketler doğrudan doğruya Halk Partisi emellerine hizmet edenlerin mahsulüdür. Biz parti ilçe idare heyeti olarak şunu anladık. Geçen 27 Ekim milletvekilleri seçiminde Risale-i Nur talebeleri bütün vilayet, kasaba ve köylerde bilhassa ve kasabamızda partimize müzahir olduklarından bunu bilen muhalefet mensupları, Demokrat iktidarı İslamiyet aleyhinde göstermek ve dindar halkı partimize küstürmek suretiyle kendileri lehine zemin hazırlamak gayesini göstermektedirler. (…) Fırsat düşkünlerine meydan verilmemesini partimiz hesabına arz ederiz. DP Başkanı Cemal Çelik, DP idare heyetinden Hasan Ünver ve 7 DP’linin imzası.

BEDİÜZZAMAN SORDU: EMİR ANKARA’DAN MI? ‘Ek: 4 Şube Şefliğine’ başlıklı yazının tarihi 25.12.1959. Komiser muavini Cavit Özköksal ve polis memurlarının imzası bulunan kâğıtta alınan şifahi emir üzerine Eskişehir’den hareket edilerek Kanlıpınar köyü sırtlarında Bediüzzaman ve talebelerinin nasıl durdurulduğu ve neler konuşulduğu anlatılıyor: “Eskişehir’e giremeyecekleri söylendiğinde, şehre girmeyeceklerini, burada sıcak bir yer bulup cuma namazı kılacakları bildirilmiştir. Bu sırada Said Nursi’nin ‘Bu emir Ankara’dan mı geldi, yoksa Eskişehir’den mi emir aldınız?’ demesi üzerine hiçbir cevap verilmeyerek ‘Emir aldım’ sözü ile iktifa edilmiştir. Kendisinin komünistlerle 70 seneden beri mücadele ettiğini, onları yere serdiğini, şahsına 21 defa suikast yapıldığı halde hepsinin akim kaldığını, asayişi polislerden daha fazla Nur talebelerinin koruduğunu, eskiden Nur talebelerinin mevcudunun 1,5 milyon olduğu halde şimdi daha kalabalık bulunduklarını, devlet büyüklerimizden bazı şahsiyetlerle temasta bulunduğunu söylemiştir.”
‘MAH çok gizli’ ibareli, 13 Ocak 1961 tarihli dosyada şu bilgiler bulunuyor:
Özet: Said Nursi ve müritleri hk.
Ka:2 Kasım 1960 gün ve 47/57 sayılı yazıya.
Said Nursi ve müritlerinin sakıt DP iktidarı ile olan münasebetlerine dair servisimize intikal eden bilgiler aşağıda özetlenmiş ve bu husustaki dokümanların fotokopisi ve suretleri ilişikte sunulmuştur. Nurculuğun bir tarikat olduğuna ve gerici ve düşmanca fikirlerle beslenen geniş bir Nurcu kitlesi yaratmak maksadına matuf bulunduğuna dair İslam Tarihi Doçenti Neşet Çağatay’ın Ankara C. Savcılığı’nın 22.6.1960 gün ve 7158 sayılı yazısına cevap olarak hazırladığı bilirkişi raporu örneği. Said Nursi Emirdağ’ındaki evinde bulunduğu sırada Eskişehir emniyet mensupları tarafından hareketinin gözaltında bulundurulmasının uygun olmayacağı ve bu halin DP’nin büyük menfaatlerine zarar vereceği sebep ve düşüncesiyle mezkur ilçede DP idare heyeti üyeleri tarafından DP genel başkanlığına İçişleri Bakanlığı’na ve Başbakanlığa gönderilen dilekçenin bir örneği. Sakıt DP’li mebuslardan Erzurum Mebusu Melik Fırat’ın müntehir İçişleri Bakanı Namık Gedik’e verdiği fotokopide (ek 3) olan Said Nursi imzalı beyannamede; bu kimsenin Adnan Menderes, Namık Gedik ve Tevfik İleri ile temas etmek üzere Ankara’ya geldiği ve düşük iktidarın bu üç simasının İslamiyet’in kahramanları oldukları belirtilmektedir. (…)

1959 yılında orta Anadolu’daki bazı vilayetlere yaptığı seyahatler dolayısıyla efkar-ı umumiye ve basının göstermiş olduğu tepki üzerine sakıt DP iktidarınca Emirdağı’ndan ayrılmaması hususunda Said Nursi’ye yapılan tebligat dolayısıyla adı geçenin bazı gazetelere karşılık olarak neşrettiği mektubun fotokopisi. Bazı Risale-i Nur talebelerinin mektupları, Ladik kazası belediye hopörlerinden Risale-i Nurlarla ilgili yapılan ilan. Milli eğitim bakanlığı sırasında Celal Yardımcı’ya gönderilen Sungur imzalı beyanname. Mehmet Büker’in üzerinde çıkan yazıların fotokopisi Said-i Nursi imzalı Demokratlara büyük bir hakikatı ihtar başlıklı mektup. Mektup Mayıs 1954’te DP’liler tarafından halka dağıtılmıştır.

Ankara’da ve İstanbul’da Risale-i Nur’un basım ve tevzi işi ile ilgili Risale-i Nur talebelerinin mektupları. Nur külliyatının kitap halinde olanlara ait olmak üzere Nurcular tarafından hazırlanan katalog Nurcuların yurt içindeki faaliyetlerini gösteren mektup sakıt başvekil Adnan Menderes’e hitaben yazılan mektuplar. Konya mebusu Fahri Ağaoğlu’na TBMM’nin anayasa çalışmalarını destekleyen vatandaşların imzalarının olduğu tebrik yazısı.



Menderes’e mektup: Bu vaziyet çok ağır geliyor

 

Bediüzzaman, 14 Mayıs 1950’de başlayan Demokrat Parti devrini, 23 Ağustos 1953’e kadar kaldığı Emirdağ’da karşılamıştı. Halkın desteğini alarak Meclis’te ezici bir çoğunlukla hükümet olan Demokrat Parti devrinde yine tam anlamıyla rahat bir hayat geçirmedi. 1951 yılında Emirdağ’da şapka meselesinden Bediüzzaman’a bir dava açılmış ve ifadesi alınmıştı.

Bundan bir yıl sonra da İstanbul’da, Gençlik Rehberi kitabı hakkında bir dava daha açılmıştı. Bediüzzaman bu davanın duruşmasına katılmak için geldiği İstanbul’da Sirkeci’deki Akşehir Palas Oteli’ne yerleşti. 22 Ocak 1952 tarihinde duruşmaya katıldı. Ertesi gün bir gazetede “Seksenlik Pirin Duruşması” başlığıyla yer aldı. 5 Mart 1952’de yapılan son duruşmada, dava konusu Gençlik Rehberi kitabının 1943 yılında Denizli Mahkemesi’nden beraat kararı aldığı ve bu kararın da Yargıtay’ca onaylanmış olduğu anlaşıldığından dava beraatle sonuçlandı.

İstanbul’dan ayrılan Said Nursi, Emirdağ’a döndü. 1953 yılı baharında Eskişehir yoluyla tekrar İstanbul’a gitti. Fatih Çarşamba’da ahşap bir evde hem Risalelerin neşriyatıyla meşgul oluyor hem de kısa gezintilere çıkarak bazı ziyaretlerde bulunuyordu. Bediüzzaman, 1953 yılının ortalarında Emirdağ’a döndü. 23 Ağustos 1953’te de Isparta’ya geldi. Isparta’da açılan bir davanın daha sorgu hâkimliğinde iken reddedilmesi ile artık hayatında mahkemeler devri kapanmıştı.

Bediüzzaman, bundan sonraki hayatını daha önce sürgün ve mahpus olarak gittiği yerlerdeki dostlarını ziyaretle geçirdi. Afyon, Emirdağ, Eskişehir, Eğirdir ve Barla’ya gitti.

2 Aralık 1959’da Ankara’ya yaptığı ziyaret artık Bediüzzaman’ın veda seyahatleriydi. Başkent’te bir gece kalarak dost ve talebeleriyle görüştükten sonra 3 Aralık 1959’da Emirdağ’a, oradan da Isparta’ya geçti. Talebelerinin dâveti üzerine 19 Aralık 1959’da Emirdağ’dan ayrılarak Konya’ya gitti.

Mevlânâ’nın türbesini ziyaret etti. Takvimler 19 Mart 1960 tarihini gösterirken, Bediüzzaman ağır hastaydı. Talebelerine Urfa’ya gitmek istediğini söyledi. Arabası hazırlandı ve 82 yaşında, ağır hasta haliyle yola çıktı. 20 Mart’ta yağmurlu bir havada başlayan seyahat, son yolculuğuydu.

21 Mart’ta Urfa’ya ulaşıldığında talebeleri kendisine Halil-ür Rahman Dergâhı’nı göstermek istedi. Ama o yürüyemeyecek kadar rahatsızdı. İpek Palas Oteli’ne yerleşti. Otele gelen polisler, İçişleri Bakanı’nın emriyle derhal Isparta’ya geri dönmeleri gerektiğini tebliğ etti. Halk, otelin önüne toplandı. Bediüzzaman ve yanındaki talebelerinin ısrarla Urfa’dan ayrılması isteniyordu.

Bu baskı sürerken Bediüzzaman, 23 Mart 1960 günü, 27 numaralı odada sabaha karşı vefat etti. Cenaze namazından sonra naaşı Halil-ür Rahman Dergâhı’nda defnedildi. Hayatta iken varlığını istemeyenler, onu vefatından sonra da rahat bırakmadı. Vefatından iki ay sonra 27 Mayıs 1960’da bir hükümet darbesi gerçekleşti. 12 Temmuz 1960 gecesi Bediüzzaman’ın Urfa’daki mezarı gizlice kazıldı.

Naaşı askerî bir uçağa konularak  Isparta Şehir Mezarlığı’nda bilinmeyen bir yere defnedildi. Başbakanlık Arşivleri’ne gönderilen Yassıada belgeleri içinden mezarın nakliyle ilgili ‘Zabıt varakası’ da çıktı. Belgelere göre mezarı Urfa’dan alınan Bediüzzaman, 12 Temmuz 1960’ta Isparta Şehir Mezarlığı’na defnedildi.

Daha sonra yakın talebeleri tarafından Isparta’da başka bir yere nakledildi. Üstad’ın talebeleri 27 Mayıs’tan hemen önce Menderes’e mektup yazmış ve polisin uygulamalarından şikâyetçi olmuştu. O mektup da MAH belgeleri içinde yer alıyor:

“Muhterem Başvekilimiz

Adnan Menderes,
Son hadiseler dolayısıyle Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Emirdağı’nda istirahat ve ikamet eylemeleri Anadolu Ajansı vasıtasıyle ilan ve bu hususta kendilerine mahalli makamlarca tebliğ edilmiştir. Bunun üzerine üstadımız Said Nursi aşağıdaki hususu zat-ı âlilerine ve Dahiliye Vekili’ne duyurulmasını arzu etmişlerdir. Şöyle ki; (bütün muhalifler ve siyasiler her yerde ve her tarafta serbest olarak geziyorlar, üstadımızın hareketi ne siyasi ve ne de muhalif olmadığı ve siyasete karışmadığı halde Ankara’dan gelen bir emirle ‘şimdi evinden dahi çıkmayacaksın’ demeleri bir hapsi münferit hükmündedir. Üstadımız zaten kimse ile görüşmüyor ve konuşmuyor hem sesi de kesilmiş, Risale-i Nur üstadımıza ihtiyaç bırakmıyor. Isparta’da ve Emirdağ’da iki senelik kirasını verdiği ikametgâhına gitmeye mecburdur. Isparta ve Emirdağ’da birer ay tebdili hava için gidip gelmesi zarureti var esasen hastalığı itibarıyla bir yerde durmağa tahammül edemiyor, yazın dağlarda kışın şehirlere gezmeye ve oturmaya mecburdur. Risale-i Nur’un fevkalade hizmeti için hariç memlekete gitmiyor. Burada bu sıkıntıyı çekiyor, şimdilik bu hastalığında, otuz senelik muhaliflerin yaptığı istibdat lehine bu vaziyet çok ağır geliyor. Bu hususun nazara alınarak üstadımıza serbestiyet verilmesini arz ve talep ederiz.”

12 Ocak 1960

Avukat Necdet Doğanata

Yanında bulunan talebesi, Mustafa Sungur


MAH’ın ‘çok gizli’ damgalı, ‘Said-i Nursi ve müritleri’ başlıklı raporu…

Nurcuların resmî dairelerdeki temaslarına dair 6 sayfalık Emniyet raporu.

Üstad’ın kardeşi Abdülmecit Ünlükul’a naaşın nakli ile ilgili yazdırılan dilekçe.

Üstad Bediüzzaman’ın naaşının Isparta’ya nakli ile ilgili Zabıt Varakası.

‘Çok gizli’ damgalı MAH belgesi. Nur talebelerinden Adnan Menderes’e 3.7.1952 tarihli mektup.

Bediüzzaman Said-i Nursi’nin ölüm raporu.


http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/haber-35089-173-mahin-cok-gizli-said-nursi-dosyasi.html

31 Mart 2013 Pazar

SEKÜLER DÜŞÜNCENİN ÇIKMAZLARI





Modern düşünce (1) kendinden öncesine atf-ı nazar etmeyerek, tek doğru bilginin rasyonalizm ve pozitivizm odaklı kendi bilgisi olduğunu iddia eder. Buna göre, fizik ve metafizik birbirinden ayrılmalıdır; insanın ölçebileceği ve üzerinde düşünebileceği alan sadece fiziktir.

Metafizik kiliseye bırakılmıştır. (Burada istidrâdî olarak o zamanki kilisenin, akla şeytan oyuncağı olarak baktığını ve hakikati aramanın, kilisenin hakikatin kendisi olduğu düşüncesine ters düştüğü fikrini belirtmekte fayda vardır.)

Mekanik kâinat görüşüne göre, kâinattaki hâdiseler sebep-netice münasebeti içinde cereyan ettiğinden anlaşılabilir ve böylece fizikî varlığın işleyiş bilgisineulaşılmış olur.

Bacon’un ‘bilimsel yöntemi’ne göre, hakikate ulaşmak ancak deneyle mümkündür; bunun hâricinde  bir yol insanoğlunu hakikate götürmez. Bu düşünce sistemine göre bilgiye giden mutlaklaştırılmış tek bir yol vardır: aklı kullanıp deney ve gözlem yaparak fizikî dünyada sebep-netice münasebetlerini bulmak.

Modernizmin temeli olan yukarıdaki düşünce, varlığın metafizik boyutunu bir kenara bırakmış ve tabiatı tahrip etmenin meşrulaşmasına kapı aralamıştır. Bu yolda insana fayda sağlayan her şey aşırı yüceltilmiş ve mubah sayılmıştır.

Aklın iki işleyişi

Bilime göre her şey bir sebebe bağlıdır. Bu sebep veya sebepler zinciri anlaşılmadan varlığın bilgisine ulaşılamaz. Varlığın metafizikî boyutunu kabul etmeyen modern bilim, varlıkta hikmet aramaz, sadece fayda eksenli sebep ve neticeyi arar. Modern düşünceye göre her fert kendi nefsine mâliktir ve hayatına aklıyla kendince bir mânâ yükler.

Oysa hakikatte akıl iki şekilde işler. Akıl, nefsin bir oyuncağı veya kalbin bir fakültesidir. Dolayısıyla ya nefsiyle düşünen veya kalbiyle akleden insan vardır. Birinci durumda, herkesin kendi heva ve hevesine göre akletmesi sebebiyle, içtimaî hayatta bir kaos ortamının oluşacağı muhakkaktır. Fakat modern felsefe yanlış bakış açısı ile bu fikri bütün âlem için geneller ve kâinatı bir kaos ortamı olarak tasavvur eder. Bu kaos ortamında ise, mücadele vardır ve kuvvetli olan ayakta kalır.

Bu yüzden, Frederic Nietzsche ‘iyi’nin gücü elde etmek olduğunu iddia etmiş ve halkı soylular (kuvvetliler) ve sıradan insanlar olmak üzere ikiye ayırmıştı. Bu anlayışa göre maddî olarak aciz olanlar kendilerini tatmin etmek için, maddî gerçeklerden sıyrılıp kendilerine başka istinad noktası ararlar. Dolayısıyla mânevî arayış, fizikî dünyaya karşı kuvvet yetirememe hâlinden (acziyetten) kaynaklanır. Hakikatte ise, acziyet dini tanımamanın tetiklediği bir durum mudur, yoksa mânevî arayış veya dine yönelmenin bir sebebi midir?

İnsanın acziyeti

Hayat sahiplerinin en mükemmeli olan insan kendine mâlik değildir aslında. Bir örnekle açıklayacak olursak, bir miktar para askerin kendisine aitse, onda her türlü tasarruf hakkına sahiptir. Fakat devlet tarafından kullanılmak üzere ona verilmişse, asker onu ancak belli bir daire içinde kullanabilir.

Yani o paranın mutlak mâliki değildir. Aynen bunun gibi insan da kendine, bedenine mutlak mâlik değildir. Zîrâ bedenini her zaman istediği gibi kullanamaz. Bazen hasta olur, kolunu kaldırmak ister; ama kaldıramaz. Hattâ ölmek istemediği hâlde ölmesi bile, onun bedenine mutlak mâlik olmadığını gösterir.

İnsan, iptal-i akıl ve hisse uğramamışsa başkalarının elemleri ile müteellim olduğundan dünya kendisine umûmî bir matemhane gibi gözükür. Ayrıca, her nefse bir mâlikiyet veren modern insanın gözünde de âlem vahşetin hâkim olduğu bir yerdir. Zîrâ, Sartre’ın da dediği gibi, “İnsanoğlu ne yapacağını bilmez hâlde dünyaya bırakılmış, kendi başına kalmıştır.”

Bu bakışa göre, her yerde zâlimlerin velveleleri, mazlumların vaveylaları duyulmaktadır. Dinden kat-ı nazar eden modern görüşün bu çarpıklığı insanın kalbine, ruhuna elemler yüklemiş, ona acziyet hediye etmiştir. Acziyetten kasıt, insanın fizikî dünyada öğrendiklerine karşılık enfüste bir istinad noktası bulamaması ve ruhen aciz duruma düşmesi hâlidir.

‘Âlemde daima mücadele hâkimdir.’ tasavvuru da tamamen yanlış bir bakış açısına dayanır. “Güneş ve kamerin nebatat ve hayvanatın imdadına; hayvanatın (ve bitkilerin), insanların imdadına yetiştirilmeleri; gıda maddelerinin, meyvelerin; besin zerrelerinin beden hücrelerinin beslenmesine vesile olmaları”(2) âlemdeki yardımlaşmanın ne kadar zahir olduğunu gösteren işaretlerden sadece biridir.

Öyle ki kâinattaki herhangi bir sebebin eksikliği çok büyük zararlara netice verebilmektedir. Örneğin azot çevriminde nitrat bakterilerinin olmamasını düşünelim. Bu durumda bitkiler azotu kullanamayacak, metabolizmaları sarsılacak, fotosentez duracak, havada oksijen azalıp aşırı karbondioksit birikecek ve yeryüzü insanlar için yaşanmaz bir hâl alacaktır. Bunun gibi, kâinattaki küçük büyük bütün dengeler, yardımlaşmanın hüküm sürdüğünü gösterir.

Sebeplerin yeri ve mâhiyeti

Bunun yanı sıra, bütün hâdiseleri neticelere bağlamak, kâinatta mutlak fâil olarak esbabı görmek, modern felsefenin müteal olandan mahrum olmasının bir neticesidir. Bediüzzaman Hazretleri esbabın tesirini, “Esbab-ı maddiye yalnız terkip eder, toplar.

Kendilerinde olmayanı hiçten yoktan yapamadıkları, bütün ehl-i aklın yanında musaddaktır.”(3) şeklinde özetler. Herhangi bir neticeye bakıldığında onda derin bir şuur, aşkın bir ilim ve kudret gibi sıfatlar görülür. Bu sıfatlara sahip olmayan sebepler o neticenin de asıl fâili olamaz. Bununla birlikte, her sebep mümkinattandır, varlığı ile yokluğu müsavidir.

Dolayısıyla her sebep başka bir sebebe, o da bir başka sebebe dayanır. Tıpkı iki ayaklı sandalyelerin ayakta durabilmesi için birbirlerine dayanması gerektiği gibi. Fakat neticede bu silsilenin de ayakta durabilmesi için kendilerinden (mümkinat nevinden) olmayan bir Vacibü’l-Vücud’a bir Musebbebü’l-Esbab’a ihtiyaç vardır.(4) Esbabın en gelişmiş olanı durumundaki insan en ufak bir şeyi yoktan var edemiyorsa, diğer hiçbir esbab hakiki fâil olamaz.

Netice itibariyle, modern bilime göre düşünen insan, salt akılla ve tecrübî metotla fizikî dünyanın bilgisini elde etmeye çalışırken, en küçük daireden en büyük daireye her şeyi sebeplere bağlar. Bir hücreden başlayıp kâinata çıkan bilim adamı keşfettiği mükemmel dengeleri esbaba isnad ettiği için, herhangi bir sebebin de bu mükemmel dengeyi alt üst edebileceğini düşünür. Zîrâ yıkmak, yapmaktan çok daha kolaydır. Böylece modern bilim adamı sırtına çok büyük bir yük yükler. İlim yolunda keşfettiği ve sebeplere dayandırdığı her şey bir müddet sonra ona korku vermeye başlar. İlmi artık ona acziyet vermiştir. Bu acziyet içerisinde bir istinad noktası arar. Bu bazen kendi nefsi (enesi), bazen teknoloji, bazen de tabiat olur.

Görüldüğü gibi, metafiziği fizikten ayırıp her şeyi sebeplere bağlayan mekanik dünya görüşünün; her nefse bir mâlikiyet veren, âlemde kaos tasavvur eden ve mücadeleyi kazanmanın yegane yolunu da kuvvet olarak gören modern anlayışın iddia ettiğinin aksine, dine yönelme acziyetten değil, acziyet dini tanımamaktan kaynaklanır.

Dipnotlar

1. Ali Bulaç, Din ve Modernizm, İstanbul, Yeni Akademi Yayınları, 2006, s.15.
2. Bediüzzaman Said Nursi, Nurun İlk Kapısı, İstanbul: Sözler Yayıncılık, 2004.
3. Bediüzzaman Said Nursi, Asâ-yı Musa, İstanbul, Yeni Asya Yayıncılık, 2005, s.273.
4. Fethullah Gülen, İnancın Gölgesinde, İzmir, Nil Yayınları, 2006, s.14.

Kaynaklar

- Nursi, Bediüzzaman Said. Asâ-yı Musa, İstanbul,Yeni Asya Yayıncılık, 2005.
- Nursi, Bediüzzaman Said. Nurun İlk Kapısı, İstanbul, Sözler Yayıncılık, 2004.
- Gülen, Fethullah. Günler Baharı Soluklarken, İstanbul, Nil Yayınları, 2004.
- Bulaç, Ali. Din ve Modernizm, İstanbul, Yeni Akademi Yayınları, 2006.
- Bulaç, Ali. Bilgi Neyi Bilmektir, İstanbul, Yeni Akademi Yayınları, 2005.
- Bulaç, Ali. İslâm Düşüncesinde Din-Felsefe Vahiy-Akıl İlişkisi, İstanbul: Yeni Akademi Yayınları, 2006.
- Bulaç, Ali. Tarihe Kutsala Hayata Dönüş, İstanbul: Yeni Akademi Yayınları, 2006.
- Ünal, Ali. “Modern Sosyolojik Yaklaşım ve Müslümanlar”.

29 Mart 2013 Cuma

HAYAT BİR GÜN, O DA BUGÜN!


1 Mart 2013


- İSTANBUL

Şimdinin enerjisini, henüz gerçekleşmemiş şeyler için harcamamıza yol açan ‘gelecek kaygısı’, gittikçe yaygınlaşıyor. Peki, bu kaygıya neler sebep oluyor? Fazlası imanımız ve yaşadığımız andan neler götürüyor?

İslâmiyet, samimi olarak yaşandığında omuzlardan yükleri alıyor. Ancak kimi zaman, inanmanın bize sunduğu bu ayrıcalıkları elimizin tersiyle iterek gereksiz sıkıntılar yaşamayı tercih ediyoruz.

Geleceğe dair aşırı kaygı beslemek de bunlardan biri. ‘Zihnimizi, gelecekte karşılaşabileceğimiz kötü ihtimallerle gereğinden fazla meşgul etmek’ şeklinde tanımlayabileceğimiz bu problem, dinin gereklerinden olan tevekküle de ters düşüyor.

Hepimiz geleceğin getirecekleri ve götüreceklerine dair az-çok kaygı beslesek de ölçüyü belirlemede hassas olmak önem taşıyor.

Gelecek kaygısı; kişinin geleceğini güvence altına alma konusunda fazlaca düşünmesi, bunu kontrol etmeye çabalaması ve ileride birçok olumsuz olayın başına gelebileceği düşüncesiyle bundan endişe duyması anlamına geliyor.

Özünde bir tevekkül problemi

Din Psikolojisi alanında çalışmalar yapan Doç. Dr. Murat Yıldız, belirli seviyede gelecek kaygısı taşımanın normal, hatta hayatı anlamlı kılmak ve sorumluluk sahibi olmak adına yararlı sayılabileceğini söylüyor.

Ancak kişinin, hayatındaki her şeyi kontrol edebileceği gibi bir düşünceyle gelecek üzerine çokça kafa yormasının son derece yanlış olduğunu dile getiriyor.

Dünyaya verilen değer arttıkça gelecek kaygısının da aynı oranda arttığını ifade eden Yıldız, bu kaygının temelinde insan hayatının ve kâinatın yüce bir varlık tarafından kontrol edildiğinin unutulması ve O’nun izni olmadan hiçbir şeyin olmayacağı fikrinin göz ardı edilmesi olduğunu anlatıyor.

Birey, sırtını dayayacağı, güvenebileceği her şeye gücü yeten yüce bir varlığa inanmadığı takdirde, ileride olabilecek her şeyi kendisi kontrol etmeye çalışacak, fakat bunun hiç kolay olmadığını anlayınca gelecek kaygısı yaşayacaktır.” diyen Yıldız, gelecek kaygısının, sağlıklı bir tevekkül inancı olmayan bireylerde daha fazla ortaya çıktığını da söylüyor.

Bu problemin çözümü ise sufîlerin de söylediği gibi şimdi ve burada, anın çocuğu olmaktan geçiyor. Yani geleceğe ertelemeden ve geçmişe sığınmadan, burada ve şimdi, sorumluluk bilincini de göz ardı etmeyecek biçimde yaşamak gerekiyor.

De ki: Allah’ın bizim için yazdıkları dışında, bize kesinlikle hiçbir şey isabet etmez. O bizim sahibimizdir. Ve inananlar yalnızca Allah’a dayanıp güvensin.” (Tevbe Sûresi, 51) ayetini ve “Eğer siz Allâh’a gereği gibi güvenseydiniz, (Allah), kuşları doyurduğu gibi sizi de rızıklandırırdı. Kuşlar sabahları kursakları boş olarak çıktıkları hâlde akşam doymuş olarak döner.” (Tirmizî, Zühd, 33) hadisinde, Allah’a güvenmenin gerekliliğine vurgu yapılırken, bir diğer hadiste de sağlıklı bir tevekkül için kişinin evvela elinden geleni yapması gerektiğine dikkat çekilir: “Deveni bağla sonra tevekkül et.” (Tirmizî, Kıyamet, 60)

Hayra engel olmasın

Geleceğe dair kaygıların başında, sağlığın yanı sıra maddi endişeler geliyor. Gelecekte geçinemeyeceğinden endişe duymak, çeşitli sevaplara engel teşkil ettiği gibi insanlara rızkı verenin Allah olduğunu da unutmamıza neden oluyor.

Kur’an-ı Kerim’de insanın gelecekte fakir olma korkusuyla, imkânları olsa bile parasını harcamaktan, ihtiyacı olanlara vermekten kaçınmalarıyla ilgili şu âyetler yer alıyor:

Şeytan, sizi fakirlikle korkutarak cimriliği ve hayasızlığı emreder. Allah ise size kendisinden bağışlama ve bol ihsan vadediyor. Allah’ın lütfu boldur,  O her şeyi bilendir.” (Bakara Sûresi, 268).

Hiç şüphesiz, rızık veren O, metin kuvvet sahibi olan Allah’tır.” (Zariyat Sûresi, 58)

Rızkı Allah’ın katında arayın, O’na kulluk edin ve O’na şükredin. Siz O’na döndürüleceksiniz.” (Ankebut Sûresi, 17)

Bunun dışında yaşlılık, hastalık, ölüm gibi düşünceler, dinden uzak yaşayan insanlarda geleceğe dair daha ciddi endişelere sebep oluyor. Tevekkül sahibi kişilerse her şeyin Allah’ın kontrolünde olduğunu bilerek, başına gelenlere hayır gözüyle bakabiliyor.

‘Mükemmellik dayatmasının da payı var’

Geçmişe takılı kalmak depresyona, geleceğe gereğinden fazla zihin yormak ise kaygıya neden oluyor. Dolayısıyla 45-50 yaş üzeri kişilerde daha sık görülen bir rahatsızlık olan depresyon, gençlerde ve genç nüfusun fazla olduğu ülkelerde yerini gelecek endişesine bırakıyor.

Psikolog Nergis Hamilton, ülkemizde özellikle medyanın, geleceğe dair endişenin artmasında dikkate değer bir rol oynadığı görüşünde.

Dizi, reklam ve magazin programlarıyla insanların karşısına rol model olarak çıkarılan karakterlerin mükemmel gibi gösterildiğini ve bu durumun da izleyenler, özellikle gençler üzerinde gelecekte zengin ve başarılı olamazlarsa dünyanın sonu gelecekmiş gibi bir endişeye yol açtığını söylüyor.

Ayrıca toplumda oldukça yaygın olan kafa karışıklığının da endişeleri tetiklediğini anlatan psikolog, “Kaygı, bir şeyi iyi bilmemekten kaynaklanıyor. Mesela hangi dine mensup olursa olsun, o dinin gereklerini kafasında oturtmuş kişi gelecek kaygısı taşımaz. Dünyada niye var olduğundan emindir. Ama ben sokakta İslamiyet’le problemleri olduğu açıkça belli olan çok kimseye rastlayabiliyorum.” diyor.

Toplumumuzda aileye biçilen rolün çok katı olduğuna da dikkat çeken Hamilton, “Toplum tarafından mükemmel anne, mükemmel baba, mükemmel evlat olmaya zorlanıyoruz. Hayatta sadece yeteri kadar iyi vardır, mükemmel yoktur. Tek mükemmel şey Tanrı düşüncesidir. Peygamberlerin bile hataları vardır. Onun dışında her şeyin noksan olduğunu kabullenmemiz gerek.” ifadelerini kullanıyor.

Ekonomik düzenin, gelecek endişesini besleyen bir diğer etken olduğunu söyleyen psikolog, “Kredi kartıyla alışveriş yaptığınızda bir yılda ödeyebileceğiniz bir ürün alıyorsunuz. Bu görünürde iyi bir şey olsa da o eşyayı almanız, sizin önünüzdeki bir yıl için endişe duymanıza neden oluyor.” diyor.

Onlar da ‘anı yaşa’ diyor

Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri Yirmi Birinci Söz’de “Bil ki, dünkü gün senin elinden çıktı; yarın ise senin elinde senet yok ki, ona maliksin. Öyle ise, hakikî ömrünü bulunduğun gün bil. ... Hem bil ki, her yeni gün, sana, hem herkese yeni bir âlemin kapısıdır.” diyerek hayatlarımızdaki tek değerli zamanın içinde bulunduğumuz an olduğunu söyler.

Üstad’la farklı asırları fakat aynı düşünceleri paylaşan Mevlânâ da aynı görüşü şu dizelerle dile getirmiştir:

Düne dair ne varsa
Dünde kaldı cancağızım
Bugün yeni bir gün
Yeni şeyler söylemek lazım.

Elbette bu durum geçmişten dersler çıkarma ya da gelecek için plan ve projeler geliştirmeye engel teşkil etmiyor.

Ancak diğer taraftan, hayatını en verimli şekilde geçiren kimselerin, dününe hayıflanan ya da yarınların hayalleriyle avunanlar değil, elindeki sermayeyi yani bugünü değerlendirebilenler olduğunu görmek gerekiyor.

 http://www.zaman.com.tr/cuma_hayat-bir-gun-o-da-bugun_2059610.html

'Zübeyir'i 80 evliyaya değişmem' Vefatının 42. yıldönümü



29 Mart 2013
- İSTANBUL

Risale-i Nur halkasının ilk kahramanlarından biri Zübeyir Gündüzalp. İman hakikatlerini yaymadaki bitmek bilmeyen azmi nedeniyle ona ‘durdurulamayan kafa’ denir. 

Vefatının 42. yıldönümünde Gündüzalp’i gençlere verdiği tavsiyelerle analım istedik.

Hayatının son demlerinde rahatsızlığı gittikçe artar. Kendisini tedavi etmek isteyen doktorlara şu cevabı verir: “Ben Risale-i Nurlarla insanların ve İslamların imanını kurtarmaları için gece-gündüz çalışma diye bir kara sevda hastalığına tutulmuştum.

Sizin tıbbiyenizde, doktorluğunuzda ‘kara sevda’ hastalığının ilacı ve tedavisi var mıdır?” Nurlu halkanın ilklerinden Zübeyir Gündüzalp’tir bu dava adamı.

Bediüzzaman Said Nursî’nin hakkında “Ben Zübeyir’i 80 evliyaya değişmem.” dediği ve Nur hizmetlerindeki koşturmalarından dolayı ‘durdurulamayan kafa’dır o.

Gündüzalp, 1920 senesinde Konya’nın Ermenek kazasında dünyaya gelir. İlkokulu burada, ortaokul tahsilini ise Silifke’de tamamlayan Zübeyir abi, 1939’da memleketine döner.

Zübeyir Gündüzalp (elinde sepet olan), Bediüzzaman Said Nursi ile.
Balıkesir-Susurluk’ta yaptığı askerlik sonrası Konya Postanesi’nde telgraf muhabere memuru olarak çalışmaya başlar. Gündüzalp, Üstad’ı ilk defa 26 yaşındayken 1946 senesinde Emirdağ ziyaretinde görür.

Görüşme esnasında heyecandan titrer ve ağlamaya başlar. Bu hali gören Üstad, neden ağladığını sorar Zübeyir abiye. Ve onu alır bağrına basar.

Üstad, elini, yüzünü yıkaması için dışarı yollar. Tekrar içeri giren Zübeyir abi, ayrılık vakti gelince, Üstad’a hitaben: “Memuriyetten ayrılıp yanınızda hizmet etmek istiyorum.” der.

Bu sözden memnun olan Said Nursî, “Vazifene devam et. Konya’da daha çok hizmet edersin. İnşallah ileride alırım seni yanıma.” diye mukabelede bulunur.

İki sene sonra Risale-i Nur okuduğu ve yaydığı gerekçesiyle tevkif edilir ve Afyon’da Üstad’la altı ay beraber kalır. Üstad’a öyle bir bağlılığı vardır ki, hapis süresi dolduğunda yanlışlıkla serbest bırakıldığını söyleyip yeniden cezaevine girer.


Afyon müdafaası dillere destan olur

Zübeyir Gündüzalp’in tutuklu bulunduğu Afyon Hapishanesi’nde Ağır Ceza Hakimliği’ne karşı verdiği müdafaa onun nasıl sarsılmaz bir imana sahip olduğunun misalidir.

Epey uzun olan müdafaa 15. Şua’da da yer alıyor: “Sorgu hâkimliğinde, ‘Sen Risale-i Nur’un talebesiymişsin.’ denildi.

Bediüzzaman Said Nursî gibi bir dâhînin şakirdi olmak liyakatini kendimde göremiyorum. Eğer kabul buyururlarsa, iftiharla ‘Evet, Risale-i Nur şakirdiyim.’ derim.

Risale-i Nur’un emsalsiz müellifi Üstadım Bediüzzaman Said Nursî, müteaddit defalar gizli düşmanları tarafından iftira edilerek mahkemeye verilmiş ve hepsinde de beraat etmiştir.

Risale-i Nur Külliyatı profesör ve İslâm âlimlerinden müteşekkil bir heyet tarafından satırı satırına tetkik edilerek bu eserlerin fevkalâde bir vukufiyetle telif edildiğini ve Kur’ân-ı Hakîm’in hakikî bir tefsiri olduğunu bildiren raporlar verilmiştir.

Hakikat böyleyken, yine neden mahkemeye veriliyor? Bu husustaki kat’î kanaatimi şu şekilde arz ediyorum: Risale-i Nur’u okuyan kimseler, bilhassa idrakli gençler, kuvvetli bir imana sahip oluyor, sarsılmaz ve fedakâr bir dindar, bir vatanperver oluyorlar.

Yıpranmaz bir imanın bulunduğu bir yere, menfî bir ideolojinin aşıladığı ahlâksızlık ve sefahet giremez. Bu sarsılmaz imana sahip olanlar çoğaldıkça masonluğun ve komünizmin dairesi asla genişleyemiyor.”
Zübeyir Gündüzalp’in 4 Nisan 1971 Pazar günü Fatih Camii’nde kılınan cenaze namazı.


Kabri Eyüp Sultan’da

M. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin “Zübeyir Ağabey’i tanımayı şeref kabul ederim.” dediği bu Nur kahramanı, 1971 yılında, 51 yaşında Hakk’ın rahmetine kavuşur.

Fatih Camii’nde kılınan cenaze namazının ardından Eyüp Sultan Mezarlığı’na defnedilir. Gündüzalp’in kendi notlarından derlediği kitapları da mevcut.

Zübeyir abi, Gençliğin El Kitabı’nda şu tavsiyelerde bulunuyor:

İnsan dikkate, tahlile ve muhakemeye alışmalıdır.

Şuurlu çalışmalı ve düşünerek okunmalıdır. Böyle zihnî egzersizler, idmanlar, münazaralar yapmalı; zihni inkişaf ettirmeli, hafızayı kuvvetlendirmeli.

 Her şeye el atan her şeyi terk eder.

Umumî bir göz gezdirmek, tembel ruhların usulüdür. Mütekamil ruhlar, zihinde tefekkürün muhtelif noktalarının damla damla takattur etmesine ve bal gibi süzülmesine imkan verirler.

Aklını çalıştırarak oku.

Az da olsa devamlı okumak...

Büyük zatların sözünde bazen 70 mana bulunur.

Kalemen, amelen, lisanen çalış.

İnsanın 40 yaşına kadar istidatları ve kabiliyetleri alışkanlık haline gelir.

Günlük içtimaî hadiselerle meşguliyet, kabiliyetlerin inkişafına manidir. Bu noktaya dikkat lazımdır. Zira bugün buna ‘genel kültür’ ism-i herzesi takılmış.

İnsan kalben ne düşünürse kendisi odur.

Tuğlaları üst üste koymak tekrar değil, tesistir.

Meşakkat bizim gıdamızdır.

İnsan yaşlandıkça enaniyet gençleşir; insan yaşlandıkça imtihan şiddetleşir.

Her hatayı yapabilirsin, fakat bir hatayı iki defa yapma.

Herkesin kaldıracağı şekilde konuş.

Sabır insana zehir gibi olur, fakat fıtrata yerleşince bal olur.

Evrad, hizmetin zevk ve tesirini çoğaltır.

Senin yolunda şöyle bir kuyu var diyen insan senin hayırhahındır.

Din ve dava kardeşlerinden gelen acı, tatlıdır; hakaret takdir, tokat şefkattir; tükürük misk ü amberdir. Bu da Nur-u Kur’an hizmetkârlığının şiarı ve şenidir.

 http://www.zaman.com.tr/cuma_zubeyiri-80-evliyaya-degismem_2071349.html