Popüler Yayınlar

ARAP DEMOKRASİSİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ARAP DEMOKRASİSİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ağustos 2013 Salı

Kutuplaşma demokrasiyi bozduğunda -1: Demokrasiden şüphe etmek

20 Ağustos 2013
Toplumların içindeki gerilimlerin bir zamanlar dünya savaşları çıkartan ülkeler arasındaki gerilimlerden daha yıkıcı ve zorba olduğu bir zamanda yaşıyoruz.

Üstelik bir yönetim tercihi olarak demokrasinin şiddet ve zalimlik gösterilerine sebep olduğu bir tarihsel andan geçiyor olabiliriz.

Demokrasi pratiğinden kaynaklanan bu zorluklar, dolaylı olarak ve büyük bir ironiyle otoriter hükümetin ılımlı hallerini meşru kılıyorlar.

Yıllarca “demokrasi”nin her ulus için “tüm hükümet şekilleri arasından en az kötü” olanı olduğunu varsaydıktan sonra demokrasiden şüphelenmek için bolca sebep var. Bu tespiti gönülsüzce yapmaktayız.
 
Otoriter idare biçimlerinin herkesin, özellikle de siyasete eğilimli olanların, özgürlüklerini kısıtladığına dair bir şüphe olamaz. Ayrıca her zaman olmasa da genel olarak otokrasiye sönük bir kültürel atmosfer eşlik eder.

Elizabeth dönemi İngiltere'yi düşünelim: Shakespeare ve onun çağdaşı edebiyat devleri vardı.

Geçmişte toplumun en saygı gören düşünürlerinin siyasi sorunlar için demokrasiyi suçladığı kritik dönemler olmuştur.

Batı demokrasisinin beşiği Antik Yunanistan'da Plato, Aristo ve Thucydides, Atina'yı sorumsuz ve bedeli ağır maceralara sürükleyen halk siyasetinden korkmuş, demokratik olmayan hükümet biçimlerini tercih etmişlerdir.
 
Elbette demokratik nitelikleriyle gururlanan ülkelerde bile kurulu düzenin demokrasiden korktuğu zamanlar olmuştur.

ABD'deki etkili kişiler Vietnam Savaşı'nın sonuna doğru seslerini çıkardıklarında muhafazakârlar bu sesleri demokrasinin aşırılıkları olarak yorumlamışlardı.

Bu yorumların çok bilinenlerinin birinde Samuel Huntington, Üçlü Komisyon'un yayınladığı bir makalesinde ABD'deki savaş karşıtı hareketi köpekleri huzursuz eden bir hastalığa benzetti.

İnsanların savaş ve barış gibi konuları hükümete bırakmaları gerektiğini açıkça ifade etti.
 
Sovyetler Birliği'nin çöküşünün Batı'da liberal demokrasinin otokratik sosyalizmin üzerindeki ideolojik zaferi olarak yorumlanışının ardından sadece yirmi yıl geçti.

1990'larda dünya barışı gibi amaçlar doğrudan demokrasinin yayılmasıyla eşleştirildi.

BM'nin güçlendirilmesi ya da uluslararası hukuka saygı gösterilmesi gibi reformist projeler ise rafa kaldırıldı. Avrupa ve Amerika'daki üniversitelerde “demokratik barış” teorisi ve pratiği çalışıldı.

Demokrasilerin asla birbirleriyle savaşa gitmeyeceği iddiasını belgelemeye ve açmaya çalıştılar. Eğer böyle bir tez doğrulanırsa çok ciddi politika yansımaları olacaktır.

 Daha fazla ülke “demokratik” olursa, uluslararası ilişkilerin barışçıl bölgesi genişleyecektir sonucu çıkar. 

Egemen devletler için demokrasinin bu teşvik edici getirisi Avrupa Birliği tecrübesiyle de desteklenmiş oldu.

AB hem demokrasiyi besledi hem de dünyanın en kötü savaş alanı olmuş olan bir coğrafyasında barış kültürü tesis etti.
 
11 Eylül'ün ardından Bush yönetimi “demokrasi teşvikini” ABD'nin Ortadoğu'da yürüttüğü yeni muhafazakâr dış politikanın önemli bir ayağı haline getirdi.

Demokrasinin bu şekilde desteklenmesine dair şüpheler, özellikle de 2003 Irak işgalinden sonra geniş çevrelerce paylaşılıyordu.

 ABD hükümetinin bölgede demokratikleşme aktörü olarak kendini kimselere sormadan atamış olması sertçe eleştirildi.

Demokrasi gelişimini askeri müdahaleye oturtan Amerikan yaklaşımı tüm saygınlığını yitirdi. Irak, Afganistan ve Libya'da sözde otoriterlik karşıtı müdahaleler demokrasi değil, yozlaşma, kaos ve sonu gelmeyen bir şiddet ekmiş oldu.

Bu hayal kırıklığı yaratan tecrübenin yanı sıra yabancı liderler ve dünya kamuoyu Washington'ın dünyaya en iyi meşru hükümet modelini sağladığına dair kibirli ısrarını reddetti.
 
Bu tecrübelere rağmen demokrasinin kabul edilebilir tek siyasi senaryo olarak tercih edilmesi evrensel bir kabul olarak kaldı.

Elbette tek tek vakalar incelendiğinde çok derin görüş ayrılıkları var. Demokrasiye kucak açmakla ilgili bazı kısmi istisnalar da oldu.

Örneğin Ortadoğu'da istikrar ve birlik kaynağı olarak monarşilere destek verildi. Fakat doğrudan eleştirilmediklerinde bu kralların bile yaklaşımlarının demokratik olduğu iddia edildi.

Demokrasiler vatandaşı devlet suistimalinden koruyarak, insanları seçim yoluyla milli hükümete yetki verme gücüyle donatarak, hukukun üstünlüğü ve insan haklarına saygılı bir yönetim süreci sağlayarak saygınlıklarını korudular.
 
Ortadoğu'da son on yıldaki şu gelişmeler bu bahsedilen konuları ön plana çıkardı: İran'da teokratik demokrasiye karşı Yeşil Devrim, Türkiye'de çoğulcu demokrasinin laikler tarafından reddedilmesi ve Arap ülkelerinde özellikle de Mısır'da 2011 otoriter yönetim karşıtı ayaklanmaların ardında cereyan eden çeşitli geçiş dönemi senaryoları.

Bölgenin çektiği eziyetler Osmanlı İmparatorluğu sonrasındaki sömürgecilik, Sovyetler Birliği ile Soğuk Savaş rekabeti içinde olan bir Amerikan hegemonyasıdır.

Bunlar İsrail'in ortaya çıkışı ve yoksunlaştırılmış Filistin halkının devam eden çatışmasıyla birlikte artmıştır.

Bölgenin bu sorunları “iyi yönetim” meselesini baştan kaybedilmiş bir savaşa dönüştürmüştür. Bu en azından 2011'e kadar böyle olmuştur.

Böyle bir tarihsel arka plan karşısında “Arap Baharı” etiketi yakıştırılan demokratikleşme anının bölgede ve dünyada bu kadar heyecan yaratması doğaldır.

İki yıl sonra bu olayları Suriye, Mısır, Libya ve diğer yerlerindeki gelişmelerin ışığında duygudaşlık kurarak değerlendirmek gerekiyor.
 
Yakın zamanda bölgede tartışmalı bir fikir ortaya çıktı. Buna göre vatandaşlar hükümetin hesap vereceği son mercilerdir ve eğer hükümet kötü yönetirse, seçimleri ya da resmi kanalları beklemeden görevden alınabilir.

Bu popülist vetoyu son dönemde bu kadar tartışmalı yapan ise hükümet bürokrasisinin en gerici öğeleriyle, özellikle de silahlı kuvvetler, polis ve istihbarat ile koalisyona girme eğilimidir.

Bu tür koalisyonlar ilk bakışta tuhaf gözüküyorlar, halkın kendiliğinden ayaklanmasıyla devlet gücünün en fazla zor kullanan öğelerini bir araya getiriyorlar.

2013 Tahrir Meydanı'nda dile getirilen gerekçe sadece askeri bir darbenin 2011 devrimini kurtarabileceğiydi.

Bunu eleştirenler ise nefret edilen bir diktatöre karşı olan halkın ayaklanması ile sonra gelen yukarıdan idare edilmiş ve demokratik bir şekilde seçilmiş bir yönetimi iktidardan düşürmeyi hedefleyen hareket arasında keskin bir ayrım yapıyorlar.
 
Arap ayaklanmaları
 
2011 yılında Arap dünyasındaki büyük isyan hareketleri Tunus ve Mısır'da nispeten kansız zaferler kazanan ve diğer yerlerde de otoriter idarenin temellerini sarsan otoriterlik karşıtı cesur halkçı hareketler olarak takdir gördüler.

Demokrasi, Batılı uzmanların otoriter olmayan herhangi bir idare biçimini benimsemeyeceği iddia edilen bir bölgede tekrar ilerlemeye başlamıştı. Batılı uzmanlar bu tespitten, petrol aktıkça, İsrail güvende oldukça ve radikal eğilimler kontrol altında tutuldukça pek rahatsız da olmuyorlardı.

Arap siyasi kültürü siyasi pasiflik ve yozlaşmış elitlerin hâkim olduğu ve askeri bir devlet tarafından desteklendikleri bir ortam olarak görülüyor ve Oryantalleştiren bir bakış açısından yorumlanıyordu. Arkaplanda eğer insanlar kendi tercihlerini belirtebilirlerse sonuç İran tarzı İslamcılığın yayılması olabilir korkusu bulunuyordu. 
 
Yalnızca iki sene sonra sadece Arap dünyasında değil tüm dünyada demokrasinin işlerliği hakkında ciddi şüpheler yaratan kasvetli bir siyasi ortam olması dünya hakkında iyi şeyler söylemiyor.

Siyasi kültürün içinde meşruiyet ve yönetim krizlerine yol açan derin siyasi ayrışma hatları olduğu ve bu krizlerin ancak bir ihtimalle kaba güç kullanımı ile idare edilebileceği anlaşıldı.

Bu çatışmalar bir dizi ülkede etkin ve insancıl hükümetlerin kurulma ihtimalini yok ediyor.
 
Mısır'da askerin 3 Temmuz'da yönetimi devralmasının ardından yaşanan dramatik ve kanlı olaylar bu gerçekleri küresel siyasi bilinçte öne çıkardı.

Fakat Mısır çatışan dini, etnik ve siyasi güçleri “kazanan her şeyi alır” mücadelesinde birbirleriyle çarpıştıran kutuplaşma krizlerinin zehirli sonuçlarını yaşayan tek ülke değil. Irak, her gün Sünni ve Şiiler arasında mezhep çatışmasından kaynaklanan şiddeti yaşıyor.

Bu da Amerika'nın ülkeyi diktatörlükten kurtarmak için giriştiği haçlı seferinin ve on yıllık işgalin ardından ne kadar başarısız olduğunu ortaya koyuyor.

ABD, demokrasi getirmek yerine kaos, iç savaş tehdidi ve ülkeyi ancak otoriter bir rejimin barışa ulaştırabileceği inancını yerleştirdi.

Türkiye de 11 yıllık sıra dışı AKP başarısına ve periyodik olarak seçmen tarafından desteklenen dinamik liderliğe rağmen devam eden kutuplaşmanın istikrarsızlaştıran etkisini yaşamakta.

AKP başarıları arasında siyasi kurumları güçlendirmek, silahlı kuvvetleri zayıflatmak, ekonomiyi iyileştirmek ve ülkenin uluslararası konumunu geliştirmek sayılabilir. Kutuplaşma bir Ortadoğu sorunu olarak ele alınmamalıdır.

ABD'de iki siyasi parti arasında vatandaşlarına insancıl bir biçimde hizmet eden ya milli fayda için çalışan hükümeti maziye gömecek derecede kutuplaştırıcı bir mücadele mevcut.

Elbette Amerika'daki bu demokratik kazanımlarını eriten eğilim Wall Street'in her şeyi parayla alakalı kılan hesaplarından ve 11 Eylül'de de kaynaklanmaktadır.

11 Eylül hâlâ hükümeti kendi vatandaşları dâhil herkesi her yerde potansiyel terörizm şüphelisi olarak görmesini gerektiren bir güvenlik tehdidi oluşturmaktadır.

Kutuplaştırmanın doğası çeşitli ve karmaşıktır, içinde bulunduğu bağlamı yansıtır.

Mısır ya da Türkiye'de olduğu gibi din ve laiklik ekseninde bir ayrım etrafında toplumsal olarak kurulabilir. Irak'ta gördüğümüz gibi bir din içindeki ayrımlara dair olabilir.

Sınıflar, etnisiteler ve siyasi partiler arasında da olabilir. Tarihin somutluğu içerisinde her bir kutuplaşma vakası kendi koşullarıyla var olur.

Çoğunlukla azınlıkların ayrımcılık ve marjinalleşmeye dair korkularını, sınıf savaşını, etnik ve dini rekabeti (Kürtlerin kendi kaderlerini tayin hakkında olduğu gibi) yansıtabilir. Ayrıca Ortadoğu'da kutuplaşma sadece bir iç mesele değildir.

Kutuplaşma aynı zamanda güçlü dış aktörler tarafından yönlendirilmektedir ve bunun boyutlarını bilmek mümkün değildir.

Geçtiğimiz ay Kahire'deki gösteriler sırasında hem Mursi karşıtı hem de Mursi yanlısı göstericilerin Amerika karşıtı sloganlar atması çok şey anlatır.
 
Mısır ve Türkiye
 
Mısır ve Türkiye'de kutuplaşma şartları birbirinden çok farklı olsa da ortak bir paydaya sahipler.

İkisinde de İslami yönelimli siyasi güçler yıllarca marjinalleştirildikten ve Mısır örneğinde zorbalıkla bastırıldıktan sonra toplumun gölgelerinden sıyrılıp çıktılar.

İki ülkede de silahlı güçler devletin Batı'nın stratejik çıkarlarına ve neoliberal iktisadi çıkarlarına hizmet eden laik elitlerin kontrolünde kalmasında önemli bir rol oynadılar.

Şimdiye kadar periyodik mahkemelere ve davalara rağmen Türkiye modernite bulmacasını Mısır'a göre çok daha ikna olarak çözmüşe benziyor.
           
İki ülkede de seçimlerin getirdiği siyaset yerlerinden edilmiş laik elitlerin kabul edemediği radikal iktidar değişiklikleri getirdi.

İki ülkenin muhalif güçleri yıllarca iktidarda kaldıktan sonra kendilerini birden demokratik araçlarla iktidarı kaybetmiş buldular.

Üstelik gelecek seçimlerde siyasi hâkimiyetlerini yeniden kazanma ihtimalleri de yoktu.

İktidarı ve nüfuzlarını eskiden ezilen ve sömürülen kesimlere kaybetmişlerdi. İktidardan düşenler yeni rollerini kabullenmekte zorlandılar.

Özellikle de değerlerini modernite karşıtı buldukları ve özgürlükle özdeşleştirdiklerini hayat biçimlerini tehdit ettiklerine inandıkları toplumsal kesimlerden daha aşağı bir statüde olmakta zorlandılar. Acı bir biçimde şikâyet ettiler, dinamik bir biçimde örgütlendiler ve mobilize oldular.

Siyasi çoğunluğun kararını mümkün olan her yolla geri çevirmeye çalıştılar. Demokrasi dışı yolları kullanmak herkese olmasa da çoğuna tek siyasi seçenek gibi gözüktü.

Fakat bu öyle yapılmalıydı ki vatandaşın devlete karşı “demokratik” haykırışı gibi olmalıydı. Elbette devlet de kutuplaşma travmasına katkıda bulundu.

Seçilmiş yönetim fazla tepki verebiliyor, en kötü durum senaryoları üzerinden hareket ediyor, muhalefetin şikâyetlerini ele alırken paranoyak bir stil kullanıyor ve güvensizlik ve düşmanlığın artmasına katkıda bulunuyor.

Medya ise ya çatışmanın dramasını vurgulamak için ya da kendisi de çoğu zaman taraf tuttuğundan “biz” veya “onlar” tercihinin tek çözüm olduğu kaderci bir atmosfer yaratıyor.

Bu da aslında kaybedenlerin her zaman yönetim süreçlerinde taraf oldukları demokrasinin karşıtı olarak, “geriye dönüş olmayan” bir savaş zihniyetini ortaya çıkarıyor.

Sistemin adaletine dair inanç sarsıldığında demokrasi iyi yönetimi yaratamıyor.
 
*Prof., Princeton Üniversitesi. Richard Falk, bu yazıyı Zaman için kaleme almıştır.

11 Nisan 2013 Perşembe

Tarık Ramazan: Batı ülkeleri, ‘Arap demokrasileri’ne hazırlanmalı

23 Ocak 2013

İsviçre doğumlu, Mısır kökenli akademisyen Tarık Ramazan, 2008 yılında İngiliz Prospect ve Amerikan Foreign Policy dergileri tarafından dünyanın 100 entelektüel listesinin arasında sekizinci sırada yer aldı.

TIME dergisi ise onu 21. yüzyılın en önemli yenilikçileri arasında gösterdi. Belçika’nın başkenti Brüksel’de bulunan European Muslim Network (Avrupalı Müslümanlar Topluluğu) düşünce kuruluşunun da başkanı olan Ramazan, Oxford Üniversitesi’nde Çağdaş İslamî Araştırmalar Bölümü’nde profesör.

Müslüman Kardeşler Hareketi’nin kurucusu Hassan el-Banna’nın torunu ve grubun Filistin şubesinin kurucusu, Said Ramazan’ın oğlu.

Müslümanların Batı dünyasındaki sorunları ve Müslüman dünyasındaki İslamî uyanış hakkındaki akademik dünyaya önemli katkılarda bulundu. Avrupa’da yaşayan Müslümanlar tarafından oldukça sevilen Ramazan, uluslararası platformlarda yoğun şekilde seminerler veriyor.

Son çıkan kitabı “İslam ve Arap Uyanışı” (İslam and Arab Awakening) hakkında değerlendirmeler yapan Ramazan, Türkiye’yi yakından takip eden bir düşünce adamı olarak izlenimlerini Zaman okuyucularıyla paylaştı.

“İslam ve Arap Uyanışı” (İslam and Arab Awakening) kitabınızda özellikle Arap dünyasında yakın zamanda olan olayları, “Arap Uyanışı” olarak niteliyorsunuz. Lütfen bunu biraz açar mısınız?

İlk baştan beri, bahar ve devrim kavramlarını kullanmadım çünkü devrimin, şahit olduklarımdan daha fazla anlamı var benim için. Mısır ve Tunus’ta gördüklerimiz, bu hareketlerin değişimi sağlayacağı beklentisi oluşturuyor ama bu gerçekleşmiyor.

Batı’nın bu isyanlar hakkında hiçbir şey bilmediği ve isyan hareketlerinin aniden gerçekleşmesi de gerçeği yansıtmıyor. Suriye’deki şu an olanları onaylayan gerçekler var elimizde.

Biliyoruz ki, Freedom House, Albert Einstein Institute, Amerikan Dışişleri Bakanlığı, ayrıca diğer çoğu uluslararası kurumlarda, Ortadoğu’da bir ‘ayaklanma’ için insanlar eğitildi.

Batı strateji değiştirdi çünkü onlar önceden diktatörleri kontrol ediyorlardı ve hatta Muammer Kaddafi’yle bile ilgileniyorlardı.

Aslında ilk baştaki sorun Müslüman dünyasının, jeo-stratejik ve ekonomik anlamda düşünmemesinden kaynaklanıyor. Kendindeki gücü bilmeden yaşıyor.

Bölgede hem ABD, hem de Avrupa alanlarını yeni aktörlere zorunlu olarak terk ediyorlar. Yeni aktörler ise Brezilya, Rusya, Çin, Malezya, Endonezya ve Türkiye. Bence biz, Arap uyanışına siyasî boyutlarda baktığımız zaman, yanıldık ve bunu anlamak için Mısır ve Tunus’ta yaşananlara bakmamız yeterli.

Tunus’un dış yardıma dayalı bir ekonomisi var.  Mısır’da da aynen böyle. Bu, strateji ile alakalı ve bütün süreç devrim yolundan uzak.

Bu yeni bir konumlandırma, şimdi görebiliyorsunuz her şeyin manipüle edildiğini ve bastırıldığını.Kimse Suriye halkının sokaklara dökülmesini ve cesur olmasını beklemiyordu.

Bu nedenle, Amerika ve Avrupa’daki yönetimler ve hatta Türkiye Başbakanı sekiz ay boyunca Beşşar Esed’in reform gerçekleştirmeyeceğini ve insanların ölmeye hazır olduğunu anlamadılar.

Manipüle yapılmayan ise entelektüel uyanışı ve insanlardaki diktatörü devirme algısıydı ve bu geri döndürülemezdi. Ama bu şekilde bir romantizm, yani hem devrim ile hem de bahar ile ilgilenmiyorum.

Ne baharı? Hangi ülke bugün başarılı oldu? Libya’da çatlaklık, Mısır’da huzursuzluk, Suriye’de iç savaş ve Yemen’de işe gerginlikler var.

Arap Baharı bölgedeki kadınları nasıl etkiledi? Bu belirsiz ve gelişen topraklarda aktivistler ve politikacılar, kadınlar için bir ilerleme (kalkınma) arayışındalar mı?

Mısır’ın Tahrir Meydanı’nda sokaklara dökülenler arasında kadınların büyük bir çoğunlukta yer alması dikkat çekti. Kadınlar bütün süreç içinde itici güçlerden bir tanesi idi ve bu çok önemli.

Bir direnç sürecinin olması, kadınların buna dâhil olması ayrı bir şey. Kadınların, ülke yapımında varlığına duyulan ihtiyaç, bakılması gereken başka bir şeydir.

Ayrıca kendimize sormamız gereken soru ise Batı’nın bunları nasıl tanımladığı. Türkiye’de iktidar değişince, Erdoğan iktidara gelince şöyle dediler: “Eyvah ülke İslamlaşacak ve başörtüsünü her yerde görebileceksiniz.” Ve şimdi aynısını yapıyorlar.

Onlar için başörtüsünün İslamlaşmak olduğu ve İslamlaşmanın kadınlar için daha az hak tanınması diye anlıyorlar. Benim bu anlayışa cevabım tam tersidir.

Giyimine göre özgür değilsin, özgürlüğün iki koşula bağlı. İlki eğitime erişebilme fırsatı. Erkekler gibi eğitime erişim sağlanabiliniyor mu? Örnek olarak, Türkiye’de şimdi kadınların erkeklerden daha iyi eğitimli ve daha başarılı olduğu hakikati var.

Bu Kuzey Afrika ve Ortadoğu ülkelerinde böyle değil. İkinci parametrede ise kadınların güçlendirilmesi ve genel piyasaya erişim fırsatları.

Genel piyasaya erişimleri önemli çünkü bu alanda tanınıyorsun, malî özerkliğini ve özgürlüğünü alıyorsun. Bizde siyasî baskıdan kurtarmaya, özgürleşmeye dayalı bir politika yok. Bu pozitif bir süreç oldu ama bir proje olarak hâlâ başarılamadı.

Otoriter rejimlerin devrilmesi sebebiyle daha totaliter rejimlerden ve aşırı unsurların oluşmasından korkuluyor. Bu korkular yersiz mi?

Bu, diktatörlerden ve Batı yönetimlerinden gelen eski bir söylem. 40 yıl boyunca bu söylem vardı. Mısır’da Mübarek şöyle dedi: “Eğer ben olmayacaksam o zaman Müslüman Kardeşler olacak ve onlar da ılımlı değiller, çünkü ‘ılımlı İslamcılar’ diye bir kavram yok.

Ilımlı İslamcı bir tutarsızlık ifadesi.” Mübarek bunu satıyordu ve Batı çabucak aldı ve bu ifadeyi kullanıma soktu. Bu aynen Tunus’ta Ben Ali tarafından uygulandı.

Şimdi görebiliyoruz ki muhalif güçler, bunlara İslamcılar da dâhil olmak üzere, otoriterler ama zalim hükümdarlardan değiller ve diktatör de değiller.

Bu demektir ki demokrasi süreciyle ilgilenebilirsiniz. Bu uzun bir süreç ve toplumda çekişen güçleri göz önüne almak gerekiyor. Tunus’ta ve Mısır’da yaşananlara bir bakın, orada İslamcılar/Müslüman Kardeşler ve Selefiler var ve Selefiler de bastırıldı.

Savaş yanlısı cihatçılar var ki onlar şiddeti tırmandırıyor, laikçiler bir taraftan bastırıyor ve bir de ordu var. Ülkenin siyasi güçleri dağıtıldı ama kamuoyunun popüler algısı tekrar diktatörleri istemiyor. Diktatörlüğe karşı birleştiler ama ne istedikleri manasında dağıldılar.

Bölgede demokrasinin ortaya çıkması İsrail’de nasıl bir etki yaratır? İsrail, Arap demokrasileri ile yaşayabilir mi?

Erdoğan’ın özel danışmanına göre Müslümanların gerçekten demokrasiye hazır olup olmadıkları veya Arapların demokrasiye hazır olup olmadıkları sorulması gereken soru değil. Evet, sorulması gereken, Batı’nın Arap demokrasilerine hazır olup olmadığı.

Örnek olarak, bugünkü egemen güçler demokrasiyi istiyorlar mı? Buna hazırlar mı, çünkü kendi çıkarlarını koruyan diktatörleri destekliyorlardı.

Ortadoğu’da gerçek şeffaf demokrasiler olursa bu ne anlama gelir? Yüzde 80-90 oranında insanlar İsrail politikalarından memnun değiller ve bu gerçeği inkâr edemezsiniz.

O yüzden Filistinlilere karşı popüler bir destek var. Bölgedeki gerçek demokrasinin anlamı İsrail politikalarını, Filistinlilere nasıl davrandıklarını sorgulamakla olur.

Bu yüzden ideal demokratik devletlerle bugünün gerçeğini ayırt etmek gerekiyor. Aslında her ülke pek çok sorunlarla karşılaşıyor, o yüzden İsrail-Filistin çatışması ikinci planda ve bir şey değiştirmeyecekler.

Şu anda Mısır’daki iktidardan İsrail anlaşmasına dokunmak istemediklerini duyabiliyorsun. Tunus da tam olarak aynı şekilde.

Arap demokrasisinin gelecekte izleyeceği yolu Türkiye temsil ediyor mu?
Son 20 yıldır Türkiye’nin durumunu takip ediyorum. Erdoğan gelince onun yaptıkları ile önce yapılanlar arasında boşluk vardı.

Birincisi yolsuzluğa karşı mücadelesi ve toplumda daha şeffaf siyasi süreçler sağlaması. Türkiye mükemmel değil ve hâlâ yapılması gereken çok şey var  ama burada önemli bir eğilim var. İkincisi ise hükümetin militarizmin sivil iradeye müdahalesini çözme yaklaşımını göstermesi.

Aslında, AB ile entegrasyon mücadelesi çok akıllıcaydı çünkü buradan askeri yapıyı sivil demokrasi kalıbına yerleştirdiler. AB’nin savunduğu laiklik ordunun savunduğu laiklik değildi.

Üçüncüsü ise ekonomik açıdan Türkiye modelinin başarılı olduğudur. Seçimleri kazanıyorlar çünkü çoğu Avrupa ülkelerinden daha başarılılar.

Mısır ve Tunus’u Türkiye ile kıyasladığımızda aynı varlıkları, aynı tarihi ve aynı potansiyeli göremiyoruz. İnsanlar modei tartışıyorlar.

“İslamî referansımız var ama şimdi İslamî referansın ne olduğunu açıklamamız gerekiyor.” Toplumda oluşturulan seçeneklerin ve önceliklerin, uluslararası küresel ekonomik bağlamda entegre olması tartışılabilir bir konu.

Ne tür alternatif öneriyorsun, diye tartışabilirim ve Türkler bu konuda bir şey önermiyorlar ama bunun haricinde son iki yıldır güneye ve doğuya doğru siyasi bir meyil olduğunu gördüm.

Hemen hüküm vermem doğru değil ama benim düşüncem, Türkiye deneyiminin olumlu yönde eleştirisine devam etmem gerektiği. Doğru şeyler yapıldığını inkâr etmeden.

Ama gelecekteki siyasi etkilerini de doğruymuş gibi kabul edip küresel ekonomi ile yarışma tuzağına düşmemek gerekiyor. Ve ikinci şey ise Batı’nın güvenlik önlemleri dayatmalarını kendimiz için almamamız lazım.

İslam ile Batı arasındaki çatışmalar ve yanlış anlamalar göz önüne alındığı zaman, AB’nin Türkiye üyeliğini reddetmesinin nedeni kültürler çatışması mı yoksa algılar hakkında mı?

AB’nin Türkiye’yi sürekli reddetmesi çoğu şeyi açığa çıkarıyor. Birincisi, açıkça ekonomik olarak endişeliler ve milyonlarca Türk’ün AB’ye gelmesinden korkuyorlar.

İkincisi ise İslam’ın Avrupa’ya ait bir din olmadığı algısı, Türkiye’nin de çoğunluğunun Müslüman olması ve Avrupa kıtasında yabancı unsurların hoş görülmemesi.

Türk unsuru Avrupa öyküsünü kapsamıyor. İşte burada Türkiyeli entelektüeller, siyasetçiler ve gazeteciler iddialı olabilirler ve Avrupa’ya Türkiye deneyimini gösterebilirler. Bu yeterince yapılmadı.

Kürt sorunu, ifade özgürlüğü ve Müslümanların ve azınlıkların dinî özgürlükleri, Türkiye demokrasisinin önüne çıkan önemli zorluklar, AK Parti iktidarında halen çözülemedi. Sizce bu yeni anayasa çalışmaları bu sorunlara çözüm olabilecek mi?

Bu durumla mücadele edilmesi gerekiyor ve ondan sonra cevaplandırılması gerekiyor ve bence Türk duygusallığı dışında, Türk devletinin tarihinde ve hafızasında bir şeyler var.

Eğer duygusal bağlamda mücadele edersek o zaman tehlikeli olur. O yüzden bu mücadeleyi siyasi bağlamda yapmamız gerekiyor.

Sorunu çözmek istiyorsak, o zaman açık ve istikrarlı olmamız gerekiyor ilkelerimizde. İfade özgürlüğünün ve din özgürlüğünün, toplum tarafından kabul edilmesi ve saygı görmesi gerekir.

Şu andaki Türk hükümetinin azınlıklarla daha istikrarlı bir şekilde ilgilenmesi lazım. Türk hükümeti birçok sorunla başarılı şekilde ilgileniyor ama bunu sürekli tekrarlıyorum: “Öğrenmek için gitmek gerekiyor”.

Ve Türkiye halkına tekrarlıyorum: seçilmek iyidir ve ülkeyi yönetmek de iyidir ama tarihin size öğretmesi gerekir.

http://www.zaman.com.tr/yorum_bati-ulkeleri-arap-demokrasilerine-hazirlanmali_2044185.html