Popüler Yayınlar

HOCAEFENDİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
HOCAEFENDİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Mayıs 2013 Cuma

Hamdım pişemedim yanamadım - ( Ahmet KURUCAN )

25 Mayıs 2013
 
Sohbet sonrası üç-beş arkadaşla oturduk; 

“Hocaefendi ne söyledi, biz ne anladık?” sorusuna cevap aradık. 

Ne söylediği ortada; tutulan notların ötesinde bant kaydı da var.

Fakat ne anladık sorusu biraz da ne söylediğinden ziyade ne söylemek istediği sorusuyla doğru orantılı.

Onun için muhabbetimizi belli bir müddet sonra ‘Ne söylemek istedi?' sorusunu merkeze alarak sürdürdük. Tabii bu aşamada arka plan şartları çok önemli.

Dün-bugün yaşananlar, onun radarına takılıp gündemine giren hadiseleri bilmek lazım doğru yorumlar yapmak, doğru sonuçlara ulaşmak için.

Bu safhada yakın dairede kalanlar imdada yetişti. Bu çerçevede bilgi verdiler. Sonuç diyeceksiniz; sonuç şu; ortak kanaatlerin daha hâkim olduğu bir manzara çıktı ortaya. Farklı düşünenler yok muydu?

Elbette vardı ve var olmalıydı. Zira yoruma dayanan tahlillerde farklı görüşlerin olması kadar tabii bir şey olamaz. Hani derler ya: “İki kişi aynı düşünüyorsa bir tanesi orada fazladır.” diye, orada fazla insan yoktu.

Kaldı ki, “İki kişi aynı düşünüyorsa bir tanesi orada fazla.” sözü de tartışılır ama yeri burası değil.

Hemen hepimizin ittifak ettiği husus şu oldu; söylemediği, söyleyemediği ciddi bir endişesi var Hocaefendi'nin.

Kendisini dinleyenlerin ümit dünyalarını zedelememek için kendi gördüğü manzarayı bütün netliği ile anlatmıyordu. Bunun yerine kendini iknaya çalışan,

Allah'ın o sonsuz rahmet ve merhametini cezb ü celb için adeta dilekçe gönderen bir yaklaşım hâkimdi konuşmasına.

Kendini ikna etmeye, hep ümitbahş olan hususları seslendirerek endişelerini bastırmaya gayret ediyordu da diyebiliriz. Daha sohbetin başında serd edilen şu sözleri başka nasıl yorumlayabilirsiniz ki:

“‘Deme şu niçin şöyle, Bir nicedir ol öyle, Bak sonuna, sabr eyle, Mevlâ görelim neyler, Neylerse, güzel eyler' der İbrahim Hakkı Hazretleri. Her şey O'nun murâdına göre cereyan eder. Bize düşen sabretmektir.”

Sabır söz konusu olduğuna göre ortada sabrı gerektiren bir dert var demekti bunun manası. İşin garibi, özel manada sabrı gerektiren o derdin ne olduğunu biz bilmiyoruz.

Devam etti. “Murâd-ı İlahi nedir, neyi, ne zaman murâd buyurmuş? Her şey O'nun murâdına göre meydana gelir. Bize düşen de O'nun murâdına saygılı olmaktır. O ve O'nun murâdı murâdımız olursa biz de yeryüzünde O'nun murâdı oluruz. Varlığa bakarken bizimle bakar. Bize göre muamelede bulunur. 5-10 tane bile olsa onlara bakar ve bütün mahlûkatı bağışlar.”

 “Kalbi selim, ruhu selim, hissi selim, kendi mülayim” diye nitelendirdi o 5-10 insanı. “Bunlar var ya, istikbal va'd ediyor. Gelecekte benim namımı bayraklaştırma niyetindeler der” diye devam ettirdi sözlerini.
 
Büyük müjdeler bunlar. Eşyanın perde arkasına vâkıf insanların ancak dile getirebileceği hakikatler. Varlığa irfan ufkundan bakanlar anlar ve söyleyebilir bunları.

Şöyle de diyebilirim; zahirî sebeplerle, sebep-sonuç münasebetleri ile hadiseleri açıklamaya gücü yetenlerin idrâk edemeyeceği şeyler.

“Başkalarının size hilm ile muamele yapmasını istiyorsanız sizin de halim-selim ve mülayim olmanız lazım. Birilerinden merhamet bekliyorsanız, onlardan evvel sizin onlara karşı merhametli olmanız lazım. Şefkate ihtiyaç hissettiğiniz zaman şefkat bekliyorsanız, her şeyin üzerinde şefkatle bir anne gibi titremeniz lazım.”

Bunlar meselenin olumlu yanları, dedi ve hemen olumsuz örneklere geçti. “Saygısızlığa maruz kalmak istemiyorsanız, âleme karşı saygıda kusur etmemeniz lazım.

İnsanlardan şiddet görmek istemiyorsanız, kendi şiddet hislerinizi kontrol altına almanız lazım. Onların öfkelerine maruz kalmak istemiyorsanız, öfkenizi bastırmanız lazım.

İnsanlığın İftihar Tablosu (sas), bir şahsın kendisinden üç isteğine, üç beklentisine karşı üç defa “öfkelenme” demiştir.” Ve bize endişesini bastırmaya çalışıyor dedirten cümleler.

“Alemi öfkelendirip üzerinize salmak istemiyorsanız şayet, öfkelenmemeye bakacak, düşüncelerinizi, sözlerinizi, beyanlarınızı kontrol altına alacaksınız.

On düşünecek bir kere konuşacaksınız. Yoksa öfkeyle gelirler, öfkeyle boğarlar sizi.”

Zor, gerçekten çok zor bir görev bu.

Allah'ın rızasından maada hiçbir beklentisi olmayan insanların bir de nâhâk yere itham ve iftiraları, öfke, kin ve nefretleri göğüslemesi zor.

Muhataplar düşman olsa, düşmanlıklarının gereğini yerine getiriyor der sabredersiniz; ama aynı türden davranışlar dost canipten gelince, işte zor dediğimiz husus burası.

Fakat Hocaefendi öyle düşünmüyor. “Kalbinizi hased duygusundan arı ve duru hale getirin.” diyor.

Bu düşüncesini de Allah'ın teveccühüne mazhar olması için şart diyerek hiç kimsenin itiraz edemeyeceği bir argümanla temellendirip, Nabi'nin şu dizelerini aktarıyor:

“Âyîne-i idrâkini pâk eyle şivâdan; Sultan mı gelir hâne-i nâ-pâke, hicâb et!”

Sonra çok sık tekrar ettiği ve Üstad Bediüzzaman'ın “mukabele-i bi'l misil kaide-i zâlimânesi” dediği hususa atlıyor. Önce ayeti zikrediyor.

“Ceza verecek olursanız, size yapılan muamelenin misliyle cezalandırın. Ama eğer bu hususta sabrederseniz, bilin ki bu, sabredenler için daha hayırlıdır.”

(Nahl, 126) Misliyle mukabeleye evet ama ayetin devamındaki sabra dikkatleri çekiyor ve Nâili Kadimi'nin meşhur dizelerini “önemli olan bunu diyebilmektir” diyerek yeniden zikrediyor:

“Yıkanlar hatır-ı nâşâdımı ya Rab şâd olsun. Benim için nâmurâd olsun diyenler bermurâd olsun.”

Arka arkasına bir çırpıda söylediği şu tesbitlere dikkat edin lütfen:

“Kolun kanadın kırılsın; Allah seni kolsuz kanatsız eylemesin. Başın kopsun; Allah seni başsızlığa maruz bırakmasın. Yurdun yuvan yıkılsın; Allah seni yurtsuz, yuvasız etmesin. Çoluk çocuğunun başına gelsin; Allah sana çoluk çocuk acısı duyurmasın. İnsanca tavır bu ikincisi. Birincisine insanca tavır denemez.”

Ve kısa kısa: “Allah göndereceği güzellikleri buradaki güzelliklere bağlamıştır. Burada insanüstü çizgide yaşa ki öbür tarafta cennet mukabelesi göresin. Burada her şeyi hoş ve rıdvanla karşıla ki öte tarafta Rıdvan'a mazhar olasın...”

“Zannediyorum insanca yaşama bir kesimin insanca yaşamı sahnelendirmesinden sonra olacaktır. Ruhu selim, aklı selim, kalbi selim ve hissi mülayim olan insanlar insanlığa yaşama adabı öğretecektir…”

“Yaşayanlar ümitle yaşar, me'yus olan ruhunu vicdanını bağlar…”

“İnsanın murâd olması şart-ı âdi planında iradesini kullanıp Hakkı murâd yapmaya bağlıdır.”

Son sözleri yaşlı gözleri ile şöyleydi Hocaefendi'nin:

“Keşke hislerimiz değil, hep hak ve hakikati konuşsak. Ümidimizi yitirmedik ama ümit adına bir şey bitirdik de diyemem.”

Bu son cümleyi Hocaefendi namına kabullenmek tek kelime ile imkansız; fakat söz konusu bensem, kendilerini benimle aynı kulvar ve seviyede gören ihvanım ise elbette.

Bizi bu bağlamda ifade eden en güzel söz şu olsa gerek: hamdım, pişemedim, yanamadım. 295 No'lu Herkül Nağme'yi yeniden ve daha dikkatlice dinlemeye ne dersiniz?

6 Mayıs 2013 Pazartesi

Şerafettin Ağabey'in Ardından

Şerafettin Ağabey'in Ardından

Dile kolay; kendisini tanıyalı 33 sene olmuş. Sızıntı’nın ilk sayısıyla alâkalı toplantılarda İzmir dışında olduğum için bulunamamıştım.

Derginin ikinci sayısı için toplantı yapılacaktı; bu toplantıya elinin kalem tutması muhtemel herkes (öğretmen, asistan, memur…) çağrılmıştı.

Derginin hedeflediği formatta yazı kaleme almak zor bir uğraştı.

Fakat yazı yazmanın dışında bir sürecin daha bulunduğunu ve bunun yazı yazmaktan da meşakkatli olduğunu işin içine girince gördük.

Şimdi daha iyi anlıyorum ki, Allah her işe, uygun fıtratta birisini istihdam ediyor.

Hocaefendi de Şerafettin Ağabey’in hâl ve hareketlerinden mizacını okuduğundan, sebepler plânında bu istihdamı tamamlamıştı.

O, vakarı ve sabırlı hâli ile hemen dikkati çekiyordu. Onun dergideki vazifesi âdeta baştan belirlenmişti.


Bizler yazı yazma ve tashih dışındaki işlere (uzun takip gerektiren kapak resimleri, kâğıt tedariki, dizgi, mizanpaj, baskı ve abone) çok fazla yanaşmazken, o bütün bu süreçlerde öne çıktı.

Hocaefendi de ondaki sabrı ve iş takibindeki mahareti gördüğü için işleri onun idaresine bıraktı.

Doktor Kudret Ağabey, bilhassa resim ve sayfa düzeni gibi hususlarda estetik zevkiyle Şerafettin Ağabey’e yardımcı oluyordu.

Başyazılar istenmeye gidildiğinde, yazı özetlerini sunmada ve seçilen yazıları yerleştirmede Şerafettin Ağabey’in fıtrî edebinin getirdiği az geride durmayı, Kudret Ağabey atılganlığı ile telâfi ediyordu.

Hocaefendi, özetlerde yazılanlar dışında bir bilgiye ihtiyaç duyduğunda da bizler söz alıyorduk.

Bir apartmanın fazla yağmur yağdığında sel basan bodrum katında tek daktiloyla başlayan dergi çıkarma faaliyeti, tamamen Allah’ın lütfuyla bugün yüzlerce kitap neşreden yayınevlerini ve binlerce kitap basan matbaa tesislerini barındıran bir müesseseye dönüşmüşse, bunda da sebepler dairesinde bazı insanlara rol verilmişse, bunların başında Şerafettin Ağabey gelir dersem mübalâğa etmiş olmam.

Enflasyonun çok yüksek olduğu o dönemlerde, zam yapmamak ve dergi maliyetini düşürmek için Hocamız’ın: “Bir yıllık kâğıdı toptan alın…” tavsiyesi, bir müddet sonra bu kâğıdı defter basarak değerlendirmeyi getirdi.

Arkadan takvim ve ajanda basma sürecine girildi. Hem defterlerde hem de takvimlerde asıl gâyemiz ticaret değil, irşad ve tebliğe müteallik mesajımızı uygun bir üslûp ve teknikle sunmaktı.

Şerafettin Ağabey, bütün bu süreçlerde Hocamız ile yazı heyetlerimiz arasında çok önemli vazifeler gördü.

Yazı heyetlerindeki benim gibi aceleci ve çabuk parlayan kişiler yanında, oldukça değişik fıtratlı birçok arkadaşı -birkaç istisna dışında- bir arada tutması, başlı başına bir idarî başarı sayılabilir.

Dergi ve kitaplar çoğalınca, fuarcılık bölümü tesis edildi. Şerafettin Ağabey bu konuda da çok gayret sarf etti.

Türkiye’nin çeşitli şehirlerinde gezici fuarlar düzenlenmesi için, bu birimdeki arkadaşları teşvik etti.

Bu fuarlarda eserlerimizi gören farklı dünyaların insanlarından alınan müspet intibaları sık sık Hocaefendi’ye aktarıyor, Hocamız’ın sevindiğini görünce de gayretlerini daha da artırıyordu.

Herkesin tahmininin aksine, dergi için hiç yazı yazmadı. Aslında derin bir kalb ve ruh dünyasına sahip olduğu hem gözyaşlarından, hem de yazı tashihlerindeki isabetli tespitlerinden belliydi.

Fakat ne hikmetse, kendini yazı yazma dışındaki yorucu ve çileli süreçlere vakfetti.

Belki de öyle olması gerekiyordu; çünkü yazı yazma işine girseydi, himmeti bölünecek ve diğer işleri gerektiği şekilde yürütemeyecekti.

En çetin süreçler, abone bulmada ve derginin abonelere ulaştırılmasında yaşanıyordu. Bizlerin, çok azına bile maruz kalınca tahammül edemediğimiz tenkitlere o âdeta göğsünü siper ediyordu.

Aksamalarla ilgili tenkitlere, bazı okuyuculardan gelen hakarete varan ağır ithamlara sabırla cevap veriyor; yaşanan problemlere çözümler arıyor; bu arada yaşanan olumsuzluklardan, çalışanların etkilenmemesi için onları dâima teşvik ediyordu.

Fakat bütün bunlarda yaşanan olumsuzlukları hep içine atması onu oldukça yoruyordu. İçe dönük fıtratı, her şeyi içine atarak sinesinde eritme gayreti kanaatimce bedenini oldukça yıpratıyordu.

Tanıdığımdan beri hep birkaç hastalığı vardı; onu hiçbir zaman tam sağlıklı görmedim desem, mübalâğa olmaz:

Böbrek taşlarının henüz dışarıdan kırılmadığı dönemde, ağır bir böbrek ameliyatı geçirdi; midesinden ve bağırsaklarından dâima rahatsızdı; üç-dört defa fıtık, bir defa da safra kesesi ameliyatı oldu;

ağır bir hepatit geçirdi, kulak rahatsızlığına maruz kaldı, şeker hastası oldu, lösemi tedavisi devam ederken, en son böbrekleri harap oldu.

Hastalıklarıyla alâkalı konularda herhalde moral verici konuştuğumdan olsa gerek, benimle sohbeti sever ve istişare ederdi.

İnsan olmamızın gereği, bazen arkadaşlar arasında üzücü hâdiseler yaşanabiliyordu.

Böyle zamanlarda, onu rahatlatma adına; “Ağabey, biraz sert çık, içine atma…” dediğimde, kendi sıkıntısını unutur, beni sakinleştirmeye çalışırdı.

Ancak onun sıkıntıları içine atıp ortamı yumuşatma gayreti, bedeninde ciddi tahribatlar yapıyordu. Tam bir sabır kahramanıydı.

Derginin daha kaliteli ve cazip olması adına, hiçbir fedakârlıktan kaçınmıyor; her hususu Hocamız’a soruyor ve o istikamette çalışmalar yapıyordu; fakat buna rağmen bazı tenkitlerden kurtulamıyordu.

Dergide yapılacak her yenilik, Hocamız’a sorulduktan sonra hayata geçiriliyordu; buna rağmen o, muhtemel bir tenkitle Hocamız yıpranabilir düşüncesiyle, işlerin sorularak yapıldığını söylemiyor, her türlü tenkidi üzerine alıyordu.

“Ağabey, arkadaşlar Hocamız’a saygılıdır, onun söylediklerini kabul ederler, sen niye hep üzerine alıyorsun, ‘Hocam böyle söyledi.’ de rahatla, kendini yıpratıyorsun.” dediğimde, “Olsun, boş ver!” diyordu.

Sonunda ben dayanamayıp arkadaşlara bu hususun Hocamız’a sorulduğunu belirtiyor; “Şerafettin Ağabey sorarken ben de yanındaydım.” diyerek durumu izah ediyordum. Fakat Şerafettin Ağabey yıprandığı ile kalıyordu.

Onun hiç mi hatalı, kusurlu bir tarafı yoktu? Hangimizin yok ki! Hepimiz insanız ve hepimizin birçok kusuru var…

 Ancak onun benden çok çok daha iyi ve sabırlı olduğunu, Sızıntı için hiçbir fedakârlıktan kaçınmadığını söyleyebilirim.

Yazı heyetindeki bütün arkadaşlar kendisine haklarını helâl ettiler. Hepimiz, hakkında hüsn ü şehadette bulunuyoruz ki o, oldukça farklı fıtrat ve kabiliyetteki insanları kavga ettirmeden idare etmesini bilmiştir.

Belki de Muhterem Hocaefendi’nin elinin bereketiyle kurulduğu için, derginin yazı heyeti hiç arızasız bugünlere gelmiştir; ancak Şerafettin Ağabey’in bir vesile olarak bundaki fedakârlık ve gayretlerini unutmak vefasızlık olur. Onu en son, vefatından bir ay kadar önce, Ankara’daki tedavisi sırasında gördüm.

Yurtdışında olduğumdan ve ilân edilmiş programlarım iptal edilemediğinden cenazesinde bulunamadım.

Bu da içime bir dert oldu, kaderin önüne geçilemiyor. Benim ondan bir hak talebim olamaz, inşallah bizlere hakkını helâl etmiştir.

O, Hocamız’ın dediği gibi: “Şerafeddin’di ve Kocaman’dı.”

26 Nisan 2013 Cuma

Sessiz ordu sular gibi çağlar mı? [ Yorum - Mahmut Çebi ]

15 Eylül 2012, Cumartesi - Mahmut Çebi
 
 

Ekstremizme, başkalarına hayat hakkı tanımamaya, her türlü teröre, şiddete karşı olduğunu her fırsatta açık açık vurgulayan ve sesini duyurabilmek amacıyla var gücüyle barış içinde birlikte yaşama çağrısı yapan Hocaefendi’ye ve Hizmet’e “sessiz ordu” sıfatını uygun görenler büyük haksızlık yapıyorlar. 

Bu kişiler bilerek veya bilmeden mühim bir mesajın batılı insanlara ulaşmasını engellemeye çalışıyorlar. Bu mesaj: Hristiyan ve Müslüman dünya savaşın değil barışın ve yardımlaşmanın esas olacağı, huzur ve emniyet eksenli yeni bir medeniyeti birlikte kurma, bu kez tekniğin değil, insanın keşfedileceği yeni bir Rönesans’ın fırsatını yakalama mesajıdır.


Dünyayı şu an saran çoğu Batı kaynaklı fikir akımları içinde Türkiye’ye ait tek bir akım yok. İlk kez Türkiye kaynaklı, Anadolu soluklu, insan kokulu bir dünya görüşü hem Batı’da hem de dünyanın bir çok ülkesinde anlatılıyor, taraftar buluyor, seviliyor ve paylaşılıyor.

‘Yeni insan’a vurgu yapan, ‘insan düzelmezse dünya da düzelmez’ fikrini seslendiren ve teoriyi pratikle birlikte götüren bu yeni görüş, Doğu kaynaklı olması sebebiyle yabancılanıyor, garipseniyor, farklı gelen söylemleri yüzünden anlaşılmıyor. Bu durum ise onun hem cazibesini artırıyor, hem de ona karşı olan korkuyu… Zaten bütün yeni fikirler tarih boyunca hep bu şekilde karşılanmamış mı?

Fethullah Gülen Hocaefendi bu dünya görüşünün bilinen ismi. O İslami eserleri ve doğu klasiklerini, bazılarını birkaç kez olmak üzere, çok iyi okumanın ötesinde, Shakespeare, Balzac, Voltaire, Rousseau, Kant, Zola, Camus, Sartre, Bertrand Russel, Puşkin, Tolstoy ve başkalarını da okuyan bir Müslüman düşünür. Kendi ifadesiyle “Bacon’ın Mantık’ından Russell’in Nazari Mantık’ına, Pascal’dan Hegel’in diyalektiğine, Dante’nin İlahi Komedyası’ndan, Goethe’nin Mefistosu’na, oradan Picasso’daki obje-suje ilişkisine kadar değişik mevzuları keyf alarak araştıran” bir okur. Prof. Doğu Ergil, Fethullah Gülen Hocaefendi’yi analiz ettiği kitabında onun okumaları sonrası ulaştığı çizgi ile ilgili olarak şu tespitleri yapıyor:



“İnsan hayatı, madde ve mana alemi diye birbirinden kopuk iki dünyadan oluşmaz, oluşamaz. Bu nedenle her ikisine de ait bilgi kaynaklarına ulaşmak ve onlardan beslenmek gerekir. Bu, kamil bir insan olmanın gereğidir. Bir din adamının donanımı, sadece dini kaynaklarla sınırlı kalırsa, o din adamı evrensel bir düşüncenin meyvelerinden yararlanamaz, yorum ve ilhamlarıyla günümüz insanına yaşamın çetrefil problemlerinde yeterince yol gösterici olamaz.”

Fethullah Gülen Hocaefendi insanlığın zorlu bir geleceğe doğru gittiğini belirterek, bu gidişatı güzelleştirecek muhabbet gönüllülerinin yetiştirilmesini ve bu kişilerle insanların huzur bulacakları barış adacıklarının oluşturulması tavsiye ediyor.

O bu konuda din adamlarına büyük vazife düştüğüne inanıyor. Onlara çağrıda bulunarak dünya barışı için bir araya gelinmesi, ortak çalışmalar yapılması ve bu yönde insanlara telkinde bulunulmasını istiyor. Din adamlarının tarihte hiç görülmemiş bir birlikteliği gerçekleştirmesinin şart olduğunu söylüyor.

Gülen bu evrensel çağrısını yıllar öncesinden pratiğe aktarmış bulunuyor. Almanya’nın saygın Frankfurt Allgemeine Zeitung (FAZ) gazetesinin Türkiye ve Ortadoğu uzmanı Rainer Hermann, Hareketin diyalog ve hoşgörü kültürünün değerlerini de oluşturduğunu vurgulayarak Türkiye’deki gayri müslim azınlıkların, Fethullah Gülen’in kendileri ile samimi bir diyalog arayışında olan ve bunu gerçekleştiren ilk Müslüman lider olduğunu 1994 yılı gibi çok erken bir zamanda anladıklarını ifade ediyor.

Amerika’daki 11 Eylül saldırılarından 7 yıl önce başlatılan ve aralarında bazı Müslümanlar da olmak üzere her kesimden alınan ağır eleştirilere rağmen, devam ettirilen bu faaliyetler açık bir samimiyetin ürünü olduğu için Türkiye’deki Hristiyan, Yahudi, Ermeni tüm din mensupları tarafından takdirle anlatılmakta ve devam ettirilmektedir.



Fethullah Gülen yeni bir dünya düzeni önermiyor. O, fedakar, diğergam olmayı ve yardımlaşmayı esas alan yeni bir insan tipi öneriyor. Çünkü onun teorisine göre insan düzelirse dünya da düzelir.Irçılığa, ayrımcılığa ve egoizme onun felsefesinde yer yok. 

Günümüzde cari olan “yaşama ideali” yerine “yaşatma idealini” öne sürüyor. Gülen Hocaefendi, insanın hem maddi hem manevi yönüyle yeniden tarif edilmesini, sadece tüketen bir aksesuar olarak görülmek yerine herşeyin merkezine oturtulmasını istiyor. 

Çevrenin insan ruhuna uygun sevgi ve muhabbeti hedef alan bir mimari ile yeniden düzenlenmesini, bitkiler dahil tüm hayat sahibi canlılara göre tezyin edilmesini savunuyor. Cehaletin en büyük felaketlerden biri olduğunu belirterek, özellikle gençlerdeki cehaletin mutlaka önlenmesi gerektiğini vurguluyor. 

Tüm gençler için kaliteli modern eğitim, kültürlerarası diyalog ve kültürel ve dini gruplar arasında işbirliği hareketin olmazsa olmazı. Gülen dini bilimin önünde bir engel olarak görmüyor. O bilimsiz dinin kör, dinsiz bilimin ise topal olduğu görüşünü seslendiriyor. 

Onun yaklaşımına göre İslam, modern bilimsel yaklaşımı kınamadığı ve reddetmediği gibi, onu tanrılaştırmıyor. Gülen, bilimsel ilerleme ve modernleşmenin islami veya dini kimliğe bağlı kalınarak da gerçekleştirilebilir olduğunu pratikte de göstererek bu yaklaşımının doğruluğunu ortaya koyuyor.

Gülen Hocaefendi bir yandan en ileri seviyede bilimin öğrenilmesini teşvik ederken, ona paralel olarak yüksek ahlaki değerler, insan sevgisi ve toplumu daha ileriye götürecek fedakârane çalışma şevki gibi müspet şahsi özelliklerin gençlere kazandırılmasını gerekeli olduğunu vurguluyor.


Hareketin sosyolojik analizini yapan Amerikalı akademisyen Prof. Helen Rose Ebaugh’un tespitiyle “hareketin görünür ve şeffaf olması, toplumdan kendisini tecrit etmek yerine toplumla bütünleşmeyi amaçlaması, otoriter olmayan bir yapıya sahip olması, gelenekselciliğin lehine modernliği reddetmemesi, meşru da olsa belli bir hedefe ulaşma yolunda bir vasıta olarak şiddeti reddetmesi” dünyanın bir çok ülkesinde hareketin cazibesini ve ona duyulan güveni artırmaktadır.

Yukarıdaki satırlar hareket mensuplarının düşünce dünyasını ve onlara sorulan “siz kimsiniz?” sorusuna özet cevap veriyor.


HİZMET TÜRKİYE HARİCİ ÜLKELERE NİÇİN GİDİYOR?

Onlarla ilgili sorulan bir diğer soru ise niçin dünyanın farklı ülkelerinde var olduklarıdır. Nasıl ki liberaller ve kapitalistler gibi fikir akımlarının taraftarları “kazanma” amaçlı kendi düşüncelerini tüm dünyaya anlatıyorlarsa, Gülen Hareketi’nin destekçileri de aynı amaç fakat “kazan-paylaş” düşüncesiyle insanlara ulaşmaya çalışıyorlar.

Sayın Gülen kendisinin bizzat uyguladığı, ‘entelektüel müessir olmak istiyorsa fikrini bizzat temsil de etmeli’ görüşünü, Hizmet katılımcılarının mutlaka olması gereken vasıflarından birisi olarak seslendiriyor. Gülen Hocaefendi, düşüncelerini bizzat pratiğe aktarmayı başaran nadir ‘praksist’ düşünürlerden biridir. Bielefeld Üniversitesi’nden Prof. Dr. Ina Wunn da bu tespitin doğruluğuna vurgu yapıyor.

Wunn, Gülen’in, insanın değerini merkeze alan bir yaklaşımla eğitime ağırlık vererek bir aydınlanma hareketi başlattığını, bunu toplumla barışık bir şekilde götürdüğünü ve bunda başarılı olmasının önemli sebeplerinden birinin anlattığını yaşayarak örnek olması olduğunu söylüyor.

Gülen Hocaefendi’nin anlattığını yaşayarak sergilemesi ve bunu aynı zamanda hayata da aktarması ona duyulan güveni ve sevgiyi artırmıştır. Onun tavsiyelerinin hayatlarını hem zenginleştirip hem güzelleştirdiğini gören insanlar, fikirlerin doğal gönüllüsü olarak bunu çevrelerine de anlatmaya başladılar. Hareket önce Türkiye’de yaygınlaştı ve kurumsallaştı.

Sonrasında ise birebir tanışmalar ve Türkiye dışından gelen ziyaretçilerin beğenisi sonrası gelen davetlerle, Hareket mensupları başka ülkelere de gitmeye başladılar.

Yurtdışına açılmak Hareketi hızla evrensel boyuta taşıdı. Gidilen her ülkede sevilmek, yerel insanlarla hızla kaynaşıp dertleri ve sevinçleri paylaşmak, hem gidenlerin hem de karşılayanların güvenlerini artırdı. Onlarla buluşan ve sonrasında onları tanıyan farklı din, mezhep ve etnik kimliğe sahip insanlar “siz olduğunuz gibi görünüyorsunuz.

Ortama göre söz, kılık ve tavır değiştirmiyorsunuz. Kimliğinizden ve kültürünüzden utanmıyor, sergilemekten kaçınmıyorsunuz. İkiyüzlülük yapmıyorsunuz. Sizi o yüzden seviyoruz ve güveniyoruz.” ifadelerini kullanıyorlar.

Onlar örnek aldıkları bilge insanlardan biri olan Mevlana Celaleddin Rumi’nin “Ne olursan ol yine gel.” sözünü daha ileriye taşımayı kendilerine hedef seçmişlerdi. Ama sonrasında bunu daha da ileri taşıdılar. Şimdilerde “Ne olursan ol biz sana geliyoruz.” diyerek her kapıyı tıklatmaya çalışıyorlar.

Örnek aldıkları bir diğer bilge olan Yunus Emre’nin “Gelin tanış olalım” sözü onlara rehber oluyor. Sürekli kültürel temaslara girip farklı ülkelerden yeni muhataplar buluyorlar. Muhataplarına kendilerini tanıtmanın yanı sıra onları kültürleri ve tarihleriyle tanıyarak, birlikte dün ve bugün üzerine konuşuyor ve gelecekte ortak neler yapılabileceği üzerine derin sohbetler gerçekleştiriyor, ortaya çıkan yeni fikirleri gerçekleştirmek üzere çalışmalara koyuluyorlar. Sözlerinde durmaları ve samimiyetleri muhataplarına güven veriyor.

Gittikleri ülke sayısı 100’den fazla. Hareket gönüllülerinin hepsi başaramasa da, büyük çoğunluğu takdir edilecek boyutta dünya dillerine vakıf oluyorlar. Afrika kabilelerinden Asya yerlilerine kadar yüzlerce farklı kültürden insanlarla kendi dillerinde gizli ve sessiz değil, açık açık ve gümbür gümbür diyalog kuruyor, seviyor ve seviliyorlar.

NE YAPMAYA ÇALIŞIYORLAR?

Onların gittikleri ülkeleri sevmeleri, kendi ülkelerini unuttukları manasına gelmiyor. Onlar aynı zamanda vatansever insanlar. “Türkiye’den geliyoruz, inançlı insanlarız” derken ne gurur duyuyorlar, ne de utanıyorlar. Sohbet ve muhabbetin yani diyaloğun insanları yakınlaştırdığını keşfettiklerinden beri ülkelerini ve insanlarını tanıtmaktan büyük mutluluk duyuyorlar.

Herkesi kendi konumunda kabul ediyor, kimseyi ötekileştirmiyor ve değiştirmiyorlar. Dünya kültürlerini bir zenginlik olarak görüyor ve hepsini yaşatma konusunda kültür olimpiyatları düzenliyor, benzer çalışmalara da destek oluyorlar.

Hizmet katılımcıları ne yapıyorlar? sorusunun cevabını ise bu gidişlerin sonrasında kurulan okullardan mezun olan farklı din ve kültürlere mensup çocuklar veriyorlar. Onlar yapılan şeyin görünen meyveleri. O yetişen çocuklara bakıp, onların düşüncelerini, dünya görüşlerini dinleyip sorunun cevabını bizzat onlardan almak herkes için mümkün.

ONLARIN DÜNYASINDA AYRIMCILIK YOK

“Yaradılanı severiz yaradandan ötürü” diyerek Müslüman olsun, Hristiyan olsun, başka bir din mensubu veya ateist olsun herkesle muhatap oluyor ve onları şaşırtan ve hoşlarına giden ilginç fikirler, farklı perspektifler ve takdir edilen çalışmalar ortaya koyuyorlar. Sadece menfi konuşanlar dünya tarihinde bir kere bile bir medeniyet kuramadıklarını biliyorlar.

O yüzden karanlığa küfretmek yerine mum yakmayı tercih ediyorlar. Bardağın hep dolu tarafını görüyorlar ve insanlara ümit vermeyi asli bir vazife biliyorlar. Bediüzzaman Said Nursi’nin ‘Güzel gören, güzel düşünür, güzel düşünen hayattan lezzet alır’ ilkesini yaşayıp göstererek insanlara örnek olmaya çalışıyorlar.

Hareket mensupları, tüm insanlık alemini bir aile olarak gören bir düşüncenin temsilcileridirler. O yüzden Almanya ile Madagaskar’ın veya Mısır ile Şili’nin onların gözünden bir farkı yoktur. Büyük düşüncelerin hayata geçmesinin büyük işlerden değil, insanların gönlüne girecek ve karşılık beklemeden yapılacak küçük iyiliklerden geçtiğini bilirler. Sözleriyle değil yaşantısı ile örnek olmak, sürekli kendini eğiterek her gün daha iyi olmaya çalışmak, anlattığını yaşayarak göstermek, şahsi tecrübesinden elde ettiği ışıkla başka birini aydınlatmak, dünya çapında değil, ev, sokak, semt veya şehir boyutunda güzel işler yapmak onların çalışma tarzıdır.

HİZMET ERENLERİ EVRENSEL UYUM ARAYIŞINDA

Yüksek insani değerler etrafında buluşan gönüllüler topluluğu olan Hizmet mensupları evrensel bir uyum arayışında oldukları için katılımcı ve paylaşımcıdırlar.

Onlar “bütün doğrular bizdedir, her şeyin en iyisini sadece ve sadece biz biliriz” gibi absürt bir düşünceden fersah fersah uzaktırlar. Dünya’nın kültürel bir çiçek bahçesi olduğunu, her ülkeden, her kültürden ve her insandan alınacak çok güzel şeyler olduğunu çoktan keşfetmiş bulunuyorlar.

Anlatmayı bilmek kadar, dinlemeyi bilmenin de insan olmanın temel şartlarından biri olduğunu çoktan öğrendiler. Bir arı gibi ülkeleri çiçek çiçek gezerek her ülkede buldukları bir güzelliği, kendi güzellikleri ile harmanlayıp başka ülkelere aktarmak onların hobileri arasındadır.

Onlar için çağımızın gezginleri tabirini kullanabiliriz. Her ülkenin kültür polenlerini, başka ülkelere taşıyan bu çalışkan arılar sayesinde, yakın bir gelecekte farklı medeniyet sentezlerine ulaşacağını herkes görecektir.

Sohbet kültürünü adeta yeniden diriltmeye çalışıyorlar. Ziyaretlerindeki samimiyet hem ülkelerin hem de ailelerin onları tekrar tekrar davet etmelerine vesile oluyor. Ziyaretlere “çam sakızı çoban armağanı” da olsa asla elleri boş gitmemeleri, dostlarını önemli günlerinde hatırlamaları, hatta ‘onlar için dua etmeleri’ çok hoşa giden bir tavır olarak takdir topluyor. Aldıkları iltifatlar ve davetler “bir kahvenin 40 yıl hatırı olduğunu” gerçeğini iliklerine kadar hissettiriyor.

İHLASLI GÖNÜL, GÖNÜLLÜNÜN MERKEZİDİR

Onların bir merkezi yok. Hareket mensuplarının büyük değil, çok büyük çoğunluğu Hocaefendi’yi bizzat görmemiş insanlardan oluşuyor. Bu kadar dağınık, birbirini tanımayan ve birbirinden habersiz bir kitlenin faaliyetlerine ahenk ve uyum kazandıran ise ‘ihlas’la yapılan Allah rızasına kilitlenmişliktir.

Her Müslümanın nerede olursa olsun kıble tayini ile yönünü doğrulttuğu gibi onlar da ihlasla hedeflenen Allah rızası ile Hizmet katılımcıları doğru yönü bizatihi tespit edebiliyorlar. Harketi en iyi araştıran uzmanlardan biri olan Katolik papaz Prof. Dr. Thomas Michel ‘ihlas’ kelimesinin İngilizce’ye tam olarak tercüme edilemediğini ifade ediyor.

Kelimenin yorumunu Hz. İsa'nın yorumu ile de mukayese ettiğini belirten Prof. Michel “İhlas kelimesini, Hz. İsa'nın dediği gibi, Allah'ın rızasını kazanmak için yapılan hareketler olarak görüyorum. İhlas samimiyetle sözünde durmak, maddi manevi görevlerini yerine getirmek manasına geliyor. İslam, Yahudilik, Hıristiyanlık hepsi aynı kaynaktan gelmiş. Fethullah Gülen'in ihlas yorumundan Batı’nın faydalanabileceğini düşünüyorum.” görüşünü seslendiriyor.

ÖZELEŞTİRİ, HAREKETİ CANLI TUTUYOR

Reaktif değil proaktif olan Hizmet katılımcıları özeleştiri gelenekleriyle öne çıkıyorlar. Onların kendi problemlerini ve eksikliklerini sık sık gündeme getirip çözüm aradığı beyin fırtınaları hareketin temel dinamiğini oluşturmaktadır. Hizmeti sürekli canlı ve gelişime açık tutan bu özeleştiri geleneğidir.

Fethullah Gülen, her ülkenin farklı kültürel değerlere sahip olduğunu, o yüzden monokültürel veya diğer tabirle tek tip çözümlerin dayatmacı ve yanlış olacağını belirterek, gönüllüleri yeni fikirler üretmeye, özgün çözümler bulmaya teşvik ediyor. Her ülkenin, her muhitinde yapılan istişare adı verilen toplantılar ise bu beyin fırtınalarının koptuğu yerler oluyor.

Bu toplantıları Prof. Dr. Ebaugh hareketi analiz ettiği kitabında “Kararlar yerel gruplar tarafından müzakere ve konsensüs yoluyla alınır. Bir ülkenin bir bölgesinde veya uluslararası ölçekte bir ihtiyaç ortaya çıktığı zaman, harekete destek olan insanlar bir yerde toplanır ve o ihtiyacın giderilmesi için kimin tecrübesinden/mali gücünden/yeteneğinden nerede ne şekilde yararlanılacağına karar verilir.” sözleriyle anlatmaktadır.

İnsanların birbiriyle konuştuğu, tartıştığı, doğruyu bulmaya çalışırken birbirini eğittiği, ihtiyaç halinde yaşça ve tecrübece ileride olan abilerin ve ablaların davet edildiği istişareler bir nevi yetişkinler okulu işlevi de görmektedir.

Bu yönüyle de Hareket’in dünyaya insanların çevrelerindeki sorunları konuşup tartıştığı bir istişare geleneği kazandırdığını söylemek abartı olmayacaktır. İstişarelere renk katan Abilik ve Ablalık ise bir rütbe değil hareket mensupları tarafından tecrübe ve bilgi sahibi fedakar kişilere gönülden takdim edilen bir saygınlık makamıdır.

1991 yılında Kazakistan’a yaptığımız ziyarette bir köy evinde merhum cumhurbaşkanımız Turgut Özal’ın çerçeveletilip duvara asılan resmini görünce çok şaşırmıştım. Evsahibi “Bu resmi niçin astın?” sorumuza içinde hem saygı hem sevgi vurgusu bulunan “O bir aksakal” cevabını vermişti. Hareketteki hiyerarşiyi de “aksakal” veya “abi” kelimesinde kendini bulan Türk kültürünün ana dokusu oluşturmaktadır.

Bu olgu Hizmet içinde sosyal bir saygıya dönüşmüş bulunmaktadır. İzmirli olmasına rağmen Tacikistanlıların gönlünde taht kuran Hareket katılımcılarından merhum Hacı Kemal Erimez Abi bu güzelliğin en meşhur örneklerinden biridir. 6 yıl önce vefat etmiş olmasına rağmen hala gönüllerde yaşamaktadır.

Hacı Kemal Abi gibi yaşama değil yaşatma idealini kendilerine rehber edinen insanlar hiçbir sıfatları olmadığı halde gittikleri her yerde saygı görmüş, ricaları kırılmamış ve tavsiyeleri hayata geçirilmeye çalışılmıştır. Tıpkı Anadolu’da hala yaşamakta olan her din mensubunun sevdiği ve ricasını kırmadığı Anadolu erenleri veya dervişleri gibi… Mevlana, Hacı Bektaşi Veli, Yunus Emre, Sarı Saltuk, Gül Baba, Anabacılar vs. gibi…

HAREKETTE KADINLARIN ROLÜ

Hareketin toplum tarafından algılanan resminde bayanlar ön planda görünmese de hareket içinde kadınlar her geçen gün artan oranda faaliyetlere katılmaktadırlar. Kadınların bu geri kalışında ise iki önemli sebep bulunmaktadır. Birincisi hareketin dayandığı toplumsal tabanda kadının rolünün geri planda olmasıdır. İkincisi ise başörtüsüne yönelik toplumsal negatif tavırdır.

Hareket okumalarını teşvik ettiği kadınları mevcut toplumsal tabanlarından çıkarıp, onları hayatın içine çekmeye, faaliyetlere dahil etmeye çalışmaktadır. Hareket’in bu gayretine rağmen daha çok kamusal olan negatif tavır sebebiyle, hareket katılımcısı başörtülü kadınlar kendilerini geri çekmektedirler.

Onların üniversite okumalarının engellenmiş olması, akademisyenliğe kabul edilmemeleri, bir çok branşta şans tanınmaması, gittikleri bir çok mekanda istenmediklerinin onlara sürekli hissettirilmesi bu geri çekişteki etkenlerin başında gelmektedir.

Bu tavrın onlarda meydana getirdiği psikolojik baskı, kariyer yapmanın aşılması zor engellerle dolu olması ve çocukların bakımı gibi sebeplere rağmen kadınlar yaptıkları çalışmalarla takdir toplamaktadırlar. Özellikle diyalog hizmetlerinde erkekleri gölgede bırakan kadınlar Almanyalı yeni nesil genç kızlara misal teşkil etmektedirler.

Hareketi en çok kadınlar yönüyle eleştiren “Gülen hareketi modern endüstrileşmiş ülkelere doğru yayıldıkça, kadının rolünün yeniden tanımlanması diye ifade edebileceğim bir meydan okumayla yüzyüze gelecektir” tespitini yapan Prof. Dr. Helen Rose Ebaugh, 2011 yılında yaptığı Almanya ziyaretinde kadınların sergilediği aktiviteye şahit olduktan sonrası şu cümleyi kullanmıştır: “Almanya’ya gelmeden önce kitabımı bitirmemiş olsaydım, kitabımdaki kadınlarla ilgili bölümü daha farklı yazardım.”

Almanya’da eğitim merkezi müdürlüğü, gazetecilik, proje koordinatörlüğü gibi sahalarda bayanlar erkeklerden daha başarılı çalışmalar ortaya koymaktadırlar. Porsche Arena, Festhalle gibi seçkin mekanlarda yapılan kültür olimpiyatlarında ve Berlin, Stuttgart gibi şehirlerin büyük meydanlarında yapılan kültürel tanıtım şenliklerinde de yükü önemli oranda yine kadınlar çekmektedir.

Frankfurt ve civarında faaliyet gösteren Ebru Derneği’nin bayan üyeleri düzenledikleri eğitim ve sağlık seminerleri, kültürlerarası etkinlikler, kına geceleri, uluslararası mutfakların buluştuğu yemek kursları ile kendilerinden çokça söz ettirmekteler. Yılda birkaç kez İstanbul gezileri düzenleyen hanımlar gezilere katılan Alman arkadaşları ile çok hoş gezi muhabbetleri yapıyorlar. Bu ay düzenlenecek geziye ise bir belediye başkanı ve eşi de katılacak.

GÖNÜLLÜLERİN BİLGİ KAYNAKLARI

Hareket mensuplarının istifade ettiği eserlerin başında Bediüzzaman Said Nursi’nin eserleri olmak üzere, Mevlana Celaleddin Rumi, Gazali gibi İslam alimlerinin ve çağdaş düşünürlerin eserleri gelmektedir. Şimdilerde olgunlaşmaya ve yeni genç dimağlarda meyveye durmaya başlayan fikirler kitaplaştıkça hem Batılı hem de Doğulu düşünürlerin dikkatini çekmektedir.

Bununla birlikte Hizmet mensupları kendilerini şucu, bucu, gibi sıfatlarla tanımlamayı uygun görmezler. Gülen Hocaefendi’nin televizyon, gazete ve kitaplar üzerinden duyurduğu fikirlerini herkes okuyabildiği gibi, hizmet kurumlarını da isteyen herkes ziyaret edebilmektedir. Bu kurumlarda görev yapanlar örnek almak veya eleştirmek isteyen herkese Hizmet’in çalışma tarzını açık bir şekilde anlatmaktadırlar.

Hizmet hareketi yüksek insani değerler etrafında buluşmayı tercih eden her gönüllüye açıktır. Bu kişiler istediği anda, samimiyet haricinden hiçbir şart aranmaksızın harekete dahil ve destek olabilirler. Hareket bu yönüyle Nasreddin Hoca’nın üç tarafı açık olmasına rağmen girişinde kilitli bir kapı bulunan türbesine benzemektedir.

 Her yönden girilebiliyor olsa da kalıcı bir giriş için, mevcut kapının samimiyet anahtarıyla açılması şarttır. Hareketin olmazsa olmaz tutkalı yine ihlas ve samimiyettir. Yaşama değil “Yaşatma İdeali” olarak tarif edilen mutluluğunu başkalarının mutluluğunda arama, sosyal sorumluluk bilinci ve insan sevgisini esas alan bu kazanması oldukça büyük fedakarlık ve gayret isteyen özellik, çok farklı insanların ortak bir hedefe koşmasını temin eden anahtar konumundaki özelliktir.

GLOKAL OLMAYAN, GLOBAL OLAMAZ

Hareket yüzlerce ülkeye dağılmış bir çok lokal parçadan oluşan global bir harekettir. Aslolan ise globallik değil lokalliktir. Bir Arnavut Makedonya’da tek başına bir okul yaptırdığı gibi, bir Mısırlı, Malezyalı, Endonezyalı da aynı tavrı sergileyebilmektedir.

Hareketin gizli bir yapısının olmadığının çok açık bir delili vardır. Bu lokallerde yani şehir veya semtlerde yapılan “sessiz” değil, aksine çok sesli ve yerel insanlarla birlikte gerçekleştirilen ortak çalışmalardır. Almanya’da da bunun örnekleri Die Zeit, Süddeutsche Zeitung, Die Welt, FAZ gibi saygın gazetelere yansımaktadır.

Hareketin sessiz olması da zaten mümkün değildir. Çünkü diyalog faaliyetleri, hareketin en büyük itici gücünü oluşturmaktadır. Hocaefendi Hizmet gönüllülerini “Husumete vakti olmayan muhabbet gönüllüleri” olarak tanımlamaktadır. Muhabbet gönüllülüğü yani diyalog nasıl sessiz yapılabilir ki!!!

Bu aynı zamanda şeffaflığın da açık bir delilidir. Çünkü lokalde bizzat yapılan diyalog eksenli faaliyetler hem herkesin olayı bizzat gözlemlemesine, hem katılmasına hem de buradan üretilen tecrübenin bizzat yapıcıları ve şahitleri tarafından aktarılmasına ve bu da kurumların yaygınlaşmasına vesile olmaktadır.

İzmir’de gördüğü okulun bir benzerini Diyarbakır’a, Malezya’da gördüğü okulun bir benzerini Endonezya’ya, Türkiye’de gördüğü okulun bir benzerini Mısır’a, Afrika’ya Amerika’ya, Danimarka’da gördüğü okulun bir benzerini Almanya’ya taşıyan bir sürü yerel hareket destekçisi bulunmaktadır.

Bu kişilerin muhatabı ise, bizzat tanıştığı kurumdaki çalışanlar, ona tecrübesini aktaranlar olmaktadır. Kurulan kardeş vakıflar ise bu örnek çalışmanın asil bir düşünce, bir vizyon olarak çevreye yayılmasına vesile olmaktadır.

İMECE İLE HAYATI DANTEL GİBİ ÖRMEK

Dünyaya yayılmış kurumların nasıl finanse edildiği, “Bu değirmenin suyu nereden geliyor?” sorusunun sürekli sorulduğu Hizmet’in ana finans kaynağı yerel bazda beğenilen faaliyetler yapan ve bu yüzden de destek bulan lokal yapılardır.

Başta yardımsever Anadolu’nun misafirperver ve cömert insanları olmak üzere, şimdilerde giderek artan bir oranda başka millet mensupları, her ülkeden sponsorlar ve gönüllüler mevcut kurumlara destek olmaktadır.

Anadolu kültürünün mühim değerlerinden biri “imece”dir. İmece, herkesin yararlanacağı bir işi ortak olarak yapmak demektir. Hizmet kurumları “imece usulü” ile hayata geçirilmekte ve Prof. Dr. Helen Rose Ebaugh’un kitabında da dikkat çekildiği üzere Hizmet vesilesiyle bu kültür evrenselleşmekte, farklı kültürlere yeni bir zenginlik olarak katılmaktadır.

Ebeveynlerin kurulmasına vesile oldukları hizmet kurumları, hem o kişilere hayırlı bir işi başarmanın derin hazzını tattırıyor, hem de o insanların çocuklarına hizmet vererek bu başarıdan nasiplenmelerini temin ediyor. Aslında bu durumda yapılan yardımlar bir nevi sağ cebindekini sol cebine koymak manasına gelmektedir.

 Önceleri yardım alıp Hizmetleri hayata geçiren bazı katılımcılar, bugün işin güzelliğini keşfetmiş insanlar olarak, ihtiyacı olan başka lokal bölgelere yardım etmekte, bir nevi aldığı borcu iade etmektedir. İnsan vücudu dünyadaki en mükemmel toplu organizmadır. O organizmadaki ana ilke ile ise yardımlaşmadır. Yardımlaşmayı reddeden hücre kansere dönüşüp vücuda zarar vermeye başlamaktadır. İdeal toplumsal yapı da bu yapı örnek alınarak kurulmalıdır.

Türkiye’nin gelişimi ve açılımına paralel olarak dünyaya açılan Hareket monolitik bir organizasyon değildir. Katılımcı bireyler ve bunların oluşturduğu vakıflar ve derneklerden oluşan bir oluşumdur. Birbirinden bağımsız ve birbirinden habersiz içinde Türk, Kürt, Ermeni, Arnavut, Sırp, Alman, Fransız, Müslim, gayrı müslim, liberal vs. insanların bulunduğu böyle bir yapıyı organize etmek zaten mümkün değildir.

Hele de bir çiftlik evinde etrafındaki birkaç talebesi ile kalan ve buradan hiçbir yere ayrılmayan 70 küsur yaşındaki bir Hocaefendi tarafından idare edilmesi ise imkansızdır.

Gönüllüler hareketinin katılımcıları o yüzden ancak destek olduğu veya fiilen çalıştığı kurum hakkında ve bildiği kadarıyla diğer kurum ve faaliyetler hakkında konuşabilmektedir. Bunun bazılarınca bir şeyleri gizleme olarak sunuluyor olması ise haksız bir ithamdır.

Hareket hakkında konuşan her katılımcının, Hizmeti değişik rakam ve farklı söylemlerle anlatması bu gerçeği açıkça ortaya koymaktadır. Yani herkes tecrübesi kadar konuşmakta, bildiği ve anlayabildiği kadar anlatmaktadır. Hizmet katılımcıları tek tip görüntünün dışına çıkaran bu özellik çok seslilik açısından da güzel bir örnek olarak görülmektedir.

HİZMET HER SAMİMİ GÖNÜLLÜYE AÇIKTIR

Hizmet katılımcısı olmak için bir tören olmadığı gibi, bir kayıt merkezi yoktur. O yüzden harekete destek veren Zaman gazetesinde çalışan biri Hizmet’i benimsemiyor, muhalif yayınlar yapan başka bir gazetede çalışan bir başkası ise benimsiyor olabilir.

Dolayısı ile ne kadar kişinin Hizmet Hareketi katılımcısı olduğunu da bilmek veya tahmin etmek mümkün değildir. Bu konuda değişik kamuoyu araştırması kurumları tarafından yapılan anketler Hareketin, Türkiye’de toplumun yüzde 80’i tarafından bilindiğini ifade etmektedir.

Hizmet hareketi, bizzat tanıyanlar ve faaliyetlerine katılanlar tarafından yüzde yüze varan bir oranda benimsenmekte ve sevilmektedir. Bir çok aleyhtar isim bile tanıdıkça Hizmet taraftarı olmuştur. Yani hareket gücünü, bilinmezlikten yada sessiz olmaktan değil, aksine sesli olmaktan ve kendini tanıtmaktan almaktadır.

Prof. Dr. Thomas Michel de Hareketi 1986 yılından beri takip eden, Gülen ile görüşüp onun fikirlerini yakından inceleme fırsatı bulan isimlerden biridir. Prof. Michel, onun tavsiyeleriyle hayata geçen sosyal projeler, enstitüler ve okullar sayesinde oluşan vizyonun sadece Türkiye'de değil tüm dünyada geliştiğini, milyonlarca Türk, Asyalı, üniversiteli, genç, işadamının, Fethullah Gülen'i manevi lider olarak gördüğünü ve Gülen’in onlar üzerinde ve modern hayat üzerinde etkisinin olumlu olduğunu söylüyor.

Hareket Almanya’da kendini tanıtmak için bir çok faaliyet yapmaktadır. Türk Alman binlerce kişinin katıldığı kültür olimpiyatları, kültür günleri ve festleri, davet, gezi, sempozyum, kermes, meclis binası ve otellerde iftar organizeleri vs. bunun yansımalarıdır.

Bu yansımalara şahit olanlardan biri olan ve Alman eğitim sisteminin göçmenlere eşit eğitim hakkı tanımadığı tespitini yapan Duisburg Essen Üniversitesi’nden Prof. Dr. Ursula Boos-Nünnig “Bundan dolayı göçmenler anaokulundan itibaren okullar açmaya başladılar. Bu devrim niteliğinde bir gelişme, ancak Alman kamuoyu bunu hala tam algılayamadı.

Gülen okullarının devlet okullarından daha başarılı olacaklarından hiç şüphem yok.” diyor. Rice Üniversitesi’nden Jill Carroll ise Gülen hareketi olmasa, belki de hiç eğitim alamayacak olan insanların bugün hayatta bir yerlere geldiğini ve bunun küçük bir şey değil, inanılmaz bir şey olduğunu söylüyor.

Hareket tüm dünyada olduğu gibi Almanya’da da çatışmacı değil, uzlaşmacıdır. Türkiye uzmanı Amerikalı akademisyen Graham Fuller hareketin amacını insanların kalplerini ve düşüncelerini eğitim ve bilimsel başarılardan istifadeyle daha fazla hoşgörü, sosyal sorumluluk ve modernleşme yönünde değiştirmek olarak açıklamaktadır.

Hareket bu yönüyle de ayrıştırıcı değil birleştiricidir. Dünyadan tecrit olmanın en nihayetinde yok olmayla sonuçlanacağını vurgulayan Gülen Hocaefendi, evrensel entegrasyon için yollar araştırılması gerektiğini ifade etmektedir. Hareketin lafla değil, somut faaliyetlerle birlikte yaşama yaptığı katkılar Alman yerel yönetimler tarafından takdir edilmektedir.

HOCAEFENDİ’DEN SONRA NE OLACAK?

Bir çok kişi şu an 70 küsur yaşında olan Fethullah Gülen Hocaefendi’den sonra Hizmet’in ne olacağını soruyor veya merak ediyor. Kadim bir geleneğe yeni bir form veren Hocaefendi de (Allah uzun ömür versin) bizler gibi fani bir insan.

Günümüzde onun eserlerini okumuş, fikirlerini anlamış ve özümsemiş çok sayıda yetişmiş insan var. Onun vefatı ile hareket üslubunu ve yöntemini değiştirmez. Zaten şu an bile Hizmet hareketi mensuplarının çok büyük kısmı Hocaefendi’yi hiç görmeden onu fikirlerini gönüllü olarak yaşamaya çalışan ve anlatan insanlardan oluşuyor.

Hareket şiddet ve terörün her türlüsüne çok açık ifadelerle ve yüzde yüz karşıdır. Fethullah Gülen 11 Eylül’den bir gün sonra Washington Post’a verdiği ilanda “bir terörist Müslüman olamaz, hakiki bir Müslüman da terörist olamaz” demiştir.

Gülen intihar eyleminin Allah’ın emri olmadığını, şahısların heva ve hevesinden kaynaklandığını vurgulamaktadır. Gülen’in, Rainer Hermann tarafından “sağduyunun sesi” olarak tanımlanan görüşleri, hem İslam dünyası hem de Batı için bir şanstır.

Kaosun, çatışmaların, anlayışsızlıkların aşılması için bir şanstır. Müslüman dünyanın eğitim ve gelişmişlikte dünya standartlarını yakalaması için bir şanstır. Hem Batı ve hem Doğu’da kendine taraftar bulan bu görüşler, karşıt gibi duran iki dünyanın makul bir çizgide buluşup ortak kurulacak bir geleceğe doğru hareket etmesi için büyük bir şanstır.

NSU ALMANYA OLMADIĞI GİBİ, EL KAİDE DE İSLAM DÜNYASI DEMEK DEĞİLDİR

Dünyada 1,5 milyar Müslüman var. Fakat bunlar içinde bir avuç azınlığın şiddet içeren faaliyetleri veya şiddeti tasvip eden görüşleri dünyaya duyurulup koskoca bir dünya terörist gibi gösterilmek isteniyor. Batı medyası barış, sükunet ve sağduyu çağrısı yapan Müslüman kanaat önderlerine neredeyse hiç kulak vermezken, sadece kendini veya çok küçük bir grubu temsil edenleri öne çıkarıyor.

Batı medyası adına İslam dünyasında gazetecilik yapan kişilerden Arapça ya da Türkçe bilen çok az kişinin olması ve bu yüzden bir çok olayın tercümelerle, aracılarla yansıyor olması da bunda etken olabiliyor. Almanya’da da olduğu gibi bu aracı kişiler ya bilgisizlikleri yada önyargıları sebebiyle İslam adına sürekli olumsuzlukları gündeme getirebiliyorlar. Bunun yanı sıra kaynağı din olmadığı, hatta din bu tavra karşı olduğu halde, siyasi, milliyetçi ve kültürel tavırlar da direk İslam’a mal edilebiliyor.

1,5 milyar Müslümanın esas ana kitlesi makul ve barış yanlısıdır. Nasıl ki Almanya’daki ırkçı cinayetleri işleyen terör örgütü NSU’yu tüm Almanların temsilcisi gibi göstermek büyük bir haksızlıksa, İslam ülkelerinde de varlığı NSU mesabesinde olan ve ana kitlenin tasvip etmediği tavırlar sergileyen bu kişilerin, düşünce ve görüntülerini alıp bunu İslam dünyasının tavrı imişcesine servis yapmak çok açık bir haksızlıktır ve yanlıştır.
 
Siyasiler ve medya organları tarafından iddia edildiği gibi bir müslümanlarda böyle bir düşmanlık yoktur. Böyle bir düşmanlık olmuş olsa idi bunun yansımalarının da görünüyor olması gerekirdi. Amerika’nın Irak’ı işgali öncesi, herhangi bir Amerikalıya bile en basitinden bir zarar vermiş tek bir Iraklı yoktur.

İşgalle birlikte Irak’ta ekonomik, kültürel ve insani boyutta büyük yıkımlar yaşanmıştır. İşgal öncesinde tek bir intihar komandosunun, tek bir teröristin olmadığı ülkede faciaların arkası kesilmemektedir. Aynı durum Afganistan için de geçerlidir. Bu durum bir medeniyet arayışı olabilir mi? Haksızca, zulümle öldürülmüş masum insanların cesetlerinin üzerinde bir medeniyet kurulduğu nerede görülmüş ki?

Günümüzde bir çok batılının da vicdan muhasebesine sebep olan bu insanlık dışı duruma rağmen Amerika’ya veya Batı’ya yönelik bir karşı misillemede bulunan herhangi bir Iraklı müslüman var mıdır? Herhangi bir Afganistanlı var mıdır?

Gallup’un üç yıl önce yaptığı araştırmasında Avrupa’daki Müslümanların kitlesel olarak radikalleştiği yönündeki iddiaların asılsız olduğu, Almanya’da yaşayan Müslümanların yüzde 91’inin sivil halkı hedef alan şiddet eylemlerini meşru görmediğini ortaya çıkmıştı.

Medeniyet temsilcisi Batı’da hem de aydın kimlikli kişiler tarafından sürdürülen hakaret kampanyalarının yöneticilerce tasvip görmesi, hatta Hollandalı Geert Wilders gibi bir parti liderinin bu kervana katılması ne kadar doğrudur? Müslümanların hakaretin yanı sıra, sürekli terör zannı altında bırakılması yakışıksız bir durum değil midir? Hakaret ne zaman bir medeniyet değeri oldu ki…

Şimdilerde diğergam bir yüreğe sahip medya yönetmeni “Warum tötest du, Zaid” kitabının yazarı Alman Jürgen Todenhöfer gibi batılı gazeteciler tarafından da seslendirilmeye başlanan bu haksız tavırlar ve gayrı insani katliamlar karşısında bile, İslam dünyası sabırla, Batı’nın insaf eksenli bir tavrı hayata geçirmesini beklemektedir.

DOĞU’NUN HİKMET’İNİ BATIYA TAŞIYACAK KÖPRÜ

Hizmet Hareketinin İslam dünyasında da çalışmaları ve katılımcıları vardır. Okulların yanı sıra Arap dünyasının sağduyulu entelektüellerini bir araya getiren ve Arapça yayınlanan “Hira” gibi dergileri de sözkonusudur. Belarus Devlet Üniversitesi Felsefe Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Anatoliv Rubanov “Gülen, hem pek bilmediğimiz, dolayısıyla da şüpheyle yaklaştığımız İslam dinini ve Müslüman dünyasını bize tanıtıyor ve hem de korkulacak bir şey olmadığını gösteriyor.” diyor. Hizmet mevcut imkanları ile İslam ülkelerindeki bu makul ve sessiz çoğunluğun sesini dünyaya duyurmaya çalışan hareketlerden biridir.

Hindistan’ın önde gelen kanaat önderi İslam alimlerinden biri olan ve İslam Merkezi Başkanlığını yapan 97 yaşındaki Mevlana Vahiduddin Han maddi olarak herşeye sahip günümüz insanının arayış içinde olduğunu, ‘niye bu gezegendeyim, ölümden sonra ne var’ türünden sorularına cevap aradığını belirterek “Türkiye çok farklı bir ülke.

Doğu ile Batı arasında bir köprü sanki. Doğu’nun hikmetini, Batı’ya nakledecek bir köprü. Modern çağın şartlarının farkına varan ve bir inkılâp insanı olan Gülen’in varlığı ve yaptığı çalışmalarıyla bir benzeri olmayan Hareketi bu köprü vazifesini gerçekleştirebilir.”

Ekstremizme, başkalarına hayat hakkı tanımamaya, her türlü teröre, şiddete karşı olduğunu her fırsatta açık açık vurgulayan ve sesini duyurabilmek amacıyla var gücüyle barış içinde birlikte yaşama çağrısı yapan Hocaefendi’ye birbirine tamamen zıt sıfatlar takanlar büyük haksızlık yapıyorlar.

Texas Üniversitesi Hukuk Profesörü James C. Harrington, Hareket’in, Türkiye'de demokrasiye katkı yaptığı gibi dünyada bulundukları ülkelerde de iyi işler şeyler yaptıklarını vurgulayarak “Gülen Türkiye’de yargılandı ve tüm iddialardan beraat etti. Ama onunla ilgili aleyhte haber yapanlar adil davranıp bunu hiç gündeme getirmiyorlar.” tespitini yapıyor.

Münih Belediyesi Kültürlerarası Çalışma Bürosunda çalışan Margret Spohn ise, düzenledikleri Gülen hareketi ile ilgili bir sempozyumun yapılmasına tepki gösterenlerle ilgili olarak "Kendilerine 'Gülen Hareketini bilimsel kriterlere göre eleştiren bir isim söyleyin, konuşmacı olarak davet edelim' dedim. Fakat bir isim söyleyemediler. Eğer söyleselerdi davet ederdik." değerlendirmesini aktarıyor.

Yapılan onlarca güzel işi görmezden gelerek siyasi mülahazalarla Hizmet’e “sessiz ordu” sıfatını uygun görenler büyük haksızlık yapıyorlar. Bu kişiler bilerek veya bilmeden mühim bir mesajın batılı insanlara ulaşmasını engellemeye çalışıyorlar.

Bu mesaj: Hristiyan ve Müslüman dünya savaşın değil barışın ve yardımlaşmanın esas olacağı, huzur ve emniyet eksenli yeni bir dünyayı birlikte kurma, bu kez tekniğin değil, insanın keşfedileceği yeni bir Rönesans’ın fırsatını yakalama mesajıdır.

Bu mesaj Hareketi tanıyan uzmanlarca da görülmeye başlanmıştır. FAZ’ın Ortadoğu ve Türkiye uzmanı Rainer Hermann Hareket’in Almanya'da da aktif olmasının Almanya için gelecek günlerde hem ekonomik, hem ahlaki hem de felsefi bağlamda çok önemli açılımlara vesile olacağını belirterek, Gülen'in sunduğu İslam’ın batı için bir partner olmasının yanı sıra aynı zamanda bir zenginleştirme vesilesi olduğunu ifade ediyor.
 
Hermann, Gülen'in vaaz ettiği İslam’ın çatışma yerine hoşgörüyü hedeflediğini, Gülen Hareketi’nin, gelenekle modern değerleri birleştirerek Türkiye'nin gelişmesine büyük katkılar sağladığını yazıyor.

Bir çok Alman akademisyen de aynı şeyi Almanya için söylüyor, fakat uyum ve birlikte yaşama adına konuşmanın haricinde ne yaptıkları meçhul olan, hangi taşı hangi taşın üzerine koyduklarını kamuoyuna açıklamayan kişiler hareketi “sessiz ordu” türünden yaftalamalarla Hizmet hareketin karalamaya çalışıyorlar.

Bu karalama niçin? sorusuna ise Türkiye’de laik kesimin önde gelen isimlerinden Prof. Doğu Ergil Murat Tokay’la yaptığı söyleşide şu cevabı veriyor:

“Bu kadar şeyi başaran, dinamizmi ve etki alanı giderek artan bir hareketten korkmak kolaydır; hele aynı yöntemlerle onun zararlı olduğu düşünülen etkilerini engelleyecek kapasiteyi, beceriyi ve dayanışmayı meydana getiremiyorsanız. Derler ya: ‘Türkiye’de cezalandırılmayan başarı yoktur’ diye.”

Doğru söze ne diyelim. Önyargılar ve tabularla gözünü kapatanlar için gündüz gecedir.

11 Nisan 2013 Perşembe

Uzaklığı aşma ve yakın olana kavuşma - Ahmet Kurucan

20 Ağustos 2011
İman gibi bir ortak paydası olan insanlar bir ve beraber olmak için başka ortak paydalara ihtiyaç duyar mı? 

İslamî öğretiler, duymaması gerektiğini söylüyor; çünkü İslam, dil, ırk, cins vs. gibi insanı insandan ayıran bütün özellikleri iman potası altında eritiyor. 

Eritmemiş olsaydı, kabile mensubiyetinden mesleğe kadar uzanan farklılıkları gerektiğinde yıllar süren savaş sebebi yapan Arap cahiliyesinden ebedlere kadar insanlara örnek olacak asr-ı saadet toplumu çıkar mıydı? Dünün bedevi Arapları Bediüzzaman Hazretleri'nin yaklaşımı ile bütün insanlığa medeniyeti öğretecek muallim seviyesine yükselir miydi?

İyi ama böylesi bir inanca ve mirasa sahip olan biz günümüz Müslümanları, bu hakikatin ne derece farkındayız; hangi seviyede bu öğretileri hayatımıza taşıyoruz? Cevap; maalesef menfi. İster devletler, ister cemaatler, isterse fertler hangi seviyede meseleyi ele alırsanız alın, netice değişmiyor. Her üç seviyede bazı istisnaların varlığı maalesef genel manzarayı ve menfi dediğimiz neticeyi değiştirmiyor.

İşte yine ders halkasındayız ve işte yine her ne zaman bu mesele açıldığında söz ummanında yüzmeye duran Hocaefendi var karşımızda. Neden? Çünkü bu mesele hem Müslümanların, hem Müslümanlığın hem de insanlığın bugün ve yarınki kaderini alakadar eden ciddi ve büyük bir mesele.

Hocaefendi ise bu büyük derdi dert edinmiş dertli bir insan. Dertli de 'söyleyen' olduğuna göre, o konuşmayacak da kim konuşacak? Şöyle bir teşbih ile de yaklaşabiliriz buna; Hocaefendi bu derde âşık olmuş iflah olmaz bir âşık. Mâşukunu görünce âşığın dilinin bağı çözülüyor ve söz ummanlarının içine iradî olarak dalıyor.

Önce vakıayı tespitle işe başladı. Rasyonel adımlar atabilmek için şart bu türlü bir başlangıç. Fiilî durumu baz alacak ve ona göre tedaviye tasaddi edeceksiniz zira. "Benim tekye ve zaviyelerde yetiştiğim dönemlerde birbirlerini çekememezlikler vardı tarikatlar arasında. Hissî rekabet oluşmuştu kendi aralarında nasıl olduysa. Üstad o dönemde böylesi bir rekabet alanı içine girmemiş. Girseydi, tarikat dairelerinin dışında yerini alan yüzde 80'e ulaşamazdı. Girseydi, birbirleri ile çatışan taraflardan biri olur ve yol yürüyemez, mesafe kat edemezdi."

Bir arkadaş devreye girdi: "Haydi öyleyse hep hayırlara koşun, yarışın.", "İşte yarışanlar bunun için yarışsınlar." ayetlerini hatırlattı. Aslında mevzu netti; çünkü ayetler hayırda yarışı emrediyordu yoksa hayırda yarışırken birbirinize rekabet edin, haset edin, düşman olun demiyordu.

Ama yarışın tabiatı rekabeti gerektiriyorsa -ki gerektiriyor- bu rekabeti nasıl aşmalı? Şahsen sorunun bu eksende sorulduğunu düşündüm. Hocaefendi de tamamlanmayan sorudan bunu anlamıştı; çünkü cevap bu istikametteydi. Dedi ki: "Tenafüsün (yarışın) bir ucu hasede dayanır.

Bence tenafüsü şöyle anlamak lazım; bakın bu iman ve Kur'an hizmetinde bulunan arkadaşlarımız, kardeşlerimiz Allah'ın rızasını kazanacak işler yaptılar. Bizim bunlardan ayrı kalmamız, cüda düşmemiz doğru olmaz. Madem onlar yapıyor biz de yapalım. Eğer böyle düşünür, inanır ve çalışırsanız hem hasetlere girmez, hem de yaptığınız işlerde bereket bulursunuz."

Sonra İzmir'li yıllarda yaşadığı bir hatırasını anlattı. Bornova'da yatsı namazlarında yaptığı irticali soru-cevap sohbetlerinin birinde bir başka camianın şeyhinin yapmış olduğu hizmetleri anlatmış ve hakkında hüsn-ü şahadette bulunmuş.

Hocaefendi'yi yakından tanıyanlar için çok sıradan, adiyattan bir şey bu; çünkü hayatının her bir döneminde İslam'a küçücük dahi olsa hizmeti geçmiş herkesi ayakta alkışlayan, gıyaplarında söz ettirmeyen bir insan o. Kaldı ki bir camianın şeyhi olacak ve aleyhinde konuşacak; imkânsız bir şey bu.

Camide 500 km'lik bir mesafeden arkadaşların teşvikiyle vaaz ve sohbeti dinlemeye gelmiş ve konuşulan şeyhin camiasına mensup bir mürid varmış. Hayretler içinde dinlemiş cevabı. Çünkü "Hocaefendi şeyhimizi sevmez, aleyhinde konuşur" türünden şeyler duymuş daha önce başkalarından.

Aradan bir hayli zaman geçmiş; ikinci bir gelişinde İzmir'e, benzer bir hadise daha yaşanmış yine aynı camide. Kutuya atılan soruların rastgele seçilerek cevaplandığı bu sohbet, o müritte şu kanaati oluşturmuş: "Bu bana yönelik bir mizansen olamaz.

Sorular rastgele; cevap aynı cevap, benim o camiaya mensup olduğumu bilen yok; bu sohbete geldiğimi bilen yok; binlerce insan arasında bir ferdim. Demek ki bu yaklaşım Hocaefendi'nin gerçek düşüncesi; samimi hissiyatı." Sonra o gün bugün maddî-manevî desteklerini esirgememiş.

Yıllar sonra kendisine bizzat bu işin kahramanı tarafından anlatılan bu hatırayı anlattıktan sonra dedi ki Hocaefendi: "Ne olur dine, imana hizmet eden o kardeşlerinizin hizmetlerini takdir etseniz? Ne olur onları sevdiğinizi gıyaplarında ifade etseniz? Riya değildir bu, süm'a değildir. Aksine Efendimiz'in beyanı ile teşvik edilen bir davranıştır. İşte delili; Efendimiz'in huzurunda bir münasebetle arkadaşını sevdiğini söyleyen sahabiye Efendimiz, 'Git bunu onun yüzüne ifade et.' buyuruyor."

Yazının başlığına 'uzaklığı aşma, yakın olana kavuşma' dedim. İman ortak paydası etrafında toplanan Müslümanlar dünyanın neresinde olursa olsunlar birbirleri ile o kadar yakınlar ki, karşılıklı sevgileri, münasebetleri ile bu yakınlığı daha yakın hale getirecekken, aksine uzaklaşıyorlar.

İradî veya gayri iradî davranışlarımız nedeniyle bizzat kendimizin sebebiyet verdiği bu uzaklığı aşmamız ve zaten yakın olana kavuşmamız şart.

Yapılan hizmetlerde bereket bulmak buna bağlı. Muvaffak olmak buna bağlı. Sahabe-i kiram misali buhranlar içinde kıvranan Müslüman dünyasına ve bütün insanlığa huzuru ve saadet iklimleri üfleme, medeniyet hocalığı yapma buna bağlı.

Çokları, 'şimdi biz yapıyoruz ama karşılığını göremiyoruz' diyecek belki. Görmesek de yapmak lazım. Mahlûk görmese de Hâlık görüyor zira.

Bu dünyanın bir de ukbasının olduğu, Hz. Muhammed'in (sas) kaptanlığını yaptığı gemide yerlerini alan yolcular olduğumuz gerçeği hiçbir zaman unutulmamalı. Meşreb sevgisi bizi taassuba sürüklememeli.

"İnhisar-ı fikir tahabbübü nefisten gelir" diyor Hocaefendi. Siz bu cümleyi isterseniz "inhisar-ı meşreb tahabbübü nefisten gelir" diye okuyun. Yanlış, kim yaparsa yanlıştır. Yanlışı müdafaa etme belki yanlıştan daha büyük bir yanlıştır. Yanlışı müdafaa için harcayacağı enerjiyi onu düzeltmeye harcasın.

Bir hadis:

"Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki; sizler iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız."

Başka söze hacet var mı?

9 Nisan 2013 Salı

İnsana saygı, değerlerine de saygıyı gerektirir

Ahmed Şahin



Kırık Testi’den sızan sohbetlerden derlediğim “insana saygı hassasiyeti”ni birlikte bir daha okuyalım.

Bakalım, Hz. Kur’an, muhatabımız olan insana saygıyı nasıl bir önemle emrediyor, kaba üslupla itici değil de, nezaketli üslupla çekici olmamızı ne incelikte dikkatimize sunuyor bir daha görelim. Birlikte okuyoruz Hocaefendi’nin “insana saygı hassasiyeti” açıklamalarını:

      *******  

   -“Bizim inancımıza göre Cenâb-ı Hak, her bir insanın mahiyetine iyilik adına bir kısım nüveler, çekirdekler koymuştur. Bu yönüyle her bir insan, potansiyel olarak, Cenâb-ı Hakk’ın, adına yemin ettiği eşref-i mahlûk bir varlıktır!. Allah Teâlâ, Kur’ân-ı Mübîn’de;

-“And olsun ki biz, insanı çok kerim (şerefli) yarattık.” buyuruyor. (İsra Sûresi, 17/70)
Başka bir âyet-i kerimede de;

-“İnsanı ahsen-i takvîme mazhar olarak yarattık.” deniliyor. (Tin Sûresi, 95/4)

Dikkat edildiğinde görüleceği üzere, âyet-i kerimelerde şerefli ve ahsen-i takvime mazhar olarak yaratıldığı ifade buyrulan ve üzerine yemin edilen bu varlık, önce “mü’min!” değil, sadece “insan!”dır!... Evet, insan!..
-Demek ki her bir insan, potansiyel olarak bu yüce şerefi taşıyan değerli bir varlıktır!

İşte biz bu değerli varlığa da, benimsediği kendi değerlerine de saygı duyarız. Çünkü bir insanın doğru olduğuna inandığı değerle, o insanı birbirinden ayıramazsınız.

-Eğer siz bir insanın benimsediği değerlere saygılı davranmıyorsanız, o da sizin değerlerinize saygı duymayacak, sizin tahkirinize tahkirle karşılık verecektir. Bunun müsebbibi de, sizin ona karşı saygısızlığınız olacaktır!

- Öyle ise insana saygı, o insanın kendi doğrularına da saygıyı gerektirmektedir. İşte bu saygıyı Kur’an-ı Kerim, şu ifadelerle emreder:

-“Onların (bir kısım insanların) Allah’tan başka edindikleri tanrılarına sebbetmeyin, hakarette bulunmayın ki, onlar da cahillik ederek hadlerini aşıp (sizin inandığınız) Allah’a sebbetmesin, saygısızlıkta bulunmasınlar!..” (En’am Sûresi, 6/108) Görüldüğü üzere İlâhî Kelam, sarih bir şekilde, açık bir emirle insanların Allah’tan başkasına ilah deyip el açtıkları, yalvarıp yakardıkları ikon ve putlarına dahi sebbetmeyi yasaklıyor!
Ayetteki “sebbetme” dilimize aktarıldığında, ilk akla gelen mânâsı itibarıyla “galiz tabirlerle hakarette bulunma, sövüp sayma” şeklindeki sözlerdir.

-Bundan dolayı, bir mü’min olarak bizim, ister semavî bir din, isterse din şeklinde ortaya çıkan bir organizasyon etrafında bir araya gelmiş insanların inançlarına karşı sebbetme manasına gelebilecek yakışıksız ve münasebetsiz söz söylememiz, onlara karşı saygısızlıkta bulunmamız düşünülemez! Ayetlerin sebbetmeyi yasaklamasına rağmen Müslüman böyle bir saygısızlıkta bulunamaz!

-İşte bu mülahazalarla hangi düşüncede olursa olsun insana saygı duygusunu içimizde sürekli şekilde geliştirme ve güçlendirme peşinde olmalı, neticede her türlü şart altında sinemizin muhatap olduğumuz herkese açık olduğunu gösterebilmeli, İslam’ın telkin ettiği terbiye ve nezaketimizi her halükarda muhataplarımıza fiilen gösterme görevimizi yerine getirmede ihmale düşmemeliyiz!...

-Dinimizin, bizim gibi düşünmeyen insana karşı saygı emri bu açıklık ve netlikte olunca, diyebiliriz ki, muhataplarımız satanist veya Zerdüşt bile olsa, kanaatimce, onların şeytana tapma gibi tasvip etmemizin mümkün olmadığı düşüncelerini dahi getirip yüzlerine çarpar bir tarzda ifade etmek doğru değildir ve bu tavır, onların da bizim doğrularımızı dinleme duygusunu yok eden bir üslûp hatası olur. Onların da bize aynı üslupta mukabele etme hatasına sebep olur.

-Müslüman’dan beklenen ise, münasebetleri geren üslup hatası değil, saygıyı sürdüren üslup savabıdır. Birlik beraberliğe sebep olan barış üslubudur!.

-Öyle ise, herkes kendi tutum ve tavrına bir bakmalıdır. Ortamı geren üslup hatasından yana mı, saygıyı sürdüren üslup savabından tarafa mı dil kullanıyor bir muhasebe yapmalıdır. Yapmalıdır... Çünkü İslam’ın insana saygı emirleri ve kucaklaştırıcı gerekçeleri açıkça meydanda.. Artık  gösterilmesi gereken saygı hassasiyetinin takdiri, sorumluluk sahiplerinin idrak ve izanlarına kalmıştır!”

Burada bizim cümlemiz:

-Fatebiru ya ülil ebsar!.saygının önemini düşünün ey basiret sahipleri!

 http://www.zaman.com.tr/ahmet-sahin/insana-saygi-degerlerine-de-saygiyi-gerektirir_2075612.html

17 Mart 2013 Pazar

DERT Mİ, DERTLENMEK Mİ?

Meşhur hikâyedir; çok cimri birisi cömertliğine hayran olduğu bir kişinin elinde kalan son malı olan elmasını ister. 

Onu denemek için mi, istediği elmasa ihtiyacı olduğundan mıdır bilinmez ama ister.

Cömert, bir an bile tereddüt etmeden hemen çıkartır o elması verir. Cimri sevinç içinde elması alır ve gider.

Üç gün geçer; elde elmas, cimri cömertin kapısına dayanır ve şunu söyler: “Bu elması al, bana ihtiyacın olduğu halde elindeki-avucundaki en kıymetli ve en son malını verme duygusunu ver.” der.

6-7 günlük bir yurtdışı seyahatinden sonra kutlu ocağa vardım. Amacım hastalıklardan sonra düzene giren günlük hayat içinde bir gün geçirip intikalinde fayda mülâhaza edeceğim gözlemlerimi sizlerle paylaşmaktı.

Dolayısıyla perspektif bu açıya kurulu olduğu için başkalarının belki de rutin deyip umursamayacağı en küçük detay bile benim dikkatimi çekiyordu. Tam da bu noktada ben niyet ve nazar diyeyim; gerisini siz getirin.

Farkındayım, son üç-dört yazıdır hep dert, dert, dert diyorum. Bu yazıda da, bir sonraki yazıda da yine dert diyecek, yine derdi merkeze alacağım; çünkü Hocaefendi dert deyip oturuyor, dert deyip kalkıyor.

Eğer kulağınızı ağzına dayayabilirseniz, alıp verdiği her nefesin ‘dert, dert, dert' diye fısıldadığını rahatlıkla duyabilirsiniz. Alvar İmamı'nın dediği gibi sefinesi dert deryasına gark olmuş insandan ne beklenir ki başka?

Ne güzel der Merhum:

    "Sefinem gark oldu derd deryâsına,
    Sahrâ-yı sinemi dert aldı getti.
    Hasretkeş olmuşdur dil leylâsına,
    Bülbül tek zârımı gül aldı getti."

Yok mu bu derdin dermanı, böylesi dert ile hemhâl bir hayat ümitsizlik ve ye's'e yol açmaz mı dediğinizi duyar gibiyim? Cevabım hayır? Çünkü bu öyle bir dert ki dermanı içinde. Yine Alvar İmamı'nı konuşturalım:

“Derd ile cangâhından canân diye çağırsan; Derdin derman ederler, yaran merhem urmaz mı?” Derdin aynı derman olduğu; “derman arardım derdime; derdim bana derman imiş” mısraı ile tasvir edilen manzaranın hakikat olduğu, elle tutulur, gözle görülür hale inkılap ettiği bir zemin burası. Ne ümitsizliği, ne ye's'inden bahsediyorsunuz siz?

Son soru şu olmalı o zaman; nedir derdi? Cevabım ilk paragrafta aktardığım hikâyenin içinde. O cömert-cimri hikâyesinde olduğu gibi, asıl dert elde kalan son kıymetli malını vermeyi değil onu verebilme duygusu eksikliği. Yani Hocaefendi'nin derdi muhataplarındaki dertlenme duygusunun yoksunluğu.

Ya da o duygunun istendiği ve beklendiği ölçüde olmayışı. Başka bir tabirle bizde eksik olan bu. Yoksa onun dertlerini ister özel ister genel manada üç aşağı-beş yukarı tahmin etmek mümkün. Ama ya diğeri?

Amma illa dert adına bir örnek diyorsanız buyurun sizi sohbet ortamına götürmeye çalışayım; “âlem nerede ne yiyor, ne içiyor, nerede yatıp, nerede kalkıyor; bunları düşünmemiz, bunları dert edinmemiz lazım.”

İkindi sohbeti için koltuğa oturur oturmaz söylediği bu üç-beş cümle aslında sohbetin akışını belirleyen bir girişti. Anladığım, sözü edilen çerçevede öne çıkan bir mesele vardı ve bunun üzerinden mesajlar arka arkasına gelecekti. Nitekim öyle de oldu.

Nice ayet ve hadislerle temellendirebileceğimiz başkalarının dertleri ile dertlenmenin bize kazandıracağı ve insanın bu ve benzeri noktalarda kusurunu bilmesinin önemi üzerinde durdu. Rıza ve rıdvan ufkuna açılmanın bu yolla olabileceğinin altını çizdi.

“Bizden daha zengince hayat yaşayanlara bakıp müsâvât düşüncesiyle onları levm etme, bizde neden yok deme yerine; bizden çok daha aşağı seviyelerde hayatını idame ettirenlere bakıp dertlenmek.

Ekmeliyet ve etemmiyet buna bakar.” diyerek sözlerini sürdürdü. En çarpıcı cümlesi ise şuydu bana göre: “Bu mevzularda dinimizin ortaya koyduğu kriterlere göre davrandığımız söylenemez.”

Doğru mu yanlış mı? Ahlak-ı İslâmiyenin en temel unsurlarından biri olan, Efendimiz'in (sas) beyanıyla imanı kemâle, olgunluğa, zirveye taşıyan “kendi nefsi için istediğini başkaları için de isteme” veya “istememe” konusunda nerede duruyoruz?

Şahıs olarak ben neredeyim, camia olarak neredeyiz, toplum, âlem-i İslam ve insanlık olarak gerçekten neredeyiz? Dünyanın dört bir yanında insanlık dramları yaşanırken nice nice basit şeylerin kavgasını veren bir yerde durmuyor muyuz Allah aşkına! Teoriye sığınmak bir mana ifade etmiyor burada.

‘Ayet şöyle diyor, hadis böyle diyor, İslam tarihindeki uygulamalar şöyle.' Tamam da senin de inandığın bu değerler neden senin hayatında yer etmiyor? Neden pratiğe taşımıyorsun? İşte problem burada. Onun için diyor Hocaefendi, “Dinin ortaya koyduğu kriterlere göre davrandığımız söylenemez.” diye. Kim bilir belki de onu dilgir ve perişan eden, derdine dert katan da bizim bu aymaz ve umursamaz tavrımız.

Ben devam edeyim; “Sahabe-i kiram başta olmak üzere tarih boyunca nice büyük zatlar nice meselelerde keşke şöyle yapmasaydım, böyle yapmasaydım diyorlar. Böyle demekle etraflarına güven ve emniyet telkin ediyorlar. Böyle demekle hatalarını telafi etme imkânını buluyorlar.

Bunlar güzel de ama önemli olan keşke dememektir. Keşke dememeye planlanmış bir şekilde hayatı yaşamaktır. Projeleri ortak akla havale edip bütün muhtemel alternatifleri baştan düşünmektir. Bakınız insanlığın İftihar Tablosu'na (sas).

Vahy ile müeyyed olduğu halde, dini bizzat öğrettiği insanlarla oturuyor ve istişare ediyor. Hem de fâik olmasına rağmen, sıradan bir insan gibi onların sözünü dinliyor. Siz de öyle yapın. Ne kadar istişare eder, meseleyi ne kadar çok ortak akla havale ederseniz yanılma payınızı azaltırsınız. Yoksa yıkmadık gönül, harâp olmadık bina kalmaz ortada.”

 Bu sözlerden sonra durdu ve alabildiğine içli bir şekilde; "Perişânım bugün cânâ perişan olmayan bilmez” dedi ve ardından aynı içtenlikle: “Kulluk çok zor, çok. Kendimi boynumda pranga, ayağımda zincir var gibi hissediyorum.”

Yine durdu ve herkesi can evinden vuran şu sözlerle bitirdi bu faslı: “İhsan şuuru. O'nu görüyor olma mülahazası. Bu yapılamıyorsa la ekall -en azından- görülüyor olma mülahazasıyla vazife yapma ve hayatı yaşama.” Keşke!

 http://www.zaman.com.tr/yorum_dert-mi-dertlenmek-mi_2065794.html internet sitesinden sayfasından alınmıştır.