Cuma, 01 Haziran 2001 12:00
Fethullah Gülen
Ehadiyet; birlik, teklik
mânâsına gelen "ehad" kelimesinden türetilmiştir. "Bir" demek olan, ferd
ve vâhid mânâlarını da ihtiva eden ehad, mâadâyı nefyetmede emsali
kelimelerden daha mübalâğalı ve ikincisi olmayan bir rakamdır.
Bu
itibarla da vâhid kelimesinin isbatta kullanılmasına karşılık ehad lâfzı
hep nefiyde kullanılagelmiştir. Ehad, hiçbir şeyin ona, onun da hiçbir
şeye nisbeti söz konusu olmayan bir kelimedir ve Zât-ı Ehad u Samed'in
has sıfatıdır. Ehadiyet âlemi ise böyle bir sıfatın tecelli ve inkişaf
ufkudur.
Vâhidiyet sıfâtta iştiraki nefyetmesine mukabil, ehadiyet tam
tenzihe bakması itibarıyla Zât-ı Mutlaka ve Sırfe'ye -esmâ ve sıfât
mânâları meknî- nazırdır. Hulâsa ehadiyet, bütün kesretlerin kendisinde
fena bulup gittiği, bütün lâhutî hakaikin onda meknuz bulunduğu, umum
varlığı kamilen tutan, ezeliyet ve ebediyeti birden ifade eden bir
hakikat-i mukaddesenin unvanıdır.
Bazılarının zannettiği gibi, ehadiyet mülâhazası ile esmâ ve sıfât-ı
sübhaniyenin yok farz edilmesi veya -feteâlâllâhu ammâ yezunnûn-
bunların mütelâşi olup gitmesi söz konusu değildir. Söz konusu olan,
esmâ-i ilâhiye ve sıfât-ı sübhaniyenin müessiriyet, tecelli ve
inkişafları mahfuz, bir zât-ı mutlaka-i sırfe mülâhazasıdır.
Buna,
ulûhiyet dairesi muvacehesinde, her şeyin kendine bakan yönüyle fani ve
mâdum sayılmasına, rububiyet âlemi itibarıyla bütün varlığın O'nun
vücuduna bir ayna olmasına, vâhidiyet mertebesinde de esmâ ve sıfât-ı
ilâhiyenin bir güneş gibi her şeyi gölgede bırakmasına mukabil, ehadiyet
ufkunda Zât-ı Mutlaka'dan başka hiçbir şeyin mülâhazaya alınmaması da
diyebiliriz.
Diğer bir yaklaşımla, vâhidiyet tecellisi
itibarıyla, esmâ ve sıfâtın ziyası karşısında bütün varlık ve eşyanın,
tıpkı güneş karşısında kaybolan semavî cirmler gibi - "
حَقَائِقُ الأشْيَاءِ ثَابِتَةُ "
sözüyle anlatılan gerçek mahfuz ve melhuz- muzmahil olup gitmesine
mukabil, ehadiyet mülâhazasında, hakikat-ı nefsi'l-emriyelerine rağmen
esmâ ve sıfât dahi "min vechin" gaybet-i mukayyedeye girer ve bütün
idrak ve ihsas ufkunu, ehadiyet-i ilâhiye veya sübühât-ı vechin şuaâtı
tutuverir; tutuverir de Zât-ı Baht'a göre ağyar sayılan her şey bir
mânâda silinir gider.
Bu itibarla, ehadiyetten maksat -burada
kelâmcıların, sıfât-ı sübhaniyenin, Zât'ın aynı veya gayrı olmaları
mülâhazalarına girmeyi gereksiz görüyorum- Zât-ı Mutlaka ve Sırfe'dir.
Şöyle ki ehadiyet mülâhazasında, esmâ-i ilâhiye ve sıfât-ı rabbaniye
bizzat nazara alınmamakta, his, şuur, idrak ehadiyetin nâkâbil-i idrak
olması mülâhazasıyla hayret ve dehşet yaşamaktadır. Vâhidiyette ise
bütün merâyâ ve mecâlî, esmâ ve sıfâtın zuhur alanı hâline gelerek her
şeyi kaplamaları gibi bir durum söz konusudur.
Lâhut, rahamût,
hatta bir mânâda ceberût âlemleri, ehadiyet tecellilerinin -alâ
merâtibihim- mahall-i taayyünleridir ve bu âlem, aynı zamanda, münezzeh,
müberra, mukaddes lâhut âleminin de "bi gayri keyfin ve idrakin ve
darbin min misâlin" mahall-i tecelli ve inkişaf sahasıdır.
"Kenz-i
mahfî"nin "
لأَعْرَفَ " ufkunda celâlî ve
cemalî açılımı bu mebde-i taayyünle başlamıştır/başlamaktadır. Bu
itibarla da bu âlem, bütün izzet, azamet ve kahırların yanında, umum
lütufların, ihsanların, hususî iltifatların da mahall-i tevziidir. Ve
burası aynı zamanda, Hazreti Zât'ın kendi zâtına, kendi ef'aline, kendi
san'at ve âsârına muhabbetini ifade ettiği; edip onu ruhlarımıza
duyurduğu; vicdanlarımızı aşk u şevkle şahlandırdığı câmi bir ayine-i
"Samed" ve vâhidiyete de bir açılma merhalesidir.
Evet, ehadiyet
âlemi, vâhidiyet dairesi önünde hakaik-i ulûhiyet ve esrar-ı
sübhaniyenin sırlı bir ifadesi gibidir. O hakaik-i ulûhiyete dair
söylenebilecek sırları söyler; söyler de okuyabilen herkes onda esrar-ı
"Bismillahirrahmanirrahim" ve "Kul hüve'llâhu Ehad"ı okuyabilir.
Yani
Allah, ilâhiyetinde vâhid olduğu gibi rububiyetinde de birdir. Keza O,
sıfât-ı sübhaniyesinde tek ve yektâ bulunduğu gibi esmâ-i ilâhiyesinde
de Ferd ü Samed'dir.. evet Allah, zâtında vâhid, vücudunda vâhid,
rahmaniyetinde vâhid, rahimiyetinde vâhid, rezzakiyetinde vâhid,
hallâkiyetinde vâhid... bir Vâhid ü Ehad'dir.
Daire-i ulûhiyet,
bütün esmâ ve sıfât-ı sübhaniyeyi câmi -İsm-i Zât'ın umum esmâ-i hüsnayı
bittazammun ve bililtizam iktiza etmesi bunu göstermektedir- âlemler
üstü bir âlemdir ve tecelli sahası itibarıyla da rahamûttan melekûta ve
ondan da bittafsil zâhir-bâtın hemen her âlemin menba-i feyezanıdır.
Ehadiyet, bir âlem-i münkeşife ve müteayyine, vâhidiyet de ikinci bir
âlem-i tafsil ve taayyüniyedir. Bu açıdan ulûhiyette câmi ve şamil celâl
edâlı bir cemal, ehadiyette mütesavi bir tecelli-i celâl ve cemal,
vâhidiyette ise cemal inkişaflı bir celâlden söz edilebilir. Bu hususta
ehadiyete ait hususiyetleri vâhidiyette, vâhidiyete ait hususiyetleri de
ehadiyette görüp konuyu öyle yorumlayanlar da vardır.
Böyle bir
yaklaşım "Bismillahirrahmanirrahim"deki zât, sıfat ve ismin ifade
ettikleri mânâya da uygun düşmektedir.
Esmâ ve sıfâtın zuhur ve
hafâsı, tabir-i diğerle, münhasıran Hazreti Zât'ın nazara alınması ya da
esmâ ve sıfât mülâhazasına iktiran içinde düşünülmesi itibarıyla iki
ana merhalenin -bu mütalâa da yine zaman mülâhazasından tecerrüd
edememeye bağlı bize ait bir nakîsanın ifadesi- mevcudiyeti söz
konusudur:
İlk merhale, esmâ, sıfât ve daha değişik izafât ve
itibarların min vechin mülâhazaya alınmadığı ehadiyet meclâ ve aynasıdır
ve aynı zamanda zâhir ve bâtının da birleşik noktası sayılmaktadır. Bu
itibarla da ona umumiyetle "berzahiyyetü'l-kübrâ" denegelmiştir.
"Taayyün-ü evvel" bu merhalenin ayrı bir unvanı, hakikat-ı Ahmediye ise
-ehadiyet ve vâhidiyetteki farklı mütalâa türünden, "hakikat-ı Ahmediye"
ve "hakikat-ı Muhammediye"yi tercihte de benzer bir mülâhazadan söz
edilebilir- en yaygın ve en çok kullanılan isimdir.
İkinci
merhale, esmâ ve sıfâtın zuhur, tecelli ve inkişaf alanıdır ki, bu âlem
melekût ve mülk şeklindeki tafsilin de nokta-i evvelidir. Vâhidiyet ufku
da diyeceğimiz bu merhale, özünde melhuz ve mermuz bulunan kesretin,
tecelli-i esmâ ve sıfât karşısında mütelâşi olup gittiği dairedir.
"Ayn-ı sâniye" bu dairenin en mâruf unvanı, "menşe-i mâsivâ" tecelli
alanı itibarıyla en meşhur adı, "Hazretü'l-Cem" de hususiyetinin sıfatı
olarak anılagelmiştir.
Vâhid ve dolayısıyla da vâhidiyet, hâricen
ve zihnen terkip, taaddüt ve bunları gerektiren ya da bunların
gerektirdiği cismaniyet, tahayyüz gibi durumlardan, müşareket, mümaselet
gibi şaibelerden münezzehiyetini ve sıfatı bulunduğu Hazreti Mevsuf'un
bütün vücuhuyla vâhidiyetini; kesret-suret, cevher-araz gibi şeylerden
müberra olduğunu gösteren bir vasıftır.
Bu, bütün güzelliklerin -celâlî
bile olsa- lütufların, ihsanların, mükafatların inkişaf ve zuhurlarının
da kaynağıdır. Aynı zamanda bu mukaddes ve müteal merci-i mübarek,
-idrak ve ihata edilebilirlik mülâhazası açık- pek çok hakikî ve izafî
güzelliklerin de menbaı sayılmıştır.
İsterseniz siz buna, celâlin,
mertebe-i kemaldeki zuhurunun, cemal şeklinde tecellisi de
diyebilirsiniz.. aslında, bütün cemal ve kemaller, bütün celâl ve
azametler O'nun cilve-i cemal ve celâlinin bir gölgesi, hatta gölgesinin
gölgesi mesabesindedir.
Ehadiyette, ulûhiyet ve rahmaniyete
bakan -bu bir itibara göre böyledir, bu mülâhaza-i vâhidiyet için
düşünen mutemet insanların sayısı da az değildir- bir ihata edilmezlik,
bir nâkâbil-i idrak olma keyfiyeti söz konusudur.
Evet insan, her zaman
ehadiyetle müfad celâlî tecelliyi kavrayamayabilir; zira onda, ulûhiyet
ve rahmaniyet tecelli dalga boyunda bir külliyet, bir umumiyet ve
dolayısıyla da göz kamaştıran ve görmeye mani azamet ve izzetin
kuşatıcılığı bahis mevzuudur. İşte bu hâliyle de o muhittir.. ve
dolayısıyla da ihata edilmesi imkânsızdır. Bu durumda da vicdanlar bir
tenezzül ve daha farklı bir inkişafa ihtiyaç duymaktadırlar.
Kur'ân-ı
Kerim'in bazı yerlerde ortaya koyduğu böyle bir tavr-ı tenezzülün,
vicdanların ihtiyacını karşılamak üzere bu kabil bir inkişafa baktığı
söylenebilir:
Kur'ân, çok defa, kâinat ve hâdiseleri nazara verdiği aynı
anda, görülüp hissedilebilen, okunup anlaşılacak olan cüz'iyyât
dairesindeki bir şefkat, bir merhamet, bir nizam ve bir âhengi
hatırlatarak, ihata edilmezler üzerine kavranılabilirlik merceğini koyup
her şeyi doğru okumamızı sağlar ve bizi muhit olanın ihata edilmezliği
karşısında hayrette bırakmaz.
Ulûhiyette bir celâl-i kâhir ve bu
celâlin zirvesinde de bir cemal-i bâhir nümâyandır. Zira ulûhiyet
dairesi, bütün evsaf-ı kemaliye ve esmâ-i sübhaniyenin biricik
merciidir. Bu itibarla da onda hem bir azamet ve celâl-i daim, hem de
bir lütuf ve cemal-i lâyezâlînin mevcudiyetinden söz edilebilir ki,
bütün tecelliler, bütün cilveler hep o hususî menbadan nebean
etmektedir: Evet taayyün mertebesindeki bir nebean, inkişaf
çerçevesindeki bir feyezan, tafsil dairesindeki bir tecelli gibi her şey
ulûhiyet arşından kaynayıp gelmektedir.
İzzet, azamet ve
fevkalâde ululuk zuhuru sayılan celâlî tecelli, "hüviyet-i mutlaka"
unvanıyla da yâd edilmektedir. Zat-ı Ulûhiyet'in hassa-i lâzimesi kabul
edilen böyle bir azamet ve ululuğu hatırlatma sadedinde, ism-i Zât olan
"Allah" kelime-i mübarekesine hep "lâfza-i celâl" ve Hazreti Zât-ı
Ulûhiyete de "Zülcelâl" denegelmiştir.
Farklı bir yaklaşımla, Cenâb-ı
Hakk'ın herkese ve her şeye, o şeyin istidat ve kabiliyetleri ölçüsünde,
aynı zamanda seviye ve ihtiyaçları nisbetinde lütuf, ihsan ve ikramla
taltifine cemalî tecelli dendiği gibi, O'nun esmâ ve sıfatlarının aşkın
ve ihata edilmez şekilde gâlibane, kâhirane, hâkimane zuhurlarına da
celâlî tecelli denmiştir
Hazreti Zât-ı Mutlak -ki buna "vahdet-i
mutlaka-i sırfe" de diyorlar- ehadiyet dairesinin cilveleri sayılan
celâl öncelikli tecellilerin de kaynağıdır. Bu dairede, bütün esmâ,
sıfât, niseb ve itibarlar, Zât hesabına min vechin tebeî olarak mütalâa
edilirler.
Böyle bir mütalâa ile hak mefhumu o muhit hususiyetiyle bütün
mülâhaza ufuklarını tutar, derken umum duyabilenlere tevhid-i Hak ayân
olur; olur da böyle bir nokta karşısında insan kendini, idrak ve
ihsaslarını aşkın kâhir bir tecelli hayreti içinde bulur.. ve -Allahu
a'lem- işte bu tecelli celâl esintili bir tecellidir.
Buna karşılık,
Hazreti "Rahmanurrahim"in, duyulup, anlaşılıp kavranabilen lütuf, ihsan,
inayet ve riayet şeklindeki teveccüh ve iltifatlarına gelince bunlar,
cemal televvünlü tecellilerdir. Arz u semanın, şuur, his, idrak ve irade
sahibi varlıkları, bu celâlî tecelliler karşısında hayret, dehşet ve
kalaklarını "
اَللهُ أَكْبَرُ كَبِيراً وَسُبْحَانَ اللهِ بُكْرَةً وَأَصِيلاً " -kendimize kıyas ederek söylüyorum- kelimeleriyle seslendirirler.
Cemalî meltemler muvacehesindeki behcet ve sürurlarını da "
والْحَمْدُ للهِ كَثِيراً "
inşirah bahş sözleriyle dile getirirler. Bunlardan birincisinde,
hissedip fakat kavrayamama, duyup fakat ihata edememe, dolayısıyla da
sürekli dehşet yaşamaya karşılık, ikincisinde duyma, anlama, zevk etme
ve değişik değerlendirmelerin yanında bu ihsas ve imtisasları, diğer
daireye ait esrarı yorumlamada da bir kıstas olarak kullanabilme söz
konusudur.
Muhakkikîne göre celâl; Cenâb-ı Hakk'ın, kâhir, gâlib
ve muhit bir izzet ve azamet sıfatı olması itibarıyla -ehadiyet ve
vâhidiyet konularındaki farklı mütalâa mahfuz- bir ehadiyet tecellisi
gibi görülmektedir. Vâhidiyet ise, Zât-ı Ulûhiyet'in, esmâ ve sıfât
tecellilerinin bir unvanı olduğu gibi, aynı zamanda bunların bir
mahall-i tezahürü mesabesindedir.
Celâl, kalblerde mehafet,
mehabet, tazim, mezahir ve merâyâsındaki âsârıyla da hayret ve dehşet
uyarır. Bununla beraber bu tecelli ve tezahür, netice ve akıbetleri
itibarıyla, fevkalâde yumuşak, sıcak, inşirah verici ayrı bir derinliği
de haizdir.
Görüp hissedebilenlerce bazen ehadiyette vâhidiyete ait âsâr
müşahede edildiği gibi, celâl ufkunda da çok defa -biraz da müşahidin
durum ve seviyesine göre- cemal meltemleri duyulup yaşanır. Bunu;
"Celâlin zirvesi cemal, cemalin kemali de min vechin celâldir." şeklinde
de ifade edebiliriz.
Aslında biz "cemalullah" dediğimizde, hep
sıfât-ı ulyâ ve esmâ-i hüsnanın merâyâ, mecâlî ve mezahirdeki
durumlarını düşünürüz. Zira, Zât, şuûn ve sıfât dairesinde bir mütalâada
bulunmaya hem gücümüz yetmez hem de bir memnuiyet söz konusudur.
Biz,
âsâra bakar, ef'âli değerlendirir; esmâyı mütalâaya alır, sıfât-ı
sübhaniye mülâhazalarına dalarız. Tabir-i diğerle biz, maverâ-i tabiata
ait esrar, cemal, âhenk ve mânâları, tabiat meşherinde, varlık
kitabında, kâinat kamusunda mütalâa etmeye çalışır ve satır aralarında
ruhlarımıza duyurulmak istenen mesajlarla -tabiî onları iyi anlayıp, iyi
değerlendirmek şartıyla- iktifa ederiz.
Eşya ve hâdiseler iyi okunup
yerinde yorumlandığı takdirde, kimbilir belki de bazılarımızın çok önem
atfettiği bir kısım bilgi nazariyeleriyle uğraşmaya da hiç gerek kalmaz.
Varlığın zâhir ve bâtınındaki bütün güzellikler, kemaller,
behcetler, cazibeler, ihtişamlar, âhenkler, Hakk'ın cilve-i cemalinin
çok perdelerden geçmiş gölgesinin gölgesidir.
Biz, hemen her zaman
çevremizde; varlığın çehresinde, insanların simalarında, mahiyet-i
insaniyenin derinliklerinde, canlı-cansız hemen her şey arasındaki
yardımlaşma ve dayanışmada, hatta muânaka ve muâşakalarda; dahası yüksek
seciyelerde, üstün karakterlerde, ahlâkî tavırlarda, iyilik
duygularında, fazilet hissi ve îsar mülâhazalarında, bütün varlık
arasındaki aşk u şevklerde, cazibe ve incizablarda göz kamaştıran bir
âhenk ve güzellik, bir mükemmeliyet ve fevkalâdelik müşahede eder, âdeta
kendimizden geçeriz;
geçer de bunların kaynaklarına ulaşma gayretiyle
şahlanır ve inanç ufkumuzun yol verdiği, kalbî ve ruhî hayatımızın da
müsaade ettiği ölçüde hep o kutsî menbaa doğru yürürüz -seyr u süluk-i
ruhani bu istikametteki yürüyüşlerden sadece biridir- yürür ve
istidatlarımızın el verdiği nisbette, her şeyin gidip rahmaniyet,
rahimiyet, rezzakiyet, hallâkiyet ve bunların yanında lütuf, ihsan ve
kerem.. gibi sıfatlara dayandığını anlar, bu mübarek sıfatların saha-i
inkişafı sayılan isimlerde evsaf-ı sübhaniyedeki "kenz-i mahfî"nin
aksettiği merâyâ ve mecâlîyi temâşâ etme imkânını yakalar ve kendimizi
sonsuz, sınırsız, serhaddi olmayan iç içe bir güzellikler meşherinin
ortasında buluruz.
Böyle bakanlar için, ehadiyetin tezahürleri
vâhidiyetin tecellileri şeklini alır. Celâl ayn-ı cemal olur. Evet ism-i
Rab, mebde'den müntehaya her şeyin var edilip kemale
yönlendirilmesinde, çamurdan balçıktan en mükemmel âyine-i câmia ve
mazhar-ı tam varlıklar inşa etmede hep cemalle tüllendiği gibi, ism-i
Kahhar suver ve rüsumu mahvederek; ism-i Cebbar, nazarlarımızda fizikî
güçlerin mevhum kuvvetlerini dağıtarak bize sürekli celâl ufkunda
cemalin bağ ve bahçelerinden demet demet güller ve salkım salkım
meyveler sunarlar.
Ta taayyün-ü evvelden başlayıp sıfât ve esmâ yoluyla
âsâra akseden bu güzellikler ve mükemmellikler, erbab-ı basiret için her
zaman mütalâa edilebilen bir kitap, temâşâsına doyulmayan bir meşher,
içine girip gezen insanların görme arzularını gıcıklayan bir saray gibi
görülüp değerlendirilmiş ve onlarda yürüyüp saray sahibine ulaşma
arzularını coşturmuştur.
Bu sayede dünyadaki tabiî geliş-gidişler anlam
kazanmış; gelişler, vazife ve sorumluluk altına girme şeklinde
yorumlanmış ve ömür boyu hep O'na doğru yürünmüş, gidişler de bir
terhis, bir vuslat açılımı ve bir şeb-i arus telâkki edilmiştir.
İşte
bu anlayıştaki bir hakikat eri, dünyada olsa da hep O'nunla beraberdir.
Her hamle ve her hareketi O'na yürüme istikametindedir. Ömür boyu hep
kesret içindedir ama, hedefi vahdettir: Öyle ki sırtında taşıdığı ağır
cismaniyet yüküne rağmen, kalbî ve ruhî hayat ufuklarında sürekli O'na
doğru kanat çırpmaktadır..
Evet o nerede bulunursa bulunsun
oturur-kalkar "Allahu Ehad, Allahu Samed" der; kalbini sağlamca O'na
bağlar, ihtiyaçlarını sadece O'na açar. Ehadiyet'in esrarını vâhidiyetin
envarıyla çözer. Celâlî tecellilerin sert gibi görünen esintileri
karşısında cemalî yorumların meltemleriyle serinler. Hayretlerini tekbir
ve tesbihlerle, mazhariyetlerini de hamd ü senalarla seslendirir.. ve
Hazreti Ehad ü Samed'i bilmeme cehaletinden uzak durmaya çalışır;
çalışır ve dilinde:
"Âlem-i kesretten ey sâlik firar eyle yürü;
Ferd ü Ehad bârgâhında karar eyle yürü;
Rûy-i vahdet görmek istersen bu kesretten eğer,
Saf kıl mir'ât-ı kalbin, tâbdâr eyle yürü.
Kimi Kâbe, kimi Arş'ı etmede dâim tavaf
Sen harîm-i kurb Hakk'ı ihtiyar eyle yürü."
(İsmail Hakkı)
sözleri
muhtemel haybetlerini "ticaret-i lentebûr"a, gaybetlerini de huzur-u
dâimîye çevirir, ehadiyet ve vâhidiyet semalarına doğru sürekli pervaz
eder durur.
Sızıntı, Haziran 2001, Cilt 23, Sayı 269