Popüler Yayınlar

SIZINTI DERGİSİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
SIZINTI DERGİSİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Mayıs 2013 Pazartesi

Şerafettin Ağabey'in Ardından

Şerafettin Ağabey'in Ardından

Dile kolay; kendisini tanıyalı 33 sene olmuş. Sızıntı’nın ilk sayısıyla alâkalı toplantılarda İzmir dışında olduğum için bulunamamıştım.

Derginin ikinci sayısı için toplantı yapılacaktı; bu toplantıya elinin kalem tutması muhtemel herkes (öğretmen, asistan, memur…) çağrılmıştı.

Derginin hedeflediği formatta yazı kaleme almak zor bir uğraştı.

Fakat yazı yazmanın dışında bir sürecin daha bulunduğunu ve bunun yazı yazmaktan da meşakkatli olduğunu işin içine girince gördük.

Şimdi daha iyi anlıyorum ki, Allah her işe, uygun fıtratta birisini istihdam ediyor.

Hocaefendi de Şerafettin Ağabey’in hâl ve hareketlerinden mizacını okuduğundan, sebepler plânında bu istihdamı tamamlamıştı.

O, vakarı ve sabırlı hâli ile hemen dikkati çekiyordu. Onun dergideki vazifesi âdeta baştan belirlenmişti.


Bizler yazı yazma ve tashih dışındaki işlere (uzun takip gerektiren kapak resimleri, kâğıt tedariki, dizgi, mizanpaj, baskı ve abone) çok fazla yanaşmazken, o bütün bu süreçlerde öne çıktı.

Hocaefendi de ondaki sabrı ve iş takibindeki mahareti gördüğü için işleri onun idaresine bıraktı.

Doktor Kudret Ağabey, bilhassa resim ve sayfa düzeni gibi hususlarda estetik zevkiyle Şerafettin Ağabey’e yardımcı oluyordu.

Başyazılar istenmeye gidildiğinde, yazı özetlerini sunmada ve seçilen yazıları yerleştirmede Şerafettin Ağabey’in fıtrî edebinin getirdiği az geride durmayı, Kudret Ağabey atılganlığı ile telâfi ediyordu.

Hocaefendi, özetlerde yazılanlar dışında bir bilgiye ihtiyaç duyduğunda da bizler söz alıyorduk.

Bir apartmanın fazla yağmur yağdığında sel basan bodrum katında tek daktiloyla başlayan dergi çıkarma faaliyeti, tamamen Allah’ın lütfuyla bugün yüzlerce kitap neşreden yayınevlerini ve binlerce kitap basan matbaa tesislerini barındıran bir müesseseye dönüşmüşse, bunda da sebepler dairesinde bazı insanlara rol verilmişse, bunların başında Şerafettin Ağabey gelir dersem mübalâğa etmiş olmam.

Enflasyonun çok yüksek olduğu o dönemlerde, zam yapmamak ve dergi maliyetini düşürmek için Hocamız’ın: “Bir yıllık kâğıdı toptan alın…” tavsiyesi, bir müddet sonra bu kâğıdı defter basarak değerlendirmeyi getirdi.

Arkadan takvim ve ajanda basma sürecine girildi. Hem defterlerde hem de takvimlerde asıl gâyemiz ticaret değil, irşad ve tebliğe müteallik mesajımızı uygun bir üslûp ve teknikle sunmaktı.

Şerafettin Ağabey, bütün bu süreçlerde Hocamız ile yazı heyetlerimiz arasında çok önemli vazifeler gördü.

Yazı heyetlerindeki benim gibi aceleci ve çabuk parlayan kişiler yanında, oldukça değişik fıtratlı birçok arkadaşı -birkaç istisna dışında- bir arada tutması, başlı başına bir idarî başarı sayılabilir.

Dergi ve kitaplar çoğalınca, fuarcılık bölümü tesis edildi. Şerafettin Ağabey bu konuda da çok gayret sarf etti.

Türkiye’nin çeşitli şehirlerinde gezici fuarlar düzenlenmesi için, bu birimdeki arkadaşları teşvik etti.

Bu fuarlarda eserlerimizi gören farklı dünyaların insanlarından alınan müspet intibaları sık sık Hocaefendi’ye aktarıyor, Hocamız’ın sevindiğini görünce de gayretlerini daha da artırıyordu.

Herkesin tahmininin aksine, dergi için hiç yazı yazmadı. Aslında derin bir kalb ve ruh dünyasına sahip olduğu hem gözyaşlarından, hem de yazı tashihlerindeki isabetli tespitlerinden belliydi.

Fakat ne hikmetse, kendini yazı yazma dışındaki yorucu ve çileli süreçlere vakfetti.

Belki de öyle olması gerekiyordu; çünkü yazı yazma işine girseydi, himmeti bölünecek ve diğer işleri gerektiği şekilde yürütemeyecekti.

En çetin süreçler, abone bulmada ve derginin abonelere ulaştırılmasında yaşanıyordu. Bizlerin, çok azına bile maruz kalınca tahammül edemediğimiz tenkitlere o âdeta göğsünü siper ediyordu.

Aksamalarla ilgili tenkitlere, bazı okuyuculardan gelen hakarete varan ağır ithamlara sabırla cevap veriyor; yaşanan problemlere çözümler arıyor; bu arada yaşanan olumsuzluklardan, çalışanların etkilenmemesi için onları dâima teşvik ediyordu.

Fakat bütün bunlarda yaşanan olumsuzlukları hep içine atması onu oldukça yoruyordu. İçe dönük fıtratı, her şeyi içine atarak sinesinde eritme gayreti kanaatimce bedenini oldukça yıpratıyordu.

Tanıdığımdan beri hep birkaç hastalığı vardı; onu hiçbir zaman tam sağlıklı görmedim desem, mübalâğa olmaz:

Böbrek taşlarının henüz dışarıdan kırılmadığı dönemde, ağır bir böbrek ameliyatı geçirdi; midesinden ve bağırsaklarından dâima rahatsızdı; üç-dört defa fıtık, bir defa da safra kesesi ameliyatı oldu;

ağır bir hepatit geçirdi, kulak rahatsızlığına maruz kaldı, şeker hastası oldu, lösemi tedavisi devam ederken, en son böbrekleri harap oldu.

Hastalıklarıyla alâkalı konularda herhalde moral verici konuştuğumdan olsa gerek, benimle sohbeti sever ve istişare ederdi.

İnsan olmamızın gereği, bazen arkadaşlar arasında üzücü hâdiseler yaşanabiliyordu.

Böyle zamanlarda, onu rahatlatma adına; “Ağabey, biraz sert çık, içine atma…” dediğimde, kendi sıkıntısını unutur, beni sakinleştirmeye çalışırdı.

Ancak onun sıkıntıları içine atıp ortamı yumuşatma gayreti, bedeninde ciddi tahribatlar yapıyordu. Tam bir sabır kahramanıydı.

Derginin daha kaliteli ve cazip olması adına, hiçbir fedakârlıktan kaçınmıyor; her hususu Hocamız’a soruyor ve o istikamette çalışmalar yapıyordu; fakat buna rağmen bazı tenkitlerden kurtulamıyordu.

Dergide yapılacak her yenilik, Hocamız’a sorulduktan sonra hayata geçiriliyordu; buna rağmen o, muhtemel bir tenkitle Hocamız yıpranabilir düşüncesiyle, işlerin sorularak yapıldığını söylemiyor, her türlü tenkidi üzerine alıyordu.

“Ağabey, arkadaşlar Hocamız’a saygılıdır, onun söylediklerini kabul ederler, sen niye hep üzerine alıyorsun, ‘Hocam böyle söyledi.’ de rahatla, kendini yıpratıyorsun.” dediğimde, “Olsun, boş ver!” diyordu.

Sonunda ben dayanamayıp arkadaşlara bu hususun Hocamız’a sorulduğunu belirtiyor; “Şerafettin Ağabey sorarken ben de yanındaydım.” diyerek durumu izah ediyordum. Fakat Şerafettin Ağabey yıprandığı ile kalıyordu.

Onun hiç mi hatalı, kusurlu bir tarafı yoktu? Hangimizin yok ki! Hepimiz insanız ve hepimizin birçok kusuru var…

 Ancak onun benden çok çok daha iyi ve sabırlı olduğunu, Sızıntı için hiçbir fedakârlıktan kaçınmadığını söyleyebilirim.

Yazı heyetindeki bütün arkadaşlar kendisine haklarını helâl ettiler. Hepimiz, hakkında hüsn ü şehadette bulunuyoruz ki o, oldukça farklı fıtrat ve kabiliyetteki insanları kavga ettirmeden idare etmesini bilmiştir.

Belki de Muhterem Hocaefendi’nin elinin bereketiyle kurulduğu için, derginin yazı heyeti hiç arızasız bugünlere gelmiştir; ancak Şerafettin Ağabey’in bir vesile olarak bundaki fedakârlık ve gayretlerini unutmak vefasızlık olur. Onu en son, vefatından bir ay kadar önce, Ankara’daki tedavisi sırasında gördüm.

Yurtdışında olduğumdan ve ilân edilmiş programlarım iptal edilemediğinden cenazesinde bulunamadım.

Bu da içime bir dert oldu, kaderin önüne geçilemiyor. Benim ondan bir hak talebim olamaz, inşallah bizlere hakkını helâl etmiştir.

O, Hocamız’ın dediği gibi: “Şerafeddin’di ve Kocaman’dı.”

5 Nisan 2013 Cuma

NOKTANIN UFKUNDA DÜŞÜNCELER


Tedrîcîlik, ilk hareket fikri ve küçüklükte büyüklük sırrını ihtiva eden nokta, çeşitli bakış açılarından ele alınırsa, çok esrar ve muammanın çözülüp açılmasında yardımcı olacaktır.


İçimde bir nokta
Dönüyor aleve.
İçimde bir nokta

Beynimde bir güve..

Kâinatta oluş ve gelişme, sebep ve netice münasebeti ibret nazarlarımıza serilen ince bir sır... Tıpkı, binlerce ders alacağımız şeylerin teshir edilmesi gibi.. Herhangi bir yumurtayı, çekirdeği, nutfeyi, hava molekülünü, atom parçacığını düşündünüz mü? Noktadan pek farkı olmayan küçüklüktedirler, ama pek büyük mânâları vardır.

Nokta, hendesenin dar kalıplarına girmez. Onda, buut, ölçü göremezsiniz. Ama noktasız bir hendese düşünmemiz mümkün değildir. Kâinatta her maddî varlığın ölçüsü, takdir edilecek bir noktaya göre kıyaslanır. Noktasız sayı, şekil, ifade, oluş ve bitiş göremezsiniz. Noktanın buutsuz şeklinde üç büyük sır gizli. Sırların açılması, anlaşılmasına vesile olur. Tedrîcîlik, ilk hareket fikri ve küçüklükte büyüklük sırrı... Evet, noktanın küçüklüğünde tevazu görünür, tevâzuda ise idrak ve büyüklük.

Nokta, cümlenin sonundaki netice değildir. Mânâ âleminden, varlık âlemine geçisin başıdır. Kararların tatbikatına başlangıçtır. Hem her şey başlangıçta bir noktadır. Ağaç, çekirdek, insan bir damla, kainat büyük patlama öncesi bir nokta.. Fiiller de fikir cephesinde bir nokta.

İnsanın da kâinatta nokta hükmünde bir varlığı mevcut. İnsansız her şey manâsız, her şey abes. Her şey bir hiç veya hiçliğe gidiş. Semeresiz bir ağaç gibi. İnsan, kâinatın yaratılmasına sebep ve netice, çekirdek ve meyve... İnsan nokta gibi küçük ama pek büyük bir mânâ... Yaratılmışların ona doğru tevcih edilmesi gayesine işaret, insan o noktada âlemin mümessili kâinat ağacının gayesi ve meyvesi...

Fikirler de evvela bir nokta ve çekirdektir. Ruh, tecrübe, hareket ve hayatın şartları; bu çekirdeği olgunlaştırır, geliştirir ve maddî âlemdeki fiiller, filiz verir.

İyilik bir nokta, göle düşen bir damladır. Damlanın meydana getirdiği dalgacıklar, gölün genişliği ölçüsünde büyüme, gelişme kabiliyetindedir. Günah, bir nokta bir kanser hücresidir. Tövbe ile yok edilmezse, kalbi siyahlandıra siyahlandıra imanı yutuverir. Bu şuur çerçevesinde anlarsın ki, bir lokmada, bir bakmada, bir busede, bir noktada batmak nasıl olur.

İnsanda bir nokta olan ene (benlik), istikametini düşünce ufkunda gelişmediğinde firavun olur. Eğer küçüklüğünü bilirse tevazudaki büyüklük görünür. Kastedilen mânâ da anlaşılır.

Kâinat iç içe dairelerle dolu, noktadan kâinat kutrunda dairelere kadar namütenâhi daireler mevcut. Her genişleyen daire, kainâtta işleyen tedrîcilik kaidesine işaret.. Merkezde ve ilk harekette küçücük nokta yer almış. İnsanlığın, bu ölçü ile ulaşamayacağı genişlik, aşamayacağı mânia yoktur. Devamlı ve istikametli sızıntı da, mermer de olsa yol bulacaktır.


http://www.sizinti.com.tr/konular/ayrinti/noktanin-ufkunda-dusunceler.html

MUVAZENE


Güneşin gurub ettiği bir vakitte uyuyup da, henüz kavuşan ışıklarıyla gözlerini açan kimse afallayarak; vaktin sabah mı ? Akşam mı olduğunu düşünürken, biraz gözlerini oğuşturunca kafasının ağrıdığının farkına varır.

İnsan acizliğini idrak edemediği nisbette hayatında karşılaştığı hadsiz muammalara omuz silkmek zorunda kalır. Düşünen insanın; neden, niçin ve nasıl soruları arasıda kendisini sıyırabilen, kalbini itminana kavuşturma cehdini gösteren insanın hali böyle değildir.

Çünkü o, başına gelen anlaşılmaz sıkıntılar, hadiseler karşısında omuz silkip geçemez, esrarlı perdeleri yırtıp arkadaki hakikatleri görmeden rahat edemez, ruhu huzura kavuşamaz. Onun bu tedirginliği, bulma merakı, mana âlemine dalıp esbab arkasındaki gizli kudreti araştırması hayvandan farkına ait âmillerdir.

Beşer, muvazene dendiği zaman eşit büyüklükte eşya veya kütleler aklına gelir. Fakat bu ağır ve cesim kütlelerde muvazene nasıl sağlanmıştır. Ayrıca, ha inat kadar muazzam bir insan vücudunda muvazene nasıl sağlanmıştır?

Düşünemeyeceğimiz kadar büyük bir cisim yine düşünemeyeceğimiz kadar küçük bir zerre tarafından zîr-ü zeber olabilir.

Diyelim ki çok muazzam, çok hassas bir terazi olsun. Biz bu terazinin iki ayrı kefesine iki aynı güneş koysak veya eşit büyüklükte iki dünya koysak veya aynı ağırlıkta iki yumurta koysak sarf olunacak ayni kuvvet ile o hassas azim terazinin bir gözü göğe, biri zemine inebilir.

Küreler arasındaki bu muazzam dengeyi düşünürken, milyonlarca zerre taşıyan harika insanın gözle görünmez bir mikrop karşısında dengesini kaybedip hasta olması, onun ne kadar hassas olduğunu bize gösterir.

Bu muazzam fabrika her yönüyle tam kapasite ile çalışmakta, böbrekler her beş dakikada vücuttaki bütün kanı temizlemekte; karaciğer dörtyüze yakın görevini eksiksiz yapmakta; çizgili kastan teşekkül etmiş olan kalp, düz kasın çalışma programını uygulamakta; küçük dil trafik kanunlarını mükemmel tatbik etmekte; sindirim esnasında mukus hemen mide duvarlarını kaplayıp tuz ruhunun (Hidroklorik asit) mideyi delerek vazifeden kaçmasını engellemektedir.

Milyonlarca yumurta yumurtlayan balıklara kendi cinsini yeme özelliği verilip kürre-i arzın dengesi sağlanırken, insana da muazzam vücut küresini kullanma programı gönderilmiştir. Basit bir otomobili yapan, planını programını önceden çizen onu en ince teferruatına kadar düşünüp teşekkül ettiren kişi, elbette onun nasıl kullanılacağını da çok iyi bilir.

Ne ile çalıştırılıp, nasıl hareket ettirileceğini, nasıl kullanılırsa arıza ortaya çıkacağını, çıkan arızanın nasıl giderileceğini, elbette ki onu en küçük vidasına, somununa kadar düşünen zat veya sırlarını öğrettiği bir başkası bilir.

Uyuma vakitlerini dahi tanzim edemeyen beşer; kendisini seyyareler arasındaki muazzam ilahi kanunun farkına varıp-uygulayıcısı değil de mucidi ve yaratıcısı sanırsa; kendi mühendisini kendi yaradanını tanımaz ve onun gönderdiği mesajlara kulak vermezse tabii ki hor ve hakir bir sudan dünyaya geldiğini sanacaktır.

Fakat hak ve hakikate kulak veren, gece ve gündüzünü ayarlayıp, adımlarının artık daha sağlam olduğunu görecek ve cismini ruhuyla bütünleştirip aklını kalbiyle izdivaç ettirerek hayat dersini dinleyecek ve ruhunun başka âlemlerden getirdiği kadehlerdeki nağmelerin hazzını, sermest olup huzurla yudum yudum içecektir.

 http://www.sizinti.com.tr/konular/ayrinti/muvazene.html

31 Mart 2013 Pazar

SEKÜLER DÜŞÜNCENİN ÇIKMAZLARI





Modern düşünce (1) kendinden öncesine atf-ı nazar etmeyerek, tek doğru bilginin rasyonalizm ve pozitivizm odaklı kendi bilgisi olduğunu iddia eder. Buna göre, fizik ve metafizik birbirinden ayrılmalıdır; insanın ölçebileceği ve üzerinde düşünebileceği alan sadece fiziktir.

Metafizik kiliseye bırakılmıştır. (Burada istidrâdî olarak o zamanki kilisenin, akla şeytan oyuncağı olarak baktığını ve hakikati aramanın, kilisenin hakikatin kendisi olduğu düşüncesine ters düştüğü fikrini belirtmekte fayda vardır.)

Mekanik kâinat görüşüne göre, kâinattaki hâdiseler sebep-netice münasebeti içinde cereyan ettiğinden anlaşılabilir ve böylece fizikî varlığın işleyiş bilgisineulaşılmış olur.

Bacon’un ‘bilimsel yöntemi’ne göre, hakikate ulaşmak ancak deneyle mümkündür; bunun hâricinde  bir yol insanoğlunu hakikate götürmez. Bu düşünce sistemine göre bilgiye giden mutlaklaştırılmış tek bir yol vardır: aklı kullanıp deney ve gözlem yaparak fizikî dünyada sebep-netice münasebetlerini bulmak.

Modernizmin temeli olan yukarıdaki düşünce, varlığın metafizik boyutunu bir kenara bırakmış ve tabiatı tahrip etmenin meşrulaşmasına kapı aralamıştır. Bu yolda insana fayda sağlayan her şey aşırı yüceltilmiş ve mubah sayılmıştır.

Aklın iki işleyişi

Bilime göre her şey bir sebebe bağlıdır. Bu sebep veya sebepler zinciri anlaşılmadan varlığın bilgisine ulaşılamaz. Varlığın metafizikî boyutunu kabul etmeyen modern bilim, varlıkta hikmet aramaz, sadece fayda eksenli sebep ve neticeyi arar. Modern düşünceye göre her fert kendi nefsine mâliktir ve hayatına aklıyla kendince bir mânâ yükler.

Oysa hakikatte akıl iki şekilde işler. Akıl, nefsin bir oyuncağı veya kalbin bir fakültesidir. Dolayısıyla ya nefsiyle düşünen veya kalbiyle akleden insan vardır. Birinci durumda, herkesin kendi heva ve hevesine göre akletmesi sebebiyle, içtimaî hayatta bir kaos ortamının oluşacağı muhakkaktır. Fakat modern felsefe yanlış bakış açısı ile bu fikri bütün âlem için geneller ve kâinatı bir kaos ortamı olarak tasavvur eder. Bu kaos ortamında ise, mücadele vardır ve kuvvetli olan ayakta kalır.

Bu yüzden, Frederic Nietzsche ‘iyi’nin gücü elde etmek olduğunu iddia etmiş ve halkı soylular (kuvvetliler) ve sıradan insanlar olmak üzere ikiye ayırmıştı. Bu anlayışa göre maddî olarak aciz olanlar kendilerini tatmin etmek için, maddî gerçeklerden sıyrılıp kendilerine başka istinad noktası ararlar. Dolayısıyla mânevî arayış, fizikî dünyaya karşı kuvvet yetirememe hâlinden (acziyetten) kaynaklanır. Hakikatte ise, acziyet dini tanımamanın tetiklediği bir durum mudur, yoksa mânevî arayış veya dine yönelmenin bir sebebi midir?

İnsanın acziyeti

Hayat sahiplerinin en mükemmeli olan insan kendine mâlik değildir aslında. Bir örnekle açıklayacak olursak, bir miktar para askerin kendisine aitse, onda her türlü tasarruf hakkına sahiptir. Fakat devlet tarafından kullanılmak üzere ona verilmişse, asker onu ancak belli bir daire içinde kullanabilir.

Yani o paranın mutlak mâliki değildir. Aynen bunun gibi insan da kendine, bedenine mutlak mâlik değildir. Zîrâ bedenini her zaman istediği gibi kullanamaz. Bazen hasta olur, kolunu kaldırmak ister; ama kaldıramaz. Hattâ ölmek istemediği hâlde ölmesi bile, onun bedenine mutlak mâlik olmadığını gösterir.

İnsan, iptal-i akıl ve hisse uğramamışsa başkalarının elemleri ile müteellim olduğundan dünya kendisine umûmî bir matemhane gibi gözükür. Ayrıca, her nefse bir mâlikiyet veren modern insanın gözünde de âlem vahşetin hâkim olduğu bir yerdir. Zîrâ, Sartre’ın da dediği gibi, “İnsanoğlu ne yapacağını bilmez hâlde dünyaya bırakılmış, kendi başına kalmıştır.”

Bu bakışa göre, her yerde zâlimlerin velveleleri, mazlumların vaveylaları duyulmaktadır. Dinden kat-ı nazar eden modern görüşün bu çarpıklığı insanın kalbine, ruhuna elemler yüklemiş, ona acziyet hediye etmiştir. Acziyetten kasıt, insanın fizikî dünyada öğrendiklerine karşılık enfüste bir istinad noktası bulamaması ve ruhen aciz duruma düşmesi hâlidir.

‘Âlemde daima mücadele hâkimdir.’ tasavvuru da tamamen yanlış bir bakış açısına dayanır. “Güneş ve kamerin nebatat ve hayvanatın imdadına; hayvanatın (ve bitkilerin), insanların imdadına yetiştirilmeleri; gıda maddelerinin, meyvelerin; besin zerrelerinin beden hücrelerinin beslenmesine vesile olmaları”(2) âlemdeki yardımlaşmanın ne kadar zahir olduğunu gösteren işaretlerden sadece biridir.

Öyle ki kâinattaki herhangi bir sebebin eksikliği çok büyük zararlara netice verebilmektedir. Örneğin azot çevriminde nitrat bakterilerinin olmamasını düşünelim. Bu durumda bitkiler azotu kullanamayacak, metabolizmaları sarsılacak, fotosentez duracak, havada oksijen azalıp aşırı karbondioksit birikecek ve yeryüzü insanlar için yaşanmaz bir hâl alacaktır. Bunun gibi, kâinattaki küçük büyük bütün dengeler, yardımlaşmanın hüküm sürdüğünü gösterir.

Sebeplerin yeri ve mâhiyeti

Bunun yanı sıra, bütün hâdiseleri neticelere bağlamak, kâinatta mutlak fâil olarak esbabı görmek, modern felsefenin müteal olandan mahrum olmasının bir neticesidir. Bediüzzaman Hazretleri esbabın tesirini, “Esbab-ı maddiye yalnız terkip eder, toplar.

Kendilerinde olmayanı hiçten yoktan yapamadıkları, bütün ehl-i aklın yanında musaddaktır.”(3) şeklinde özetler. Herhangi bir neticeye bakıldığında onda derin bir şuur, aşkın bir ilim ve kudret gibi sıfatlar görülür. Bu sıfatlara sahip olmayan sebepler o neticenin de asıl fâili olamaz. Bununla birlikte, her sebep mümkinattandır, varlığı ile yokluğu müsavidir.

Dolayısıyla her sebep başka bir sebebe, o da bir başka sebebe dayanır. Tıpkı iki ayaklı sandalyelerin ayakta durabilmesi için birbirlerine dayanması gerektiği gibi. Fakat neticede bu silsilenin de ayakta durabilmesi için kendilerinden (mümkinat nevinden) olmayan bir Vacibü’l-Vücud’a bir Musebbebü’l-Esbab’a ihtiyaç vardır.(4) Esbabın en gelişmiş olanı durumundaki insan en ufak bir şeyi yoktan var edemiyorsa, diğer hiçbir esbab hakiki fâil olamaz.

Netice itibariyle, modern bilime göre düşünen insan, salt akılla ve tecrübî metotla fizikî dünyanın bilgisini elde etmeye çalışırken, en küçük daireden en büyük daireye her şeyi sebeplere bağlar. Bir hücreden başlayıp kâinata çıkan bilim adamı keşfettiği mükemmel dengeleri esbaba isnad ettiği için, herhangi bir sebebin de bu mükemmel dengeyi alt üst edebileceğini düşünür. Zîrâ yıkmak, yapmaktan çok daha kolaydır. Böylece modern bilim adamı sırtına çok büyük bir yük yükler. İlim yolunda keşfettiği ve sebeplere dayandırdığı her şey bir müddet sonra ona korku vermeye başlar. İlmi artık ona acziyet vermiştir. Bu acziyet içerisinde bir istinad noktası arar. Bu bazen kendi nefsi (enesi), bazen teknoloji, bazen de tabiat olur.

Görüldüğü gibi, metafiziği fizikten ayırıp her şeyi sebeplere bağlayan mekanik dünya görüşünün; her nefse bir mâlikiyet veren, âlemde kaos tasavvur eden ve mücadeleyi kazanmanın yegane yolunu da kuvvet olarak gören modern anlayışın iddia ettiğinin aksine, dine yönelme acziyetten değil, acziyet dini tanımamaktan kaynaklanır.

Dipnotlar

1. Ali Bulaç, Din ve Modernizm, İstanbul, Yeni Akademi Yayınları, 2006, s.15.
2. Bediüzzaman Said Nursi, Nurun İlk Kapısı, İstanbul: Sözler Yayıncılık, 2004.
3. Bediüzzaman Said Nursi, Asâ-yı Musa, İstanbul, Yeni Asya Yayıncılık, 2005, s.273.
4. Fethullah Gülen, İnancın Gölgesinde, İzmir, Nil Yayınları, 2006, s.14.

Kaynaklar

- Nursi, Bediüzzaman Said. Asâ-yı Musa, İstanbul,Yeni Asya Yayıncılık, 2005.
- Nursi, Bediüzzaman Said. Nurun İlk Kapısı, İstanbul, Sözler Yayıncılık, 2004.
- Gülen, Fethullah. Günler Baharı Soluklarken, İstanbul, Nil Yayınları, 2004.
- Bulaç, Ali. Din ve Modernizm, İstanbul, Yeni Akademi Yayınları, 2006.
- Bulaç, Ali. Bilgi Neyi Bilmektir, İstanbul, Yeni Akademi Yayınları, 2005.
- Bulaç, Ali. İslâm Düşüncesinde Din-Felsefe Vahiy-Akıl İlişkisi, İstanbul: Yeni Akademi Yayınları, 2006.
- Bulaç, Ali. Tarihe Kutsala Hayata Dönüş, İstanbul: Yeni Akademi Yayınları, 2006.
- Ünal, Ali. “Modern Sosyolojik Yaklaşım ve Müslümanlar”.

YALNIZ BİR ADAM: NECİP FAZIL


16 Mayıs 1980. Türk Edebiyatı Vakfı, vefatından tam üç yıl önce Üstad Necip Fazıl Kısakürek'e "Sultanü'ş-Şuara" (Şairler Sultanı) unvanını takdim etti. Necip Fazıl, 26 Mayıs 1904'te Çemberlitaş'tan Sultanahmet'e doğru inen sokakların birinde büyük bir konakta doğar. Bahriye mektebine gireceği 1916 senesine kadar Büyükdere'de Emin Efendi isimli sarıklı bir hocanın işlettiği Mahalle Mektebi'nden başlayarak çeşitli okullara devam eder. Fransız Papaz ve Kumkapı'daki Amerikan Koleji'nde öğrenim görür. 1916'da, "Ne oldumsa bu mektepte oldum." dediği, şahsiyetini şekillendiren Mekteb-i Fünûn-ı Bahriye-i Şâhane'ye imtihanla alınır. İlk aruz denemelerini orada kaleme alır. 1920 yılında Bahriye Mektebi'ni bitiren şair, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'ne girer. İlk şiirleri, Ziya Gökalp'in kurup Yakup Kadri ve arkadaşlarının çıkardığı "Yeni Mecmua"da yayımlanır. Dönemin Millî Eğitim Bakanlığı'nın yurtdışı bursunu kazanarak, 1924 senesinde Paris Sorbonne Üniversitesi'ne kaydolur. Paris'in gece hayatı ve aldatıcı cazibesinde bohem hayatı yaşar. Paris'te derin bir bunalıma düşen şair, devletin kendisine gönderdiği bütün parayı kumarda harcar. Millî Eğitim Bakanlığı tarafından üniversiteye gitmediği ve parasını kumarda harcadığı öğrenilince bursu kesilir, yurda dönmesi istenir ve İstanbul'a döner. 1925'te ilk şiir kitabı Örümcek Ağı'nı yayımlar. O yıllarda bir arkadaşının aracılığıyla Felemenk Bahr-i Sefid Bankası'nda işe başlar. Daha sonra kısa sürelerle Osmanlı Bankası'nın çeşitli şubelerinde çalışır. 1928 senesinde, "Kaldırımlar" adlı ikinci şiir kitabını çıkarır. Henüz 24 yaşında iken yayımladığı bu eseriyle büyük bir şöhrete kavuşur. 1932 senesinde askerliğini bitirdikten sonra üçüncü şiir kitabı "Ben ve Ötesi"yle şöhretin zirvesine çıkar. Öyle ki, şiirleri ders kitaplarına girer. Varlık dergisinin kurucusu Yaşar Nabi, onun için "bir mısraı bir millete şeref verecek şair" ifadesini kullanır. Fakat şairin 1934 yılına kadarki buhranlı hâli ve çalkantılı dönemi hep aynı arayışın doğum sancıları içerisinde geçer. Büyük şehirlerin serseri kaldırımlarından, duvarları yaralı otel odalarına, azap kulesi bacalardan, ölüm çanın-dan da acı kampana seslerine kadar gördüğü, duyduğu ve tattığı her şeyde aynı şüphe, korku ve cinnet hâlet-i rûhiyesi içindedir. Kurtuluşu arayan bir seyyah gibi yapayalnızdır. "Her fikir, beyninde bir çift kelepçe" olan şair, "benlik kazanında" dev sancıların pençesindedir:

"Bir fikir ki, sıcak yarada kezzap,
Bir fikir ki, beyin zarında sülük
Selâm, selâm sana haşmetli azab;
Yandıkça gelişen tılsımlı kütük"

Ve bir akşam, çalıştığı bankadan evine dönerken vapurda karşısında oturan ve gözlerini ondan hiç ayırmayan "Hızır" tavırlı garip bir adam, ona ruh dünyasında çektiği "hafakanlar", "zonklamalar", "kanlı kıymıklar" ve bütün ıstıraplarının ilâcını verecek, kurtuluş reçetesini yazacak müjdecisi Abdülhakîm Arvasî Hazretleri'nin adresini verir.

"Tanrı Kulundan Dinlediklerim" isimli eserinin "O'nu Nasıl Tanıdım" başlıklı ilk yazısında şöyle der: "Dinmek bilmez bir ağrı çeken diş... Ne kibrit çöpünden imdat, ne berber kerpeteni, ne karanfil yağı, ne de eczacı güllacından... İşte böyle; bir zamanlar beynim 'mutlak hakikat' acılarına yataklık etti... Ağrıyan akıl dişimdi."

"Akrep, nokta nokta ruhumu sokmuş,
Mevsimden mevsime girdim böylece.
Gördüm ki, ateşte, cımbızda yokmuş
Fikir çilesinden büyük işkence"

mısralarıyla anlattığı 30 yıllık büyük ruh ıstırabı, korkunç fikir buhranı 1934 yılında "Eyüp'teki eski bir tekkede" şairin sonradan "Tanrıkulu" adını vereceği "müjdecisi, efendisi"ni ilk ziyaretiyle daha da şiddetlenecektir; çünkü şair, eski bohem hayatıyla efendisinin ona telkin ettiği hayat tarzı arasında bocalayacaktır. Yıllarca "deliler köyünden bir menzil aşkın", "benliği bir kazan ve aklı kepçe", "boşluğu ense kökünde gezdirerek" "öz ağzından kafatasını kusan" şair, "meçhuller caddesinin kimsesiz bir seyyahı" olarak, "mutlak hakikatin dönmez davacısı" oluncaya kadar bunalımlarını yaşamaya devam edecektir.

Efendi Hazretleri'ne tasavvuf hakkında sorduğu bir suâl üzerine aldığı cevap bütün ruh dünyasını alt üst eder; "Bu iş kitapla olmaz. Akılla da varılmaz... Hiç yemeğin lezzeti çatal bıçakla aranıp bulunabilir mi?"

"Ve uçtu tepemden birden bire dam;
Gök devrildi, künde üstüne künde..."
...
"Sanki burnum, değdi burnuna yokun,
Kustum öz ağzımdan kafatasımı."

Çok zaman sonra şair, efendisinden aldığı tesiri şöyle anlatacaktır: "Onda; harikanın nasıl teşekkül ettiğini ve ne kadar benlikten kaçtığını 'Terk-i Terk' dedikleri makam... Her şeyi bıraktıktan sonra tekrar dünyaya avdet... Her an bir büyük huzurda olma kal'asının burcunda sancağı sallanıyordu! Sizinleyken sizinle değildir... Ama sizinledir... Bu irşad kutupluğu makamıdır. Bu mânâyı öyle yaşadım öyle duydum, öyle içtim ki.."1

"Ensemin örsünde bir demir balyoz,
Kapandım yatağa son çare diye.
Bir kanlı şafakta, bana çil horoz
Yepyeni bir dünya etti hediye"
...

"Allah dostunu gördüm, bundan altı yıl evvel;
Bir akşamdı ki, zaman, donacak kadar güzel"

Artık şair, fildişi kulesinden 'agora' tabir ettiği toplumun vicdanına inmiş, cemiyetin ve toplumun mücadele sahası olan meydanlarda ve fikir kulüplerinde çağımızın buhranını dile getirmeye başlamıştır. Fânîliğin, şehvetin ve korkunun bütün kapılarını zorlayan, yıllardır nefsin lâbirentlerinden bir çıkış noktası arayan şair, "kanına girdiği nurtopu günlerin" "yiyip bitirdiği kudsî emanetin" hesabını sormak üzere aynadaki hâlinin karşısına dikilir:

"Çıkamam, aynalar, aynalar zindan
Bakamam, aynada, aynada vicdan
Beni beklemeyin o bir hevesti;
Gelemem, aynalar yolumu kesti"

Şair artık sanatta gâyenin Allah'ı aramak olduğuna inanmaktadır:

"Anladım işi, sanat Allah'ı aramakmış
Marifet bu, gerisi yalnız çelik çomakmış"

Bu arada, bohem hayatının karanlıklarından kurtularak "müjdecisi, efendisi"nin "ruhuna çaktığı büyük temel çivilerinden" aldığı kelimeler üstü bir tesirle yeniden doğan şairi, dönemin münekkit ve yazarları içlerine sindiremez, çok garipseyerek çeşitli yakıştırmalarda bulunurlar: "İslâm komünisti!", "Sâbık şair", "Şiirine yazık etti!"

Ancak şairin kendi ifadesiyle içini öyle bir "sosyal mücadele ruhu; sanatının muhtaç olduğu cemiyeti yoğurma heyecanı" kaplar ki, kısa bir zamanda geniş kitlelerin sahipleneceği Büyük Doğu mecmuasının ilk sayısını çıkarır (1943). Artık toplum üzerinde oluşturulan baskılar, sosyal adaletsizlik, ahlâksızlıklar ve materyalist fikir akımlarına karşı bir 'dur' deme vakti gelmiştir:

"Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak
Haykırsam kollarımı makas gibi açarak"
feryadına karşı yurdun dört bir köşesinden Büyük Doğu'nun açtığı cepheler vasıtasıyla büyük destek gelmiş ve üstadın hep aradığı, özlemini çektiği gençliğin ilk tohumları atılmıştır.

"Ben bir genç arıyorum, gençlikte köprübaşı!
Tırnağı en yırtıcı hayvanın pençesinden
Daha keskin eliyle başını ensesinden,
Ayırıp o genç adam, uzansa yatağına
...

Soruverse: ben neyim ve bu hâl neyin nesi!
Yetiş, yetiş, hey sonsuz varlık muhasebesi!"
Dönemin despotik güçlerinin materyalist ve pozitivist fikirlerini dayatmalarına rağmen o, 35 yıl boyunca yayın hayatına devam eden Büyük Doğu mecmuasıyla edebî, fikrî ve siyasî sahalarda amansız bir mücadele verir.

Memleket ve millete sinsice sızan tehlikeleri, cemiyetin vicdanına sunar; "İşte bangır bangır ilân ediyoruz... İşte dâvânın bamteli... Evet tekrarlıyoruz ve bin kere tekrarlasak da az buluyoruz ki, komünizma bâtılın ve dalâletin sistemi olsa da... Ona karşı koyma hakkı ancak hakkın ve hidayetin sistemi İslâmiyet'tedir..."

1952'de Vatan gazetesinin sahibi ve başyazarı Ahmet Emin Yalman'ın Malatya'da bir suikast teşebbüsünde yaralanması ile başlayan hâdiseler, dönemin basını tarafından özellikle Büyük Doğu'ya karşı karalama kampanyasına dönüştürülmüş ve onu da, azmettirici sıfatıyla o meşhur savunmalarını yapacağı sanık sandalyesine oturtmuştur. 1964'te Büyük Doğu'nun 11'inci devresini açar ve Adnan Menderes için kaleme aldığı "Zeybeğin Ölümü" adlı şiirinden dolayı takibata uğrar.

1974'te daha önce "Örümcek Ağı/1925", "Kaldırımlar/1928", "Ben ve Ötesi/1932, "Sonsuzluk Kervanı/1955", "Çile/1962" ve "Şiirlerim/1969" adlarıyla yayımlanan şiir kitaplarını yeni şiirleriyle birlikte tek kitapta; "Çile"de (1974/Bütün Şiirleri) toplar. Siyasî ve kültürel meseleleri ele alan meşhur "Rapor"ları, 1980 yılına kadar on üç yıl süreyle yayımlanır. 26 Mayıs 1980'de Türk Edebiyatı Vakfı tarafından "Şairler Sultanı" ve 1982 yılında yayımlanan "Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu" adlı eseri münasebetiyle de yılın fikir ve sanat adamı seçilir. Necip Fazıl 1981 yılında "İman ve İslâm Atlası" isimli eserini yazmak için bir daha çıkmamak üzere evinin küçücük odasına kapanır. Ömrünün son günlerini 1,5 yıllık mahkûmiyet kararı yüzünden her ân götürülme tehdidi altında kendini tamamen Allah'a adamış bir derviş yaşantısı içinde gerçek dostlarıyla mahzun sohbetler yaparak geçirir.

"Dünyam 78 yıllık bir çile, iç burkuntuları idi. 'Ne ölüm terleri döktüm, nelerden...' Varlık yokluk muamması, yok ölüm, yok hayatın gayesi. Ve milyarlarca karıncaya lâf anlat! Fakat şimdi görüyorsun işte: Zorlu nefs'e diz çöktürüyorum" der son sohbetinde.2

Ve bir gece...
"Öleceğiz müjdeler olsun, müjdeler olsun!
Ölümü de öldüren Rabb'e secdeler olsun!"
dediği ve ömrü boyunca gergef gibi işlediği biricik meselesi sonsuza varma gerçeğinin zamanı gelmiştir. Yatağından doğrulup yorgun gözlerini, yedi kat göklere, ötelerin ötesine doğru diker... Ve son sözü:
"Demek böyle ölünürmüş!.." (25 Mayıs 1983)
...

"Hayatım, başından beri muazzam bir şeyi bulmanın cereyanı içinde akıyordu. Şu veya bu miskin vesilenin has-sasiyeti içinde birini arıyordum. Birini...
O kim mi?

Allah'ın sevgilisi...

Sonsuzluk ikliminin batmayan güneşi ve ebedilik sarayının paslanmaz tâcı...

Tek dâva O'nu bulmakta, bulduracak olanı bulmaktaydı.

Bin bir istikâmette seke seke, sağa sola büküle büküle, renkten renge bulana bulana, hiçbir şeyden habersiz ve insandaki bedava emniyet ve bedahet saadeti karşısında şaşkın, hep o "Bir" etrafında helezonlar çizilen bir hayat...

Benim hayatım budur!"

Batı kültürünün içinde yetişen ve saf şiirin asrımızdaki en güçlü temsilcisi olarak görülen Necip Fazıl, "Allah" demenin yasak olduğu bir dönemde inandığı değerler uğrunda "ciğerinden kalemine kan çekerek" davasının, kendi ifadesiyle "hohlaya hohlaya" buz dağlarını eritmenin mücadelesini vermiştir. "Ateşte ve cımbızda" bile olmadığını söylediği büyük fikir çilesi ona, "bir kanlı şafakta, yepyeni bir dünya hediye edecek", "mukaddes emaneti ne yaptınız?" diye meydan yerine çıkacağı günü kollayan gençliğin yetişmesi uğrunda tam otuz küsur yıl zindanlarda işkence görecek, "akrebin kıskacında bir hayat" yaşayacaktı. Ve bir gün, günü gelince "iyi insanların iyi atlara binip gittiği" âleme göçecektir.

Ömrünü ve bütün mücadelesini "tırnaklarıyla kazıyarak" ulaştığı "mutlak hakikat"e, kendi çok sevdiği ifadesiyle "öteler"e ve eşyanın hakikatine kenetleyen büyük şair, benliğin nefsinden toplumun ve cemiyetin nefsine hitap eden bir davanın çevresinde örgülenmiş hayatı ve sanatında, hep "Yüceler"i, "Mavera"yı ve "Allah"ı anlatmış ve sanatkârı "Allah'ı aramak memuriyetinde olan zamanın hakiki Fatih'i" şeklinde yorumlamıştır.

Koca bir imparatorluğun çöküşüne şahit olan şair, Balkan harpleri, Dünya savaşları ve Millî Mücadele sonrasında kurulan Cumhuriyet'e şahitlik edecek ve yaşanan bütün bu hâdiseler, onun ruh dünyasına önemli tesirler yapacaktır. Aynı dönemin buruk acılarına, yıkım ve sarsıntılarına daha erkenden şahitlik edecek olan Mehmet Âkif ve Yahya Kemâl de, koca bir devletin çöküşünden arda kalan acıları bütün derinliğiyle yaşayacak ve şiirlerinde resmedeceklerdir. Onlar, kapanan bir çağın önemli şahitleridirler. Türk şiirinin yeni temel taşları bu çileli yılların içinde döşenmeye başlayacaktır. Millî ve mânevî değerlerimizin hiçe sayıldığı, ilim ve irfanın hor görüldüğü, din ve tasavvufun dışlandığı ve mukaddesatın târumâr edildiği bir dönemde, yeni dünyanın içine düştüğü boşluğun perdesini kendi öz dişleriyle yırtarak çıkan Necip Fazıl, "duvara bir titiz örümcek ağı" gibi ördüğü şiirini inceden inceye inşa edecek ve âdeta asrımızdaki insanın yapması gereken "varlık muhasebesini" kendi şahsında yapacaktır.

Tiyatrodan romana, hikâyeden hatıraya kadar geride birçok önemli eser bırakan Necip Fazıl, şiirleriyle de bir devre ışık tutmuş ve saf şiirin asrımızdaki en önemli temsilcilerinden biri olmuştur. "Âlemin nâmütenahi kesretinden büyük ve merkezi vahdete ulaşmak, şiirin biricik gâyesidir" diyen şair "şiirlerinde Yunus'un derûni sesini, Fuzûli'nin yakıcı ıstırabını, Bâki'nin ihtişamını, Nef'i'nin öfkesini, Nâbi'nin hikmetli söyleşisini, Ziya Paşa'nın hicvini, Abdülhâk Hâmid'in metafizik ürpertisini, Mehmet Akif'in dinî duygularını ve Yahya Kemâl'in tarih özlemini toplamıştır."3

Necip Fazıl'a yakınlığıyla bilinen ve onun şiirini ve 'Poetika'sını en iyi yorumlayanlardan biri olan Sezai Karakoç, şu enfes değerlendirmeyi yapar: "Şiir, aslında Necip Fazıl'da sürekli olarak 'ben'in hiçlikle yaptığı ölümüne savaşın en etkili ve belki de tek silâhıdır. Varoluş sırrı, hakikat sırrıdır asıl önemli olan. Zamanın raksı ne içindir? Bir son vardır; bu 'ben' bu soruların etrafında dönüp durmaktadır. Şair, mutlak hakikati arayıp durmaktadır."4 Karakoç, Necip Fazılla ilgili tespitlerini özetle şöyle sürdürür: Benliğin bu büyük varoluş savaşını sürdüren Necip Fazıl, başlangıçta mistik bir güçle eşyanın, daha sonra karşısına çıkan ölümün perdesini kaldırarak birdenbire ruhun büyük cehdiyle hakikatle karşılaşmıştır. Bu, Allah'tır. Mâverâ perdelerinin gerisinde, ebedî, ezelî gerçek olan Allah, 'Ben'in kurtuluşunun da anahtarıdır... Hakikati İslâm'ın Allah ve İnsan anlayışında bulan şair, tekrar meseleler ve davalar yüklü olarak topluma döneceğini Çile şiirinin sonunda ifşa etmektedir. Baudelaire, Varlaine, Mallarme, Rimbaud kaçtığı dünyalardan geri dönmemişlerdir. Ama Necip Fazıl, topluma ve insanlara geri dönmenin sorumluluğuyla toplumun ortasına atılmıştır. Bundan sonra çeşitli eserleriyle, neşriyle ve şiiriyle insanı kendi benini kurtaran gerçeğe çekmeye, çağırmaya çalışacaktır. Bu da İslâm dünyasının tarihi sosyolojik şartlarında çok çetin ve yıpratıcı bir savaşın içine girmek demek olmuştur.5

Dipnotlar
1- Ahmet Kabaklı, Sultanu'ş-Şuara, s.142, Türk Edebiyat Vakfı Yay., 1. Basım, Mat-Yapım – Kasım 1995.
2- Kabaklı, age, s.188.
3- Mustafa Miyasoğlu, Necip Fazıl Armağanı, Konak Yay., s. 304 - İstanbul Matbaa, Mayıs 2004.
4- Karakoç, Edebiyat Yazıları-II, Diriliş Yay., s.67, Diriliş, 1970 - 2.Baskı, Bayrak Matbaacılık – İstanbul 1997.
5- Karakoç, age, s.69.

19 Mart 2013 Salı

His ve düşüncede bir ufuktur

İşin bu tarafı biraz da kendisine soru sorulan ve kendilerinden cevap beklenenleri ilgilendiren kaide.

Bir de soru sormanın kendine göre adabı ve erkanı vardır ki, bu edep çerçevesi içinde sorulan sorular kanatimizce verilen cevaplar kadar mühim ve bir o kadar da zor ve müşkildir. Tembel beyinler soru soramaz.

Düşüncesi nemlenmiş insanlarda düşünce aksiyonu olmaz. Bu edebi de bize yine Cibril hadisesi öğretiyor. Cibril (a.s.) edep içinde yaklaşıyor, evvelâ insanlardan bir insan olma hüviyetine bürünüyor, sonra da “Yaklaşabilir miyim?’’ nezaketiyle işe başlıyor, üç defa izin istiyor, dördüncüde diz çöküp dizlerine koyuyor ve sorularını öyle soruyor.. İman nedir, İslam nedir ve ihsan nedir?.. gibi en can alıcı soruları soruyor.

Soru çeşitli gayeler için sorulur. Bildiğini bildirmek için veya karşısındakini imtihan etmek için soru sormak belli bir gaye ve hedefe makrun değilse hiç tasvip görecek davranışlardan değildir.

Ancak öğrenmek için veya kendisi bilse dahi orada bulunan diğer insanların öğrenmelerini te’min için sorulan sorulardır ki, edep çerçevesi içindedir. Bu gruba dahil sorular birer hikmet fideliğidir. İşte Cibril’in soruları bu cinsten sorulara güzel bir örnektir.

Verilen cevapları tasdik etmesi, kabullenme ma’nasınadır. Yoksa soru soranın verilen cevabı doğrulama ma’nasında tasdik etmesi uygun değildir. Hem Cibril (a.s.)oraya dini öğretmek için gelmiştir. Efendimiz’in (S.A.V.) sözlerinin, getirdiği vahye mutabık olduğunu Cibril o anda tasdik etmiştir. Böyle bir tasdik ancak o platformda güzeldir...

Hem niyet hem de şekil itibariyle güzel sorulan bir soru, verilecek cevap için de önemli ölçüde ilham kaynağıdır. Sormak maharet, doyurucu şekilde cevap vermek ise bir meziyettir. İşte Sızıntı’daki soru–cevaplar böyle maharet ve böyle meziyetden terkip edilmişlerdir.

Sızıntı’nın ilk onbir senesindeki tam 132 sayıda Risaleler’den sadeleştirilerek yapılan iktibaslar vardır. Bir yönüyle bu iktibaslar, Sızıntının çıkış gayesine denk ölçüde önemlidir. Bazı çevreler Risaleler’in sadeleştirilmesine sıcak bakmazlar ve bunu tenkit malzemesi olarak kullanırlar.

Buna rağmen Sızıntı gönül kırma taraftarı değildir. Meseleye büyük bir olgunlukla yaklaşır. 133. sayısında “İNKİSAR” başlıklı yazıyı neşreder ve sonunda şu değerlendirme ile okuyucusundan özür diler:

“Bu mevkute, neşrettiğin (Hitap Bediüzzaman Hazretlerinedir) ışığa tercüman olma mülahazasıyla yola çıktı. Varılacak yer uzak, yollar da tekin değildi. Cinler , ifritlerle beraber taarruza geçti, bir kısım dostlar, düşmanlarla düşmanlık planladı. Biz, aciz, zayıf ama şevk ü şükür içinde, düşe–kalka yürümeye devam ettik.

–Allah bu yürümeyi ebedlere kadar sürdürsün!– Ettik ama, kıskançlık da, habire düşmanlık üretip durdu. Sahibine zarar bu his ve bu düşünceleri nasıl önleriz mülahazasıyla, ışıklarla, renklerle bezeli ve bu mevkutenin çıkış gayesine esas teşkil eden, o zümrüdden düşüncelere tahsis ettiğimiz sahifeleri şimdilik kaldırmaya karar verdik.

Kadirşinas ve vefalı okuyucularımızın bizleri ma’zur göreceklerini umuyoruz.”

Daha sonra orta sayfada tasavvuf ağırlıklı yazılara yer verilir. Bir yönüyle tasavvuf literatürü tekrar ele alınır ve kelimelerin ıstılahî manalarına yeni yorumlar eklenir.

Sızıntı’da edebî türlerden sadece şiir vardır. Mecmuanın sayfa kapasitesi elvermediği için veya hikaye, tiyatro, roman ve güzel sanatlar gibi diğer edebiyat ve kültür muhtevasıyla donanımlı bir başka dergi düşünüldüğü için Sızıntı’da onlara yer verilmemiştir. Belki birkaç küçük hikaye denemesi vardır; fakat onlar da müstakil tahlile tabi tutulacak çapta değildir.

Şiir diriltici nefesin sonsuzluk bestesi... Onda zaman geçip gitmez, mana pörsümez ve “bütün’’ yekpare sevgiyi bir iffet gibi muhafaza eder.

O, her türlü mukayese ve nisbetlerin eridiği, aşk ve sevginin yıldızlı bir uykuya daldığı, sarahatlerin serbest oyunlarını denediği ve ışığın gölgeler mesabesinde ölümsüzleştiği bir vuzuhtur.

Düşünce, onda tecridin imbiğinden geçerken kristalleşir ve renkle, ışıkla dolu bir avize haline gelir. İdrak üstü bir incelikle zekaya ve onunla uzvîleşen his ve duyguya ürperti veren bu sese Cibril kendi nefesinin rengini ve kanat çırpıp duran ilhamın soluklarını katar ve artık o ledün aleminin şeffaf bir dalı, bir uzantısı olur. Zaten vuzuh da budur.

Sonsuzluk mesajı.. sancılı tecrübeler.. fanide beka arama cehdinin amansız kavgası.. hakikatların çıplak dünyası.. ızdırabın temessüm eden çehresi.. şişeyi taşa çaldıran hayret kuşağı.. görülmeyene göz kırpma ve nağmeyi terennüm edilmeden dinleme.. gizli bir el tarafından göze çekilen sürme veya natıkaya vurulan düğümü çözme.. beynin her zerresine bir güneş yerleştirme ve tefekkürün mahrem odasında meleklerle halvete girme.. tebliğ ve telkini aksiyonla şekillendirme ve ölü gönüllere hayat üfleme...

İşte şiir ve şiirde gaye!.

Sızıntı’da yayınlanan şiirler, klasik şiir tarifleri içinde nereye oturtulmalıdır, bu başlı başına bir inceleme ve araştırma konusudur.

Ve mutlaka şiiri bilen, şiiri tanıyan ve şiiri teneffüs eden ehil insanlar tarafından böyle bir çalışma yapılmalıdır. Sahamız olmadığı için biz bu konuda fikir beyan etme durumunda değiliz.

Sızıntı’daki yazıları konu başlıkları itibariyle sıralayacak olursak şu isimler altında tasnif etmek mümkündür:
Astronomi , Bilim Felsefesi, Biyografi, Biyoloji, Botanik, Dil ve Edebiyat, Din ve Ahlak, Ekoloji, Felsefe, Fizik–Mühendislik, Jeoloji, Kimya, Ontoloji, Sosyoloji, Pedagoji, Tarih, Tasavvuf, Tıp, Ziraat, Kitap Tanıtımı ve Röportaj.

Sızıntı’da, üzerinde durulması gereken önemli bölümlerden biri de, “His ve Düşünce Ufku’’dur. Önceleri “Sizden Gelenler” adı altında yayınlanan bu bölümde okurla SIZINTI arasında ciddi bir köprü kurulmuş ve kesintisiz bir komünikasyon temin edilmiştir.

Bir mektep, bir okul gibi çalışmaktadır His ve Düşünce Ufku. Şiir ve makale denemelerinden meydana gelmiş elvan elvan, renk renk, burcu burcu bir demettir o. Orada yayınlanan yazılar ve şiirler hep yeni açılmakta olan taze goncayı tedayi ettirmiştir bana.

Gelecek vadeden goncayı. Hayata gözlerini ürpertiyle açan goncayı. Şiirle hissimizi, nesirle düşüncemizi ufuklaştırdığımız bu bölüm, bir fidelik gibidir istikbalin eli kalem tutan insanını yetiştirme adına. Yeni istidatları keşfin kabul salonudur His ve Düşünce Ufku. Orada rehberlik misyonunu hakkıyla eda edenlere sadece teşekkür borçluyuz. Ve SIZINTI’ya emeği geçen herkese..

http://www.zaman.com.tr/gundem_his-ve-dusuncede-bir-ufuktur_305908.html

Kafa ile kalbi bütünleştiren dergi: SIZINTI

 01 Aralık 1994 Perşembe
Dinin yenilmez gücü ve dinin yenilmezliği, öyle inanıyoruz ki, paradokslar cenderesinde bir milleti selamete çıkaracak ve onu eski zirvesine tekrar yükseltecektir.

Böylece bizler bir kere daha Ramazan’laşırken, gönüllerimizde hüzün ve zevki iç içe yaşadığımız bir dönemde, gözlerimizi yummuş, ruhlarımızla yeni bir gufran dönemini süzeceğiz.

Bayram’ı idrak edeceğiz Ak Çağ’ın o nazlı, hülyalı günleri bir kere daha ufkumuzda tüllenirken, uyanacağız şimdiye dek gördüğümüz kanlı kâbustan. Kurban Bayramını da yakalayacağız Ramazan’dan sonra. Tarihi devr–i daimleri hatırlayacağız ümitlerimize fer olsun için.

Öyleyse gel sen de dikenler içinde olsan bile, gül türküleri söyle! Çevrene yumuşatıcı nefeslerle bir şeyler fısılda! Toplanan gönlüne açıl ve gelip ruhunun üzerine çöreklenen rahatlık cadısını kov!

Sakın çevrendeki sisten, dumandan endişe edip geri durma! Atmosferine çarpan şahaplarla sarsılma! Feleğin döl yatağında gerilen mutlu yarınları gör ve rüyaların Hira’sında, hülyaların Tur’unda, Sonsuz’dan gelen nefesleri duymaya çalış!

Çalış ki, gönülleri pervaneliğe alıştıran dünkü renk ve ışık, eskisine denk bir tülleniş sath–ı mailine girdi bile. Çalış ve çerağını, o ışıktan tutuştur; bir karanlık bucağı da sen aydınlat. Karanlığa sövmek değil, ışık yolunda bir mum yakmak marifet!..

Yarasaları yarasalarla başbaşa bırak. Akrebin kuyruğunu kırıp kendi ağzına sok ve her gün biraz daha ışığa doğru kayan şu ta’lili dünyada bizlere ruhun bestelerinden birşeyler mırıldan!

Unutma, bizi enkaz hayranlığından senin bu azmin ve gayretin kurtaracaktır. Milletin yolunu kesen kanlı kâbus, senin rüyaların gerçekleştiğinde aşılacaktır. Işık evlerde yaşanan hayatı topluma aşıla.

İnsanımıza Müslümanca yaşamayı öğret. Kendi derinliklerine in, insanı derinlikleriyle sen şerhet. Bir reşha, bir sızıntı ol ve yeni yıllara doğru buharlaşıp çiy noktasına ulaş!
 
Sızıntı’daki ontolojik konuları “aklî deliller’’ kategorisine dahil etmek mümkün. Bu mevzudaki kanaat ve mülahazamız ise gayet açık:

İman ve İslâm’a ait mes’eleleri anlatmada, “nasıl’’dan ziyade “neden’’ ve “niçin’’lerin izahının yapılması gereken bir devirde yaşamakta olduğumuz, anlatılmak istenen hakikatler seviyesinde bir gerçek ve realitedir.

Hadiseleri sadece tasnif değil, ama terkip yapma liyakatında da olan hiçbir selim akıl ve duru vicdan bu gerçeği inkar edemez.

Zira günümüzde, fen ve felsefe, başdöndürücü teknik gelişmelerden aldığı gücü de kullanarak, kökü beyinde, dal ve meyvesi gönülde olması gereken Tûbâ–misal imanı, cehennem iştahlı bir saldırıyla kökten tahrip faaliyetlerinin en amansız günlerini yaşamaktadır.

Kökü kurumuş bir ağaçtan meyve almak mümkün olmadığı gibi, “neden’’ ve “niçin’’lerin kuruttuğu bir “İman’’dan da “nasıl’’ denen keyfiyet meyvesi devşirmek mümkün olamaz.

Tahribe maruz kalan mevzi, önce tamir sonra tahkim, daha sonra da gerikiyorsa tezyin edilmelidir. Tamir ve tahkimden önce yapılan tezyin faydasız; tamirin önüne geçirilen tahkim lüzumsuz ve kendisini tahkim ve tezyin takip etmeyen mes’elede olduğu gibi burada da ifrat ve tefrit isabetsizliğinden kurtulup orta yolu takip, doğruyu bulmanın vazgeçilmez düsturu olacaktır.

Aklî delilleri gaye ve hedef haline getirip diyalektik ve demagoji saplantısına düşmek ne derece yanlış bir düşünce inhirafı ise; onu tamamen nefyedip hafife alma da aynı oranda düşüncede bir sığlaşmadır. Esasen bu iki saplantı da bir hakikatın iki ayrı yüzüdür.

Teşhisteki yanlışlık, aynı hakikat kabul etmekte yatmaktadır. Ve hele bu iki ayrı düşünce tarzı sadece kendini hakikatların sabit aynası görmekle arada kapanması çok güç uçurumlar meydana getirmiş ve getirmektedir. Halbuki, hissîlikten az bir düşünce ve teemmül bu iki ucu birleştirip kopmaz hale getirebilir.

İmam Gazali ve Mevlana gibi İslam büyükleri, hakikata varmada aklî delillerle meşguliyetin vakti boşa zayi etmek olduğunu ve himmetini sadece aklî deliller toplamaya harcayan insanın hakikata ulaşmada güç ve kuvvetten kesilerek yorgun düşeceğini, eserlerinin birçok yerinde, teşhisin telkine verdiği tesiri de kullanarak isbat ettikleri hepimizce bilinmektedir.

İmam Gazali, akli delillerle hakikata ulaşmak isteyen insanı, “Hacc’a niyet ettiği halde atının tımarıyla uğraşıp bir türlü yola çıkamayan yolda kalmışa’’ benzetir. 

Ona göre bu meşguliyet insanı hakikata götürmez, aksine hakikatten mahrum bırakır. Mevlana ise, hakikatı delillerle bulmaya çalışan insanı “Kabe karşısında kıble arayan zavallıya’’ benzetmektedir.

Gazali ve Mevlana’yı aklî delillere karşı soğuk davrandıran hususların neler olabileceği başlı başına bir inceleme mevzuudur.

Zira bu kavram ve tabirin o devreye ait etimolojisini tahlil etmeden söylenecek her söz sathîlikten kurtulamaz. Böyle bir etimolojik tahlil ise, o devre kadar tekevvün etmiş Kelam İlmi’nin mevzu ile alakalı mes’elelerini yeniden gözden geçirmek ve yeni bir incelemeye tabi tutmakla mümkün olabilecektir.

Mes’elenin bu yönünü o sahanın selahiyetli kalemlerine bırakarak, biz bir–iki küçük analizle, konuyu takdime çalışacağız:

1– Söz konusu ettiğimiz İslam büyüklerinin yaşadığı devirlerde aklî delillerle meşguliyet zaruretten ziyade paradoksal bir fantezidir. Zira iman kavidir. Delillerle tamir ve tahkime ihtiyaç yoktur.

Aynı zamanda zaruret olmadan ve ihtiyaç yokken yapılmak istenen tamir tahripten farksızdır. Dolayısıyla onlar böyle bir tahribe sebep olma ihtimali bulunan aklî delillere karşı tavır almışlardır.

2– Yapılan tercümelerle, Yunan Felsefesi’nin istilasına uğrayan bir devirde aklî delillerle uğraşmak öyle bir ibtila haline gelmiştir ki, böyle bir hava ve atmosfer içinde aklî delillerin faziletinden bahsetmek, Mecnun’u sevmeye teşvik etmek kadar ma’nasız olurdu.

Aynı zamanda hiçbir tenkide tabi tutulmadan kabul edilen felsefî düşüncelere bir parola soran olmalıydı ve onlar da bunu yapıyorlardı.

3– Aklî deliller, hakikata giden yolda sadece birer vesile ve vasıta olması gerekirken gaye ve hedef haline getirilmişti. Ve işte hem İmam Gazali, hem de Mevlana ve bu ikisi gibi düşünen bütün büyükler böyle bir inhirafa istikamet vermek istiyorlardı.

4– Onların bulundukları hal ve makam edebi, bu tavrı gerektirmektedir. Hem onların devirlerinde baş gösteren manevî hastalıkların tedavisi onların kullandığı tedavi metodunu iktiza etmektedir.

5– Büyükler, pak ve berrak suya benzerler. Bulundukları devrin kabına göre şekillenirler. Bu tekevvün ise tamamen içinde bulundukları şartlarla irtibatlı olarak teşekkül etmektedir. O devirde yazılan bütün eserler bunun en çarpıcı örnekleridir.

Günümüz insanı, nakille kendisine anlatılan bütün mes’elelerin imkan ölçüsünde aklî delilerle pekiştirilmesine her zaman ve devirden daha çok muhtaçtır. Fakat bu, öze inebilmek için kabuğu kırma ameliyesi mesabesinde tutulmalıdır.

Yani, özü tadabilmede kabuğu kırma bir şarttır, fakat tek şart değildir. Büyüklerin bu ameliyeyi tekrarları ise, kendi tadıp doyduklarını, müsait olanlara da tattırabilmek içindir.

Zira onlar, Hakkal–yakîni temaşa eden nazar ve bakışlarıyla her türlü delil ve bürhan ihtiyacından müstağnidirler. Ayaklarının biriyle yüceler yücesi makamlarda dolaşan bu kutlular, diğer ayaklarını yerden kesmezler ki, daha nicelerini ellerinden tutup o yerlere çekebilsinler.

Cismaniyet çeperine sıkışıp kalmış zavallıları, ruh ve kalbin hayat derecesine yükseltebilmek için onlarca buna zaruret vardır. Fakat onların bu gaye için delil ve bürhana dönüş yapmalarını sadece bir fedekarlık kabul etmek lazımdır.

Nitekim onlar, bu ahlakı, hiç kimsenin varamadığı, Cibril’in nazarının dahi ulaşamadığı noktalara kadem basan İki Cihan Serveri’nden (s.a.v.) böyle öğrenmişlerdir. O’nun miraçtan geri dönüşü en büyük hikmet dersidir. Gaye, Ballar Balı’nı bulmak ve başkalarına da buldurabilmektir...


Aklî delilleri gaye ve hedef haline getirip diyalektik ve demagoji saplantısına düşmek ne derece yanlış bir düşünce inhirafı ise; onu tamamen nefyedip hafife alma da aynı oranda düşüncede bir sığlaşmadır.

Esasen bu iki saplantı da bir hakikatın iki ayrı yüzüdür. Teşhisteki yanlışlık, aynı hakikat kabul etmekte yatmaktadır.

Ve hele bu iki ayrı düşünce tarzı sadece kendini hakikatların sabit aynası görmekle arada kapanması çok güç uçurumlar meydana getirmiş ve getirmektedir.

Halbuki, hissîlikten az bir düşünce ve teemmül bu iki ucu birleştirip kopmaz hale getirebilir.

 http://www.zaman.com.tr/gundem_kafa-ile-kalbi-butunlestiren-dergi_305412.html

18 Mart 2013 Pazartesi

KAİNAT KİTABI

“Üstlerindeki göğe bakmadılar mı onu nasıl yaptık, süsledik, hiçbir çatlağı yoktur.” (Kaf, 6)

Tarihin ilk çağlarından beri insanoğlu gökyüzünün muhteşem güzelliğine karşı derin bir ilgi duymuş ve onu araştırmaya koyulmuştur. Eski Mısır'ın bilginleriyle başlayan feza araştırmaları, günümüzde fevkalâde boyutlara ulaşmış ve gelişmeler son hızıyla devam etmektedir.

Gerçek akıl sahipleri semanın ışıldayarak tebessüm eden yüzüne ibretle baktıkları zaman, onda fevkalâde sükûnet içinde bir sükut görüyor ve eşyanın Mutlak Kudretlin emriyle o vaziyeti aldığını anlıyorlar.

Evet başıboş hareket etmeyen bu sanat harikaları, günümüzün insanını daha da çok meşgul etmekte ve o muhteşem sayfalarını incelemeye teşvik etmektedir. Kendilerini her geçen gün yeni bir keşif ile karşı karşıya bulan bilim adamları, açılan yeni perdelere rağmen niçin ve nasıllar okyanusunda çırpınıp durmaktadırlar.

Bugün, bilim adamları, için kâinatta açıklanması en güç hâdiselerden birisi “kara-delik”lerdir. Fizikçiler açısından o ilk yaratılışın hayallerde canlandırılması müşkillerin en müşkilidir. Bütün maddenin, enerjinin, boyutların ve zamanın ilk noktada ansızın. “kün fe yekün” emriyle yokluk aleminden varlığa gelmesi...

Bilim, Big Bang'ı tarif ederken şöyle der: “İlk anda bütün madde ve güçlerin birbirinden hiçbir farkı yoktu, yani herşey bir ‘tek’ halindeydi. Kâinat genişledikçe soğudu ve madde bölünerek birbirinden ayrıldı.

Saniyenin milyarda biri gibi kısacık bir zaman biriminde henüz bir parça halinde olan kâinat, maddenin temel yapı taşlan olan Kuark ve Leptonların bir daha birleşmemek üzere ayrılmasıyla şekil almaya başlamıştı.”

Burada dikkat edilecek çok mühim bir husus vardır.. Astrofizikçiler kâinatın bu ilk anlarını ilmî bakımdan açıklayan Big Bang modelinde kendilerine bir sınır belirlemişlerdir. Bu sınıra ‘Planck Sınırı’ denilir.

Planck sınırı ilk yaratılıştan 10-43 saniye sonra başlar. Yani bu zaman biriminden öncesi bilim açısından meçhuldür. Meşhur İngiliz fizikçisi Stephen Hawking, “Planck sınırında fizik biter ve devreye din girer” demekte ve eklemektedir:

Böyle bir kâinatın sebepler dairesinde vücuda gelmesi söz konusu değildir. Bence her ne zaman kâinatın var oluşu bahis mevzu olsa, burada muhakkak dinî işaretlere değinmek gerekir. Fakat birçok bilim adamı değişik sebeplerden dolayı işin dinî yönüne yanaşmak istemiyorlar” demektedir.

Hawking, Brandon, Carter ve arkadaşları kâinatta çok hassas bir dengenin varlığını keşfetmişlerdi. Bu dengeyi şöyle tarif ediyorlardı. Meselâ, atom çekirdeğini bir arada tutan nükleer güç şu andakinden biraz daha zayıf olsaydı, kâinatta hidrojenden başka hiçbir elementin varlığı söz konusu olmazdı.

Diğer taraftan bu güç, elektromanyetik güce nazaran şimdikinden biraz daha güçlü olsaydı, kâinatta çekirdeği çift protonlu (diproton) atomlar hakim olurdu. Yani bu durumda ise hidrojenin varlığı düşünülemezdi, zaten böyle bir kâinat olmazdı.

Diğer yönden nükleer güçten 1038 defa daha zayıf olan çekim gücü (gravity) biraz daha güçlü olsaydı (meselâ 1025 defa daha zayıf), bu kez kâinat bugünkünden çok daha küçük olacaktı. Meselâ normal bir yıldızın kütlesi bizim bugünkü güneşimizden 1012 defa daha küçük olur ve ömrü de bir sene kadar olurdu.

Tabii bu şartlarda da biyolojik hayatın varlığı imkansız olacaktı. Bunun tam tersine eğer çekim gücü daha zayıf olsaydı, galaksilerin ve sistemlerin oluşması mümkün olmayacak ve ortaya boş, soğuk ve ölü bir kâinat tablosu çıkacaktı.

Kur'ân-ı Mübin'de: “İnkar edenler görmediler (bilmediler) mi ki, önceleri göklerle yer bir (beraber, kapalı) idi. Biz onları birbirinden ayırdık. (onları açtık)” (Enbiya, 30) denilmektedir.

Kâinatımız, Kur'an-ı Mübin'in ve ondan yüzyıllar sonra bütün astrofizikçilerin dedikleri gibi sürekli olarak genişlemektedir. Genişleme belirli bir ölçü içerisinde gerçekleşmektedir. Bu ölçü çok hassastır. Çünkü bütün galaksiler ve sistemler bu ölçü sayesinde oluşmuştur.

Ayrıca genişleme öyle bir hassas noktadadır ki, kâinat çekim gücünün galip gelmesiyle geriye kapanmaya başlayıp koca bir karadelik haline gelebilir. Diğer yönden genişleme hızı çekim gücüne galip gelebilir ve kâinat sürekli genişleyerek soğuk bir ölüme doğru yol alır.

Bugün bilim, bunlardan hangisinin olabileceğini hesaplamaktan acizdir. Fakat gerçek şudur ki, her iki akıbet de kâinat için bir kıyamettir.

Diğer Önemli bir mesele de ‘entropi’dir. Termodinamiğin ikinci kanununa göre entropi sürekli olarak artmaktadır ve böylece denge bozulmaktadır. Kâinatın ölüme doğru yol aldığına dair deliller çoktur.

Meselâ, makineler paslanır, yıldızlar yaşlanır ve ölürler, elektronik eşyalar zamanla bozulurlar, insanlar yaşlanır ve binalar zamanla çürür ve çökerler. Yani başlangıcı olan herşey fânidir ve mutlaka bir sonu vardır.

İşte bilim açısından işin kilit noktası şudur: Kâinatı mükemmel şekilde çalışan bir saat olarak farz edersek bu dev saat yavaş yavaş durma noktasına doğru gitmektedir.

Peki bu saat entropiye rağmen ilk başta nasıl kuruldu? Meseleye biraz daha açıklık getirmek için soruyu şu şekle getirebiliriz. Kâinat, termodinamiğin ikinci kanununa rağmen big bang gibi bir kaos durumundan günümüzdeki mükemmel, dengeli ve intizam içindeki durumuna (kosmos) nasıl geldi?

Termodinamiğin tersine işlemesi mümkün müdür? Burada bir benzetme yapacak olursak; bir saatin bütün küçük parçalarını kutunun içine atalım ve daha . sonra bu kutuyu sallayalım. Kutuyu tekrar açtığımızda bütün parçalar birleşmiş ve saat çalışır bir şekil almış! ...

Teksas Üniversitesi fizikçilerinden John Wheeler, kâinatın hayat açısından mükemmel bir nizam içerisinde olduğunu söylemektedir. Wheeler'e göre de insanoğlu kâinatın ve bütün yaratılışın pırlantasıdır ve kâinatın mükemmelliği insanın varlığına bağlıdır.

Evet muhteşem bir sanat eseri olan şu büyük kâinat kitabının, elbette okuyuculara ihtiyacı vardır. Fakat bu okuyucuların akıl sahibi olmaları gerekir.. Çünkü bütün eşya, o küçücük kuark ve leptonlardan ta dev galaksilere ve quasarlara kadar bütün azametiyle Sanatkârı'na yöneliyor, akıl sahiplerini imana ve tevhide davet ediyor.

http://www.sizinti.com.tr/konular/ayrinti/kainat-kitabi.html    internet sayfasından alınmıştır.

16 Mart 2013 Cumartesi

BEN DÜNYA'YIM

Varlığım sizin için oldukça mühimdir, değerim ise, sizin varlığınızla ölçülebilir. Ben, Güneş’in çekimine bağlı hareket eden gezegenler içinde, sizin yaşamanız için en müsait şekilde yaratılan Dünya’yım.

Yaklaşık 5–6 milyar yıl önce, Güneş’in yaratılışından kalan malzemelerden teşekkül etmeye başladım. Bunlar zaman içinde toplanarak bir yığın hâline geldi; sonra büyüyerek yaklaşık bir kilometre çapındaki cisimleri oluşturdu. Güneş’in yörüngesinde bulunan gezegenlerle çarpışmalarımız devam etti.

Yüzeyimi tahrip eden bu çarpışmalardan birinde, benden kopan parçayla ‘Ay’ meydana getirildi. Çarpışmanın neticesi açığa çıkan enerji, yüzeyimdeki sıcaklığın 6.000 oC civarına yükselmesine sebep oldu. Sizin anlayacağınız, kaynayan lavlar içinde erimiş, büyük ölçüde metalik malzemeden oluşan dev bir küre hâlindeydim. Aynı zamanda binlerce göktaşı ve kuyrukluyıldız tarafından bombardımana tutuluyordum. Yaratıcı’mız yaşadığım bütün bu süreçlerde, sizin keşfetmeniz için çeşitli mesajlar saklamıştır.

Yavaş yavaş soğumaya başladığımda, yüzeyim kabuk hâlinde sertleşmeye başladı. Bu devirde atmosfere bugünkü gibi dünyayı koruyucu rol verilmediği ve tam bir manyetik kalkan henüz teşekkül etmediği için, göktaşları tarafından sürdürülen amansız bombardımanlar neticesi kabuğum neredeyse oluşur oluşmaz yok oldu. Bu dönüşüm milyonlarca yıl boyunca devam ettirildi. Nihayet göktaşı akını azaldığında, az da olsa olgunlaşmaya başlamıştım. Bu sırada soğumaya devam ediyordum.

4,4 milyar yıl önce… Üzerimde bugünkü yedi kıtaya hiç benzemeyen ilk kara parçaları yaratılmaya başlandı. Bunlar yalnızca manto tabakam üstünde yüzen küçük kara parçaları idi. Derinliklerim sıcak olduğu için, yüzeyde oluşan kabuk kısmım alttan gelen büyük basınç sebebiyle kırılmalara mâruz kaldı. Yaklaşık on bir büyük parçaya ayrılan bu kabuk, zamanla çeşitli deformasyonlar, levha hareketleri, çukurlaşma ve dağ oluşumları gibi hâdiseler geçirdi.

Okyanus havzaları ve kıta yükseltileri bu şekilde ortaya çıkmaya başladı. Yüzeyimde, bugün üzerinde bulunduğunuz kıtaların çekirdeğini oluşturacak magma menşeli yeni tip kayaların (granitler) ve okyanus tabanlarının (bazaltlar) meydana getirilmesi bu devre rastlar. Bugün bilim adamlarınız zamanın tahribatına karşı ayakta kalmış, en iyi şekilde korunmuş çok eski (milyar yıl yaşındaki) granitleri araştırarak ilk kıtaların nasıl meydana getirildiğini bulmaya çalışıyorlar.

Granitler üzerimdeki en yaşlı kayalardan biridir. Bu kayalar kroton (kıtaların çekirdekleri) olarak bilinen en eski kabuğun ana parçasını meydana getirir. Kroton, manto tabakam üzerinde yüzebilecek kadar hafif ve çevresinde kıtaların oluşmasına imkân sağlayacak şekilde yaratılmış bir sistemdir. Bu krotonlar Güney Amerika, Avustralya, Kuzey Amerika, İskandinavya ile Afrika’nın bilhassa merkezî kısımlarında bulunmaktadır.

Yüzeyim -sizin tabirinizle yer kabuğu- tektonik levhalar denen birbirine geçmiş parçalardan ibarettir. Manto katmanım kayalardan meydana getirilmiş olsa da, derinlerden gelen ısı ve basınç sayesinde üzerinde bulunan levhaların yılda birkaç cm hareket etmesine izin verecek kadar esnek bir yapıda yaratılmıştır.

Bugün sahip olduğum kıtaların konumları; kıta ve okyanus levhalarının (kabuklarının) mantoya bağlı dinamik yapısından kaynaklanan yer değiştirme hareketiyle meydana getirilmiştir. Sizler bunu, birbiriyle aynı fosilleri farklı okyanuslarda ve aralarında uzak mesafeler bulunan iki ayrı kıtada herhangi bir tatlı su organizması veya kara canlısı bularak anlayabildiniz.

Üzerimdeki levhaların hareketinin asıl sebebi, iç kısımlarımın yüzeye nispeten çok daha sıcak olmasıdır. Merkezimde bulunan çekirdeğin sıcaklığı 5.500 oC kadardır. Bu sıcaklığın büyük kısmı ilk zamanlarımda karşı karşıya kaldığım çarpışmalar ve bombardımanlar neticesi ortaya çıkmıştır.

Kalanı ise, çekirdek ve bilhassa manto kısmıma yerleştirilmiş radyoaktif elementlerin bozunması ile alâkalıdır. Çekirdeğimden yayılan ısı dalgaları bir sonraki katmanım mantoya aktarılır. Isı, manto tabakamın bir kısmını eritir ve magma, erimiş kayalarımı yüzeye doğru yükseltir. Levha kırıkları arasına dolan erimiş kayalar, yeni kayaların ortaya çıkmasını sağlar ve levhaları birbirinden ayırır.

Yine bu devirlerde yeni kayaların teşekkülü ile birlikte levhalarım ve onların üzerinde bulunan kıtalar birbirlerinden ayrıldı. Bugün yeni kayaların meydana gelişi genellikle su altında gerçekleşmeye devam etmekte ve buna bağlı olarak okyanuslarım altında birbirine bağlantılı büyük volkanik sıradağların yaratılışı sürmektedir. Deniz altındaki bu sıradağlar aşağı Antarktika ve Kuzey Kutbu arasında yaklaşık 20.000 km boyunca uzanır. Birkaç bölgede de su yüzeyine çıkar.

İzlanda olarak isimlendirdiğiniz bölge, Kuzey Amerika ve Avrasya plâkları arasında gerçekleşmiş büyük ölçekli bir volkanik püskürme neticesi meydana getirilmiştir. Burası, kıtaların birbirlerinden ayrıldığının açıkça görüldüğü birkaç yerden biridir. Bir yanında Kuzey Amerika, diğer yanında Avrupa levhası bulunan İzlanda yarığı yaklaşık 5 km genişliğindedir. Bu yarık, ortasında git gide büyüyen yeni kaya oluşumları ile genişlemekte ve Kuzey Amerika ile Avrupa’nın birbirinden uzaklaşmasına sebep olmaktadır. Bilim adamlarınız kıtaların birbirinden yılda ortalama 2,5 cm civarında uzaklaştığını hesapladılar. Dolayısıyla yüz yıl içinde Amerika ve Avrupa birbirinden yaklaşık 2,5 metre daha uzaklaşmış olacaktır.

3,4 milyar yıl önce… Levha tektoniğine bağlı sebeplerle iteklenen ön kıtalar bir araya getirilerek, daha önce görülmemiş büyüklükte bir kara parçası yaratıldı. Bugün bu kıtadan geriye kalan, yalnızca Güney Afrika’dır.

2,7 milyar yıl önce… İlk süper kıtam hâlen hükümranlığını devam ettirmektedir. Fakat merkezimden gelen ısıdan güç alan levha tektoniği onu ayırmak üzere… Merkezimden gelen ısı sebebiyle, ana kara parçalanarak Sina Yarımadası’ndan Mozambik’e kadar devasa derin bir vadi oluşturuldu. Klimanjero gibi volkanik dağlar, geçmişte manto tabakasının yükseldiği yerlerden geriye kalan izlerdir.

1,1 milyar yıl önce… Neredeyse yerkürenin yüzeyinde tek kara parçasından ibaret olan, adına Rodinya denen bir süper kıta yaratıldı. 750 milyon yıl önce merkezimdeki ısı, bu süper kıtayı parçalamaya başladı. Neticede Rodinya yok edilerek, bugün bilinen bütün kıtaların üzerinde yer aldığı, adına Pangea dediğiniz yeni bir süper kıta yaratıldı.

Yaklaşık 200 milyon yıl sonra -yani 565 milyon yıldan önceki zamanda- mavi-yeşil alglerle; bakteriler ve mantarlarla; süngerler, solucanlar, yumuşakçalar, halkalı solucanlar ve eklembacaklılarla tanıştım.

Bu canlıların yaşadığı yaklaşık 565–495 milyon yıl arasında, iklim ılımandı. Bu devirde kara parçalarının çoğu sığ denizlerle kaplandı ve mühim volkanik hâdiseler cereyan etti. Size bu devirde binlerce canlı çeşidinin âniden ortaya çıkmış olması şaşırtıcı gelebilir. Hattâ ‘kompleks yapılı’ olarak adlandırdığınız omurgalılar da ilk defa bu zamanda yaratıldılar.

495–435 milyon yılları arasında, kırmızı ve yeşil su yosunları ile tanıştım. Balıklar gibi birçok deniz canlısı da ilk olarak bu zamanda yaratıldı.

Bu dönemde dev bir kara parçası olarak bulunan Pangea hem benim çok farklı görünmeme sebep olmakta, hem de iklim üzerinde mühim tesirler yapmaktaydı. Bunun sebebi, karanın büyük bir bölümünün denizden çok uzakta kalıyor olmasıydı. İç bölgelerdeki iklim, mevsimden mevsime köklü değişiklikler gösteriyordu. Meselâ, yılın belli zamanları çok sıcak, belli zamanları da son derece soğuk oluyordu. O zamanlar, okyanusların bugünkü gibi iklime tesiri çok yoktu. Bu yüzden iklim, bugünkünden çok daha farklıydı. Yaşanan iklim değişmesinin birçok türün neslinin tükenmesinde rolü oldu. Bu hâdise, üzerimde o devre kadar yaratılmış canlıların % 90’ının yok olmasına sebep oldu.

Aradan geçen milyonlarca yıl içinde yaratılış farklı boyutlarıyla devam etti ve 340–275 milyon yılları arasında çok büyük ebatta ve çeşitlilikte bitkiler yaratıldı. Bu bitkiler kısa zamanda, dev ağaçlar şeklinde her yeri kapladı. Gayeli yaratılışın misâlini göresiniz diye, ileride sizlerin hayatını kolaylaştıracak olan kömür rezervlerinin büyük bir kısmı, bu ağaçların fosilleşmesi neticesinde oluşturuldu. İleride gelecek olan sizlerin hayat şartlarını kolaylaştıracak hazırlıklar, milyonlarca yıl öncesinden yapılıyordu.

Diğer taraftan bu devre, karaların yaklaşık Ekvator düzleminde bir araya toplanmaya başladığı ve bu uçsuz bucaksız kara parçasının büyük bir bölümünün günümüz Amazon ormanlarına benzetilebilecek yağmur ormanlarıyla kaplı olduğu bir dönemdi. Bu uçsuz bucaksız yeşil alanlar, bugün artık var olmayan eğrelti otu ve benzeri bitkilerle ilk tohumlu bitkilerin dâhil olduğu, pek çok farklı grubun oluşturduğu bataklık ormanlarıydı.

Bu yoğun bitki örtüsünün sakinleri olan böcek, kırkayak ve akrep gibi hayvanlar günümüzdekilere göre dev boyutlardaydı. Bu bitki örtüsü, devrin sonlarında birden yok edildi. Dönemin sonuna doğru, dev kıta Pangea şekillendikçe ve buzullar büyüdükçe, çekilen deniz suları ve kuraklaşan iklimle birlikte bitkilerin ve ormanların yapısı da değişti ve yeni birçok hayvan yaratıldı.

250 milyon yıl önce... Süper kıta Pangea kırılıyor. Bu büyük kara parçalanarak Kuzey Yarım Küre'deki Lavrasya ile Güney'deki Gondwana'nın meydana gelmesine vesile oldu.

Milyonlarca yıllık bir süreç boyunca Güney Amerika, Afrika’dan uzaklaşmaya, Kuzey Amerika, Avrupa’dan ayrılmaya, kıtalar bugün bildiğiniz ve tanıdığınız hâllerini almaya başladı. Avustralya, Antarktika’dan ayrılarak kuzeye, daha ılıman iklimlere doğru ilerledi.

Üzerimdeki uçsuz bucaksız sıradağlar, Alpler, Himalayalar ve Amerika’daki Büyük Kanyon gibi vadiler meydana getirilmek üzere kıtaların hareketleri devam etti.
Bu devir içinde sürüngenler ve dinozorlar, 200 milyon yıl boyunca, yeryüzünün baskın omurgalı grubu olarak hem yaygınlıklarını hem de çeşitliliklerini devam ettirdi.

225–190 milyon yılları arasında memeliler, 190–135 milyon yılları arasında kuşlar ile yosunlar -daha sonraki devirlerde de tohumlu bitkiler- yaratılarak benim sizler için hazır hâle getirilmem neredeyse tamamlanmaktaydı.

100 milyon yıl önce… Bugünkü kıta haritası belirginleşmeye başladı.

Bazen üzerimdeki kara parçaları, levhaların kesişme bölgelerinde çarpıştırılarak dağların meydana gelmesine vesile olacak hareketler yaratıldı. Bu levha hareketi olmasaydı, gezegende dağlar hiç yaratılmamış olacaktı. Ama diğer taraftan bu devrenin ortalarında dinozorlarla pek çok farklı sürüngen grubu, sizlerin şimdilik bilemediğiniz bazı sebeplerle ortadan kaldırıldı.

Sonraki 100 milyon yıl boyunca kıtaların birbiriyle çarpışması devam ettirilerek Himalayalar gibi mühim sıradağların yaratılışı gerçekleşti. Bu kıta levhaları her yıl 5–10 santimetre hareket ettirilerek çarpışmalar günümüzde de devam etmektedir.

20 milyon yıl önce… Bugünkü haritam neredeyse tamamlandı. Pasifik ve Atlantik okyanusları arasında serbestçe hareket eden su, Kuzey ve Güney Amerika’yı birbirinden ayırmaya devam etmekteydi. Milyonlarca yıl sonra Pasifik levhası, Karayib levhasının altına doğru kaymaya başladı. Ortaya çıkan basınç, su altı volkanlarının püskürmesine sebep oldu. Volkanlardan bazıları büyük bir güçle patlatılıp Kuzey ve Güney Amerika arasında bir ada dizisinin yaratılışı gerçekleşti.

3 milyon yıl önce de ince ve uzun bir kara parçası olan Panama vasıtasıyla Kuzey ve Güney Amerika birleştirildi. Böylece Pasifik ve Atlantik olarak isimlendirdiğiniz iki okyanus birbirinden ayrılmış oldu. Okyanus akıntıları, aralarına giren engel yüzünden kendisine yeni bir rota çizerek iklimde mühim değişikliklerin ortaya çıkmasına vesile oldu.

Anadolu Yarımadası’nın durumu

360 milyon yıl önce yerkabuğu hareketleri (Tektonizma) fazla değildi. Anadolu’nun su yüzüne çıkan masif (sertleşmiş) alanları dış kuvvetlerce aşındırmalara mâruz kaldı.
160 milyon yıl önce Alp-Himalaya kıvrım kuşağı, Anadolu arazisinin yükselmesine sebep oldu ve Anadolu Yarımadası genel görünümünü aldı. Bunun neticesinde Toroslar ile Kuzey Anadolu dağ kuşakları meydana getirildi. Diğer taraftan bugün yakıt olarak kullandığınız linyit gibi kömür yataklarının oluşturulması da bu devre rastlamaktadır.

Bugün Ege Denizi’nin bulunduğu bölgedeki Egeit karası çökerek Ege Denizi, bunu takiben İstanbul ve Çanakkale Boğazları meydana getirildi. Bugün bu çökme Marmara, Karadeniz ve Akdeniz Havzalarında hâlâ devam etmektedir.

Bugün yedi kıtaya sahibim. Afrika-Avrasya; Afrika, Avrupa ve Asya’yı barındıran dev bir süper kıtadır. Rusya’daki Sibirya plâtosundan başlar ve Afrika’ya kadar uzanır. Yine de Afrika-Avrasya benim tek süper kıtam değildir. Panama sayesinde bir araya gelen Kuzey ve Güney Amerika uçsuz bucaksız bir kara parçası olarak kabul edilebilir. Eğer Rusya ile Alaska’yı ayıran Bering Boğazı donarsa, Güney Amerika’nın ucundan yola çıkan bir kişi, yürüyerek yaklaşık 40.230 km’lik uzun bir yolculukla Güney Afrika’nın sonuna varabilir.

Sizler pek farkında olamasanız bile, bugün de kıtalar hareket ettirilmeye devam ediyor. Milyonlarca yıl önce başlayan hayatım, geleceğe -yani ölümüme- doğru (siz ona Kıyamet diyorsunuz) devam etmektedir.

Kıtalarda meydana gelen hareketlerin sizi doğrudan alâkadar eden bir tesiri daha vardır. Bu tesir, sizin âfet olarak gördüğünüz hâdiseler şeklinde ortaya çıkar. Meselâ milyonlarca yıldan beri devam eden ve deprem dediğiniz tabiî hâdise, levha kesişmelerinde, kıta çarpışmalarında veya okyanus levhasının kıtanın altına dalması durumunda oluşan hareketler neticesi ortaya çıkan bir yaratılış hâdisesidir. 2004’teki Endonezya tsunamisi de bu korkunç ve yıkıcı levha hareketinin bir neticesidir.

Çok uzun olan yaratılış sürecim; yaratılmışların en azizi ve şereflisi olan sizlere uygun hâle getirilene kadar, ne çok dönüşüm ve değişimlerden geçtiğimi anlatıyor. Ümit ederim, her ânı ve her noktası ilim, hikmet, kudret ve irade tecellisi olan hayat hikâyemi, öncesiyle ve muhtemel sonuyla bundan sonra daha fazla merak eder, Yaratıcı’mızın önünde saygıyla eğilirsiniz.

 http://www.sizinti.com.tr/konular/ayrinti/ben-dunyayim.html   internet sayfasından alınmıştır.

Ehadiyet - Vâhidiyet

Ehadiyet; birlik, teklik mânâsına gelen "ehad" kelimesinden türetilmiştir. "Bir" demek olan, ferd ve vâhid mânâlarını da ihtiva eden ehad, mâadâyı nefyetmede emsali kelimelerden daha mübalâğalı ve ikincisi olmayan bir rakamdır.

Bu itibarla da vâhid kelimesinin isbatta kullanılmasına karşılık ehad lâfzı hep nefiyde kullanılagelmiştir. Ehad, hiçbir şeyin ona, onun da hiçbir şeye nisbeti söz konusu olmayan bir kelimedir ve Zât-ı Ehad u Samed'in has sıfatıdır. Ehadiyet âlemi ise böyle bir sıfatın tecelli ve inkişaf ufkudur.

Vâhidiyet sıfâtta iştiraki nefyetmesine mukabil, ehadiyet tam tenzihe bakması itibarıyla Zât-ı Mutlaka ve Sırfe'ye -esmâ ve sıfât mânâları meknî- nazırdır. Hulâsa ehadiyet, bütün kesretlerin kendisinde fena bulup gittiği, bütün lâhutî hakaikin onda meknuz bulunduğu, umum varlığı kamilen tutan, ezeliyet ve ebediyeti birden ifade eden bir hakikat-i mukaddesenin unvanıdır.

Bazılarının zannettiği gibi, ehadiyet mülâhazası ile esmâ ve sıfât-ı sübhaniyenin yok farz edilmesi veya -feteâlâllâhu ammâ yezunnûn- bunların mütelâşi olup gitmesi söz konusu değildir. Söz konusu olan, esmâ-i ilâhiye ve sıfât-ı sübhaniyenin müessiriyet, tecelli ve inkişafları mahfuz, bir zât-ı mutlaka-i sırfe mülâhazasıdır.

Buna, ulûhiyet dairesi muvacehesinde, her şeyin kendine bakan yönüyle fani ve mâdum sayılmasına, rububiyet âlemi itibarıyla bütün varlığın O'nun vücuduna bir ayna olmasına, vâhidiyet mertebesinde de esmâ ve sıfât-ı ilâhiyenin bir güneş gibi her şeyi gölgede bırakmasına mukabil, ehadiyet ufkunda Zât-ı Mutlaka'dan başka hiçbir şeyin mülâhazaya alınmaması da diyebiliriz.

Diğer bir yaklaşımla, vâhidiyet tecellisi itibarıyla, esmâ ve sıfâtın ziyası karşısında bütün varlık ve eşyanın, tıpkı güneş karşısında kaybolan semavî cirmler gibi - " حَقَائِقُ الأشْيَاءِ ثَابِتَةُ " sözüyle anlatılan gerçek mahfuz ve melhuz- muzmahil olup gitmesine mukabil, ehadiyet mülâhazasında, hakikat-ı nefsi'l-emriyelerine rağmen esmâ ve sıfât dahi "min vechin" gaybet-i mukayyedeye girer ve bütün idrak ve ihsas ufkunu, ehadiyet-i ilâhiye veya sübühât-ı vechin şuaâtı tutuverir; tutuverir de Zât-ı Baht'a göre ağyar sayılan her şey bir mânâda silinir gider.

Bu itibarla, ehadiyetten maksat -burada kelâmcıların, sıfât-ı sübhaniyenin, Zât'ın aynı veya gayrı olmaları mülâhazalarına girmeyi gereksiz görüyorum- Zât-ı Mutlaka ve Sırfe'dir. Şöyle ki ehadiyet mülâhazasında, esmâ-i ilâhiye ve sıfât-ı rabbaniye bizzat nazara alınmamakta, his, şuur, idrak ehadiyetin nâkâbil-i idrak olması mülâhazasıyla hayret ve dehşet yaşamaktadır. Vâhidiyette ise bütün merâyâ ve mecâlî, esmâ ve sıfâtın zuhur alanı hâline gelerek her şeyi kaplamaları gibi bir durum söz konusudur.

Lâhut, rahamût, hatta bir mânâda ceberût âlemleri, ehadiyet tecellilerinin -alâ merâtibihim- mahall-i taayyünleridir ve bu âlem, aynı zamanda, münezzeh, müberra, mukaddes lâhut âleminin de "bi gayri keyfin ve idrakin ve darbin min misâlin" mahall-i tecelli ve inkişaf sahasıdır.

"Kenz-i mahfî"nin " لأَعْرَفَ " ufkunda celâlî ve cemalî açılımı bu mebde-i taayyünle başlamıştır/başlamaktadır. Bu itibarla da bu âlem, bütün izzet, azamet ve kahırların yanında, umum lütufların, ihsanların, hususî iltifatların da mahall-i tevziidir. Ve burası aynı zamanda, Hazreti Zât'ın kendi zâtına, kendi ef'aline, kendi san'at ve âsârına muhabbetini ifade ettiği; edip onu ruhlarımıza duyurduğu; vicdanlarımızı aşk u şevkle şahlandırdığı câmi bir ayine-i "Samed" ve vâhidiyete de bir açılma merhalesidir.

Evet, ehadiyet âlemi, vâhidiyet dairesi önünde hakaik-i ulûhiyet ve esrar-ı sübhaniyenin sırlı bir ifadesi gibidir. O hakaik-i ulûhiyete dair söylenebilecek sırları söyler; söyler de okuyabilen herkes onda esrar-ı "Bismillahirrahmanirrahim" ve "Kul hüve'llâhu Ehad"ı okuyabilir.

Yani Allah, ilâhiyetinde vâhid olduğu gibi rububiyetinde de birdir. Keza O, sıfât-ı sübhaniyesinde tek ve yektâ bulunduğu gibi esmâ-i ilâhiyesinde de Ferd ü Samed'dir.. evet Allah, zâtında vâhid, vücudunda vâhid, rahmaniyetinde vâhid, rahimiyetinde vâhid, rezzakiyetinde vâhid, hallâkiyetinde vâhid... bir Vâhid ü Ehad'dir.

Daire-i ulûhiyet, bütün esmâ ve sıfât-ı sübhaniyeyi câmi -İsm-i Zât'ın umum esmâ-i hüsnayı bittazammun ve bililtizam iktiza etmesi bunu göstermektedir- âlemler üstü bir âlemdir ve tecelli sahası itibarıyla da rahamûttan melekûta ve ondan da bittafsil zâhir-bâtın hemen her âlemin menba-i feyezanıdır.

Ehadiyet, bir âlem-i münkeşife ve müteayyine, vâhidiyet de ikinci bir âlem-i tafsil ve taayyüniyedir. Bu açıdan ulûhiyette câmi ve şamil celâl edâlı bir cemal, ehadiyette mütesavi bir tecelli-i celâl ve cemal, vâhidiyette ise cemal inkişaflı bir celâlden söz edilebilir. Bu hususta ehadiyete ait hususiyetleri vâhidiyette, vâhidiyete ait hususiyetleri de ehadiyette görüp konuyu öyle yorumlayanlar da vardır.

Böyle bir yaklaşım "Bismillahirrahmanirrahim"deki zât, sıfat ve ismin ifade ettikleri mânâya da uygun düşmektedir.

Esmâ ve sıfâtın zuhur ve hafâsı, tabir-i diğerle, münhasıran Hazreti Zât'ın nazara alınması ya da esmâ ve sıfât mülâhazasına iktiran içinde düşünülmesi itibarıyla iki ana merhalenin -bu mütalâa da yine zaman mülâhazasından tecerrüd edememeye bağlı bize ait bir nakîsanın ifadesi- mevcudiyeti söz konusudur:

İlk merhale, esmâ, sıfât ve daha değişik izafât ve itibarların min vechin mülâhazaya alınmadığı ehadiyet meclâ ve aynasıdır ve aynı zamanda zâhir ve bâtının da birleşik noktası sayılmaktadır. Bu itibarla da ona umumiyetle "berzahiyyetü'l-kübrâ" denegelmiştir.

"Taayyün-ü evvel" bu merhalenin ayrı bir unvanı, hakikat-ı Ahmediye ise -ehadiyet ve vâhidiyetteki farklı mütalâa türünden, "hakikat-ı Ahmediye" ve "hakikat-ı Muhammediye"yi tercihte de benzer bir mülâhazadan söz edilebilir- en yaygın ve en çok kullanılan isimdir.

İkinci merhale, esmâ ve sıfâtın zuhur, tecelli ve inkişaf alanıdır ki, bu âlem melekût ve mülk şeklindeki tafsilin de nokta-i evvelidir. Vâhidiyet ufku da diyeceğimiz bu merhale, özünde melhuz ve mermuz bulunan kesretin, tecelli-i esmâ ve sıfât karşısında mütelâşi olup gittiği dairedir. "Ayn-ı sâniye" bu dairenin en mâruf unvanı, "menşe-i mâsivâ" tecelli alanı itibarıyla en meşhur adı, "Hazretü'l-Cem" de hususiyetinin sıfatı olarak anılagelmiştir.

Vâhid ve dolayısıyla da vâhidiyet, hâricen ve zihnen terkip, taaddüt ve bunları gerektiren ya da bunların gerektirdiği cismaniyet, tahayyüz gibi durumlardan, müşareket, mümaselet gibi şaibelerden münezzehiyetini ve sıfatı bulunduğu Hazreti Mevsuf'un bütün vücuhuyla vâhidiyetini; kesret-suret, cevher-araz gibi şeylerden müberra olduğunu gösteren bir vasıftır.

Bu, bütün güzelliklerin -celâlî bile olsa- lütufların, ihsanların, mükafatların inkişaf ve zuhurlarının da kaynağıdır. Aynı zamanda bu mukaddes ve müteal merci-i mübarek, -idrak ve ihata edilebilirlik mülâhazası açık- pek çok hakikî ve izafî güzelliklerin de menbaı sayılmıştır.

İsterseniz siz buna, celâlin, mertebe-i kemaldeki zuhurunun, cemal şeklinde tecellisi de diyebilirsiniz.. aslında, bütün cemal ve kemaller, bütün celâl ve azametler O'nun cilve-i cemal ve celâlinin bir gölgesi, hatta gölgesinin gölgesi mesabesindedir.
 
Ehadiyette, ulûhiyet ve rahmaniyete bakan -bu bir itibara göre böyledir, bu mülâhaza-i vâhidiyet için düşünen mutemet insanların sayısı da az değildir- bir ihata edilmezlik, bir nâkâbil-i idrak olma keyfiyeti söz konusudur.

Evet insan, her zaman ehadiyetle müfad celâlî tecelliyi kavrayamayabilir; zira onda, ulûhiyet ve rahmaniyet tecelli dalga boyunda bir külliyet, bir umumiyet ve dolayısıyla da göz kamaştıran ve görmeye mani azamet ve izzetin kuşatıcılığı bahis mevzuudur. İşte bu hâliyle de o muhittir.. ve dolayısıyla da ihata edilmesi imkânsızdır. Bu durumda da vicdanlar bir tenezzül ve daha farklı bir inkişafa ihtiyaç duymaktadırlar.

Kur'ân-ı Kerim'in bazı yerlerde ortaya koyduğu böyle bir tavr-ı tenezzülün, vicdanların ihtiyacını karşılamak üzere bu kabil bir inkişafa baktığı söylenebilir:

Kur'ân, çok defa, kâinat ve hâdiseleri nazara verdiği aynı anda, görülüp hissedilebilen, okunup anlaşılacak olan cüz'iyyât dairesindeki bir şefkat, bir merhamet, bir nizam ve bir âhengi hatırlatarak, ihata edilmezler üzerine kavranılabilirlik merceğini koyup her şeyi doğru okumamızı sağlar ve bizi muhit olanın ihata edilmezliği karşısında hayrette bırakmaz.

Ulûhiyette bir celâl-i kâhir ve bu celâlin zirvesinde de bir cemal-i bâhir nümâyandır. Zira ulûhiyet dairesi, bütün evsaf-ı kemaliye ve esmâ-i sübhaniyenin biricik merciidir. Bu itibarla da onda hem bir azamet ve celâl-i daim, hem de bir lütuf ve cemal-i lâyezâlînin mevcudiyetinden söz edilebilir ki, bütün tecelliler, bütün cilveler hep o hususî menbadan nebean etmektedir: Evet taayyün mertebesindeki bir nebean, inkişaf çerçevesindeki bir feyezan, tafsil dairesindeki bir tecelli gibi her şey ulûhiyet arşından kaynayıp gelmektedir.

İzzet, azamet ve fevkalâde ululuk zuhuru sayılan celâlî tecelli, "hüviyet-i mutlaka" unvanıyla da yâd edilmektedir. Zat-ı Ulûhiyet'in hassa-i lâzimesi kabul edilen böyle bir azamet ve ululuğu hatırlatma sadedinde, ism-i Zât olan "Allah" kelime-i mübarekesine hep "lâfza-i celâl" ve Hazreti Zât-ı Ulûhiyete de "Zülcelâl" denegelmiştir.

Farklı bir yaklaşımla, Cenâb-ı Hakk'ın herkese ve her şeye, o şeyin istidat ve kabiliyetleri ölçüsünde, aynı zamanda seviye ve ihtiyaçları nisbetinde lütuf, ihsan ve ikramla taltifine cemalî tecelli dendiği gibi, O'nun esmâ ve sıfatlarının aşkın ve ihata edilmez şekilde gâlibane, kâhirane, hâkimane zuhurlarına da celâlî tecelli denmiştir

Hazreti Zât-ı Mutlak -ki buna "vahdet-i mutlaka-i sırfe" de diyorlar- ehadiyet dairesinin cilveleri sayılan celâl öncelikli tecellilerin de kaynağıdır. Bu dairede, bütün esmâ, sıfât, niseb ve itibarlar, Zât hesabına min vechin tebeî olarak mütalâa edilirler.

Böyle bir mütalâa ile hak mefhumu o muhit hususiyetiyle bütün mülâhaza ufuklarını tutar, derken umum duyabilenlere tevhid-i Hak ayân olur; olur da böyle bir nokta karşısında insan kendini, idrak ve ihsaslarını aşkın kâhir bir tecelli hayreti içinde bulur.. ve -Allahu a'lem- işte bu tecelli celâl esintili bir tecellidir.

Buna karşılık, Hazreti "Rahmanurrahim"in, duyulup, anlaşılıp kavranabilen lütuf, ihsan, inayet ve riayet şeklindeki teveccüh ve iltifatlarına gelince bunlar, cemal televvünlü tecellilerdir. Arz u semanın, şuur, his, idrak ve irade sahibi varlıkları, bu celâlî tecelliler karşısında hayret, dehşet ve kalaklarını " اَللهُ أَكْبَرُ كَبِيراً وَسُبْحَانَ اللهِ بُكْرَةً وَأَصِيلاً " -kendimize kıyas ederek söylüyorum- kelimeleriyle seslendirirler.

Cemalî meltemler muvacehesindeki behcet ve sürurlarını da " والْحَمْدُ للهِ كَثِيراً " inşirah bahş sözleriyle dile getirirler. Bunlardan birincisinde, hissedip fakat kavrayamama, duyup fakat ihata edememe, dolayısıyla da sürekli dehşet yaşamaya karşılık, ikincisinde duyma, anlama, zevk etme ve değişik değerlendirmelerin yanında bu ihsas ve imtisasları, diğer daireye ait esrarı yorumlamada da bir kıstas olarak kullanabilme söz konusudur.


Muhakkikîne göre celâl; Cenâb-ı Hakk'ın, kâhir, gâlib ve muhit bir izzet ve azamet sıfatı olması itibarıyla -ehadiyet ve vâhidiyet konularındaki farklı mütalâa mahfuz- bir ehadiyet tecellisi gibi görülmektedir. Vâhidiyet ise, Zât-ı Ulûhiyet'in, esmâ ve sıfât tecellilerinin bir unvanı olduğu gibi, aynı zamanda bunların bir mahall-i tezahürü mesabesindedir.

Celâl, kalblerde mehafet, mehabet, tazim, mezahir ve merâyâsındaki âsârıyla da hayret ve dehşet uyarır. Bununla beraber bu tecelli ve tezahür, netice ve akıbetleri itibarıyla, fevkalâde yumuşak, sıcak, inşirah verici ayrı bir derinliği de haizdir.

Görüp hissedebilenlerce bazen ehadiyette vâhidiyete ait âsâr müşahede edildiği gibi, celâl ufkunda da çok defa -biraz da müşahidin durum ve seviyesine göre- cemal meltemleri duyulup yaşanır. Bunu; "Celâlin zirvesi cemal, cemalin kemali de min vechin celâldir." şeklinde de ifade edebiliriz.

Aslında biz "cemalullah" dediğimizde, hep sıfât-ı ulyâ ve esmâ-i hüsnanın merâyâ, mecâlî ve mezahirdeki durumlarını düşünürüz. Zira, Zât, şuûn ve sıfât dairesinde bir mütalâada bulunmaya hem gücümüz yetmez hem de bir memnuiyet söz konusudur.

Biz, âsâra bakar, ef'âli değerlendirir; esmâyı mütalâaya alır, sıfât-ı sübhaniye mülâhazalarına dalarız. Tabir-i diğerle biz, maverâ-i tabiata ait esrar, cemal, âhenk ve mânâları, tabiat meşherinde, varlık kitabında, kâinat kamusunda mütalâa etmeye çalışır ve satır aralarında ruhlarımıza duyurulmak istenen mesajlarla -tabiî onları iyi anlayıp, iyi değerlendirmek şartıyla- iktifa ederiz.

Eşya ve hâdiseler iyi okunup yerinde yorumlandığı takdirde, kimbilir belki de bazılarımızın çok önem atfettiği bir kısım bilgi nazariyeleriyle uğraşmaya da hiç gerek kalmaz.

Varlığın zâhir ve bâtınındaki bütün güzellikler, kemaller, behcetler, cazibeler, ihtişamlar, âhenkler, Hakk'ın cilve-i cemalinin çok perdelerden geçmiş gölgesinin gölgesidir.

Biz, hemen her zaman çevremizde; varlığın çehresinde, insanların simalarında, mahiyet-i insaniyenin derinliklerinde, canlı-cansız hemen her şey arasındaki yardımlaşma ve dayanışmada, hatta muânaka ve muâşakalarda; dahası yüksek seciyelerde, üstün karakterlerde, ahlâkî tavırlarda, iyilik duygularında, fazilet hissi ve îsar mülâhazalarında, bütün varlık arasındaki aşk u şevklerde, cazibe ve incizablarda göz kamaştıran bir âhenk ve güzellik, bir mükemmeliyet ve fevkalâdelik müşahede eder, âdeta kendimizden geçeriz;

geçer de bunların kaynaklarına ulaşma gayretiyle şahlanır ve inanç ufkumuzun yol verdiği, kalbî ve ruhî hayatımızın da müsaade ettiği ölçüde hep o kutsî menbaa doğru yürürüz -seyr u süluk-i ruhani bu istikametteki yürüyüşlerden sadece biridir- yürür ve istidatlarımızın el verdiği nisbette, her şeyin gidip rahmaniyet, rahimiyet, rezzakiyet, hallâkiyet ve bunların yanında lütuf, ihsan ve kerem.. gibi sıfatlara dayandığını anlar, bu mübarek sıfatların saha-i inkişafı sayılan isimlerde evsaf-ı sübhaniyedeki "kenz-i mahfî"nin aksettiği merâyâ ve mecâlîyi temâşâ etme imkânını yakalar ve kendimizi sonsuz, sınırsız, serhaddi olmayan iç içe bir güzellikler meşherinin ortasında buluruz.

Böyle bakanlar için, ehadiyetin tezahürleri vâhidiyetin tecellileri şeklini alır. Celâl ayn-ı cemal olur. Evet ism-i Rab, mebde'den müntehaya her şeyin var edilip kemale yönlendirilmesinde, çamurdan balçıktan en mükemmel âyine-i câmia ve mazhar-ı tam varlıklar inşa etmede hep cemalle tüllendiği gibi, ism-i Kahhar suver ve rüsumu mahvederek; ism-i Cebbar, nazarlarımızda fizikî güçlerin mevhum kuvvetlerini dağıtarak bize sürekli celâl ufkunda cemalin bağ ve bahçelerinden demet demet güller ve salkım salkım meyveler sunarlar.

Ta taayyün-ü evvelden başlayıp sıfât ve esmâ yoluyla âsâra akseden bu güzellikler ve mükemmellikler, erbab-ı basiret için her zaman mütalâa edilebilen bir kitap, temâşâsına doyulmayan bir meşher, içine girip gezen insanların görme arzularını gıcıklayan bir saray gibi görülüp değerlendirilmiş ve onlarda yürüyüp saray sahibine ulaşma arzularını coşturmuştur.

Bu sayede dünyadaki tabiî geliş-gidişler anlam kazanmış; gelişler, vazife ve sorumluluk altına girme şeklinde yorumlanmış ve ömür boyu hep O'na doğru yürünmüş, gidişler de bir terhis, bir vuslat açılımı ve bir şeb-i arus telâkki edilmiştir.

İşte bu anlayıştaki bir hakikat eri, dünyada olsa da hep O'nunla beraberdir. Her hamle ve her hareketi O'na yürüme istikametindedir. Ömür boyu hep kesret içindedir ama, hedefi vahdettir: Öyle ki sırtında taşıdığı ağır cismaniyet yüküne rağmen, kalbî ve ruhî hayat ufuklarında sürekli O'na doğru kanat çırpmaktadır..

Evet o nerede bulunursa bulunsun oturur-kalkar "Allahu Ehad, Allahu Samed" der; kalbini sağlamca O'na bağlar, ihtiyaçlarını sadece O'na açar. Ehadiyet'in esrarını vâhidiyetin envarıyla çözer. Celâlî tecellilerin sert gibi görünen esintileri karşısında cemalî yorumların meltemleriyle serinler. Hayretlerini tekbir ve tesbihlerle, mazhariyetlerini de hamd ü senalarla seslendirir.. ve Hazreti Ehad ü Samed'i bilmeme cehaletinden uzak durmaya çalışır; çalışır ve dilinde:

"Âlem-i kesretten ey sâlik firar eyle yürü;
Ferd ü Ehad bârgâhında karar eyle yürü;
Rûy-i vahdet görmek istersen bu kesretten eğer,
Saf kıl mir'ât-ı kalbin, tâbdâr eyle yürü.
Kimi Kâbe, kimi Arş'ı etmede dâim tavaf
Sen harîm-i kurb Hakk'ı ihtiyar eyle yürü."

(İsmail Hakkı)

sözleri muhtemel haybetlerini "ticaret-i lentebûr"a, gaybetlerini de huzur-u dâimîye çevirir, ehadiyet ve vâhidiyet semalarına doğru sürekli pervaz eder durur.

Sızıntı, Haziran 2001, Cilt 23, Sayı 269

14 Mart 2013 Perşembe

İLMİN PUTLAŞTIRILMASI

Günümüzde modern ilim ve teknolojik gelişmeler, insanoğlunun gözlerini öylesine kamaştırdı ki, artık o, iki adım ötesini görememekte, ilim ve teknolojinin dışında hiçbir şeye tam güvenememekte, güvenmek bir yana; mevcut teknik imkanlarla her müşkülünü yenip, her problemini çözebileceğine inanacak kadar çarpık kanaatler taşımaktadır.

Böyle bir aşırılığın insanoğluna, neye malolacağını kestirmek zor olmasa bile, bu mevzuda verilecek herhangi bir hüküm için zamanın tefsirini beklemeyi daha faydalı bulmaktayız. Yalnız şu kadarını söyleyelim ki; herşeyde ifrat ve aşırılık zararlı olduğu gibi, ilmin bir “put” haline getirilerek bütün değerlerin ona götürülüp bağlanması da, hem insanlık adına hem de ilimler adına fevkalade tehlikeli ve zararlıdır.

Evet ilmin, salim düşünce- tecrübe-vicdan üçlüsüyle ele alındığı zaman yararlı olduğunda, cemiyetin hayat seviyesini yükselterek ona, bugünü ve yarını itibariyle huzur, mutluluk vadettiğinde şüphe yoktur. Ne var ki o, tek başına kaldığında, sapma ve saptırmalara vesile olacağı da katiyyen gözardı edilmemelidir.

Evet, zihinler sonsuzluk düşüncesinden mahrum bırakıldığı, ruh teknolojinin esiri haline getirildiği, kalbi hayat bütün bütün ihmale uğradığı bir yerde ilimden de ilmin yararlı olacağından da bahsedilemez. Aksine, böyle bir iklimde ilim, vahşetlerin buutlaşıp devam etmesine, boğuşmaların kıran kırana sürüp gitmesine, aldatma ve istismarların “dev” birer afet halini almasına yardımcı olacak ve “hak” karşısında “kuvvet”e omuz verip yan çıkacakdır.

Doğrusu şu ki; ilim, insanın maddi-manevi mutluluğunu hedef alıp, onun bedeni-ruhi problemlerini çözmeye çalıştığı ve insanı gönül-zihin birliğine ulaştırabileceği ölçüde faydalı ise de, bunları yapmadığı veya yapamadığı zamanlarda faydasız, hatta bir ölçüde zararlıdır ve ondan insanlık yararına birşeyler beklemek de abesdir.

Bugünün bütün bütün maddileşen insanı, ilim ve tekniğe sadece şahsi hazları, maddi refah ve rahatı itibariyle laka duymaktadır. Böyle bir anlayış ise onu, hergün biraz daha ahlaki çöküntü, ruhi bunalım ve düşüncede sığlaşmaya götürmektedir.

İşte bu insan tipidir ki, büyük bir kısmı itibariyle gerçeği araştırmaya ve o yolda tefekküre yanaşmamakta, hatta bunları sevmemektedir. Şüphesiz bunda, topluma avam kültürünün hakim olmasının, ilim adamlarındaki beleşcilik düşüncesinin ve hasbi ruh kıtlığının tesiri çok büyük olmuştur. Ne var ki, ruh insanı, ilham insanı, gönül insanı yetiştirememenin tesiri bundan daha büyüktür.

Ortalığı, herşeyi maddede arayan aklı gözüne inmiş karakuraların sardığı bir dönemde, gerçeğin ilminden, ilimde derinleşip buutlaşmaktan bahsetmek mümkün değildir. Aksine, böyle bir atmosferde muhakeme ve tefekkür hergün biraz daha kısırlaşacak, insanlar biraz daha aptallaşacak ve dünyanın her yanı makinaların komutlarıyla iş yapan insanlarla dolup taşacaktır.

Onun içindir ki, yarınları yeniden inşa etmeyi planlayanlar, öncelikle ilmin ne olup ne olmadığını, ondan neler beklenebileceğini, onun hedef ve gayelerini çok iyi belirleme mecburiyetindedirler. Yoksa aksaklıklar sürüp gidecek ve ilim de kendinden beklenenleri katiyyen veremeyecektir.

Öyle zannediyorum ki, bugün talim ve terbiye müesseselerimizden en yüksek devlet kademelerine kadar görüp müşahede ettiğimiz kusurların büyük bir bölümü de, işte bu, kimliği tesbit edilememiş ilim anlayışından kaynaklanmaktadır.

Kanaatim o ki, herşeyi vak’aların dış yüzünde araştıran talim ve terbiye müesseseleri, hikmet ruhundan uzak kaldıkları ve bu müesseselere ilim taassubu, dar kafalılık hükmettiği sürece, nesiller sathileşmeye devam edecek, tefekkür hayatımız daha da sığlaşacak; yeni buluş ve tesbitler insanlığın kurtuluşu adına bir kısım sihirli reçeteler takdim etseler bile, dünya çapındaki bu umumi yozlaşmanın önü alınamayacaktır.

Bir yerde, eğer ilmi keşif ve tesbitler, insanoğlunun maddi manevi mutluluğunu hedef almıyor ve insanlık ruhunun emrinde şekillenmiyorlarsa, ilim gayesinden saptırılmış, teknoloji insanlık aleyhinde işlemeye başlamış ve insanoğlu rağmına herşey altüst olmuş demekdir.

İnsanoğlu, kulakardı edilebilecek kadar ehemmiyetsiz bir varlık değildir. 0, varlık adına sözü edilen herşeyin merkez noktasını tutmakta, önünde ve üstünde başkalarına yer vermeyen Yaratıcının gözdesi müstesna bir yaratıkdır. Kâinatları vareden Zat, onu, varlığın özü, hülasası ve gayesi olarak yaratmıştır. Böyle bir mevkide yaratılan insanın gayesi de, Yaratıcısını arayıp bulmak, varlığına gaybi ve uhrevi derin likler kazandırmaktır.

Bu noktada ilme düşen vazife ise, insanın gözünden perdeyi kaldırıp ona gerçeği göstermek ve onu yeni tefekkür ufuklarına doğru seyahata hazırlamak olacakdır.

Bu sayede, ilmin bütün buluş ve tesbitleri, insanoğlunun ruhunda, ötelere doğru uzayıp giden birer merdiven haline gelecek ve hergün ayrı bir iman şuuru, ayrı bir ibadet aşkıyla şahlanan talihli ruhlar, bu merdivenle, cismaniyetin dehlizlerinden kurtulacak, zaman üstü hüviyetlere ulaşarak bütün zaman ve mekânların üstünde Sonsuzla hemdem olacaklardır.

Artık bundan böyle, bunlar için, ne kendilerini aşağıya çekmek isteyen tabiatın zararlı yanları karşısında yenilmek, ne de bedene ait sis ve dumanlar içinde şaşırıp kalmak bahis mevzuu değildir. Çevrelerini saran bütün is ve pasdan arınmış bu üstün kametler, kimbilir günde kaç defa gökler ötesi varlıklarla tanışıklığa giriyor, kaç defa meleklerle atbaşı sonsuzluk istikametinde yarışlara katılıyor ve kaç defa, hakikatın hararetiyle bir mum gibi eriyip o bilinmez okyanuslarla bütünleşiyorlardır...?


 http://www.sizinti.com.tr/konular/ayrinti/ilmin-putlastirilmasi.html      ..... internet sayfasından alınmıştır.