Popüler Yayınlar

NACİ BOSTANCI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
NACİ BOSTANCI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Nisan 2013 Salı

Soyuttan değil hayattan çözüme

16 Nisan 2013


Bahara dönen günlerin gecelerinden biri. Yaz sıcakları tomurcuklanıyor gibi. 

Soğuk hissettiriyor fakat üşütmüyor.

Yoğun geçen günün ardından “dostlar arasında bir gece” için protokolden uzak, şehrin dışında bir mekândayız.

Salonun ortasında çiğköfte yoğuran arkadaşın terini bir başkası siliyor. Kerevetlere oturmuş tanıdık, yarı tanıdık, nihayet insanlığın ortak hikâyesinde tanıdık simalar. Biz de bir köşeye oturuyoruz.

Çaylar geliyor, birazdan köfte de gelecek. Selam, hatır, ortam seslerle ısınıyor. İnsanlar konuştukça yakınlaşıyor. Bu tür mekânlarda çok sürmez, ses müziğe dönüşür. Nitekim öyle de oluyor.

Önce birisi başlıyor, sonra diğerleri ona katılıyor. Türkçe, Kürtçe türküleri bir de Arapça hüzünlü bir şarkı takip ediyor. Güçlü ezgilerin ne söylediğini anlamak için dil bilmeye gerek yok, “ses” zaten inişleri, çıkışları, vurguları ile her şeyi anlatıyor.

Mekânda farklı siyasî gelenekten insanlar var. Bunun anlamı, hepimizin zihninde o geleneğe ait “kimlik” konularına ilişkin canlı bir repertuvarın olduğudur.

Terör, acılar, PKK, Türk ve Kürt milliyetçileri, liberaller, sosyal demokratlar.. Bizi bir araya getiren “dostlar arasında olmamız.” İnsan, dostlar arasında olduğunda ortaya söylenen türkülere, müziğe sarılmış duyarlılıklara, yüzlerde beliren, değişen, dönüşen mimiklere, jestlere daha bir sempatiyle bakıyor.

Bu ülkede başka bir bağlamda belli siyasî grupların –elbette farklı nedenlerle- tepki göstereceği, düşmanca bulacağı ortam, burada kendi doğallığında akıp gidiyor. Müziğin diline değil ne anlattığına yönelik bir dikkat öne çıkıyor. Şartlı refleksleri aşmanın yollarından birisi de bu.

Kürtçe bilmeyenlere teması anlatılıyor: “bir aşk türküsü”, “bütün aşk türküleri gibi konu ayrılık”. Eh, insan dil bilmese de dilin anlattığını biliyor.

Mevlânâ'nın dediği gibi, herkes kendi dilince söylüyor ama söylenen aynı söz. Dikkat müziğe değil dile olsa ve o dil terörün, dramların eşliğinde hatırlansa, böyle bir zihin için ne konuşulduğu değil, kimin konuştuğu değil, sadece o canlı bağlama yerleşmiş dilin tehdit ediciliği gelecektir.

Burada öyle olmuyor. Çünkü zımnen biliyoruz ki buradaki herkes çözüm sürecinin başarıya ulaşmasını istiyor. Bu ülkede insanların kardeşçe yaşamasını, kader ortaklığı üzerinden geleceğe uzanmasını istiyor.

Teröre sempati gösteren, ama, fakat bağlaçlarıyla ona gerekçeler üreten bir akıl yok. O yüzden diller, sözler, diller ve sözler üzerinden insanlar birbirine karışıyor.

Açıkçası tek başına olgular anlam taşımıyor, onlar hangi değerlerin eşliğinde ortaya çıkıyor, nasıl bir akıl ve kalp onlara eşlik ediyor, bu önem kazanıyor.

İlk türküyü söyleyen, ben diyor, Ahmet Kaya'yı çok severim. Sonra onun “kafama sıkar giderim” türküsünü söylüyor. Hemen hemen herkes eşlik ediyor.

Anadolu delikanlılığı, aşk, kırgınlık, yenilginin hüznünden kristal bir acı çıkartma girişimi... Kaya'nın siyasal göndermelerle dolu türküleri de bu ağızlarda artık farklı bir anlam taşır.

Eğer böyle bir ortak mecra olmasaydı, bir imkân olarak sürekli çözüm süreci bu ülkenin ufkunda olmasaydı, bu insanlar nerede olurdu acaba? Hangi siyasî çizgide, nasıl bir anlatıyı telaffuz ederlerdi?

İnsanlar burada oturup anayasa yazmaya kalksalar farklı yazarlar. Yasaları düzenleseler farklı düzenlerler. “Devlet bizim devletimiz, hepimizin devleti.”

Türklükle meselesi olanın burada yeri olmaz, Kürtlükle meselesi olanın da. Kimlikler zaten Allah'ın takdiri, insana kalan onun içini nasıl dolduracağı.

Kimlikler farklı olsa da içini insanlıkla olduğu kadar düşmanlıkla doldurmak da mümkün. Unutmayalım, bu iş tek başına değil mütekabil ilişkilerle olur.

Bu akşam, bahara dönen bu vakitte başka mekânlarda insanlar başka sözler için bir araya gelmiş olabilir. Siyasal dil öbekleri, gündelik hayatta karşılıklar yaratır.

“Ülkenin varlığı tehdit atında, ihanet, yalan, entrika...”

Böyle bir dil üzerinden hüzünlü dayanışma ayinleri yapanlar, “bu ülkeyi savunmak kala kala bizlere kaldı” diyerek “gerekirse can vermeye hazır olma”nın coşku dolu duyarlılığında konumlarını daha da keskinleştirenler.. onlar da bir başka mecrada yürüyorlar.

Ancak aradaki önemli fark şu: Onlar çözüm sürecini tahayyül ederken zihinlerinde çok canlı bir “düşman” imgesi var.

Dağda, elinde silahla dolaşan teröristler ve onlarla sonuna kadar birlikte gitmeye azmetmiş, yemin etmiş stilize kalabalıklar...

Yanlarında yörelerinde çözüm sürecinin birlikte yaşama anlayışına akıllarını ve yüreklerini koymuş insanlar, gerçek insanlar, farklı dillerde türkülerini söylerken bu bayrak altında birlikte yaşamaya inanan insanlar yok.

İmanlarını, bu ülkenin toplumsal gerçekliğini oluşturan farklılıklardan değil, aynı sözleri telaffuz eden grupların keskinliğinde bileyliyorlar.

İnsanlar gibi siyasal gruplar da dillerini “ilişkisel bir şekilde” oluştururlar. Kimlerle konuşuyor, görüşüyor, kimlerle bir arada bulunuyor, rüyalarını kimlerle paylaşıyorlarsa bu ilişkinin getirdiği bir canlılıkta var olurlar.

“Hep aynı sözler, aynı nefes, aynı kalp” dünyanın tam da o şekilde kavrandığı, dünya bunu tekzip ediyorsa, böyle bir dünyayı kurmanın “namus borcu olduğu” bir anlayışta saf tutarlar.

Farklılığı, aman benden uzak olsun, ben de uzaktan sadece saygı duyduğumu ifade edip geçeyim, denilerek “ilişki”nin ötesine fırlatanlar, farklılıkla ne yapacaklarını bilemezler.

Doğrusu, toplumu rüyalarda kurmak değil, toplumun gerçekliği üzerine kurulu rüyalarla davranmaktır.

Sözler bize anlamları saklamak için verilmemiştir, diyor Saramago. Ama çatışma dönemleri, siyasî hesapların insan hayatının önüne geçtiği savaş dönemleri, sözlerin anlamlarını perdeler, onları dönüştürür, belli amaçların aracı kılacak şekilde köklerinden kopartarak başka bir bağlama taşır.

Çatışmanın ya da barışın dayandığı toplumsal/siyasal bir zemin vardır. Şunu düşünmeliyiz: Hangi zemin daha toplumsal gerçekliği kucaklıyor, insanların en büyük öbeğini içine alıyor? Bir ülkenin çıkarı büyük çoğunluğun çıkarıdır, gerisi kurmacadır.

Dil malum, varlığın evidir, dünyanın tercümesidir, dilin kadar varsındır, evet, aynı zamanda dil ortak bir yanılsamadır.

Onu yanılsamadan çıkartıp hayatın karşılığına dönüştüren gerçeklikle sınanmış anlamların varlığıdır. Dilden hayata değil hayattan dile geçmek gerekir.

Bahara dönen bir vakitte hayata ilişkin iki kesit, iki farklı mekân, iki farklı duyarlılık biçimine değindim. Soyut sözler, parlak kavramlar hangi hayatın soluğu içinden çıkıyor, insanın canlılığından payına ne düşüyor?

Buna dikkat çekmeye çalıştım. Bu ülkeyi kucaklayan toplumsal bağlamı bulmak, aynı zamanda çözüm sürecinin anlamını bulmaktır.

Yoksa herkes yetmiş beş milyonu kucaklamaktan bahsedebilir ancak yer aldığı bağlam bu nüfusun onda birini bile kucaklamaya yetmez.


20 Mart 2013 Çarşamba

MÜSLÜM BABA ( BABA SOSYOLOJİSİ )

7 Mart 2013

Belki sondan başlamak daha uygun. Cenazesi ambulansla morgdan alınıp götürülürken bir grup genç “Müslüm Baba” diye canhıraş bağrışlarla arkasından koşuyorlardı.

Öz babanın ardından oğullar olgun bir hüzünle davranırlarken Müslüm neyi temsil ediyordu ki, böylesine yürek paralayan çığlıklar eşliğinde, güvenlik görevlilerinin güçlükle mani olduğu bu çılgın matem yaşanıyordu?

Baba figürü, insanlık tarihinde çok katmanlı bir yere sahip. Freud, baba katlinden bahseder. Aileye ilişkin tabunun kurucu unsuru, oğulların birleşerek her şeye el koyan babalarını katletmesi ve ilişkilere kutsal bir düzen vermesiyle oluşur, der.

Reşit olmak isteyen delikanlı, ilk meydan okumasını babasına karşı yapar. Baba hem mihmandar, sırtın dayanacağı kudrettir hem de artık sırtını dayamak istemeyen, kendi gücüyle ayakta durmaya çalışan “bağımsız kişiliğin” ilk yıkması gereken otoritedir. Baba, içerdiği anlamlarla çocukların hayatında eşsiz bir yere sahiptir. Elektra kompleksine ilişkin malum literatürü geçiyorum.

Baba ile siyasal iktidarın kutsal temsili arasında da uzun asırlar boyunca yakın bir ilişki olmuştur. Kral tebaanın babasıdır, hikmetinden sual olunamaz, nedensiz dövmenin de sevmenin de kaynağıdır. Sadece “Tanrı”nın yasalarıyla sınırlanabilecek, onun dışında dilediği gibi davranma hakkına sahip olmasından kaynaklı mutlak otorite sahibi Kral, bunu /haşa/ “Tanrı baba”nın yeryüzündeki temsilcisi olmasından alır. Babaya karşı işlenen cinayet, ağır cezaları gerektirir, çünkü suçların en büyüklerindendir, kutsala karşı itirazdır.

19. yüzyıl sanayileşme sürecinde hukukun ve kuralların ötesinde işçilere “babalık” eden sermaye sahipleri olmuştur. R.Sennett, Otorite kitabında Pullman'dan bahseder. İşçilerine çeşitli imkânlar sağlayan Pullman, onlara “baba”lık ederken, aynı zamanda bir evlat itaati içinde çalışmalarını beklemektedir.

Baba, evlatlarının üzerinden hayatın tüm yükünü alırken bu hafifletmenin karşılığı pederşahi aile modelinin hayata taşınmasıdır.

Modernleşmeyle birlikte özel ve kamusal hayat arasında sınırlar çizilip çalışma hayatı da aile ilişkilerinin bir türevi olmaktan kurallara ve hukuka dayalı sözleşmelere tabi hale gelirken “baba”lık kurumu bu eğilime karşı geleneğin yeniden icadıdır.

Hukuka dayalı özgürlük yerine bir babanın korumacılığını “kölelikleri”nin karşılığında talep edenler, bu yeni türden babalığa bile isteye destek olmuşlardır

Mario Puzo'nun Amerikan gangsterlerini anlattığı romanının adı malum, Baba'dır. Üstelik bu “baba”lık Amerika ile sınırlı değildir.

Vurgu, düzenin meşruiyet tanıdığı zalimlere karşı meşruiyetin düzeni için yoksulları koruyup gözettiği iddiasındaki mafyanın ahlaki anlatısınadır. Yoksullara babalık, karanlık para ilişkilerini yıkayıp temizleme amaçlı bir söylemdir.

Almanya'da Naziliğin niçin yükseldiğini, kitlelerce desteklendiğini anlamak isteyenlerin çözümlemelerinde dikkat çektikleri bir nokta da Alman aile yaşamındaki baba figürüne ilişkin değişikliktir.

Onlara göre, dağılan Alman ailesi babanın anlamını yitirirken, onun yerini ikame edecek yeni ve güçlü baba fikrini, inancını Hitler'de bulmuştur. Hitler, Birinci Dünya Savaşı'nda kaybeden, barış anlaşmalarıyla aşağılanan “yetim Almanya”nın acısını telafi, gücünü ihya edecek kudretli babasıdır.

Altmış küsur yıldır demokrasiyi uygulamaya çalışıyoruz. Doksanlı yıllardaki siyasi dilin kavramlarından birisi, Demirel'in babalığıydı. Herkesin hukuk çerçevesinde hak ve görevlerinin tayin edildiği bir düzende, aile ilişkilerinin normlarına dayalı bu siyasal ilişki biçimi talebinin kaynağı da yine geçmiş siyasi kültürdü.

Üstelik bunu temsil eden siyasetçi, aynı zamanda ismini demokrasi mücadelesi ile özdeşleştirmeye çalışın kişiydi ki, bunun da ayrı bir drama olarak çözümlenmesi ilginç olur.

‘YENİL, DAHA İYİ YENİL’

Müslüm Baba, bu uzun, katmanlı, insanın yeryüzündeki macerasında kayıtlı babalar zincirinin tüm anlamlarını elbette bağlıları için, çeşitli dozlarda taşıyan birisiydi.

Müziğin aşkınlaştırıcı etkisinde mistik bir nitelik kazanan varlığıyla dünyevi olanın üstüne çıkan kişiydi. Şarkılarının ezgisinden ve sözlerinden önce sesindeki tınısıyla o ışıltılı metafizik yenilmişliğin kapılarını açan, “dağılırsan böyle dağıl” diyen bir alt anlamla kitlelerine seslenen, “yenil daha iyi yenil” diyen Beckettvari kaybedişte kişiyi yiv yiv derinleşmeye çağıran, her türlü normun ötesinde olandı.

Bunun için çok gayret göstermesine gerek yoktu; Yeşilçam filmlerinin senaryolarına benzer hayatı, yoğrulduğu yoksulluk, annesini öldüren babası üzerinden gelen yıkım “ikon” olarak yükselişinin bağlamı için yeterliydi. Bu hayatın her bir hüzünlü anını hançeresindeki sesle birleştirmeyi bilen Allah vergisi yetenek hikâyeyi tamamlıyordu.

Kendini daha baştan yaşadıkları dünyanın kaybedenler safına yazan günübirlik çalışanların, metropollerde hayat tarzlarının o geniş skalasına her gün şahit olup sonra mikrokosmoslarına dönenlerin, imkânsız büyük rüyalar yorgunlarının, melodramların repliklerinden apartılmış repertuarı ile kara sevdaya tutulan ama tek teselli sığınağı olarak “aşkı” görüp ölümüne kendini bu kitaba yazanların “baba”sıydı.

Tüm kaybedenler, yenilenler adına yegane kazanan, öne çıkan, ayakta duran, hayatı tıpkı konserlerine gelenler gibi “en alttan” başlayıp sonra “onlar adına” bu yere gelen, bu yüzden öfkelerini, meydan okumalarını, alttan alta ise umutlarını temsil eden kişiydi.

Konserlerinde bağırlarına jilet atanlar, “baba”larının bir anlık bakışını göğüslerindeki bu kırmızı iri leke ile yakalamak isteyenlerdi. Çünkü o “baba” bakışı, o ilahi bakış “mağdurun” kanlı bedeniyle buluştuğunda dramatik varlığının “haberi” ona verilecek, o soyut bağ üzerinden ilişkinin tesellisi sonraki zamanlara bir anı olarak saklanacaktı.

Müslüm Baba'nın ölümü, bağlıları için, hayatın anlam haritasında, gerçek babanın kişisel ölümünden öte, bir kabilenin ortak atasının ölümü gibiydi. Aslında ölen, Müslüm Baba ile birlikte bir parça da kendileriydi, şarkılara yazdıkları kaderleri, gelecekleriydi. Dramatik yenilgiler üzerinden teselli sunan şarkılar, artık daha baştan yetimliği telaffuz edeceklerdi.

Babaları baba yapan her anlamda evlatlarıdır. O yüzden “Müslüm”ü baba yapan evlatlar, muhakkak kısa süre içinde kendilerine yeni bir baba bulacaklardır. Varsın bu yeni baba Müslüm Akbaş gibi gerçek bir trajedinin içinden çıkıp gelmesin, olsun, kitle iletişimin karanlık ardalanı oğulların istediği gibi bir babayı her bakımdan kolektif arzuya uygun şekilde işleyecek ve onu daha profesyonel bir meta olarak piyasaya sürecektir.

http://www.zaman.com.tr/yorum_muslum-baba_2062076.html