Popüler Yayınlar

CEMAL A. KALYONCU etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
CEMAL A. KALYONCU etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Nisan 2013 Pazartesi

13 Haziran’da darbeyi yazan gazeteler çöpe gitti

 
25 Şubat 2013 / CEMAL A. KALYONCU
28 Şubat’ı Başbakanlık’ta yaşayan Mehmet Bican, fiili darbeyi Amerikalılarla görüşen Tansu Çiller’in önlediğini ileri sürüyor. Darbe olacakmış gibi hazırlanan gazetelerin çöpe gittiği de rivayetler arasında.
 
‘Gazeteler manşetlerine atacak başlıkları, yazarlar köşelerinde savunacakları görüşleri telefonla Genelkurmay İkinci Başkanı Org. Çevik Bir’e sormayı âdet edinecek, medya patronları istifa ettirmek için bakanların peşlerinde koşacak, büyük sermayenin sahipleri partilerinden ayrılmaları için milletvekillerine ikna turları düzenleyeceklerdir. Başta yargı olmak üzere her kesimden temsilciler, Genelkurmay’da düzenlenen irticayla ilgili brifingleri veren paşaları ayakta karşılayarak, gelecekte adına ‘postmodern darbe’ denilecek girişime alkış tutacaklardır.’

Böyle anlatıyor, 28 Şubat sürecinde medyayı, 1963’te, Akşam, Vatan ve Son Baskı gazeteleri ile gazetecilik mesleğine başlayan Mehmet Bican. Ki Bican, 1993’ten beri, Tansu Çiller DYP lideri ve başbakan olduktan iki ay sonra, onun basın müşaviri olarak yakınında bulunan bir isimdi.

Mehmet Bican, aslında, 2007 yılında, Başbakanlık Halkla İlişkiler Başkanlığı’ndan emekli olduğunda yayına hazır olmasına rağmen, zemini ve zamanı gelmediği için bekletip geçen yıl temmuz ayında, “28 Şubat’ta Devrilmek” kitabını çıkarmıştı. Kitap, o süreçte basının sadece askerlerin emrinde olmadığını da yoğun bir şekilde gözler önüne seriyordu. Bican ile medyanın 28 Şubat’taki sınavını konuştuk. Ve öğrendik ki Bican 12 Eylül darbesini Türkiye’de en erken öğrenenlerden biriydi.

-28 Şubat’ta Devrilmek kitabınızda askerlerle birlikte siyasilerin de yoğun bir şekilde medyayı kullandığını hissediyoruz. Kullanılmaya hazır bir medya var sanki. Medya bu noktaya nasıl geldi?

Refahyol iktidarını götüren kişiler, gruplar, olayların başında o dönemde medya da vardı. Türkiye’de medya bir iktidarı iktidar yaptığı gibi, götürmesini de bilir. Bunu geçmişteki tecrübelerinden Türk halkı biliyor. Biz de gazeteciler olarak biliyoruz.

Ancak 28 Şubat döneminde medyanın çok önemli bir konumu vardı. Bir tezgâhın, komplonun içinde buldu medya kendisini o tarihte. Neydi o komplo? Birtakım iç ve dış güçler, Tansu Çiller’i ve Necmettin Erbakan’ı iktidardan götürme planlamasını yapmışlardı. Bu planlama içinde medya da görevini ziyadesi ile yerine getirdi.

-Nasıl getirdi mesela?

Medyaya yardımcı olan unsurlar o tarihte harekette idi. Bunların en başında Doğu Perinçek, İşçi Partisi lideri olarak geliyordu. Onun yanında DYP’li muhalifler, milletvekilleri, üçüncüsü, bir türlü iktidar olmayı beceremeyen, ancak başbakanlık koltuğuna oturmak için büyük heves duyan Mesut Yılmaz ve onun ANAP adlı siyasi örgütü medyaya yardımcı oldular.

Örnek olarak veriyorum, İP lideri Refahyol iktidarı sürerken hiç yoktan, palavradan haberlerle ortaya çıkmasını çok iyi bildi. İşte ‘Tansu Çiller 500 milyar lirayı örtülü ödenekten götürdü’ falan diye. Kocasının uyuşturucu madde kaçakçısı olduğunu iddia etti. Çiller yalanladı bunları. Ama haberler yabancı basında yer aldı.

-Peki Perinçek bunu niye yaptı?

Perinçek oyunun bir parçasında rol alan kahramanlardan biri idi. Başka kahramanlar da vardı. Sabah’ın patronu, Milliyet’in patronu. Türkiye’nin Gümrük Birliği’ne ve AB’ye girmesini istemeyen büyük patronlar vardı. Bunlar hiç üretmeden paralarını bankalara yatırıp faiz gelirleri ile geçinen insanlar. İsterler mi Avrupa’nın ileri teknolojisi ile yarışmayı? O tarihte istemiyorlardı.

-Medya bu hâle nasıl geldi peki?

O tarihe kadar karşılıksız teşvik uygulamaları vardı medyada. Çiller Sultanahmet Meydanı’nda düzenlediği mitingde kimlerin ne kadar aldığını açıklamıştı. Ve korkunç tepki aldı. Orada Sabah Grubu’nun, Milliyet Grubu’nun, büyük patronların -onlar da var-, karşılıksız teşviklerden nasıl yararlandıklarını anlattı. Özal zamanında kurulmuş, devam ediyordu o düzen. Bu muslukları kapatan Çiller’dir.

-Medya üzerine üzerine gelince o da muslukları mı kapattı?

Yok, hayır. Çiller’in kafasındaki planlamada vardı bu husus. Çünkü devlet, terörle mücadele dolayısıyla korkunç para kayıplarına uğramış. Onu bir şekilde karşılaması lazım. Onlardan biri idi bu. Bir de dünyanın neresinde var, her sene on milyonlarca doların belli kişilere peşkeş çekilmesi?

-90’lı yıllardaki gibi bir süreç medyada yaşanmış mıydı daha önce?

Böyle bir düzen sadece 28 Şubat döneminde yaşandı. Ankara temsilcilerinin Genelkurmay Başkanlığı’na telefon ederek ertesi günkü manşeti görüştüklerini ben açıklamadım, Sabah Grubu’nun patronu bizzat kendisi açıklamıştır.

-Medya patronları bakanların peşinden koşuyordu da diyorsunuz…

Tabii. Mesela DYP’li bakanlardan birkaçının Doğan Grubu tarafından istifaya zorlandığını, istifa ettirildiğini… Refahyol hükümeti kurulurken, ‘bu hükümette görev almayın’ falan diye… Benim duyumlarımdır onlar.

-Büyük sermaye sahipleri partilerinden ayrılmaları için milletvekili ikna turları yapıyor demişsiniz yine.

Evet. Tabii DYP’den 20 milletvekili gitti. Kaynakları bunların şu anda açıklanamaz ama bu, Türkiye’nin gerçeği ve bilinen bir şey. O dönemde bunlar oldu. Cumhurbaşkanı DYP’li milletvekillerini, bakanları çağırarak ‘Ayrılın, ihtilal geliyor!’ dedi.

Salim Ensarioğlu, dönemin DYP’li Bakanı, TV’de ‘13 Haziran gecesi ihtilal olacağını bana bizzat Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel söylemiştir’ diyor. Bu sadece bir itiraf. Benim bildiğim olaylar var. Başkanlık divanında konuşuluyor, grupta konuşuluyor. GİK toplantısında konuşuluyor. Ee, biz kendi aramızda konuşuyoruz, ihtilal olacak diye. Herkes 13 Haziran’da (1997) ihtilali bekliyor Türkiye’de.

-Hatta 13 Haziran, cuma gününe denk geliyor. Onun için inandırıcı bir tarih!

İhtilal olacak diye herkes panik içinde. O tarihte bir rahatsızlık geçirmiştim. Doktor tavsiyesi üzerine her akşam bir saat yürüyordum Çankaya’da. O akşam bir polis arkadaşla karşılaştım. ‘Sen ne arıyorsun burada? Herkes masalarını boşaltıyor başbakanlıkta.’ dedi. 13-14 Haziran gecesi ihtilalinden söz ediyorum. Öyle bir ihtilal havası estirilmişti ki…

-Siz pek inanmıyorsunuz. Blöf müydü onlar yani?

Darbeyi yapacak insanlar belli. Topu ile tüfeği ile silahlı kuvvetler yapacak. Ama çok iyi biliyorum ki darbeden yana değil o tarihte silahlı kuvvetler.

-Nereden bu kadar emin olabiliyorsunuz?

Çok eminim, çünkü (İsmail Hakkı) Karadayı’nın, Çevik Bir’in bu konudaki görüşlerini biliyorum. Yani bunlar benim dostum, yakınlarım falan değil ama aynı mahalde görev yapmamız dolayısıyla, ben Başbakanlık’tayım onlar karşı binada, işte gelip gidiyorlar. Çiller’le görüşüyorlar, Başbakan Erbakan’la konuşuyorlar falan. O konuşmalardan bize sızan bilgiler var.

-O ikisi yapmasa da darbeye hevesli olan başkaları var…

O konuda bir yorum yapacak durumda değilim. O günü anlatayım size. Çiller’in özel kalem müdürü Akın İstanbullu ertesi gün bana dedi ki ‘Akşam darbe olacakmış. Gazeteler de manşetlerine darbeyi koymuşlar ancak darbe olmadığı için on binlerce gazete çöpe gitmiş.’ Şimdi bu bir espri ile söylenen bir laf da olabilir. Ama içinde gerçeği ifade eden unsurlar da taşıyabilir.

Ben bunu Tansu Çiller’e sordum. ‘Efendim akşam darbe olacaktı, neden olmadı?’ diye. Tansu Çiller bu olaydan benim haberdar olmama biraz şaşırdı ve itiraf etti. ‘Darbeyi ben durdurdum’ dedi. ‘Birkaç günden beri bu darbe lafı Türkiye’de ciddi şekilde dolaşıyordu.

Ben Amerikalı yetkililerle konuştum, mesajlar gönderdim.’ Çevik Bir o tarihte biliyorsunuz Amerika’da idi. ‘Onlar Türkiye’ye yönelik mesajlar verdiler, TV’lere çıktılar. Türkiye’de demokrasinin yıkılmaması gerektiğini, parlamenter rejimin devam etmesi gerektiğini vurguladılar.

Darbe yok kardeşim’ dedi Çiller. ‘Darbe olursa da ben bunu önlemeye muktedirim. Tankın üzerine de çıkarım, önüne de yatarım’ diyordu Çiller. Karadayı Paşa, resmen Çiller’e ‘silahlı kuvvetler darbeyi düşünmüyor’ dedi.

-Zaten hiçbir zaman demez ki darbeyi düşünüyoruz diye.

‘Darbeyi Türkiye’de pompalayan bir tek adam var. O da Mesut Yılmaz’ dedi. Muhalefet döneminde sürekli olarak darbeyi pompaladı adam. Sonra Demirel aldı bayrağı. Yani bir askerî eylem olarak ele almazsanız, darbeyi Demirel yaptı.

Darbe değil midir yani? Refah Partisi ile Çiller’in DYP’si hükümet olabilecek kadar bir milletvekili sayısını toparlamış ve de bunu imza altına almış, Süleyman Bey’e götürüyor, ‘Biz bu hükümeti kuracağız’ diyor. MGK kararlarına imza atılmış. MGK kararları o tarihte uygulanıyor. Bir şey dediği yok yani askerin. Ama birileri çıkıyor ‘darbe olacak’ diyor.

-Amerika’dan onay çıksaydı darbe olmaz mıydı?

28 Şubat sürerken benim Çevik Bir’le bir görüşmem oldu. ‘Çevik Bir’le sen neden görüşüyorsun kardeşim?’ diyebilirsiniz. Çevik Bir’i ben çok yakından tanıyorum.

-Nereden geliyor tanışıklık?

Ben Ankara’da, 28. Tümen’de, istihkam taburunda, 1966’da askerlik yaparken Çevik Bir de o tarihte orada üsteğmen olarak görev yapıyordu. Yıllar geçtikten sonra onu (Kenan) Evren Paşa’nın başyaveri olarak gördüm.

Ben de TRT’de haber müdürü idim o dönemde. Evren Paşa’nın bütün iç ve dış seyahatlerine ben gittim. Çevik Paşa da o tarihte kurmay albaydı. O seyahatlerde bulunuyordu. Gazetecilerle de arası çok iyiydi Çevik Bir’in. Dolayısıyla ilişkimi hiç kesmedim.

Yani beni de o tarihte çok sever. Ardından emekli olduğunda birkaç kere İstanbul’da buluştuk, konuştuk. Çevik Paşa’nın, o dönemde bana söylediği şuydu. Silahlı kuvvetlerde Tansu Çiller’in RP ile koalisyon kurmasına karşı insanlar bulunuyor…

Şimdi diyeceksin ki subaylara ne? Hayır. Bunu sokaktaki vatandaş da söylüyor. Dolayısıyla silahlı kuvvetlerin içinde böyle insanların bulunması da çok önemli bir olay. Bunu çok safiyetle bana söylüyor.

-Ne zaman?

13 Eylül 96’da.

-Hükümet 28 Haziran’da kurulmuş.

Bana diyor ki ya çok tepki görüyor bu olay. ‘Hatta’ diyor ‘bazı yüksek rütbeli subaylar bu yüzden emekliliğini istediler. Biz kendilerini ikna ettik.

Çiller TSK’ya bir söz verdi.’ ‘Türkiye’nin seçimden sonra istikrarlı bir hükümet kurabilmesi için Erbakan’la ortaklık kurmamız şart. Bakın bazı formüller denendi. Olmadı. Ben Refah grubuyla ittifak hâlindeyim.

Protokolümüzü de hazırladık. Bu grubu kuracağız. Siz bana güvenin.’ diyor bir konuşma içinde Çiller, askerlere. Yani güvence veriyor.

Çevik Paşa’nın ifadelerini söylüyorum size. Bunu bana Çevik Bir ifade ediyor. Yani böyle bir sohbet arasında diyor ki ‘Bizim ihtilal falan yapmaya niyetimiz yok.’

Ama Türkiye’de herkes darbe bekliyor, Çiller döneminde. Yani Çiller başbakan olduktan sonra muhaliflerle çatışması oldu. Çiller’in uygulamalarından şikayetçi olan DYP içindeki muhalifler Hüsamettin Cindoruk’u yine Süleyman Bey’in bir operasyonu ile başbakan yapmak istiyorlardı.

Ve darbe korkusu salmaya başladılar Türkiye’ye. Bu, Mesut Yılmaz’ın da işine geldi. O da çünkü DYP’li muhaliflerle hükümet kuracaktı.

‘SHP’den, CHP’den ayrılın, bu (Murat) Karayalçın’la, Deniz Baykal’la falanla filanla gitmez, DYP-ANAP ortaklığı kurulsun’ diyenlerin ortaya döktüğü bir formüldü bu. Ve ‘bugün darbe olacak, 3 gün sonra darbe olacak’ diye Tansu Hanım’ın üzerine gidiyorlardı, daha o zaman.

-28 Şubat’ta Devrilmek kitabının 2003-04’te yayımlanması söz konusu oldu mu? Öyle bir şey duydum…

Kitabı ben çok önce bitirdim. 2007’de emekli olduğumda kitaplar elimde vardı. Ve işte zamanı gelsin, yayımlarım falan diye bakıyordum meseleye.

-Neden bu kadar geç kaldı peki?

28 Şubat güncelliğini hiç yitirmedi. Komisyon kuruldu. O tarihte yayınevi ‘basalım bunu’  dedi.

-Kitaba koymadığınız veya kitaptan çıkardığınız şeyler var mı?

Yazmışsınız 600 sayfa olmuş. Tabii ki bir bölümünü çıkarıyorsunuz. Şimdi onları söyleyemem size, yani yazılmamış şeyler. Mesela Tansu Çiller’in çevresi, dostları, efendim benim çevrem, konuşmalar bilmem neler yani.

-2007’de emekli oldunuz…

Ben Tayyip Bey’le de çalıştım. Halkla ilişkiler başkanıydım, onun başbakanlığı sürecinde.

-O zaman bu 27 Nisan’ı da yaşadınız orada?

Tabii.

-Onlarla ilgili ayrı kitap mı yazacaksınız?

(Gülüyor) Şimdi 12 Eylül’ü yazıyorum. Sanıyorum 12 Eylül’de çıkacak. Çünkü ben 12 Eylül’de TRT’de nöbetçi müdürdüm. O günü, O Gece başlığı altında yazmaya başladım. Evren Paşa’yı yazıyorum.

-O gece ne oldu? Darbeden en son kimin haberi oldu!

İlk önce benim haberim oldu. Saat 18.30 civarında. TRT’de o gün de ihtilal olacak diye konuşuluyordu. Herkes Türkiye’de darbeleri bekliyor yani; bugün ihtilal olacak, yarın ihtilal diye.

Millî Savunma Bakanlığı’na bakan bir gazeteci arkadaşımız vardı, Tevfik Fikret Dinçer diye. Silahlı kuvvetlerdeki kişilerle arası çok iyiydi. Ben nöbetçi haber müdürüydüm TRT’de.

Tevfik geldi, saat 18 sıralarında. ‘Bu akşam ihtilal var. Çok önemli bir kaynak bana iletti’ dedi. Evren Paşa, ‘Tefo’ diye çağırıyordu Tevfik’i. Yani bu kadar da samimi idi askerlerle. ‘Bu gece darbe var ama kimseye söyleme’ dedi. Ben söylemedim.

-Hiç kimseye söylemediniz…

Söylemedim.

-Pişman mısınız?

Yok. Sonra akşam 9-9.30 sıralarında Doğan Kasaroğlu, TRT Genel Müdürü, bana telefon etti. Genelkurmay’dan telefon ettiğini söylemiyor bana ama.

Bazı bilgiler verdi. İşte radyolar yarın şu saatte açılsın, bu saatte açılsın diye. Silahlı kuvvetler, çünkü bildiri yayımlayacak saat 4’te. Ben anladım vaziyeti.

O da bana söylemedi. Ben de ona söylemedim. Çünkü komutanlar ona Genelkurmay’da ‘İhtilal olacağını sakın kimseye söyleme. Ama bu tedbirleri TRT alsın’ demişler.

-Sizi askerlerin yanından, Genelkurmay’dan arıyor.

Sonra öğrendik tabii, o an söylemiyor. Oraya götürmüşler onları, TRT genel müdürü olarak. Sonra saat galiba 10.30 sıralarında bir denizci albay, birkaç kişi ile birlikte bizi enterne ettiler.

Haber dairesi başkanının odasına soktular. Oradaki konuşmalarımız var. Sonra bültenleri nasıl hazırlayacağımız yolunda talimatlar aldık. Gece yarısından sonra tanklar yola çıkınca TRT’nin etrafını çevirdiler. Şimdi olay bu.

-Enterne edilirken direnen oldu mu?

Yok, hayır.

-Darbe beklenen bir şey olduğu için mi?

Bana ‘Kim buranın sahibi?’ dediler. ‘Ben Mehmet Bican efendim, nöbetçi müdürüm.’ ‘Arkadaşları toplayın, herkes, odacı dâhil’ dediler.

-Siyasilerle yakınlığınız var mıydı? Ecevit’in haberi olduğunu düşünüyor musunuz bundan?

Ecevit’in haberi olmuştu tabii. Ve hatta, daha sonra kitaplardan edindiğim bilgi o gece Genelkurmay’ı aramış onlar. Tabii böyle bir şey olmadığını öğrenmişler.

Ama saat 1-2’den sonra herkesin haberi oldu. Bir de yani haberi olsa ne olacak? Süleyman Bey’in haberi oldu, ne oldu yani! O da biliyordu. Yapılacak bir şey yok ki. Süleyman Bey ‘Benim ikinci bir ordum yok ki’ dedi.

-Medyamız bizim niye böyle? Asıl soru bu ama… Neyse dönelim 27 Nisan’a. O gece neler oldu?

Valla istersen 28 Şubat’ta bırakalım.

-27 Nisan’ı biraz açalım.

Açmayalım, açmayalım. Ben o tarihte emekliyim artık.

-27 Nisan gecesi ne oldu mesela?

Bilmiyorum.

-12 Eylül’de ‘darbe yapmıyorsunuz’ diye askere mektup yazan, kitapta ismini vermediğiniz kimdi? ‘Çiller’in en yakın genel başkan yardımcısı, kurmaylardan biri’ dediğiniz kişi?

Onu söylemem size. Demirel’in bir bakanı, onun adamlarından biri. Şu anda o mektup askerî tarih kurumunun arşivindedir.

-Yazan hayatta mı?

Hayatta. Çok yaşlandı tabii, yani 73-74 yaşlarında. Ama aktif siyaseti bırakmış vaziyette.

-Nereli?

Karadenizli.

-28 Şubat süreci yargılanıyor. Çevik Bir içeride, Karadayı dışarıda.

Çevik Bir’in de dışarıda olmasını arzuluyorum. Herhangi bir suçunun olduğunu da kabul etmiyorum.

-O süreci yaşamış birisi olarak…

Evet.

-O süreç ne kadar sıkıntılı idi sizin için?

Çok sıkıntılıydı. O sıkıntılı dönemi ayrıldıktan sonra da yaşadım. Çiller’le birlikte bizi de yok etmeye çalıştılar. Çünkü biz Çiller’in yakın ekibindendik.

-Kim yok etmeye çalıştı?

Şimdi ben gazeteciyim. En azından bu meslekte devam edebilirdim. Bakın şimdi 65 yaşındayım ve dışarıdayım.

-Bu kitaptan sonra imkânı yok zaten. Dokundurmadığınız medya grubu yok.

O zaman bütün medya grupları ile benim iyi ilişkilerim vardı. Bana iş teklif edebilirlerdi, çalışabilirdim, değil mi? Ama kimseye de bir kırgınlığım yok.

Burada Türkiye’nin sorunları söz konusu olduğu için medyadan, medyanın yanlışlıklarından, kendi yanlışlıklarımızdan söz ediyorum.

Tansu Çiller’i, kocasını, çocuklarını eleştiriyorum kitaplarımda. Yani ben parçalandım, Çiller lime lime edilirken ben dışarıda kaldım diye bir şeyim yok benim. Bu saatten sonra zaten artık bir şey olmaz.

Mehmet Bican kimdir?

Şeyh Mehmet Bican ve Envar-ül Aşıkin gibi kitapları olan Ahmet Bican Efendi’nin torunlarından Mehmet Bican’ın ailesi aslen Kafkasyalı, fakat aile zamanla Gümülcine’ye yerleşmiş.

1944 yılında Balıkesir’de doğan Mehmet Bican, 1963’te, Akşam, Vatan ve Son Baskı gazeteleri ile gazetecilik mesleğine başladı. Gençlik Hareketleri adlı bir kitap yazan Bican, 1969’da, TRT’ye muhabir olarak girdi, haber müdürlüğüne kadar yükseldi.

12 Eylül 1980 gecesi TRT’de nöbetçi haber müdürü olduğundan darbeyi en erken haber alanlardan biriydi. 1982-84 arasında Tercüman’da, 89 yılına kadar da Anadolu Ajansı’nda haber müdürlüğü yapan Bican, sonraki süreçlerde AA Yönetim Kurulu Başkanlığı görevinde de bulundu.

90’da, yeni teşkil edilen RTÜK’te görev aldı. Yıldırım Akbulut’un daveti ile, solcu kimliğine rağmen Başbakanlık Basın Müşavirliği’ne getirildi. Mesut Yılmaz’la yıldızı barışmayınca kendisini Millî Savunma Bakanlığı’nda buldu.

Süleyman Demirel başbakan olarak gelince, o da başbakanlığa döndü. 1993’te SHP’li Erman Şahin’in danışmanlığını yaptı. Aynı yıl Çiller’in basın müşaviri oldu. Refahyol’dan sonra, Cumhurbaşkanı Demirel, hükümet kurma görevini Mesut Yılmaz’a verince, Bican bu sefer Tarım Bakanlığı’nda uzman olarak görevlendirildi.

Danıştay kararı ile geldiği görevinden ertesi gün Orman Bakanlığı’nda vazife verildi kendisine. Bülent Ecevit’in 1999’da başbakan olması ile tekrar koltuğuna kavuşan Bican, Başbakanlık Halkla İlişkiler Daire Başkanlığı’ndan 2007’de emekli oldu.

1974 Kıbrıs Barış Harekâtı ile Afganistan Savaşı’nı izleyen, TRT’de Yönetim Kurulu Başkan Vekilliği de yapmış Bican, TRT eski haber spikerlerinden Gülen Bican ile evlidir.

BİZ DARBECİ DEĞİLİZ!


8 Nisan 2013 / CEMAL A. KALYONCU
Talat Aydemir’in 21 Mayıs 1963’teki ikinci darbe girişimine destek veren Harp Okulu öğrencilerinden bir kısmı, mahkemede beraat etmesine rağmen okulun disiplin kararı ile askerlikten atıldı. Haklarını arayan Harp Okulu öğrencilerine TBMM Dilekçe Komisyonu olumlu cevap verdi.
‘Bugün huzurunuz ağır olduğu kadar acı, çirkin olduğu kadar adi bir suçun faillerini getirmiş bulunuyoruz. Bugün, Silahlı Kuvvetlerimizi kemirenlerin, onu ve milleti arkadan vuranların yaptıklarını önünüze seriyoruz. Bugün, milleti ve orduyu tanımayanların, onların mukaddes haklarını silah zoru ile almak isteyenlerin maskelerini kaldırıyoruz.”

Davanın konusu, karara bağlanmak üzere olan Ergenekon’la alakalı değil. Ama benzerlikler var; ikisi de akim kalmış darbe girişimi. Hâkim Binbaşı Turgut Akan, bu sert ifadeleri, Ankara 1 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi’nde görülecek Talat Aydemir ve arkadaşlarına dair iddia makamının düşüncelerini dile getirirken sarf ediyor.

Tarih 7 Haziran 1963. Savcı Akan, 20-21 Mayıs 1963’te, ikinci kez, hem de emekli bir asker olarak muvazzaf askerleri de peşinden sürükleyerek anayasayı tağyir ve tebdil ve ilga ve TBMM’yi ıskata teşebbüsten, yani anayasayı değiştirmeye ve kaldırmaya ve Meclis’i de susturmaya teşebbüsten suçluyor ihtilalcileri.



Talat Aydemir Davası’nın, sürmekte olan Ergenekon davaları ile benzer bir yönü daha var. Ergenekon davaları için de seslendirilmeye başlanan ‘af’ talepleri, Aydemir ve arkadaşlarının yargılanmaları daha bitmeden de yapılmaya başlanmıştı.

Talat Aydemir, Kurmay Albay rütbesi ile atandığı Kara Harp Okulu Komutanı iken  22 Şubat 1962’de, hükümete karşı bir darbe girişiminde bulunmuştu. 1959 yılında Kore’de görevli olduğu için 27 Mayıs 1960 darbesinde, o ekipten olduğu hâlde görev alamamıştı.

Ama darbeci arkadaşları, döndükten sonra ona Kara Harp Okulu Komutanlığı mevkiini uygun bulmuştu. 27 Mayıs’tan sonra Türkiye, Cemal Gürsel’in idaresinde kurulan hükümetlere emanet edilmiş, 15 Ekim 1961 seçimlerinden sonra halk CHP’ye beklediği rağbeti göstermeyince koalisyon hükümetleri kurulmuştu.

İsmet İnönü, 20 Şubat 1965 tarihine kadar kurulan ikisi koalisyon hükümeti, üç hükümette de başbakanlık yapmıştı. 27 Mayıs’tan sonraki süreç Silahlı Kuvvetler mensupları bakımından Türkiye’de en karanlık dönemlerden birini teşkil ediyordu.

Üzerinde üniforma, elinde silahı ile vatanı korumakla yükümlü askerler, ülkedeki siyasi gelişmeleri beğenmeyip gidişata silahlarına güvenerek müdahale ediyordu. 27 Mayıs 1960’tan 21 Mayıs 1963’e kadarki bölümde ordu içerisinde altı gruptan söz ediliyordu.

Birinci grupta Genelkurmay İkinci Başkanı olan Korgeneral Memduh Tağmaç’ın taraftarları vardı. İkinci grup, Tağmaç’a cephe almış, eski Türk Silahlı Kuvvetler Birliği (TSKB) teşkilatı üyelerinden oluşuyordu. Bunlar 21 Ekim ve 9 Şubat protokollerini imzalamış subaylardı.

21 Ekim 1961 tarihinde İstanbul Harp Akademisi’nde imzalanan protokole 10 general ve 28 albay imza atmıştı. Üçüncü grup CHP’nin gençlik teşkilatları ile temas hâlinde, senatörler Mucip Ataklı ve Ekrem Acuner’in kontrolündeki MDO’culardı (Millî Demokratik Devrim Ordusu).

Sonraki grup Alparslan Türkeş ve taraftarları, bir nevi 14’lerden müteşekkildi. Bir diğeri 22 Şubatçılar, yani eski TSKB’yi yeniden düzenleyip organize edenlerdi. Son grupta ise bütün bu gruplara eşit mesafede durmayı yeğleyenler vardı.

27 Mayıs darbesinden sonraki 1961 seçimlerinde CHP’nin yüzde 36,7, Demokrat Parti’nin yerine kurulan Adalet Partisi’nin ise yüzde 34,8 oy alması da onları çileden çıkarmıştı. Kurulan Silahlı Kuvvetler Birliği ile alenen darbecilik oynamaya başlanmıştı TSK bünyesinde. Seçim sonuçlarından memnun olmayanlar yeniden idareye el koymayı dahi aralarında konuşmuştu.

Dava iki mahkemede görüldü

27 Mayıs içinde ukde kalmış Harp Okulu Komutanı Aydemir, böyle bir ortamda 27 Mayıs’ın hedefine ulaşmadığını, halkın 27 Mayıs’tan önceki gibi yine iki gruba ayrıldığını düşünerek, seçim sonrası istikrarlı hükümetler kurulamadığından hareketle özellikle İnönü’nün tutumlarından kaynaklı idareye el koyma düşüncesini yürürlüğe koyacaktı.

Bunun için, Harp Okulu Komutanı olarak 21-22 Şubat 1962 girişimi onun darbe konusundaki ilk kalkışmasıydı. İsmet İnönü’nün onlara söz vermesi ve ceza ve kovuşturma yapılmayacağına dair kanun tasarısı ile darbeciler ceza almamış, sadece ordu ile ilişikleri kesilmişti. 20-21 Mayıs 1963’te de Aydemir’in en büyük destekçi birliklerinin başında yine Harp Okulu geliyordu.

O gece 23.30’da başlayan darbe girişimi, tanklarla Radyo Evi’nin ele geçirilip 00.12’de ihtilal anonsu yapılmasına rağmen sabaha doğru hükümet güçlerinin hâkimiyeti yeniden ele almasıyla Aydemir için başarısızlıkla neticelenmişti; geride Harbiyeli Aldanmaz diye peşinden sürüklediği onlarca subay namzedi genç bırakarak…

Talat Aydemir ve arkadaşlarının davası iki mahkemede görüldü. Gerekçeli kararda beyan edildiğine göre, 20-21 Mayıs 1963 olayları asli failleri ile birinci derecede şerikleri (ortak), sanıkların sayısının çokluğu ve davanın süratle sonuçlanması bakımından Mamak Muhabere Okulu’nda kurulan 1 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi’nde ve Harp Okulu öğrencilerinin de kendi okullarında teşkil edilen 2 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi’nde yargılanmaları gerekmişti.

Harp Okulu birinci ve ikinci sınıf öğrencilerinin 1459’u yani tamamı yargılama kapsamında ele alınmıştı. Aslında bu sayı 1468 idi. Ancak bunlardan 9’unun davası, Talat Aydemir hareketinde asli kişilerden sayılarak 1 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi’nde görülmüştü.

Talat Aydemir ve Ömer Gürcan, darbe ile ilgili bütün detayları, başlarına gelebilecekleri tahmin de ettikleri hâlde eşi benzeri görülmemiş bir açıklıkla, hiç çekinmeden mahkemede tekrarladılar.

Hatta Aydemir, iddianamede geçen ifadelerle, 21 Mayıs hadisesinin küçük gösterilmek istendiğini dahi dile getirdi: “Hâlbuki hadise beyan edildiği gibi küçük bir hadise değildir.

Dar bir çerçeve içerisinde tutulmakla neyin kastedildiğini ve ne maksat güdüldüğünü bilmiyorum.” Aydemir, savunmasını yaparken Türkiye’de yeni bir askerî müdahaleye ihtiyaç duyulduğunu da maddeler hâlinde ileri sürmüştü. Şu ifadeler de ona aitti: “Hedefine varmamış ihtilaller, yüzde yüz zaman fasılalarıyla tekrar edilir.

Canlı misali 27 Mayıs 1960 sonrasındaki 13 Kasım 1960, 6 Haziran 1961, 22 Şubat 1962, 21 Mayıs 1963 ve istikbalde X günü.” Talat Aydemir, bu hususta hiç de haksız çıkmayacaktı.

Allah Türk milletine acımış ki...

Aydemir, kendisiyle beraber hareket edip de ortaya çıkmayan arkadaşlarına hayret etti. O yüzden, hatıralarında, ‘ihtilal fikri karargâhından’ kendisine sadece Fethi Gürcan’ın sadık çıktığını, diğer hepsinin art fikirlerini zamanla öğrendiğini ifade edip, darbeci arkadaşlarını samimiyetsizlikle suçladı: “… mahkemelerin vereceği cezalardan ürkerek aslını inkâr eden bir kadro ile ihtilal hareket olarak da muvaffak olmuş olsa idi, neticesi gelmeyecekmiş.

Allah, bana ve benim gibi düşünenlere ve Türk milletine acımış ki bizi 20-21 Mayıs 963 gecesi yapılan askerî harekâtta muvaffak kılmadı. Bu cihetten çok memnunum, onun için mağlubiyet acımı unutmuş vaziyetteyim.”

Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı 1 Numaralı Askerî Mahkemesi’nin 5 Eylül 1963  tarihinde verdiği kararla sanıklardan yedisine idam, 29’una müebbet ağır hapis cezası verildi. Daha sonra idamı onananların sayısı ikiye indirildi ve Ömer Gürcan ile Talat Aydemir darbe suçundan ölüme gönderildi.

Savcı, 8 Haziran 1963’te başlayan 2 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi’ndeki davada ise Harp Okulu öğrencilerinin 1123’üne ceza talep ederken 336’sının beraatlerini istemişti. Onlar, iddianamede, ‘ihtilal lider ve idarecileri ile ihtilal teşebbüsünün icra safhasından evvel fikren anlaşmış öğrenci sanıklar ve bu sanıkların fikren hazırladıkları diğer sanıklar’ şeklinde ifadesini bulmuştu.

Savcı iddialarını şu esaslara dayandırıyordu: “1-20-21 Mayıs harekâtının lideri Talat Aydemir, 22 Şubat 1962 tarihine kadar Kara Harp Okulu Komutanı olduğundan o tarihe kadar öğrenciyi ihtilalde zinde kuvvet olarak kullanmak için askerî disiplin ve otorite ile tedrisat sistemine tamamen aykırı bir vaziyette yetiştirmiştir.

“2-27 Mayıs 1960 inkılabından ve bunu müteakip orduda teşekkül etmiş cuntaların mevcudiyetinden bahisle öğrencilere devlet nizamını istedikleri anda değiştirmek hakkına sahip bulundukları ve bu hakkı kullanacak yegâne kuvvetin kendileri olduğu fikri aşılanmıştır.

“3-22 Şubat hadisesinden sonra da 20-21 Mayıs ihtilali için öğrencileri, muhtelif yollarda bu harekâtta kullanmak üzere fikren hazırlatmıştır. Öğrencilerin bazıları ile asli failler müşterek çalışmış, tamamına Kemalizm perdesi altında kendi ihtilal fikri aşılanmıştır.”

10 madde hâlinde iddialarını dile getiren savcının şu tespitleri ihtilalcilerle birlikte hareket eden öğrenciler hariç, geri kalanların bu olaydaki bütün suçlarını ortaya koyuyordu aslında:

“Öğrenciler, Ankara içinde Genelkurmay Başkanlığı, Kızılay, Radyo Evi mıntıkalarında bulundukları sırada münferit subaylar tarafından ikazlara rağmen kararlı olduklarını, Talat Aydemir ve 22 Şubatçılardan emir aldıklarını söylemişlerdi.”

Savcı, devamında öğrencilerin ayrıca, rastladıkları ve parola bilmeyen çeşitli rütbelerdeki subayları yakalayıp Harp Okulu’na getirdikleri, Radyo Evi’ni işgal ettikleri, kendi komutanlarının ikaz ve nasihatlerine itaat etmedikleri, radyo anonslarına rağmen son ana kadar emekli subayların komutası altında kaldıkları, hükümet kuvvetlerine karşı subaylarla pazarlık ettiklerini de tespit etmişti. Harp Okulu öğrencileri açısından olayın özeti buydu.

Buna karşılık mahkeme bu iddiaların çoğuna katılmamıştı. Bunu gerekçeli kararında da ortaya koyuyordu. Kısa bir tarihçesinden bahisle ‘her dönem şan ve şeref özlemcilerinin burcu olduğu belirtilen Harbiye’nin, maalesef bu devirde bir kısım mensuplarının kötü emellerine kandırılarak alet edildiği’ belirtilen gerekçeli kararda, öğrencilerin bir kısmının Aydemir ve ekibinin tarafını tuttuğu hâlde pek çoğunun böyle bir eylemden habersiz olarak kitle psikolojisinden istifade edilip sürüklendiğine kanaat getirilmişti.

2 Numaralı mahkeme, 11 Eylül 1963’te bir karara vardı. Sonuçta 1459 sanıktan 75’i 4 yıl iki ay, 91’i de 3 ay hapse mahkûm edildi. 1293 kişi beraat etti. Temyiz aşamasında ise 4 yıl 2 ay ceza alanların 10’u hakkında karar bozuldu.

O zamanlar iki yıllık eğitim veren Kara Harp Okulu’nda iki tabur vardı. 3. Tabur ikinci sınıf, 2. Tabur da birinci sınıf öğrencilerinden oluşuyordu.

Harp Okulu öğrencilerinin -hava değişiminde olduğu için o anda orada bulunmayanlar hariç- tamamı şüphesiz bile isteye Aydemir’in peşinde sürüklenmiş değildi. Buna rağmen özellikle son sınıf sanıklarından olup, delil yetersizliğinden beraat edenlerle ilgili gerekçeli karardaki ifadeler de dikkat çekiciydi: “Subay çıkmalarına 3 ay kala, bilerek veya bilmeyerek ihtilalcilerin emellerine hizmet etmeleri ordunun temeli olan disiplini büyük ölçüde sarsmış ve subay olma niteliğinden yoksun bulundukları anlaşılmıştır.”

21 Mayısçılar affedilsin

Daha yargılamalar sürerken de, cezalar kesildikten hemen sonra da ‘af’ talepleri gündeme getirilmeye başlanmıştı 21 Mayısçılar için. Bugünkü gibi ‘toplumsal barış’ temalı ifadelerle kamuoyu hazırlanmaya başlanmıştı.

Zamanın Meclis Dilekçe Karma Komisyonu Başkanvekili AP Aydın Milletvekili Reşat Özarda, Meclis Başkanlığı’na sunduğu dilekçesinde “Geçmişi unutup kırgınlıkları bertaraf etmek ve istikbale elbirliği ve kardeşlik havası içinde hazırlanmak millî menfaatlerimiz içindir.” diyordu.


Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (CMKP) Kastamonu Milletvekili İsmail Hakkı Yılanlıoğlu da 7 arkadaşı ile birlikte ‘bazı siyasi suçluların’ affıyla ilgili kanun teklifinde buna yer vermişti. 27 Mayısçı senatör Mucip Ataklı ise davanın temyiz aşamasından hemen sonra hükümlü öğrencilerin durumlarının iyileştirilmesi için bir kanun teklifi vermişti.

21 Mayısçılara af talep edenlerin sayısı oldukça fazlaydı. “… af tekliflerinde geçmişi unutmak, cemiyetin huzur ve sükûnuna hizmet etme mülâhazaları ne kadar hâkim olursa o kadar meşru ve makbul sayılır. (…)

21 Mayıs olayları faillerinin cezalarını çekmeye devam etmelerinde artık içtimai fayda kalmamış bilâkis bunların unutulmalarının cemiyete huzur ve sükun getireceği kanaati yaygın bir hâl almıştır.” Bu kanun teklifi Millet Partisi’nden S. Faruk Önder ve iki arkadaşı tarafından yapılmıştı.

Alparslan Türkeş ve iki arkadaşının bu konudaki başvuruları bundan iki gün sonra, 22 Aralık 1967 tarihliydi. Onlar da “Millet hayatının yeniden tanzimi devresinde geniş anlayışla müsamaha, şefkat ve atıfet hayati bir lüzum ifade eder.” diyerek 21 Mayıs olayından hapis yatanlara af istiyordu.

Adalet Partililerin bu konudaki af girişimlerini, 27 Mayıs’ta Yassıada’da mağdur edilen siyasilere af istemelerine bağlamak mümkündü. Bunu 21 Mayısçılar da dile getiriyordu.

Sonradan hukukçu olan Harp Okulu öğrencisi Vahit Özsoy, bir yazısında ‘Celal Bayar vs. affının sayesinde 1966 affından yararlandırılmış’ olduklarını dile getirmişti.

Ve 28 Aralık 1967’de Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren kanunla 21 Mayısçılar tamamen affedildi. Affedilmeyen tek husus, 20-21 Mayıs’a katılan Harp Okulu öğrencilerinin ‘Kara Harp Okulu Yüksek Disiplin Kurulu Kararı’ ile askerlikle ilişiklerinin kesilmesiydi.

Bir ve ikinci sınıf yani bütün Harp Okulu öğrencileri mahkeme kararının hemen ardından, kendilerini Kara Harp Okulu Yüksek Disiplin Kurulu Kararı ile askerlikle ilişikleri kesilmiş hâlde bulmuştu. Karar, Harp Okulu Komutanı Burhan Ercan başkanlığında üyeler kurmay albaylar Fahri Paksoy ve Cemil Candaş ile Kurmay Yarbay Kemal Yamak ve Moral Subayı Binbaşı Burhan Örgen’in kararıyla oy birliği ile alınmıştı.

Üye Yüzbaşı Abdurrahman Özbağcı ise yasa gereği oy beyan etmemişti. Gereği düşünülen şuydu: “… okulun ve askerliğin şeref ve haysiyetini kırdıkları, bu fiilleri ve tutumları ile subay olamayacakları kanaatine varılarak okul disiplin talimatının 97. maddesi gereği öğrencilerin Kara Harp Okulu ile ilişiklerinin kesilmesine.”

İlginç olanı da Yüksek Disiplin Kurulu’nun, bu kararı, öğrencileri dinlemeden, lüzumu hâlinde ifade tutanakları ve duruşma zabıtlarından istifade edilebileceğine hükmederek vermesiydi.

 Kemal Yamak, 2006’da çıkaracağı Gölgede Kalan İzler ve Gölgeleşen Bizler kitabında da yazdığı gibi, dava başlamadan olayla okulun ilgisini hemen kesmek için “Okul disiplin kurulu kararı ile bütün öğrencileri okuldan ayıralım” teklifini yapan kişiydi.

O zaman bu kabul görmemiş, fakat mahkeme süreci sonunda Yamak’ın dediği noktaya gelinmişti. Aynı Yamak, kitabında, bütün öğrencilerin okuldan uzaklaştırılmalarının  haksızlık olduğuna dair düşüncelerini de yazacaktı.

Harp Okulu’ndan uzaklaştırılan öğrenciler, sonraki yıllarda, 20-21 Mayıs 1963 Harbiyelileri Derneği gibi birlik-beraberlik teşekkülleri ile aralarındaki bağlantıları koparmamaya çalıştı. Pek çoğu hayatını başka alanlara yönelerek kazandı.

Buna karşılık Talat Aydemir’in 22 Şubat 1962’deki darbe girişiminden sonra okul komutanlığına atanan ve 20 Mayıs 1963 gecesi birliğini darbecilere kaptıran Kemalettin Eken gibi komutanlar terfi almaya devam etti. Eken, sonraki yıllarda Jandarma Komutanlığı dahi yaptı. 21 Mayıs’ın, emekli asker olan Aydemir ve Gürcan dışında muvazzaflara faturası ağırlıklı olarak öğrenciler üzerinden kesildi anlaşılan.

Meclis’e başvurdular

Harp Okulu öğrencilerinden Orhan Yarapsanlı, Yücel Sevinç, Hilmi Eryıldız ve İzzet Ülker ise bir süre önce Meclis Dilekçe Komisyonu’na yaptıkları başvuru ile bu konuda tüm haklarının verilmesini talep etti.

Genelkurmay, 2000 yılında, 22 Şubat 1962 ve 21 Mayıs 1963 girişimine katılanların itibarlarını iade etmişti. Fakat bu, sadece, kendilerine, üzerinde ‘Harbiyeli’ yazan ve onların tüm askerî tesislere girişini serbest kılan özel kimlik kartı verilmesinden müteşekkildi.

TBMM’ye yaptıkları başvuru ile sosyal hakları ve kılıçlarını talep eden, bugün 70’li yaşlarında olan Harp Okulu öğrencileri, iade-i itibarlarını da istiyor şimdi. Dilekçe Komisyonu’ndan gelen son bilgi, başvurunun araştırılması için talimat verildiği yönünde.

Harp Okulu gerekçeli kararında da vurgulandığı gibi acaba askerde emir komutaya ve disipline bu kadar ehemmiyet vermek, darbelere talebeler teşebbüs ettikçe mi geçerliydi? Yoksa rütbeler yükseldikçe askerlikle ilgili bu tespitler bir anlam ifade etmeyecek miydi?

 http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/haber-35255-biz-darbeci-degiliz.html

2 Nisan 2013 Salı

Bilinmeyen yanlarıyla 39 yıldır BEDİÜZZAMAN

 
18 Mart 2013 / CEMAL A. KALYONCU
Necmeddin Şahiner’in 1974 yılında çıkardığı Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman kitabı 39 yıldır okurla buluşuyor. 63. baskısı yapılan kitap her seferinde yeni bilgi ve belgelerle okur karşısına çıkıyor.
 
Hekimoğlu İsmail, bir gün, Necmeddin Şahiner’in Sultanahmet’te kaldığı eve ziyarete gider. Bediüzzaman’la ilgili resim, bilgi, belge dokümanları koyduğu bir dosyayı görür, onu Şahiner’den ister.

Ertesi gün karşılaştıklarında Hekimoğlu İsmail’in ilk sözü ‘Sabaha kadar uyutmadın beni’ olur. Ve ona dosya için birtakım teklifler getirir: “Bu dosyayı şöyle sırala. Ve buna önsöz yazalım.

Eğer müsaade edersen ben önsöz yazarım bu kitaba. Bak ne muazzam bir hizmet olur o zaman görürsün.” Şahiner ise dosyanın Üstad için çok noksan olduğunu söyleyerek “Çok çalışmamız, çok dolaşmamız lazım.” dediyse de Hekimoğlu onu ikna eder.

Ve Hekimoğlu’nun ısrarı ile 400 sayfalık Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursi kitabı Necmeddin Şahiner imzasıyla 1974 yılının ortasında okurla buluşur. Kitap ilgiyle karşılanır; yıl sonuna kadar üç baskı daha yapar.

Hekimoğlu İsmail’in teşvikiyle böyle bir mecraya giren Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman kitabı aradan geçen yıllarda baskı üstüne baskı yapar.

Bugün ise 63. baskısı ile yeni nesillerle buluşmak üzere raflardaki yerini alır. Müellifi Necmeddin Şahiner, kitabı kapanmayan bir dosya olarak görüp, başta söylediği ‘çok dolaşmamız’ sözüne de sadık kalarak, kitabı her daim yeni bilgilerle desteklemeye devam eder ve hâlen de devam etmektedir.

Son baskısında da Said Nursi ile ilgili az da olsa bulduğu yeni belgelere yer verir. Son yıllardaki baskılarında zaten yeni bilgileri ele geçirdikçe yayımlamıştır Şahiner. Dolayısıyla ilk baskısı ile kıyaslandığında yeni kitap daha az eksiği olan bir çalışma şekliyle kütüphanelerdeki yerini almaya adaydır.

Kitaptaki yeni belgelerden biri mesela Bediüzzaman Rusya’da esir iken kaçıp İstanbul’a geldikten sonra kendisine Osmanlı Sultanı ve Harbiye Nezareti-Genelkurmay Başkanlığı tarafından verilen gazilik madalyasının resmidir.

Bugün, Üstad’ın kardeşi Abdülmecid Ünlükul’un torunu Seyda Ünlükul’da bulunan madalya ilk defa gün yüzüne çıkmıştır böylece.

Yine Bediüzzaman’ın kabrinin Urfa’dan Ankara’dan gelen emirlerle nasıl alınıp nakledildiğine dair resmî belgelere de yer verilen kitapta Osmanlı arşivlerinden ve polis takibinden elde edilen dokümanlar da mevcuttur.

Bunun gibi son baskı olmasa da yakın zamandaki baskılarda yenilenmiş pek çok ‘ek bilgi-belge’ de mevcuttur.

Necmeddin Şahiner, 1960’larda tanıştığı Risalelerle alakasını hiç kesmediği gibi Bediüzzaman Said Nursi ve talebeleri ile ilgili bilgi ve belgeleri elde etmek için neredeyse işini gücünü bırakıp bu konuyla ilgilenmiş birisidir.

Mesela Van’ın Başet Dağı’nda Üstad’a ait bir belgeyi almak için bile İstanbul Topkapı’dan otobüse binip kar-kış demeden, zamanın şartlarında 36 saat yolculuğu göze alabilen de odur.

Onun için “Allah’tan niyazım son nefesime kadar da bu nur sevdasından bizi ayırmamasıdır.” diyen, bu mevzuyu muazzam bir ummana benzeten Şahiner, Türkiye’de ulaşmadık yer bırakmamıştır.

Hatta Amerika’ya gitmeden birkaç gün önce görüştüğü Fethullah Gülen Hocaefendi’ye de Üstad’ın gittiği Selanik, Beyrut gibi pek çok yere gitmek istediğini de beyan etmişti.

Artık pek çok yabancı dile de çevrilen Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursi kitabı dışında Şahiner’in başka çalışmaları da bugünlerde yeni baskıları ile okurlara ulaşıyor.

Kısa zaman önce baskısı yapılan, yine Şahiner’in önemli kitaplarından Şahidlerin Dilinden Bediüzzaman ile yakında piyasaya çıkacak Nurs Yolu da bunlardan birkaçıdır.

http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/haber-35090-173-bilinmeyen-yanlariyla-39-yildir-bediuzzaman.html