Popüler Yayınlar

KÜRTÇE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
KÜRTÇE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Mayıs 2013 Cuma

Silahların gölgesinden barışın gölgesine [ Yorum - Atilla Yayla ]

29 Mart 2013


Üzerinde yaşadığımız siyasî coğrafyanın adı Kürdiye.


Kürdiye'nin ulus-devleti Kürt milliyetçiliğine dayanan bir siyasî organ. Resmî dil ve zorunlu eğitim dili Kürtçe.

Kürt devleti ana azınlık olan Türklerin ulus devletin tanımladığı ideal vatandaş tipine uymasını sağlamak için sık sık “Vatandaş Kürtçe Konuş” kampanyaları düzenler.

Türkçe eğitim her seviyede yasaktır. Türk yerleşim bölgelerinin adı Kürtçe isimlerle değiştirilmiş ve değiştirilmektedir.

Türkler büyük uygarlık dili Kürtçenin alfabesinde bulunmayan harfleri kapsayan isimleri çocuklarına veremezler. Kamu dairelerinde, mahkemelerde tüm işlemler Kürtçe yapılır.

Türklerin çoğunlukta olduğu şehirler kendi kendilerini idare edemez, en küçük mahallî işlere bile başkentteki hükümet veya onun mahallî temsilcisi vali karar verir.

Her seviyedeki mahallî idareler Kürdiye'nin başkenti Diyarbakır'ın sıkı vesayet denetimi altındadır. Kürdiye'nin anayasasına göre Kürdiye'de yaşayan her insan Kürt'tür.

Kürt olmak için Kürt olmak şart değildir, Kürdüm demek yeter. Türklerin çocuklarına her sabah okullarda varlıklarını Kürtlüğe adamalarını telkin eden, Kürt ulusunun üstün vasıflarını anlatan ve “Ne mutlu Kürdüm diyene” haykırışıyla biten antlar bağırttırılır.

Böyle farazî bir ülkede yaşayan Türkler ne hissederdi? Kendilerini Kürtlerle eşit vatandaşlar olarak mı yoksa ikinci sınıf vatandaşlar olarak mı görürlerdi?

Varlıkları inkâr edilen ve hakları çiğnenen Türklerin itirazlarına Kürtler “Kardeşiz, kardeşliğimizi bozmayın!”, “Birlik ve beraberliğimize zarar vermeyin!”, “Burası Kürdiye, beğenmiyorsanız defolun gidin!” türünden cevaplar verseydi, Türkler ne yapardı?

Ne yapmaları doğru ve haklı olurdu? Vicdandan ve adâlet duygularından mahrum olmayan bütün Türklerin, kendilerini yukarıdaki senaryoya yerleştirerek, yani günümüz Türkiye'sindeki Kürtlerin yerine koyarak, Kürt problemi üzerinde düşünmeleri lazım.

Bu yöntem, büyük ahlâk filozofu Adam Smith'ten beri bilinmekte ve uygulanmakta. Smith buna “duygudaşlık (sempati) ilkesi” adını verdi. Buna göre, ahlâklı bir duruş, kendimize yapılmasını istemediğimiz, onamadığımız şeylerin başkalarına yapılmasını da istememeyi, onamamayı gerektirir.

Yukarıda tasvir edilen hayalî Kürdiye'de en geniş azınlık olarak kendilerinin tek tek saydığım uygulamalara maruz bırakılmamasını talep eden Türklerin, mevcut Türkiye'de en geniş (toplumsal) azınlık olan Kürtlerin de aynı şekilde muameleye tabi tutulmamasını istemesi ahlâkî duruşun ön şartıdır.
    
Ne yazık ki, geride kalan 30 korkunç yılda Türklerin çoğu bu ahlâk testinden sınıfta kaldı. Türkler sesini yükseltse ve Kürtlere yöneltilen yanlış muamelelere, hak ihlâllerine itiraz etseydi, bu problem çoktan çözülmüş olurdu.

Ne yazık ki idrakler çok geç uyandı. Bazı iyi adımlar atıldı ama hep geç atıldı. Problemi kontrol altına almak yerine problemin esiri olundu.

Böylece binlerce hayata mal olan vahim hatalar ve gecikmeler yaşandı. Olsun, gün yine de sevinç günüdür. Bu utanç verici problemin 60 yıl sürmektense 30 yıl sürmüş, 100 bin cana mal olmaktansa 50 bin cana mal olmuş olması da bir teselli. Şimdi kuvvetli bir umudumuz var.

Bu topraklarda yaşayan ve sağduyusunu yitirmemiş, vicdanını iblise teslim etmemiş her insan, başta Tayyip Erdoğan olmak üzere, barışın her seviyedeki öncüsüne, mimarına ve işçisine şükran borçlu.

Herkesin vurguladığı üzere, muhteşem başlangıcı tamamına erdirmek zaman alacak ve kolay olmayacak. Çok dikkatli olmak lâzım. Taraflar dillerini hızla yumuşatmalı, savaş ve gerilim dilinden barış ve işbirliği lisanına geçilmeli. 

Bu çerçevede Kürt hareketi, ayrılığı ve şiddeti öne çıkaran bir dil yerine demokratik siyaseti ve müzakereyi vurgulayan bir söylemi benimsemeli. BDP'nin doğru kavramsal çerçevesi Öcalan'ın Diyarbakır'da okunan mektubunda mevcut.

Türk tarafı psikolojik harp taktiği yansıması olan “terörist”, “teröristbaşı” gibi kelimeleri yerli yersiz kullanma alışkanlığından vazgeçmeli. Lisanını geçmişe mahkum etmeyip geleceğe ayarlamalı.

Barış ve eşitliğe dayalı birlik isteyen herkes, muhtemel provokasyonlara karşı hazırlıklı ve bunların süreci bozmasına veya duraklatmasına izin vermemeye kararlı olmalı.

Belki de hükümet ve Öcalan adına BDP ne tür bir provokasyon vuku bulursa bulsun, fevrî ve karşı tarafla bilgi-fikir alışverişine dayanmayan tepkiler göstermeyeceğini ve her halükârda süreçte yer almaya devam edeceğini resmen açıklamalı. Bu, muhtemel provokasyon çabalarını önemli ölçüde açığa düşürebilir.

Nitekim, daha şimdiden Atatürkçü faşist medya ile Kemalist nasyonal sosyalist medya ifsat ve provokasyon çabaları sergilemeye koyuldu.

Neo-faşistlerin öncü kalemi, sureti haktan görünerek Türk-Kürt beraberliğinin sosyolojik olarak imkânsızlığı tezinin taşlarını döşemeye başladı.

Kürt probleminin barışla, demokratik usullerle çözümü gençlerin ölmemesi yanında Türkiye'nin geleceği açısından da hayatî öneme sahip.

Mazallah, Türkiye'den doğacak, PKK'nın liderliğindeki bir Kürdistan, sosyalist bir diktatörlük olurdu. Küçülen Türkiye ise tam faşist bir diktatörlüğe dönüşürdü.

Demokratik ve barışçı bir çözüm Kürtleri ve Türkleri kendilerini bekleyen bu tehlikelerden kurtaracaktır.

Uzun vadede bu belki de, kurtarılan canlardan sonra, en önemli kazancımız olacaktır. Kürt hareketi ilk ve en önemli adımı attı. Şimdi sıra Türkiye Cumhuriyeti devletinde.

PKK militanlarının güvenlik ve güven içinde çekilmesini sağlamak, ordu içinden bunu engellemek için atılmak istenebilecek adımlara mani olmak yapılacak işler listesinin en başında.

Sonra sıra Kürtlerin anayasal ve hukukî statüsünün iyileştirilmesine geliyor. Vatandaşlık Türklüğe bağlı olmaktan çıkartılmalı.

Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı'na konulan rezervler kaldırılmalı. İç mevzuatta buna uygun değişiklikler yapılmalı. Pilot bölgeler seçilerek her seviyede Kürtçede eğitime (Kürtçe eğitimine değil) başlanmalı.

Bölgede Kürtçe (ve diğer mahallî diller) belediye hizmetlerinde serbestçe kullanılmalı. Yer adları iade edilmeli ve Kürt anne-babaların çocuklarına istedikleri ismi vermelerinin önündeki bariyerler kaldırılmalı.

Şüphesiz, ne yapılması gerektiğini Başbakan ve çalışma arkadaşları en az benim kadar iyi biliyor. Ben sadece hatırlatmak istedim. İnşallah, başlangıçta sergiledikleri cesaret ve basireti son noktaya kadar taşımaya devam ederler.

Yaşasın barış! Yaşasın hayat! Yaşasın tam hukukî ve siyasî eşitliğe dayanan bir eşit vatandaşlıkla taçlanan kardeşlik!

a.yayla@zaman.com.tr

23 Nisan 2013 Salı

Soyuttan değil hayattan çözüme

16 Nisan 2013


Bahara dönen günlerin gecelerinden biri. Yaz sıcakları tomurcuklanıyor gibi. 

Soğuk hissettiriyor fakat üşütmüyor.

Yoğun geçen günün ardından “dostlar arasında bir gece” için protokolden uzak, şehrin dışında bir mekândayız.

Salonun ortasında çiğköfte yoğuran arkadaşın terini bir başkası siliyor. Kerevetlere oturmuş tanıdık, yarı tanıdık, nihayet insanlığın ortak hikâyesinde tanıdık simalar. Biz de bir köşeye oturuyoruz.

Çaylar geliyor, birazdan köfte de gelecek. Selam, hatır, ortam seslerle ısınıyor. İnsanlar konuştukça yakınlaşıyor. Bu tür mekânlarda çok sürmez, ses müziğe dönüşür. Nitekim öyle de oluyor.

Önce birisi başlıyor, sonra diğerleri ona katılıyor. Türkçe, Kürtçe türküleri bir de Arapça hüzünlü bir şarkı takip ediyor. Güçlü ezgilerin ne söylediğini anlamak için dil bilmeye gerek yok, “ses” zaten inişleri, çıkışları, vurguları ile her şeyi anlatıyor.

Mekânda farklı siyasî gelenekten insanlar var. Bunun anlamı, hepimizin zihninde o geleneğe ait “kimlik” konularına ilişkin canlı bir repertuvarın olduğudur.

Terör, acılar, PKK, Türk ve Kürt milliyetçileri, liberaller, sosyal demokratlar.. Bizi bir araya getiren “dostlar arasında olmamız.” İnsan, dostlar arasında olduğunda ortaya söylenen türkülere, müziğe sarılmış duyarlılıklara, yüzlerde beliren, değişen, dönüşen mimiklere, jestlere daha bir sempatiyle bakıyor.

Bu ülkede başka bir bağlamda belli siyasî grupların –elbette farklı nedenlerle- tepki göstereceği, düşmanca bulacağı ortam, burada kendi doğallığında akıp gidiyor. Müziğin diline değil ne anlattığına yönelik bir dikkat öne çıkıyor. Şartlı refleksleri aşmanın yollarından birisi de bu.

Kürtçe bilmeyenlere teması anlatılıyor: “bir aşk türküsü”, “bütün aşk türküleri gibi konu ayrılık”. Eh, insan dil bilmese de dilin anlattığını biliyor.

Mevlânâ'nın dediği gibi, herkes kendi dilince söylüyor ama söylenen aynı söz. Dikkat müziğe değil dile olsa ve o dil terörün, dramların eşliğinde hatırlansa, böyle bir zihin için ne konuşulduğu değil, kimin konuştuğu değil, sadece o canlı bağlama yerleşmiş dilin tehdit ediciliği gelecektir.

Burada öyle olmuyor. Çünkü zımnen biliyoruz ki buradaki herkes çözüm sürecinin başarıya ulaşmasını istiyor. Bu ülkede insanların kardeşçe yaşamasını, kader ortaklığı üzerinden geleceğe uzanmasını istiyor.

Teröre sempati gösteren, ama, fakat bağlaçlarıyla ona gerekçeler üreten bir akıl yok. O yüzden diller, sözler, diller ve sözler üzerinden insanlar birbirine karışıyor.

Açıkçası tek başına olgular anlam taşımıyor, onlar hangi değerlerin eşliğinde ortaya çıkıyor, nasıl bir akıl ve kalp onlara eşlik ediyor, bu önem kazanıyor.

İlk türküyü söyleyen, ben diyor, Ahmet Kaya'yı çok severim. Sonra onun “kafama sıkar giderim” türküsünü söylüyor. Hemen hemen herkes eşlik ediyor.

Anadolu delikanlılığı, aşk, kırgınlık, yenilginin hüznünden kristal bir acı çıkartma girişimi... Kaya'nın siyasal göndermelerle dolu türküleri de bu ağızlarda artık farklı bir anlam taşır.

Eğer böyle bir ortak mecra olmasaydı, bir imkân olarak sürekli çözüm süreci bu ülkenin ufkunda olmasaydı, bu insanlar nerede olurdu acaba? Hangi siyasî çizgide, nasıl bir anlatıyı telaffuz ederlerdi?

İnsanlar burada oturup anayasa yazmaya kalksalar farklı yazarlar. Yasaları düzenleseler farklı düzenlerler. “Devlet bizim devletimiz, hepimizin devleti.”

Türklükle meselesi olanın burada yeri olmaz, Kürtlükle meselesi olanın da. Kimlikler zaten Allah'ın takdiri, insana kalan onun içini nasıl dolduracağı.

Kimlikler farklı olsa da içini insanlıkla olduğu kadar düşmanlıkla doldurmak da mümkün. Unutmayalım, bu iş tek başına değil mütekabil ilişkilerle olur.

Bu akşam, bahara dönen bu vakitte başka mekânlarda insanlar başka sözler için bir araya gelmiş olabilir. Siyasal dil öbekleri, gündelik hayatta karşılıklar yaratır.

“Ülkenin varlığı tehdit atında, ihanet, yalan, entrika...”

Böyle bir dil üzerinden hüzünlü dayanışma ayinleri yapanlar, “bu ülkeyi savunmak kala kala bizlere kaldı” diyerek “gerekirse can vermeye hazır olma”nın coşku dolu duyarlılığında konumlarını daha da keskinleştirenler.. onlar da bir başka mecrada yürüyorlar.

Ancak aradaki önemli fark şu: Onlar çözüm sürecini tahayyül ederken zihinlerinde çok canlı bir “düşman” imgesi var.

Dağda, elinde silahla dolaşan teröristler ve onlarla sonuna kadar birlikte gitmeye azmetmiş, yemin etmiş stilize kalabalıklar...

Yanlarında yörelerinde çözüm sürecinin birlikte yaşama anlayışına akıllarını ve yüreklerini koymuş insanlar, gerçek insanlar, farklı dillerde türkülerini söylerken bu bayrak altında birlikte yaşamaya inanan insanlar yok.

İmanlarını, bu ülkenin toplumsal gerçekliğini oluşturan farklılıklardan değil, aynı sözleri telaffuz eden grupların keskinliğinde bileyliyorlar.

İnsanlar gibi siyasal gruplar da dillerini “ilişkisel bir şekilde” oluştururlar. Kimlerle konuşuyor, görüşüyor, kimlerle bir arada bulunuyor, rüyalarını kimlerle paylaşıyorlarsa bu ilişkinin getirdiği bir canlılıkta var olurlar.

“Hep aynı sözler, aynı nefes, aynı kalp” dünyanın tam da o şekilde kavrandığı, dünya bunu tekzip ediyorsa, böyle bir dünyayı kurmanın “namus borcu olduğu” bir anlayışta saf tutarlar.

Farklılığı, aman benden uzak olsun, ben de uzaktan sadece saygı duyduğumu ifade edip geçeyim, denilerek “ilişki”nin ötesine fırlatanlar, farklılıkla ne yapacaklarını bilemezler.

Doğrusu, toplumu rüyalarda kurmak değil, toplumun gerçekliği üzerine kurulu rüyalarla davranmaktır.

Sözler bize anlamları saklamak için verilmemiştir, diyor Saramago. Ama çatışma dönemleri, siyasî hesapların insan hayatının önüne geçtiği savaş dönemleri, sözlerin anlamlarını perdeler, onları dönüştürür, belli amaçların aracı kılacak şekilde köklerinden kopartarak başka bir bağlama taşır.

Çatışmanın ya da barışın dayandığı toplumsal/siyasal bir zemin vardır. Şunu düşünmeliyiz: Hangi zemin daha toplumsal gerçekliği kucaklıyor, insanların en büyük öbeğini içine alıyor? Bir ülkenin çıkarı büyük çoğunluğun çıkarıdır, gerisi kurmacadır.

Dil malum, varlığın evidir, dünyanın tercümesidir, dilin kadar varsındır, evet, aynı zamanda dil ortak bir yanılsamadır.

Onu yanılsamadan çıkartıp hayatın karşılığına dönüştüren gerçeklikle sınanmış anlamların varlığıdır. Dilden hayata değil hayattan dile geçmek gerekir.

Bahara dönen bir vakitte hayata ilişkin iki kesit, iki farklı mekân, iki farklı duyarlılık biçimine değindim. Soyut sözler, parlak kavramlar hangi hayatın soluğu içinden çıkıyor, insanın canlılığından payına ne düşüyor?

Buna dikkat çekmeye çalıştım. Bu ülkeyi kucaklayan toplumsal bağlamı bulmak, aynı zamanda çözüm sürecinin anlamını bulmaktır.

Yoksa herkes yetmiş beş milyonu kucaklamaktan bahsedebilir ancak yer aldığı bağlam bu nüfusun onda birini bile kucaklamaya yetmez.