Popüler Yayınlar

YENİ ANAYASA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
YENİ ANAYASA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ağustos 2013 Salı

Anayasa artık AK Parti’nin iç meselesidir

15 Ağustos 2013


Mevcut TBMM kompozisyonundan, “Uzlaşma Komisyonu'nda” görev alanların zihniyet dünyasından bir uzlaşma anayasasının çıkamayacağı yavaş yavaş netleşiyor; aslında bu kadar da beklemeye gerek yoktu, bu zihniyet karşıtlıklarından bir uzlaşma metni beklemek abesle iştigal idi.

Üstelik, uzlaşma sonucu çıkabilecek bir anayasa metninin de öyle sanıldığı gibi ideal bir metin olmayacağı açıktır, anayasalar temel hak ve özgürlükler ile devletin temel teşkilat yapısı metinleridir, bu konuların standartları bellidir, bu alanlarda, özellikle de temel hak ve özgürlükler konusunda uzlaşma demek standart kaybı, düşük bir temel hak ve özgürlük standardına uzlaşma uğruna mecburen mahkum olmak demektir.

Yeni anayasa partilerarası bir uzlaşma ile çıkamayacaktır; ancak, TBMM'de grubu olan partilerin evrensel standartlarda bir uzlaşma metni çıkarmalarının olanaksızlığı yeni bir anayasa üretir iken başka türlü tanımlanabilecek bir uzlaşmanın da gereksizliği anlamına gelmemektedir.

Yeni ve evrensel standartları haiz bir anayasanın üretilmesinde gündeme gelmesi çok daha gerekli, çok daha etkin uzlaşma yöntemi TBMM'nin en güçlü siyasal grubunun tek başına bir anayasa metnini önce TBMM'ye, sonra da muhtemelen referanduma götürmesidir ama bu metni hazırlarken de metnin buram buram bir siyasal partinin programı kokmamasıdır; yapılması gereken, hatta gerekenden de öte, artık elzem gibi duran çözüm AK Parti'nin evrensel standartlarda bir anayasa taslağını hemen tek başına oluşturup, gündeme getirmesidir.

AK Parti'nin TBMM'ye getirmesini önerdiğim metin CHP'nin içinden çok sayıda milletvekilinin hayır demeyi içlerine sindiremeyeceği, BDP'nin adeta blok olarak evet demesi gereken bir metin olmalıdır kanısındayım, MHP'nin bu katkı blokuna katılması sayısal olarak şart değildir, arzu edilebilir de olmayabilir zira muhtemelen Türkiye'nin en önemli sorunu olan Kürt meselesine kalıcı bir çözümün olmazı ise olmazları olacak anayasal maddelere MHP'nin destek vermesi beklenmemektedir; malum, mevcut Kenan Evren anayasası anayasa oylamalarında gizli oyu gerektirmekte ve grup kararını da engellemektedir, AK Parti bu anayasal düzenlemeye de dayanarak özellikle CHP içinden güçlü bir desteği, -ulusalcı grubu kastetmiyorum- sağlayacak bir metni üreterek gündeme getirmelidir, “başka tür bir uzlaşma” kavramından da muradım budur, bu da bir uzlaşmadır, gruplar arası gerçekleşecek bir uzlaşmadan da çok daha etkindir, daha sonuç alıcıdır.

Peki, bu tür bir uzlaşmayı yani taslak sonrası bir uzlaşmayı, yabancı dilde söylemek gerekir ise pre-draft değil, post-draft bir uzlaşmayı sağlayacak bir metin nasıl hazırlanmalıdır?

Bu soruya doğru bir cevap üretebilmek için anayasanın ne anlama geldiğini çok net bir biçimde tartışmak gerekebilir; bir anayasa metni en genelinde iki bölümden oluşacaktır, birinci bölümde temel hak ve özgürlükler, ikinci bölümde de bir devletin temel teşkilat yapısı belirlenir ve bu belirlenme de evrensel temel hak ve özgürlükler çizgisi ile yine evrensel bir devlet teşkilat yapısı doğrultusunda gerçekleşir.

AK Parti'nin, bu post-draft yani taslak sonrası uzlaşmayı gerektirecek anayasa metnini oluşturur iken dikkate alması gereken temel nokta da, partinin temel çizgilerinden büyük ödünler vermeden, temel hak ve özgürlükler bölümü ile devletin temel teşkilat yapısını düzenleyen bölümü evrensel standartlara bire bir uygun bir anlayışla kaleme almasıdır.

Bu amaca yönelik olarak yani post-draft, taslak sonrası destek isteyecek bir metin üretimi için de Türkiye'nin altında imzasının bulunduğu, temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası antlaşmaların aynen, esinlenerek değil, adeta bire bir tercüme ederek anayasa metnine aktarılması gerekmektedir;

temel hak ve özgürlüklere ilişkin TBMM Uzlaşma Komisyonu'nda neticeye varması çok güç görünen bir tartışma sürmektedir ve net bir sonuç ortaya çıkamamaktadır, oysa, uzlaşma burada değil, mesela Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin ilgili maddelerinin, tüm devlet çekinceleri kaldırılarak anayasa metni oluşturulduktan yani taslak sonrası aranmalıdır ve bendenizin şahsi kanısı, bu uzlaşmanın daha kolay gerçekleşeceği istikametindedir.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin anayasal metnin temel hak ve özgürlükler bölümü olarak anayasaya aynen aktarılması muhtemelen en büyük uzlaşma tabanını oluşturacaktır ve bu metnin meşruiyet düzeyi, taslak öncesi (pre-draft) bir uzlaşmaya oranla çok daha yüksek olacaktır.

Aynı süreç anayasanın ikinci bölümü yani devletin temel teşkilat yapısı için de geçerli olmalıdır.

Örnek olarak şu konuyu verebiliriz:

Türkiye NATO üyesidir ve tüm NATO ülkelerinde genelkurmay başkanları ülkelerinin demokratik yöntemlerle seçilmiş Milli Savunma bakanlarına bağlıdırlar ama bu durumun yegane istisnası Türkiye'dir, bizim ülkemizde genelkurmay başkanları Milli Savunma bakanlarına bağlı değildirler, bu nedenden de NATO toplantılarında Milli Savunma bakanlarının arkasında oturmayı reddetmektedirler ve böylece de bir toplantıya Milli Savunma bakanının, bir toplantıya da genelkurmay başkanının gitmesi gibi komiklikler hâlâ yaşanmaktadır.

Bu gibi sorunların çözümü de idari yapının temel prensiplerinin, evrensel standartlara göre benimsenmesidir, yani Genelkurmay'ın Milli Savunma bakanına bağlanmasıdır, Milli Güvenlik Kurulu, çift başlı yargı, YÖK gibi “bize, daha doğrusu Kenan Paşa mantığına uygun” kurumların hemen tasfiyesidir.

AK Parti, TBMM Genel Kurulu'na, temel hak ve özgürlükler kısmı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin aynısı olan, MGK, YÖK, çift başlı yargı gibi saçmalıkları barındırmayan, Genelkurmay başkanının Milli Savunma bakanına bağlandığı, vatandaşın sıfatının çoğunluk etnik grubun sıfatının olmadığı bir anayasa metin taslağını getirsin, bakalım, CHP, BDP grupları nasıl tepki verecekler?

Yeni bir anayasa artık AK Parti'nin tek başına ama evrensel standartlara uygun bir metni TBMM'ye getirmesine bağlı hale gelmiştir, uzlaşma da taslak öncesi değil, taslak sonrası, evrensel kriterlerin meşruiyetine yaslanarak sağlanmalıdır.  

e.karakas@zaman.com.tr

25 Temmuz 2013 Perşembe

Sorun, değiştirilecek madde sayısı değil neyin değiştiril(me)diğinde

25 Temmuz 2013


Anayasa konusu, onlarca yıldır olduğu gibi, yine gündemin ön sıralarında. 

Siyasî partilerin kırmızı çizgileri bir yana, önümüzdeki bir buçuk-iki yıllık süre içinde gerçekleşecek olan üç büyük seçim varken, “yeni anayasa” yapmak neredeyse imkânsız.

Uzlaşma Komisyonu üyelerinden bazıları da kamuoyu önünde açıkça sürecin tıkandığını belirtiyorlar zâten. Bu durumda, Komisyon’un hâlen üzerinde ittifak etmiş bulunduğu 48 maddenin TBMM’den geçirilmesi öneriliyor.

Bu 48 maddeye hattâ yenileri de ilâve edilerek sayı artırılabilir diye de ekleniyor. Gerekçelerden biri, bunun yeni anayasa sürecindeki tıkanmışlığı aşmak için iyi bir motivasyon olacağı.

İktidar partisinden, öncelikle de Başbakan’dan gelen bu 48 madde önerisinde muhalefete yönelik siyasî bir atak da var:

Üzerinde oybirliği sağlanmış maddelerin geçirilmesine karşı çıkmaları bir tür “samimiyetsizlik” karinesi olarak sunulmak isteniyor. İşin bu kısmı beni çok ilgilendirmiyor, doğrusu. Ama şu “48 madde” veya hani “başkaları da ilâve olunabilir” ihtimâline binâen “48+ madde”nin TBMM’den geçirilmesi önerisini çok sorunlu buluyorum. Şu nedenlerle:

İlk akla gelen sorun halen çalışmaları devam eden Uzlaşma Komisyonu ile ilgili. Görevi “yeni anayasa taslağı”nı hazırlamak olan Komisyon’un bir buçuk yılı aşkın bir süre önce benimsediği çalışma ilkelerine göre, bu taslağın TBMM’den nasıl geçirileceği konusunda da yine kendisi karar verecektir.

Şimdi, Komisyon’un üzerinde ittifak ettiği bazı maddelerin –sayı önemli değil- TBMM’den geçirilmesi demek Komisyon’un çalışma ilkelerini, yani Komisyon’u yok saymak demektir.

Bu 48 küsur maddenin TBMM’den geçirilmesi, Komisyon’un onayı olmadan yapılırsa, bu Komisyon’un lağvedilmesi anlamına gelir ki, 48 küsur maddeden sonra artık Komisyon olmayacağına göre yeni anayasa da  yapılmayacak demektir.

Meğer ki Komisyon kendi çalışma ilkelerini gözden geçirip bu 48 küsur maddenin TBMM’den geçirilmesinden sonra çalışmalarına nasıl devam edeceğini yeniden düzenlesin.

48 küsur madde önerisiyle ilgili asıl sorunlar ise bu maddelerin içeriği ile ilgili. Bu konuda hemen vurgulanması gereken nokta şu: Küsurâtında neler olabilir bilmiyoruz ama şu ân için üzerinde oybirliği sağlanmış 48 madde içinde Türkiye’nin yeni anayasa ihtiyacının kaynağını oluşturan sorunları çözebilecek neredeyse tek bir madde dahi yok.

Türkiye’nin yeni anayasa ihtiyacının özünü meydana getirdiği bugün kimsenin inkâr edemediği “Kürt sorunu”nun iki önemli boyutundan biri olan “anadilde eğitim” sorunu bu maddeler arasında değil.

Anayasa’ya darbe sonucu girmiş olan “anadilde eğitim yasağı”nı kaldırma konusunda, darbelere karşı olduğunu beyan eden partilerin, üstelik de darbecilerin yagılanmakta olduğu bir dönemde bu yasağın kaldırılması konusunda uzlaşma sağlayamamış olmaları ibret vericidir.

Kürt sorununun diğer boyutu olan “yerel demokratik özerklik” konusunda da bu 48 madde içinde hiçbir şey yok.

Daha demokratik bir Türkiye için yeni anayasa yapmaya çalıştığını varsaydığımız Komisyon, çağdaş demokrasilerin en temel ilkelerinden olan yerel özerklik konusunda da uzlaşamamış durumda.

Yeni anayasa ihtiyacının bir diğer esaslı kaynağı olan Alevî sorunuyla ilgili olarak örneğin Diyânet’in anayasal statüsü de bu 48 madde içinde yer almıyor. Yâni eskilerin tâbiriyle 48 madde içinde “sadre şifâ” hiçbir şey bulunmuyor.

Bunlar olmayanlar. Bir de olanlar var ki, onlar arasında çok sorunlu maddeler bulunuyor. Bunlardan ikisini hemen burada zikretmek istiyorum.

Son günlerde Türkiye siyâsetini meşgul eden Gezi olaylarıyla birlikte gündemde olan hak ihlâlleri bağlamında öne çıkan “yaşama hakkı” ve “toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı” bu 48 madde içinde yer alıyor.

“Hayat (Yaşam) Hakkı” başlıklı 4. maddede “Herkes hayat (yaşam) hakkına sahiptir” dendikten sonra, “suçla mücadele esnasında kanunun cevaz verdiği durumlarda bu hakkı ortadan kaldıracak ya da tehlikeye düşürecek ölçüde güç kullanımının kesinlikle zorunlu olması hali” istisna edilmiştir.

Buradaki sorun “suçla mücadele esnasında kanunun cevaz verdiği durumlar” ifâdesindedir. Türkiye’deki herkes çok iyi bilmektedir ki kanunlarımızda düzenlenmiş suçlar ve bunlarla mücadele kosunuda cevaz verilen durumlar, sürekli olarak uluslararası insan hakları ölçülerine aykırı olduğu tescil edilen konulardır.

Son günlerin olayları içinde, hukuken dayanağı olmayan bir biçimde “izinsiz toplantı ve gösteri yürüyüşü yapma”nın suç, bununla mücadele eden kolluk kuvvetlerinin insan haklarını ihlâl edici biçimde biber gazı kullanmasının “doğal hak” sayıldığı, bu bağlamda ölümlerin meydana geldiği Türkiye’de, yaşam hakkı ile ilgili bu istisna ifâdesinin ne kadar sorunlu olduğu iyice açığa çıkar.

Bu nedenle en azından burada doğrudan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ndeki (AİHS) istisnaların aynen tekrar edilmesiyle yetinilmesi yerinde olurdu.

  Bu konuyla da bağlı olan asıl büyük vahâmet ise “Toplantı ve Gösteri Yürüyüşü Düzenleme Hakkı” başlıklı 24. maddede.

Bu maddenin birinci fıkrası “Herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme ve bunlara katılma hakkına sahiptir” diyerek demokratik ölçülere uygun bir düzenleme benimsedikten sonra, 3. fıkrasında, “İdari makamlar, kanuna dayanarak toplantı ve gösteri yürüyüşünün yapılacağı yeri, güzergâhı ve zamanını hakkın demokratik işlevini ve etkisini dikkate alarak belirler” diyerek, terim yerindeyse, bir çuval inciri berbat etmektedir.

Bu düzenleme 1. fıkradaki “önceden izin almaksızın” ifadesini anlamsızlaştırmakta; Türkiye’nin defalarca ihlal nedeniyle mahkum olduğu AİHS’nin ve hattâ 1982 Anayasası’nın da gerisine düşmekte, idâreye (yani hükûmete) toplantı ve gösteri yürüyüşlerini fiilen izne tâbi tutma yetkisini anayasal olarak tanımış olmaktadır.

Barışçıl toplantı ve gösteri yürüyüşlerinin önceden izin alınmaksızın her yerde ve zamanda yapılabileceği, idârenin bu konudaki görevinin bunların kamu düzenini bozmayacak bir biçimde gerçekleştirilmesini sağlamak olduğu yönündeki standartları anayasal olarak inkâr eden bir düzenlemedir.

Gerçekten vahim olan, Türkiye gibi halen devlet yöneticisi konumundaki yetkililerin “izinli-izinsiz toplantı ve gösteri” ayrımı yapma cesaretini gösterebildiği bir ülkede bu düzenlemenin yeni ve demokratik bir anayasa önerisinde “ittifak”la yer almasının gündeme gelebilmesindedir.

Hiçbir temel sorunu çözememek bir yana, üzerinde oybirliği sağlanan hak ve özgürlük maddeleri de bu kadar demokratik özgürlük anlayışının gerisindeyse, insan biraz da umutsuzluğa kapılıyor, ister istemez.
 l.koker@zaman.com.tr

9 Mayıs 2013 Perşembe

'Çoklu Türkiye' ve Yeni Anayasa [Yorum - Dr. Ümit Kardaş]

12 Ekim 2012


TESEV, sivil toplum kuruluşları, üniversiteler, meslek odaları, dernekler ve platformlar tarafından çeşitli yöntemlerle elde edilmiş verilerden hareketle yaptığı çalışmada değişik başlıklar altında ortaya kapsamlı öneriler çıkarmıştır.

 TESEV'in talep etmesi nedeniyle bu önerileri değerlendirerek ve Yeni Anayasa Platformu (YAP) çatısında yapılan çalışmalardan yararlanarak bazı başlıklar için madde teklifi yapmaya çalışacağım.

Anayasanın felsefesi ve başlangıç metni

Değerlendirme: Anayasaların felsefeleri genellikle anayasaların başlangıç metninde yer alır. Kimi ülke anayasaları başlangıç metnine yer vermemiştir.

Ancak özellikle bir iç çatışmadan çıkmış, toplumsal ve siyasal barışı hedefleyen ülkelerde anayasanın felsefesini, ruhunu açıklayan başlangıç metinleri bulunur.

Kanaatimce, yeni anayasada iç çatışmalardan ve gerilimlerden çıkmamızın temelini oluşturacak, demokrasi ve özgürlüklere vurgu yapacak bir başlangıç metni aynı zamanda öfke ve intikam duygularını aşacak bir işlev görecektir.

Anayasanın yeni felsefesinin katılımcı ve çoğulcu demokratik değerlere dayanması, insan onurunu ve insanın kendini özgürce ifade edebilmesini öngörmesi, özgürlük, eşitlik, adalet gibi kadim temeller üzerinden temellendirilmesi, farklılıkların barış içinde var olmasının zeminini oluşturması, yoksulluğun ve yoksunluğun aşılması bakımından sosyal adalet değerine vurgu yapılması gibi öneriler ağırlık kazanmaktadır.

Söz konusu önerilerden anayasanın yeni felsefesi kapsamında devletin yeniden tanımlanması zaruri bir sonuç olarak ortaya çıkmaktadır.

    Metin teklifi: Türkiye coğrafyasında yaşayan çeşitli dinsel, etnik ve kültürel farklılıklara sahip yurttaşlar tarihten gelen barış içinde özgürce bir arada yaşama arzu ve iradesini tekrar ederek ve yenileyerek toplumsal bir mutabakata varmışlardır.

Bu toplumsal mutabakat, insanların doğuştan var olan özgürlüklerini kullanabilmelerini sağlamak, sosyal adaleti gerçekleştirmek, her koşulda farklılıkları korumak ve farklılıklarla birlikte bir arada barış içinde çoğulcu, katılımcı ve şeffaf bir toplumda yaşamak isteği yönündeki iradesini; devletin ise bireyin ve toplumun hak ve özgürlüklerine ve tercihlerine saygılı olmak ve kullanılabilmelerini sağlamak, bireyin ve toplumun huzur ve refahını gerçekleştirmek ve yoksulluğu aşmak için hukuk içinde hareket etmek üzere oluşturulmuş, işleyişi ve yetkileri denetim ve denge sistemine göre konumlandırılmış bir aygıt olduğu düşüncesini temel alır.

 Bireylerin ve toplumun katkılarıyla hazırlanan, olağan bir meclis tarafından kabul edilen ve halk tarafından onaylanıp, yürürlüğe giren bu anayasa; bireylerin ve toplumun hizmetinde olması gereken devletin yönetim biçiminin, özgürlük ve barış içinde yaşamanın ilkelerinin gösterildiği örnek bir metin olarak küresel demokrasi idealine yönelik bir çabaya da katkı sunacak tarihsel bir açılımın başlangıç noktasını oluşturacaktır.

Devletin nitelikleri

Değerlendirme: Önerilerde, bu konuda değişmez maddeler olmaması, ancak mevcut Anayasa'nın 2. maddesindeki Cumhuriyet'in nitelikleri düzenlemesinden sadece demokratik, laik, sosyal, hukuk devleti ibaresinin korunup, bu niteliklere açıklık getirecek eklemeler yapılması hususu ağırlık kazanmaktadır.

Ayrıca mevcut Anayasa'nın 3. maddesinde değişmez olarak kabul edilen Türkçenin tek resmi dil olması düzenlemesinin aynen kalmasını önerenler olduğu gibi, bölgelerde ihtiyaca göre Türkçenin dışında birden çok dil kullanılabileceğine, bu konuda Avrupa Bölgesel ve Azınlık Dilleri Şartı'nın uygulanması gerektiğine ilişkin öneriler de bulunmaktadır.

Madde teklifi: Türkiye Cumhuriyeti, hak ve özgürlükleri, katılımcılığı ve çoğulculuğu esas alacak şekilde demokratik, din ve vicdan özgürlüğünü ve her türlü inanca karşı eşit mesafede durmayı esas alacak şekilde laik, yoksulluğu ve yoksunluğu aşmayı ve eşitliği sağlamayı esas alacak şekilde sosyal, adil yargılanmayı, adaleti ve insan onuruna saygıyı esas alacak şekilde hukuk devletidir.
 
Dil ve kültür

Madde teklifi: Türkiye coğrafyasında Türkçenin yanı sıra bölgesel ihtiyaçlara göre birden çok resmi dil kullanılabilir. Devlet, bölgesel ve azınlık dilleri ile kültürleri korur ve gelişmelerini destekler.

Egemenlik

Değerlendirme: Öneriler arasında egemenlik ve iktidar kavramlarının kullanılması konusunda fikir ayrılığı olduğu, ancak iktidar ya da egemenliğin üç erk tarafından kullanılacağının açıkça belirtilmesinin kabul gördüğü anlaşılmaktadır. Kanaatimce, bu konunun madde olarak düzenlenmesinde iktidar kullanımının bölgesel ve yerel vurgusunu yapmak gerekmektedir.

Madde teklifi: İktidarın kaynağı halktır. Halk, bu iktidarı yasama, yürütme ve yargı organları eliyle kullanır. Yasama ve yürütme erklerine ilişkin yetkiler ülkesel ve bölgesel düzeyde paylaşılır.

Vatandaşlık

Değerlendirme: Önerilerde, vatandaşlık tanımının hiçbir etnik vurgu yapılmadan, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı üzerinden yapılması görüşü ağırlık kazanmıştır.

Kanaatimce, bu konuda bir tanıma ihtiyaç duymamak gerekir. Türkiye coğrafyasında yaşayan herkes, insan olarak hak ve özgürlüklerden ve hukuk güvencesinden yararlanacaktır. Anayasada özne herkes, insan ya da birey olacaktır. Vatandaşlık hukuku ise anayasal ilkelere uygun olarak kanunla düzenlenecektir.

Hak ve özgürlüklerin korunması

Değerlendirme: Önerilerden, anayasanın özgürlükçü bir değere dayanması, hak ve özgürlüklerin dünyadaki değişimler sonucu vicdanî ret hakkı, sığınma hakkı, beslenme hakkı gibi hakları da içine alacak şekilde genişlemesi yönündeki düşüncenin ağırlık kazandığı anlaşılmaktadır.

Yine özgürlüklerin sınırlanması konusunda genel sınırlamalardan kaçınılması ve özel sınırlamalarda ise evrensel ölçütlerin kullanılması düşüncesi de önemli ölçüde kabul görmüştür. Hak ve özgürlüklerin anayasada belirtilmesinin yanı sıra özgürlüklerle ilgili şu düzenlemenin bulunması gerektiği kanısındayım.

Madde teklifi: İnsanlar özgür doğarlar. Özgürlükler doğuştan sahip olunanlar ile birlikte sonradan edinilenleri ve tercihleri de kapsar.

Bu alan devletin tasarrufuna kapalıdır. Tüm erkleri ile birlikte devletin temel görevi, hiçbir ayrımcılığa başvurmaksızın bu özgürlüklere saygı duymak ve kullanılması için önlemler almaktır.

Başkalarına yönelik şiddete teşvik ve tahrik, ırkçılık ve nefret söylemi devletin koruma önlemleri almasını gerektirir.

Eşitlik ve devletin anlamı

Değerlendirme: Önerilerden anayasanın fırsat eşitliğini de gözeterek birey-toplum ekseninde eşitlikçi ve sosyal bir değere dayanması ve devletin bunu sağlayacak şekilde anlamlandırılması gereği ortaya çıkmıştır.

Madde teklifi: Hukuk içinde hareket etmesi gereken siyasi ve idari yapı, bireyin ve toplumun tüm kesimlerinin hak ve özgürlüklerini kullanmalarını sağlamak, huzur ve refahını gerçekleştirmek, yoksulluğu ve yoksunluğu aşmak ve ayrımcılığı ortadan kaldırmakla görevlidir.

Anayasanın teminatı

Madde teklifi: Anayasa, sosyal adaletin gerçekleşmesini, sosyal, ekonomik ve kültürel hakların kullanılmasını, çevrenin korunmasını ve açık toplumu garanti altına alır, ayrımcılığı reddeder.

Merkez-bölge yetki paylaşımı

Değerlendirme: Çeşitli başlıklar altında toplanan önerilerden önemli bir kısmının, yetkilerin toplandığı merkezî yapıdan adem-i merkeziyetçi bir yapıya geçilmesi yönünde olduğu görülmektedir.

Adem-i merkeziyetçi eğilimin belediyelerin yetkilerinin artırılmasından daha fazla bir şeyi ifade ettiği açıktır. Nitekim bazı önerilerde merkezin yetkilerinin azaltılması ve yerelde meclislerin oluşturulması gereği açıkça belirtilmektedir.

Merkezle belediyeler arasındaki boşluğu merkezden bölgelere aktarılacak yetki aktarımı sonucu oluşacak bölge parlamentoları ve hükümetleri dolduracaktır.

Demokrasinin gerçekleşebilmesinin, merkezdeki yetkinin dağıtılması ve bölgedeki halkın kararlara katılabilmesi ile mümkün olabileceği açıktır.

Sivil birey de ancak bu şekilde sağlanacak bir katılımcılıkla ortaya çıkabilir. Avrupa bölgeler Avrupa'sıdır. İspanya'da 17 özerk bölge, İtalya'da 5 özerk bölge, Yunanistan'da 1 özerk bölge, Portekiz'de adalarda özerk bölge, Fransa'da özel statülü Korsika bölgesi mevcuttur.

Birleşik Krallık'ta Galler, İskoçya ve Kuzey İrlanda özerk bölgelerdir. Yarı federatif yapılar oluşmuştur. Diğer ülkeler ise federatif yapılar kurmuşlardır.

Rusya'da da 21 otonom bölge bulunmaktadır. Bu bölgelerin kendi parlamentoları ve hükümetleri vardır. Dünyada demokrasi ile yönetilen ülkeler arasında Türkiye gibi tamamen merkezden yönetilen, saf üniter, kararların tek merkezden alındığı ve rant dağıtım merkezi gibi çalışan bir rejim bulunmamaktadır.

Böyle bir rejim kuşkusuz otoriter bir rejimdir. Bu nedenle yargı dışında yasama ve yürütme yetkileri merkezdeki parlamento ve hükümet ile bölgelerdeki parlamentolar ve hükümetler arasında paylaşılacaktır.

Madde teklifi: Siyasi birliği temsil eden ve güvence altına alan ve tüm toplumsal farklılıkların dayanışmasıyla birlikte demokratik bir niteliğe sahip olması gereken cumhuriyet, yetki devrini bölgesel ihtiyaçlara göre ve demokrasinin güçlendirilmesine yönelik olarak tanır ve gerçekleştirilmesini kolaylaştırır.

Dış güvenlik ve ulusal savunma, dış politika, yargı, vatandaşlık, gümrük rejimi, devlet maliyesi ve sosyal güvenlik konularında yetki merkeze ait olup; kentleşme, konut planlaması, bölgesel ulaşım, tarım, ormancılık, balıkçılık, bölgesel ekonomik kalkınma, yerel fuarlar, sağlık, eğitim ve kolluk başta olmak üzere diğer yetkiler bölgelere aittir. Bölgeler yetkilerini kullanırken mali özerkliğe sahiptirler.

Anayasal kurum ve kuruluşlar

Değerlendirme: Önerilerden, bazı kurumların tamamen kaldırılması, bazı kurumlara ise anayasada yer verilmeyip kanunla düzenleme yapılması böylece yeni anayasada bürokratik kurum ve kuruluşlara yer verilmemesi hususunda büyük ölçüde mutabakat olduğu anlaşılmaktadır.

Bu mutabakatın önemli olduğunu düşünüyorum. Demokratik ve özgürlükçü niteliği ile ilkesel bir çerçeve çizen bir anayasada bürokratik kurumların yer almasına gerek bulunmamaktadır. İhtiyaç hissedilen kurum anayasal ilkeler çerçevesinde kanunla düzenlenebilir.

YÖK, Askerî Yargıtay, Askerî Yüksek İdare Mahkemesi gibi kurumların tamamen kaldırılması yönünde mutabakat vardır. YAŞ, Devlet Denetleme Kurulu, RTÜK, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları, merkezi ve idari kuruluşların anayasada yer almaması, ihtiyaç hissedilenlerin kanunla düzenlenmesi hususunda da mutabakat sağlanmıştır.

Milli Güvenlik Kurulu'nun anayasadan çıkartılarak kanunla dar kadrolu Dış Güvenlik Kurulu oluşturulması, askerî mahkemelerin ve disiplin mahkemelerinin anayasal organlar olmaktan çıkartılıp, askerî suçlarla sınırlı olmak üzere kanunla düzenlenmeleri, Genelkurmay Başkanlığı'nın MSB'ye bağlanması mutabakata varılan noktalardır.

Diyanet İşleri Başkanlığı bakımından yapılan bazı öneriler bu kurumun laiklik ilkesini ihlal etmesi ve dini araçsallaştırması açısından kaldırılması gerektiği yönündedir. Ben de bu öneriye katılıyorum.

Bu kurumla ilgili diğer öneri ise anayasal organ olmaktan çıkartılıp kanunla özerk bir yapıya kavuşturulmasıdır.

Sonuç

Toplanan önerilerden çıkan sonuç çok önemlidir. Bu öneriler demokratik, özgürlükçü, yeni ve sivil bir anayasa yapma yönündeki ağırlıklı iradeyi yansıtmaktadır.

Türkiye bu nitelikte bir anayasa yapmakla her alandaki gelişmesine büyük bir ivme kazandıracak ve anayasa metniyle küresel bir demokrasi ideali için de katkıda bulunmuş olacaktır.

Bu tarihi fırsat kaçırılmadan halkın bu yöndeki değişim isteğini değerlendirip, çoğulcu, katılımcı, özgürlükçü bir paradigmayı somutlaştırıp, farklılıklarla birlikte barış içinde yaşanabilecek “Çoklu Türkiye”ye geçilmelidir. Tarihi kurucu görev halkla birlikte Parlamento'ya düşmektedir.

 * Fatih Üniversitesi Öğretim Üyesi

Anayasa yapımında oydaşmacı ve çatışmacı yöntemler

8 Mayıs 2013


Andrea Bonime-Blanc, İspanya’nın demokrasiye geçiş ve anayasa yapımı süreçlerini incelediği eserinde (Spain’s Transition to Democracy: The Politics of Constitution-Making, Boulder, 1987) oydaşmacı (consensual) ve çatışmacı (dissensual) anayasa yapımı yöntemleri ayrımını yapmaktadır.

Uzlaşmacı da denilebilecek oydaşmacı yöntemin özelliği, sürecin çok büyük ölçüde partiler-arası müzakere ve uzlaşmalarla yürütülmesi ve sonuçta kabul edilen anayasanın toplumun büyük çoğunluğunun mutabakatına dayanmasıdır.

Çatışmacı yöntemde ise anayasayı yapan kurucu meclis veya yasama meclisinin tek bir parti veya partiler blokunun hâkimiyetinde olması ve bu cephenin, karşıtlarıyla ciddi bir müzakere ve uzlaşma ihtiyacı duymaksızın kendi anayasal tercihlerini dayatması söz konusudur.

Yazar, oydaşmacı yöntemin örnekleri olarak 1948 İtalya ve eserin ana konusunu oluşturan 1978 İspanya anayasalarını; çatışmacı yöntemin örnekleri olarak da, 1946 Fransa ve 1976 Portekiz anayasalarını göstermektedir.

Çatışmacı yöntemin daha yeni bir örneği de, AB ve Avrupa Konseyi çevrelerinin ciddi eleştirileriyle karşılaşmış olan 2012 Macaristan anayasasıdır.

İtalya’da 1946 yılında seçilen Kurucu Meclis’e üç büyük parti (Hıristiyan Demokratlar, Sosyalistler ve Komünistler) hâkimdi. Hıristiyan Demokratların en güçlü parti olmalarına karşılık, sol sandalyelerin toplamı, Hıristiyan Demokratlarınkinden fazlaydı.

Öte yandan, merkez konumundaki Hıristiyan Demokratlar genellikle bütün muhafazakâr ve ılımlı küçük partileri kendi etrafında birleştirebiliyorlardı.

Bu iki bloklu yapıya rağmen, bloklardan hiçbiri anayasa yapımı sürecine tek başına hâkim olmamış, süreç müzakereci ve oydaşmacı biçimde işleyerek partilerin büyük çoğunluğunun desteklediği bir metne ulaşılmıştır.

Bir İtalyan yazarın (Gianfranco Pasquino) ifade ettiği gibi, “bu işbirliği dönemi o kadar önemli, sonuçları da o kadar ünlüydü ki, bugüne kadar Komünistler, anayasayı birlikte yapmış olmaları dışında, Hıristiyan Demokratlarla pek az ortak yönleri olduğunu vurgulaya gelmişlerdir.”

Benzer şekilde, Franco sonrası İspanya anayasa yapımı sürecine de oydaşmacı bir ruh hâkim olmuştur. 1977 yılındaki ilk serbest seçimlerle oluşan yasama meclisinde (Cortes) merkez-sağ UCD oyların yüzde 34,7’si ile sandalyelerin yüzde 47,1’ine, Sosyalist Parti de oyların yüzde 29,2’siyle sandalyelerin yüzde 33,7’sine sahip olmuştur.

Komünistler yüzde 9,3, Franco geçmişiyle bağlantılı AP de yüzde 8,5 oy almıştır. Seçim sonuçları, anayasa yapımında sağcı bir UCD-AP koalisyonunu mümkün kılmış olmakla birlikte, UCD bu yola nadiren başvurmuştur.

Yoğun ve bazen de gizli müzakereler yoluyla sol ve sağ partiler arasında temel anayasa sorunlarının çoğu üzerinde uzlaşma sağlanmıştır.

Nitekim anayasa yasama meclisinde sadece birkaç AP ve BASK milletvekilinin aleyhte veya çekimser oylarıyla hemen hemen ittifakla kabul edilmiş, 6 Aralık 1978 referandumunda da yüzde 87,87 gibi çok yüksek bir çoğunlukla onaylanmıştır.

Çatışmacı yöntemin örnekleri olarak da, 1946 Fransa ve 1976 Portekiz anayasaları zikredilebilir. Fransa Kurucu Meclisi’ne, birçok önemli anayasal sorun üzerinde oydaşma sağlayamayan üç güçlü, disiplinli ve ideolojik parti (Komünistler, Sosyalistler ve Hıristiyan Demokrat eğilimli MRP) hâkimdi.

Sonuçta kabul edilen ilk metin, referandumda reddedildi, ikincisi de ancak küçük bir çoğunlukla kabul edildi.

Salazar-sonrası Portekiz’deki anayasa yapımı süreci de, benzer çatışmacı özellikler göstermiştir. Kurucu Meclis’te sol partilerin (Sosyalistler ve Komünistler) açık bir çoğunluğu vardı.

Ayrıca, radikal solcu subayların oluşturduğu “Silahlı Kuvvetler Birliği” (AFU) anayasa yapımı süreci üzerinde büyük bir etki sahibiydi. Sol blok, merkez konumdaki ikinci büyük parti olan Halkın Demokratik Partisi ile bir işbirliği aramamıştır.

Sonuçta ortaya çıkan metin, bir yandan “sınıfsız toplum”, “sosyalizme geçiş”, “işçi sınıflarının iktidarı” gibi aşırı sol ideolojik sloganları içinde barındıran, öte yandan da silahlı kuvvetlere 1982 Türkiye anayasasını dahi aratacak derecede güçlü vesayet yetkileri veren dayatmacı bir metin olmuştur.

Anayasa yapımı süreci ile, oluşan demokratik rejimin istikrarı ve uzun ömürlülüğü arasında yakın bir ilişkinin bulunduğu açıktır.

Çatışmacı üslupla kabul edilen 1946 Dördüncü Cumhuriyet Fransa Anayasası ancak on iki yıl yaşayabilmiş; Portekiz ise ancak askerî vesayet mekanizmalarını ve ideolojik sol hükümleri tasfiye eden geniş çaplı 1982 ve 1989 anayasa revizyonları ile normal bir demokratik rejime kavuşmuştur.

Öte yandan İtalya’da 1948 Anayasası, zaman zaman görülen hükümet krizlerine rağmen, günümüze kadar ayakta kalmış; oydaşmacı yöntemin en mükemmel örneklerinden biri sayılabilecek 1978 İspanya Anayasası da, Avrupa’nın en istikrarlı demokrasilerinden birini oluşturmuştur.

Türkiye’de askerî müdahalelerin başlattığı ve etkili olduğu 1961 ve 1982 anayasaları yapım süreçlerinin, demokratik anayasa yapım süreçleri olarak nitelendirilmesine elbette imkân yoktur.

Buna karşılık, 1982 Anayasası’nın otoriter, yasakçı ve vesayetçi hükümleri, 1983-sonrası dönemde siyasi partileri, anayasa değişikliklerinde daha uzlaşmacı ve oydaşmacı yöntemler aramaya sevk etmiştir.

1993, 1995, 2001, 2002 ve 2004 anayasa değişiklikleri, çok büyük ölçüde partiler-arası müzakere ve uzlaşmalar yoluyla gerçekleşmiş ve TBMM’de güçlü çoğunluklarca kabul edilmiştir. Özellikle 1995 ve 2001 değişiklikleri, partiler arasında uzun müzakereleri ve uyum komisyonu çalışmalarını izlemiştir.

Siyasal kutuplaşmanın yoğunlaştığı 2007 anayasa krizinden itibaren bu tablonun değiştiği görülmektedir. Ünlü 367 krizi ve Anayasa Mahkemesi’nin bu konudaki talihsiz kararı, cumhurbaşkanının halkça seçilmesi yolundaki bir anayasa değişikliğini gündeme getirmiş, ancak anamuhalefet partisi CHP buna şiddetle karşı çıkmıştır.

Cumhurbaşkanı Sezer’in halkoylamasına sunduğu değişiklik, bir dizi “anayasa savaşı”ndan sonra, 21 Ekim 2007 referandumunda yüzde 68,95’lik bir çoğunlukla kabul edilmiştir.

Benzer şekilde, 2010 anayasa değişikliği paketinin bazı hükümleri muhalefet partilerinin (CHP ve MHP) şiddetli eleştirileri ile karşılaşmış, anayasa gereği zorunlu halkoylamasına sunulan metin, 12 Eylül 2010 tarihinde yüzde 58’lik bir çoğunlukla onaylanarak yürürlüğe girmiştir.

2011 milletvekili seçimlerinden sonra, TBMM’de temsil edilen dört siyasi partinin yeni bir anayasa yapımı üzerinde anlaşması ve bu amaçla bir Anayasa Uzlaşma Komisyonu kurmuş olması, geniş çevrelerde oydaşmacı yöntemlerle bir anayasa yapılabileceği ümidini uyandırmıştır.

Gerçekten bu kararlılık, uzun yıllardan beri süregelen, tümüyle yeni bir anayasanın olağan yasama meclisi tarafından değil, ancak bu amaçla kurulmuş özel bir kurucu meclis tarafından yapılabileceği yönündeki itirazların da geride bırakılması anlamını taşımaktadır.

Hatta bu itirazların daha uç ve tümüyle anlamsız bir versiyonu, yeni bir anayasanın ancak anayasal sistemde darbe, ihtilal, iç savaş gibi bir kesintinin ortaya çıkması halinde ve bir hukuk boşluğunda yapılabileceği yönündeki görüşlerdir. Bütün bu gereksiz tartışmaların geride kalmış olması, şüphesiz olumlu bir adımdır.

Öte yandan, Uzlaşma Komisyonu’nun kuruluşunda kabul edilen oybirliği zorunluluğu, Komisyon çalışmalarının olumlu bir sonuca ulaşmasını neredeyse imkânsız kılmıştır.

Bir buçuk yıldan beri süren çalışmalar sonucunda ancak 40 civarında madde üzerinde mutabakat sağlanabilmiş, esas ihtilaf konusu olan birçok temel sorun üzerinde ise mutabakat sağlanamamış olması, bunun kanıtıdır.

Çalışmalar devam ederken AK Parti’nin ileri sürdüğü başkanlık sistemi önerisi, üzerinde oybirliği sağlanması mümkün görünmeyen sorunlar listesine bir yenisini eklemiştir.

Bu durum, oydaşmacı yöntemle bir anayasanın kabulünün görünür gelecekte mümkün olmadığını göstermektedir.

Milletvekili sayısı itibarıyla süreçte belirleyici rolü olan AK Parti’nin ise asgari anayasa değişikliği çoğunluğunu sağlayabilmek için başka bir partinin desteğine ihtiyacı vardır. Şu anda böyle bir ittifaka en yakın parti olarak BDP görünmektedir.

Ancak bu ittifakın gerçekleşmesi de çok kolay olmayabilir. BDP, başkanlık sistemini tartışmayı kategorik olarak reddetmemekle birlikte, bunun AK Parti tarafından önerilen “Türk usulü” versiyonuna karşı olduğunu sözcüleri vasıtasıyla ifade etmiştir.

Öte yandan AK Parti’nin, BDP’nin bütün taleplerini karşılamaya hazır olup olmadığı da kuşkuludur. AK Parti, bu yönde adım atarken, kendi seçmen tabanındaki milliyetçi eğilimleri de kolayca göz ardı edemez.

Buna karşılık, anayasada Kürt sorununa ilişkin hiçbir ciddi iyileştirici düzenleme yapılmaması da, barışçı çözüm sürecine büyük zarar verecek, belki de bu sürecin akamete uğramasına yol açacaktır.

En iyi ihtimalle, AK Parti-BDP işbirliği, makul bir orta yol üzerinde uzlaşmayla sonuçlansa dahi, böyle bir metnin gerek TBMM’de gerek halkoylamasında ancak dar çoğunluklarla kabul edileceği tahmin edilebilir.

İki muhalefet partisinin böyle bir metne şiddetle karşı çıkmaları, bu konudaki tartışmaların aşırı derecede kutuplaştırıcı ve çatışmacı olacağını göstermektedir.

Böyle çatışmacı bir ortamda da, çoğunluklarla kabul edilen bir anayasanın, Türkiye’deki anayasa tartışmalarını sona erdirmeyeceği, aksine bunu daha da yoğunlaştıracağı açıktır.

Yukarıda değindiğimiz örnekler, çatışmacı yöntemlerle kabul edilen anayasaların uzun ömürlü olmadıklarını ve istikrarlı demokrasiler yaratmadıklarını ortaya koymaktadır.

Bu sakıncaları bertaraf edecek daha oydaşmacı bir yöntemin hâlâ mümkün olup olmadığını, başka bir yazımda ele almayı ümit ediyorum.

*Prof. Dr., İstanbul Şehir Üniversitesi

6 Mayıs 2013 Pazartesi

Anayasada uzlaşma kaygısının yersizliği üzerine


11 Mayıs 2012


Yeni anayasa tartışmalarında bir önemli unsur, anayasa yapma süreçlerine taraf olanlar arasında, diğer politik konularda da oluşması beklenen mutabakat sorunudur.
Hem Meclis'teki Anayasa Uzlaşma Komisyonu'nda partiler arasında hem de nihai metin üzerinde toplumun tüm kesimleri arasında bir mutabakatın olması gerektiği iddia edilmekte ve hatta bu şekilde oluşmayan bir taslak metnin, meşru bir anayasa anlamına gelmeyeceği sıklıkla dillendirilmektedir. 

Acaba, iki veya daha fazla tarafın olduğu bir politika yapma sürecinde, tarafların, belirlenecek politika üzerinde mutabık olmaları mümkün müdür? 

Veya, gerçekten bu tür bir mutabakat, anayasa yapma süreçlerinde yer alması gereken bir unsur olmayı hak etmekte midir? 

Şimdiden en az iki aşamalı bir süreç bizi bekliyor ve ilk aşamada bir mutabakat oluşmayacağı noktasında herkes mutabık görünüyor. 

İşin ilginç yanı, herkes gibi iktidarın da buna inanıyor görünmesi ve mutabakat gerçekleşmezse bir B planının olduğunu belirtmesidir. 

Başka bir deyişle hükümet, mutabakat olması gerektiğine ikna olmuş görünüyor. Bunun üzerinden alternatif politikalar bile üretiyor. 

Ancak sanki baştaki durumdan daha farklı taraflar ve pozisyon almalar olacakmış gibi sonraki aşamada ne olacağı ve nihayet ne tür etkilerin ortaya çıkacağı, çoktan akıllardan ırak edilmeye başlamış görünüyor. 

Her aşamada beklenen durum ile fiili durum arasındaki bağı ve olası muhtemel sonuçların neler olabileceğini sırasıyla analiz edelim. 

NASIL BİR TOPLUMSAL İLİŞKİ BİÇİMİ? 


Öncelikle anayasa yapmak, en kritik politika yapma süreçlerinden birisidir. Diğer pek çok alanda gerçekleştirilen yasa yapma süreçlerinden daha girift ve kompleks bir süreci içermektedir. 


Aynı zamanda pek çok nedenle Türkiye özelinde anayasa yapma süreci, sıradan olmaktan öte anlamlar içeriyor. 

İlk kez sivil bir anayasa, uzun yılların tortularından arınma, güç ve imtiyazın yok olması ve eskiyle yeni ayrımına neden olabilecek keskin bir kırılma, bunlardan bazılarıdır. 

Anayasada mutlak mutabakat söylemini diline dolayanların, mevcut anayasa ile göbek bağları dikkate alındığında, bu söylemin tuzak mı iyi niyetli bir hedef mi olduğu anlaşılmaktadır. 

Bu koşullar altında mutabakatla anayasa yapmak, bir amaç olmaktan çok araç anlamına gelmektedir. 

Ne bu söylemi diline dolayanların böyle bir beklentisi vardır ne de bu türden bir mutabakat akılcı görünmektedir. Çünkü her koşulda bu oyundan uzlaşma çıkması mümkün değildir. 

Bunu anlamak için anayasa yapmakla murat edilen şeyin ne olduğunu tanımlamakla başlayabiliriz. 


Bir ülkede anayasanın amacını, toplumun genel durumunda iyileşmeye atfen, kamu yararını maksimize etmek olarak tanımlayabiliriz. Türkiye özelinde ele alındığında iyileşme, sadece normalleşme olarak bile düşünülebilir. 

Bu kabul, mevcut anayasanın, kamu yararını maksimize edemediği ve bu nedenle bir yenisinin istendiği anlamına da gelmektedir. 

Kamu yararı, muğlak ve çokça tartışmalı bir ifade olmakla birlikte, bir politika olarak anayasa yapmanın niçin istendiğini vuzuha kavuşturmak açısından en doğru kavramlardan biridir. 

Anayasadan beklenenin kamu yararını en azından mümkün olduğu kadar artırmak olması, anayasanın ortak bir amaç için yapılması anlamına gelecektir. 

Politikamızın amacı, şimdi belirgindir: Toplumun ortak çıkarı. Peki, bu gerçekten mümkün müdür? 

Çok sayıda farklı çıkar sahibi aktörlerden müteşekkil bir toplumun ortak menfaatini eş anlı en çoklayan bir politika yapılabilir mi? 

Böyle bir politika yapımı sürecinde rol alan aktörlerin, çok sayıda farklı çıkarı bir potada maksimize eden bir anayasa metnini oluşturmaları mümkün olsa bile politika yapıcılar arasında bir mutabakat olası mıdır? 

Bu soruların cevabını Neo-klasik iktisadın geleneksel araçları ile açıklamak mümkündür.
 

Anayasa yapma süreçleri, tipik asil vekil ilişkileri içermektedir. 

Sosyal bilimlere de neredeyse tamamen sirayet etmiş bulunan pozitivist rasyonalizmin bir sonucu olarak iktisat, siyasal ve iktisadi arenadaki tüm aktörlerin, kendi çıkarları peşinden koşan oyuncular olduklarını kabul etmekte ve davranış kodlarını, bu kabulü veri alarak tanımlamaktadır. 

Yani anayasa yapıcı vekiller ile anayasa yapması için bu vekillere yetki delege eden asiller arasında çıkar farklılaşması/çatışması söz konusudur. 

Tarafların farklı amaçlar peşinde koştuğu durumlarda, optimum denge olarak tanımlayabileceğimiz uzlaşma genellikle gerçekleşmez. 

Zira taraflar, safça değil, stratejik davranırlar. O halde anayasa yapma sürecinde Meclis'teki siyasi partilerin mutabakatı bir ön koşul olarak kabul ediliyorsa, her biri kendini farklı bir amaç fonksiyonuna göre tanımlayan 4 siyasi partinin anayasa yapmakla hedefledikleri şeyin, kamu yararından ziyade, kendi çıkarlarını maksimize etmek olduğu açıktır. 

Buna göre her biri farklı bir amaç peşinde koşan vekil aktörlerin, kendilerine bu yetkiyi delege eden asillerin ortak çıkarına bir metin hazırlayarak, kamu yararını maksimize etmeleri mümkün görünmemektedir. 

En azından oyuncuların stratejileri bu şekilde tanımlandığında oyun teorik bir deneme, ortaya kamu yararını maksimize eden bir denge durumunun çıkmayacağını göstermektedir. 

Meclis'teki partiler göz önüne alındığında 4 partiden her birinin, kendi çıkarını maksimize etmeyi hedeflediği ve bu çıkarların tamamının ortak bir noktada kesişmesinin zor olduğu açıkça görünmektedir. 

Tüm partilerin, bazı kırmızı çizgilerden taviz vermesi durumunda bile dengenin oluşmaması açık görünürken, kırmızı çizgilerin tamamından, aynı anda ve ortak bir amaç (kamu yararı) için vazgeçilme olasılığı sıfır olduğuna göre politika yapıcıların asıl amacının kamu yararını maksimize etmek olmadığı çok belirgindir. 

Açıkça mutabakat beklentisi, siyasi bir oyundur. Amaç, bir anayasa taslağı hazırlamak ve böylece kamu yararını gütmek değildir. 

O halde niçin bile bile bir lades durumu söz konusudur sorusu akla gelmektedir. Bile bile ladesi açıklamak için iki olasılık var. 


Taraflar, ya safça davranarak ve sonucun uzlaşmazlık olacağını tahmin edemeyerek, gerçekten asıl amaç olarak mutabakat üzerinden kamu yararını maksimize etmeyi amaçlarlar; veya bu olasılığı tahmin edip, ama stratejik davranarak, oyunu bir sonraki aşamaya taşımayı amaçlarlar. 

Siyasi partilerin, safça davranma olasılıkları söz konusu olamaz. Çünkü rakiplerinin stratejilerini bilmektedirler. Oy maksimizasyonu. 

O halde ikinci olasılık daha gerçekçi görünmektedir. Siyasi partiler, mutabakat ön koşulu ile kamu yararından veya anayasa yapmaktan farklı bir amaç fonksiyonu peşinde koşmaktadırlar. 

Safça davranış olasılığı sıfır olduğuna göre siyasi partiler, anayasa konusunda seçmene açıkladıkları mutabakat temelli politik hedefleri ile kendi politik çıkarları temelli zımni hedefleri arasında farklı tercihler gütmektedirler. 

Tek tek bakarsak, muhalefet partileri, siyasi iktidarın tek başına anayasa yapmasını engellemek, siyasi iktidar da ben uzlaşmaya vardım, ama muhalefet yanaşmadı demek için bile bile lades demektedirler. 

MUHALEFET EDİLMEYEN BİR METİN MÜMKÜN DEĞİL
 

Türkiye'de muhalefet geleneği yerleşik, belirgin ve değişmemiştir. İktidar geleneği de uzun yıllar böyleydi. 

Ancak son 10 yıl, bu geleneğin değiştiğine ilişkin emareler ihtiva etmekteyken iktidarın şimdiki tavrının anlaşılır bir yanını bulmak gittikçe zorlaşıyor. 

İktidarın ve Türkiye'nin son 10 yıllık başarısının kısa özetinin anahtar sözcüğü, "Türkiye ölçeğinde" radikal siyasettir. Ancak iktidar şimdi bundan taviz veriyor görünmektedir. 

Gerçekten buna veya daha anlaşılır bakarsak, iktidarın uzlaşmasına gerek var mıdır? Politika yapıcı, siyasetini belirlemek üzere seçilerek, anayasa yapma meşruiyetini zaten sağlamıştır. 

Bir kez daha politikacının, meşruiyet sağlansın ve bu meşruiyet mutabakatla mümkün kılınsın diyerek mutlak uzlaşma konusunda ısrarı, ipe un sermek anlamına gelmek bir yana, uzlaşmayla murat edilen demokratik bir süreç oluşturma gayretinin aksine demokratik olmayan bir tavır sergilemek anlamına gelir. 

Bu ise hafif tabirle sahicilikten uzaklaşmış bir demokratik duruşu ima etmektedir. Halihazırdaki tabloda bu noksandan beri bir siyasi parti tasvir etmek mümkün değildir. 

Farklı amaçlar peşinde koşan tarafların olduğu bir Meclis'te, üzerinde mutabık kalınan bir anayasa yapılma olasılığı sıfıra yakın bir durumdur. 


Bu beklenti gerçekçi değildir. Modern demokrasilerde anayasa yapmak için tüm partilerin mutabık olması gerekli değildir ve dünyanın hiçbir yerinde böyle bir uygulama da bulunmamaktadır. 

O halde şimdi oyun, yeniden şekillenmektedir. İşin daha vahim yanı, böyle bir uzlaşmanın oluşmama ihtimalinin bu kadar yüksek olduğu durumda mutabakatın bir ön koşul gibi kanıksanmasının sonuçlarıdır. 

Uzlaşma beklemek, ölü doğuma gebe kalınacağını önceden bilmek gibidir. Kimileri, gebe kalmamak konusunda ön almayı tercih ederken, kimileri de gebe kalınmasını teşvik edecektir. 

Zira ölü doğumdan medet ummak, bazılarının amaç fonksiyonunu maksimize etmekle aynı anlama gelmektedir. 

İktidar partisinin bu oyunu görememesi, görmemesi veya görmezden gelerek, bir ön koşul olarak mutabakat araması, kabul edilebilir bir durum değildir. Safça davrandığı olasılığı da çok gerçekçi görünmemektedir. 

O halde diğer tüm partiler gibi iktidar partisinin de bu yönteme meyletmesi, tüm aktörlerin anayasa yapma oyunundan bir mutabakatı ve kamu yararını hedeflemelerinden ziyade, bizatihi bu süreci kendi politik çıkarları için bir oyuna dönüştürdükleri anlamı gelmektedir. 

Son olarak bir sorunlu beklenti, toplumun tüm kesimlerinin anayasa metni üzerinde mutabık olmalarına ilişkindir. 


Temsilcilerinin aralarında mutabık olma olasılığının sıfır olduğu bir ortamda, seçmenlerin hazırlanan metin üzerinde mutabık olma önerisinin kendisi sorunlu hale gelmektedir. 

Ayrıca buna gerek de yoktur. Herkesin anayasa için, bu benim anayasamdır demesi ne mümkündür ne de gerçekçi. 

Bunu beklemekse, safça davranış veya olabildiğince stratejik olmak anlamına gelir. Safça davranış, modern dünya ile birlikte çoktan yerini stratejiye bırakmıştır. 

Bugün anayasa üzerinde tam mutabakat lafzını dillendirenlerin, bu anlamda demokratik bir ülkede olabilecek en kötü anayasaya zamanında sahip çıkmaları ve onun üzerinden politik imtiyaz devşirmeleri, safça bir demokratik duruşa değil, aksine stratejik davranışa karşılık gelmektedir. 

Şimdi bu imtiyazlı seçkinci kesiminin yeni stratejik davranışına, safça mukabele etmek, çok rasyonel görünmemektedir.
 

*Doç. Dr., Yıldız Teknik Üniversitesi İktisat Bölümü Öğretim Üyesi

Yeni anayasada temel hak ve özgürlükler


19 Nisan 2012


Türkiye'nin yeni anayasa tartışmalarında en can alıcı öneme sâhip konuların başında kuşkusuz temel hak ve özgürlükler gelmektedir.
Her anayasada mutlaka devletin ana örgütlenmesi ile ilgili kurallar bulunduğu gibi, temel hak ve özgürlükleri güvence altına alan düzenlemelerin yer alması kaçınılmazdır. 

Bundan da öte, Türkiye'nin tarihî ve güncel sorunları arasında, sâhip olunan anayasa ve demokrasi tecrübesinin bir netîcesi olarak, temel hak ve özgürlüklerin özel bir yeri bulunmaktadır. 

Malûm, yürürlükteki anayasal düzenin normlarına rağmen Türkiye 2011 yılı itibarıyla Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ni (AİHS) ihlâl eden ülkeler arasında birinci sıraya yerleşmiş bulunmaktadır. 

Hem bu "yüz kızartıcı" durumdan kurtulmak hem de Türkiye toplumunun hak ettiği temel hak ve özgürlükler ile ilgili yüksek standartlara erişmesini mümkün kılmak bakımından konunun yeni anayasada nasıl ele alınması gerektiği üzerinde bir mutabakat sağlamak, âcil ve öncelikli bir konudur. 

Konunun düşünülmesi bakımından özellikle 1961 ve 1982 anayasalarının karşılaştırılması yararlı olabilir. 


Baştan belirteyim ki, bugün tasfiyesine çalışılan ve bu yönde de epeyce mesafe kat edildiğini söyleyebileceğimiz "vesâyetçilik", temel hak ve özgürlükler bakımından en temel engellerdendir. 

Yine belirtmeliyim ki bu anlamıyla vesâyetçiliği Türkiye'nin anayasal sisteminde kalıcı biçimde yerleştirmeye yönelen ilk anayasa 1961 Anayasası'dır. 

Bununla birlikte, vesâyetçiliği çok daha açık ve temelli bir biçimde hak ve özgürlüklere değil de devlete öncelik vererek kurumsallaştıran 1982 Anayasası olmuştur. 

1982, bu yönüyle, sâdece kurumsal olarak değil, hukukî ve siyasî kültüre de bu anlayışı yerleştiren bir anayasa düzenini belirlemiştir. 

1961 ile 1982 anayasaları arasında vesâyetçilik bakımından görülen benzerlikler, temel hak ve özgürlükler söz konusu olduğunda, bu kadar net değildir. 


Daha doğru bir ifâdeyle söylemek gerekirse, 1961 Anayasası, temel hak ve özgürlükler bakımından 1982'ye oranla çok daha ileri düzeyde düzenlemeler içermekteydi. 

Örneğin 1961 Anayasası, devletin "insan haklarına dayalı" olduğunu vurgularken, bunu herhangi bir çekince koymadan ifâde etmekteydi. 

Buna karşılık 1982, bugün hâlâ yürürlükte olan 2. madde hükmüne göre devleti "insan haklarına saygılı" olarak ifâde ederken bu "saygılı olma"yı da "toplumun huzuru, millî dayanışma ve adâlet anlayışı içinde" olma şartına bağlamıştır. 

Sanki insan hakları ile toplumun huzuru, dayanışma ve adâlet arasında bir çelişki varmış veya olabilirmiş gibi bir ifâde. 

1961 VE 1982 ANAYASALARINDA TEMEL HAK VE ÖZGÜRLÜKLER 


1961 ile 1982 arasında görülen bir diğer fark da, temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırma sebepleri ile ilgilidir. 


1961 Anayasası, özgürlükleri asıl, sınırlandırmayı istisnâ sayan ve bu bakımdan hukukun üstünlüğüne dayalı çağdaş demokratik devlet anlayışına uygun bir düzenleme mantığına sâhipken 1982, neredeyse hak ve özgürlükleri istisnâ hâline getiren bir anayasa olmuştur. 

Tabii bu, her iki anayasanın ilk hâlleri için geçerlidir. 1961 Anayasası'nın vesâyetçi yönleriyle çelişkili bir biçimde getirmiş olduğu özgürlükçü yaklaşım 12 Mart 1971 askerî müdahalesinden sonra yerini otoriter bir yaklaşıma terk etmiştir. 

Örneğin 1961 Anayasası'nın ilk hâlinde temel hak ve özgürlüklerin "nasıl sınırlandırılamayacağı" vurgulanırken, 1971 müdahalesinden sonra hak ve özgürlüklerin "devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün korunması" gibi devletçi ve özgürlük karşıtlığına temel oluşturacak gerekçelerle sınırlandırılacağı anlayışı hâkim kılınmıştır. 

Benzer bir dönüşüm, özgürlüklerin güvencesi olan "tabii hâkim" ilkesinin değiştirilmesi, yargı örgütünün bugün şikâyet konusu olan ve 2010 değişiklikleriyle kısmen de olsa giderilen vesâyetçi yönleriyle, yargı örgütünün yeniden yapılandırılması için de geçerli olmuştur. 

Bu nedenle, 1982 Anayasası 1961'de değil, 1971 askerî müdahalesinde temelleri atılan vesâyetçi ve otoriter devlet anlayışının çok daha ileri bir düzeyde, tam bir devlet düzeni hâline getirilmesinin ifâdesi olarak görülmelidir. 

Türkiye'nin anayasa ve demokratikleşme târihi bakımından önemli gördüğüm bu tespitlerden sonra, 1982 Anayasası'nda temel hak ve özgürlükler bakımından yapılmış olan çok önemli değişikliklere değinmek gerekmektedir. 


Nasıl 1961 Anayasası'nın kendi içinde çelişkili duran özgürlükçü yönü 1971 askerî müdahalesiyle törpülendiyse, 1982 Anayasası'nın otoriter vesâyetçi yönleri de sonraki demokratikleşme adımlarıyla giderilmeye çalışılmıştır. 

Bu adımların ilki 1995 târihli anayasa değişiklikleriyle toplumsal örgütlerin siyasî katılımının önündeki engellerin kaldırılmasıdır. Bunu 2001 değişiklikleri izlemiştir. 

Bu değişikliklerle "sınırlamanın asıl, özgürlüklerin ise istisnâ" olduğu yaklaşımının temel hukukî dayanaklarından en önemlisi olan "genel sınırlandırma sebepleri" ortadan kaldırılmıştır. 

Böylece temel hak ve özgürlükler ancak ilgili maddede belirtilen sebeplerle ve sadece kanunla sınırlandırılabilecektir. 

Temel hak ve özgürlükler konusunda "devrimci" olarak nitelendirilmesi uygun görünen değişiklik ise 2004 yılında Anayasa'nın 90. maddesine eklenen son cümledir. 


Buna göre, usulüne uygun olarak yürürlüğe konmuş olan temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası sözleşmelerle kanunların aynı konuda farklı düzenleme getirmeleri nedeniyle çıkabilecek olan uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınacaktır. 

Hâl böyle iken, nasıl oluyor da Türkiye Cumhuriyeti AİHS'ni ihlâl eden ülkeler arasında birinci sıraya yükselebiliyor? 


Yeni anayasada temel hak ve özgürlükler konusunu ele alırken göz önüne alınması gereken temel soru sanırım bu. Soruya birkaç yönden cevap vermek mümkün. 

Bir kere, yapılan onca özgürlükçü anayasa değişikliğine ve özellikle de 2004 değişikliğine rağmen, "Anayasa'nın ruhu" hâlâ darbeci zihniyetin devletçi-milliyetçi-otoriter yaklaşımını muhafaza ediyor. 

Bu "ruh", anayasa metnine dâhil ve dolayısıyla bağlayıcı olmayı sürdüren "Başlangıç" bölümünde ve temel hak ve özgürlükleri düzenleyen pek çok maddeye serpiştirilmiş ifâdelerde somut olarak teşhis edilebilmektedir. Pek sık dile getirilmeyen şu örnek bu bakımdan yeterli olmalıdır: 

Bilim ve san'at hürriyeti ile ilgili maddede yer verilen düzenleme, bilim ve san'atı yayma hürriyetinin "anayasanın ilk üç maddesinde yer verilen Cumhuriyet'in değiştirilemez nitelikleri aleyhine kullanılamayacağı" gibi bir hüküm içermektedir. 

İkinci bir neden, târihî kökleri olmakla birlikte 1982 Anayasası ile pekiştirildiğini rahatlıkla söyleyebileceğimiz otoriter-devletçi yargı kültürünün hâkimiyetidir. 

Nihayet son bir neden olarak, bu "yargı kültürü"ne de bağlanabilecek bir biçimde, temel hak ve özgürlüklerle ilgili anayasa hükümlerinin uygulanabilmesi bakımından yargı mercilerinin anayasa hükümlerini tek başına yeterli görmeyip, bu konuda doğrudan uygulanabilecek bir kanunun varlık şartını aramalarıdır. 


Biraz iyi niyetli bir yorumla, yargının 90. maddenin zikredilen son cümlesini uygulamakta zorlanmaları belki de böyle bir durumdan kaynaklanmaktadır. 

Bu durumda, yeni anayasada temel hak ve özgürlükleri düzenlerken, belki de bugünkü Almanya Anayasası'nda yer alan bir hükmü aynen almak yararlı olabilecektir. 

Buna göre anayasal statüye sâhip temel hak ve özgürlükler, yasama, yürütme ve yargı organları üzerinde, doğrudan uygulanması gereken bir kanun gibi bağlayıcıdır. 

Böyle bir düzenleme, anayasa ve dolayısıyla uluslararası temel hak ve özgürlüklerin Türkiye yargısı tarafından doğrudan uygulanmasını emreden bir norm anlamına gelecektir ki, bu tarz bir normun aynı zamanda yargı kültürünü de özgürlükçü bir yönde değişmeye zorlayacağı söylenebilir.

Yeni anayasa ve kamu hizmeti


4 Şubat 2013


Bu zamana kadar iktisadi açıdan anayasanın anlamı üzerine pek çok yazı yazdım.

Amaç, yeni anayasanın dizaynında, değişen ve gelişen iktisadi, teknolojik ve teorik koşullara dikkat çekmekti.
Zira modern literatür, anayasanın, salt politik ve hukuki teorik algı bağlamında ele alınmasından daha öte anlamlar ihtiva ettiğini göstermektedir. 

Bu modern yaklaşımların başında anayasanın ekonomik analizi gelmektedir. 

Anayasa, pek çok anlamda iktisadın pozitif analiz araçlarıyla incelenmeyi ve buradan normatif yargılar çıkarılmayı hak etmektedir. 

Bir regülasyon olarak anayasa, mülkiyet haklarını yeniden tanımlamakta ve böylece refahı yeniden dağıtmaktadır. 

Bir anayasa, iktisadi ve sosyal yaşama ilişkin tüm yapıyı etkileyen en temel kurumsal yapı anlamına gelmektedir. 

Bu nedenle bir kurum olarak anayasa, toplumların kendiliğinden gelişimsel doğasına dışsal müdahalenin can alıcı yanını temsil etmektedir. 

Ve bir anayasa, içerdiği zihniyet ve oyunun kurallarının en temel belirleyicisi olması hasebiyle, modern dünyada toplumların geleceğinin dizaynının temel dinamiğidir. 

Pozitif iktisadi analiz, anayasanın sadece iktisadi faaliyet üzerine değil, anayasal süreçler üzerine etkisini ve dolayısıyla etkin olup olmadığını analiz etmektedir. 

Normatif iktisadi analiz, özellikle anayasa yapma süreçlerini, iktisadi varsayım ve araçlarıyla inceleyerek, bir anayasanın optimal bir şekilde dizayn edilip edilemeyeceğini açığa çıkarmaktadır. 

Her iki durumda da anayasa üzerine önemli yargılara varmamıza katkı sağlamaktadır. 

Anayasanın iktisadi temellerinin zamanın ruhuna uygun olması, anayasanın başarısının en temel belirleyicisidir. Bu anlamda anayasada hükümet formunun ne olacağı bile ikincil kalmaktadır. 

Nitekim ilk defa Amerikan tarihçisi Charles A. Beard, 1913’teki klasik eseri An Economic Interpretation of the U.S. Constitution’da, Amerikan anayasasının gücünün, iktisadi başarısından kaynaklandığını tespit etmiştir. 

Bu yaklaşım, bugün hukuk ve iktisat literatüründe yaygın bir kabul görmektedir.

Bu zamana kadarki yazılarda, bu konuların bir kısmı detaylı tartışıldı. Bu arada bazı karmaşık ve literatürde de sorunlu yazılar kaleme alındı. 


Bunlardan biri kamu yararı ve anayasa ilişkisiydi. İlgili yazılarda belirtildiği gibi kamu yararı, anayasaların en muğlak kısmını teşkil etmekte ve dolayısıyla yumuşak karnını oluşturmaktadır. 

Bunun bir nedeni, hesaplaması ve tanımlanmasının zor olması, bir diğer nedeni, kamu yararına temel teşkil eden alanlardaki hızlı ve dinamik değişimdir. 

Örneğin kamu hizmetleri. İktisadi anlamda kamu yararının temel belirleyicisi, mevcut anayasamızda zımnen vurgulandığı gibi devlet tarafından iktisadi faaliyete müdahalenin rasyonelini veren kamu hizmetleridir. 

Kamu hizmetleri olarak tanımlanan pek çok alandaki değişim, anayasaların yürürlükte kalma süreleriyle kıyas edildiğinde, ilgili piyasalarda teknik ve teorik gelişimin, anayasal zemindeki değişimden daha dinamik olduğu açıkça görülmektedir. 

Dolayısıyla ilk ve en temel sorun, aradaki bu farktır. Pek çok anayasa dizayn edildiğinde kamu hizmetlerine ilişkin politika yapıcıların ve toplumun genelinin zihnindeki algı ile iktisat literatüründeki yerleşik algı arasında bile derin farklar bulmak mümkündür. 

Kaldı ki anayasa uygulanmaya başladığında geçen uzun yıllar boyunca bu fark daha da derinleşmektedir. 

Bunun sorun olma nedeni, bir anayasa çıkarıldıktan sonra, tekrar yapılması veya değiştirilmesinin çok maliyetli olmasıdır. 

Dolayısıyla başlangıçta yanlış bir dizayn, sonraki dönemin nasıl evrileceğinin ve zamanın koşullarına uygun bir kurumsal yapı oluşturulup oluşturulmayacağının da belirleyicisi olacaktır. 

Zira bir kez anayasaya kamu hizmetleri üzerinden kamu yararı gereği devlet müdahalesini meşrulaştıran ve hatta zorlayan hükümler dercedildiğinde, sonraki dönem politikaların etkinliğini, bu politik kararların, anayasaya uygunluğunu denetlemekle görevli yüksek mahkemelerin kamu hizmeti ve kamu yararı tanımına bırakmış olursunuz. Bu durumda iki yol mevcut. 

Bir, yüksek mahkemeler, gelişen iktisadi konjonktüre uygun bir bakış açısıyla değerlendirme yapabilirler. 

İki, kamu hizmeti tanımını genişleten ve tamamen muğlak ve dar kapsamlı bir kamu yararı kavramını baz alan bir yaklaşımla ilgili sürecin anayasaya uygunluğunu incelerler. 

Türkiye için ikinci durumun kurumsallaştığını gösteren sayısız örnek bulmak mümkün. 

Şu halde sorunun öncelikli çözümü, henüz anayasa yapım sürecinde kamu hizmeti ve kamu yararı kavramlarının yeni anayasada çok dikkatli bir dil ve üslupla kullanılması gerektiğidir.

KAMU HİZMETİ NASIL TANIMLANMALI?


O halde mevcut anayasa yapım sürecinde kamu hizmetlerine ilişkin bakış ne olmalıdır? 


Bunu açıklamadan önce, kamu hizmetine girme hakkı ve kamu yönetimi açısından, devletin kamu hizmetlerini sunma zorunluluğuna ilişkin düzenlemeler bu yazının kapsamı dışındadır. 

Bu yazı, kamu hizmeti ve kamu yararının, iktisat politikaları açısından bağlayıcılığı üzerinde durmakta ve bu anlamda ilgili düzenlemelerin, anayasada yer alması gerekliliği üzerine bir perspektif sunmaktadır. 

Bunu anlamak için yürürlükteki 1982 Anayasası’nın kamu hizmetine ilişkin bakışını düzenleyen maddelerine göz atmak gerekir. 

Bu açıdan iki madde öne çıkmaktadır. 47. maddeye göre “kamu hizmeti niteliği taşıyan özel teşebbüsler, kamu yararının zorunlu kıldığı hallerde devletleştirilebilir” denmekte ve daha sonra yapılan değişikliklerle, “devletleştirme ve/veya özelleştirmelerin kanunla düzenlenerek yapılabileceği” tanımlanmaktadır. 

Bu konuya ilişkin düzenleme, madde 35’te biraz daha ileri taşınarak, “herkes mülkiyet hakkına sahiptir, mülkiyet hakkının kullanımı kamu yararına aykırı olamaz ve bu haklar kamu yararı gereğince, kanunla sınırlanabilir” denmektedir. 

Her iki madde birlikte değerlendirildiğinde, mevcut anayasanın, devleti bireye göre öne aldığını yorumlamak yanlış olmayacaktır. 

Modern iktisat literatürü açısından bu maddelerin anlamı, Türkiye’de devletin, mülkiyet hakkını, kamu hizmeti ve kamu yararı gereği ihlal edebilmesinin anayasal olarak mümkün olmasıdır. 

İlk bakıldığında sorunlu görünmese de kamu hizmeti niteliği taşıyacak özel teşebbüslerin ve kamu yararının zorunlu kıldığı halleri, kimin neye göre tanımlayacağı son derece muğlak ve belirsizdir. Bu konuda hiçbir netlik yoktur. 

Dolayısıyla Türkiye’de devlet, piyasalara keyfi bir müdahale konusunda anayasal bir yetkiyle donatılmış durumdadır. 

Bu, açık bir yönetimsel fırsatçılığı beraberinde getirmektedir ki, bu tür bir fırsatçılığın, bir ülkedeki iktisadi faaliyetin geleceğine ilişkin ne türden bir risk ve belirsizlik getireceği, ayrı ve uzun bir tartışmanın konusu olacak kadar derinliklidir. 

Dolayısıyla mevcut anayasadaki her iki madde de gereksizdir ve yeni anayasada yer almamalıdır.

Bir alternatif olarak bu maddeleri kaldırmak yerine kamu hizmeti ve bunun üzerinden kamu yararını anayasada tanımlamak yoluna gidilirse durum daha karmaşık bir hal alacaktır. 


Çünkü bugün kamu hizmeti olarak tanımlanan pek çok piyasa, zamanla özel hizmet haline gelecektir ve anayasa, bir kez değiştirildiğinde uzun yıllar boyunca ilgili düzenleme yürürlükte kalacağından, anayasal yapımız iktisadın dinamik yapısına uygun olamayacaktır. 

Bunun anlamını 1990’larda açıkça görebiliriz. İktisat, 20. yüzyılın sonuna doğru, yüzyılın başında iktisadi etkinlik gereği kamu hizmeti olarak kabul ettiği elektrik, doğalgaz, telekomünikasyon, ulaştırma, sağlık, eğitim vb. pek çok piyasanın, yine aynı nedenle rekabete açılması ve özel hizmet olması gerektiğini kabul ettiği halde, hukuki süreçler, iktisadın bu gelişimine paralel bir değişim sergileyemedi. 

Bu nedenle Türkiye, Özal hükümeti ile birlikte 1980 sonrasında, bu iktisadi değişime paralel bir politik inisiyatif almış olsa da, hukuki süreçler bu girişimleri neredeyse 2000’lerin başlarına kadar tamamen kadük bıraktı. 

Türkiye en az 20 yıl kaybetti ve bu kayıpta, anayasadaki kamu hizmeti ve kamu yararı düzenlemelerinin başat bir rolü bulunmaktaydı. Şehir hastaneleri kararında olduğu gibi sorun, devam ediyor. 

Sağlık hizmeti bir yarı kamusal mal veya hizmettir ve özel sektör tarafından üretimi/sunumu mümkündür. 

Ancak anayasadaki sözü edilen maddeler gereği yüksek mahkemeler, bu alanı kamu hizmeti olarak tanımlayabilmek ve ilgili sağlık hizmetinin, özel sektör tarafından görülemeyeceğini, kamu yararı gereği, kamu tarafından temin edilmesi gerektiğini yorumlayabilirler. 

Yeni anayasa sürecinde karar vermek gerek, ya kamu yararı ve kamu hizmeti kavramlarını anayasadan çıkarıp, kamu hizmetlerine ilişkin iktisat politikalarında kamu yararına ilişkin tercihi politika yapıcıya bırakmalıyız veya anayasada, iktisadi konularda, kamu hizmeti ve kamu yararı tanımlamalarına yer vererek, kamu yararını, hukuki süreçlerin tayin etmesine izin vermeye devam etmeliyiz. 

Mevcut durum, son 30 yıldaki gecikmeler nedeniyle Türkiye için büyük bir kayıp olduğunu gösteriyor ve bunun hesabını kimse vermiyor. 

Ancak, politika yapıcı bu konularda yanlış bir inisiyatif almış olsaydı, bir sonraki seçim döneminde bunun hesabını vererek, kamu hizmetlerine ilişkin politikalarda kamu yararının nerede olduğu piyasa süreçlerinde kendiliğinden ortaya çıkacaktı. 

Bu sonuç, kamu yararının gerçek tanımının nerede olduğunun açık bir göstergesidir.

- Yıldız Teknik Üniversitesi, İktisat Bölümü.

Anayasa, sosyal devlet ve gelir dağılımında adalet - [Yorum - Tamer Çetin]


3 Ocak 2012


Anayasa değişikliği ile ilgili bir önemli konu, yeni anayasada iktisadi konulara ilişkin düzenlemelerin neler olması gerektiği üzerine odaklanmaktadır.
Ali Bulaç, bir yazısında bu konu üzerine bazı açık öneriler getirmekte, hükümeti ve akademisyenleri göreve çağırmaktadır. 

Bu yazı, Bulaç'ın önerilerinden yola çıkarak, anayasada iktisadi konuların yeri ve önemine ilişkin bir perspektif sunmayı hedeflemektedir. 

Bulaç, yeni anayasanın kollaması gereken önemli konulardan birinin ekonomi olduğunu ve bundan kastının, "gelir adaletsizliğinin (...) önüne geçmek için gerekli yasal tedbirlerin alınması" olduğunu ifade etmektedir. 


Ardından da "bunun devlet müdahalesi ile ilgili olmadığını" vurgulamaktadır. 

Öncelikle gelir adaletsizliği konusunda iktisadın bakış açısını ele alırsak, devlet, gelirin bölüşümü konusunda iki şekilde adalet tesis edebilir. 

Birincisi; henüz gelirin üretilmesi aşamasında girişimcilere, eşit koşullarda yarışma fırsatı için gerekli kurumsal donanım tesis edilirse, süreç, sonuç itibarıyla geliri de hakkaniyete uygun olarak dağıtacaktır. 

Bu yaklaşımda eğer herkes, adil koşullarda kaynaklara erişim ve kullanım hakkına sahipse, elde edilen gelir arasında farklılıklar olsa da sonuç, hakkaniyete uygun bir gelir dağılımı adaleti olacaktır. 

İkinci yaklaşım; eşitlikçi dağılımı önermektedir. 

Buna göre devlet, ülke içinde üretilen refahı, herkese mümkün olduğunca eşit düzeyde bölüştürecek şekilde zenginden yoksula doğru transfer ederek, gelir dağılımında adaleti tesis edebilir. 

İlk yaklaşım, liberal perspektifi, ikinci yaklaşım, müdahaleci sosyal refah devletini ima etmektedir.

Eğer devlet, eşit ve adil koşullarda üretim süreçlerinden geçen piyasa aktörlerinin elde ettiği geliri, zorlayıcı gücünü kullanarak, fazla gelir elde edenden az gelir elde edene doğru transfer ederse, daha fazla çalışan ve refaha daha fazla katkı sağlayan aktörlerin, bir sonraki dönem aynı performansı göstermesi için herhangi bir motivasyon sağlayamaz. 

Devletin, insanlar ve organizasyonlar için en önemli anlamı, zorlayıcı güç sahibi olmasıdır. 

Anayasaların varlık sebebi, bu gücü bireylerin elde ettikleri yüksek gelir gibi hakları (eşit veya adil) dağıtmak için kullanmayı meşrulaştırmak değil, bireyi, bu güce karşı korumaktır. 

Devlet, gelir dağılımında adalet gibi bakıldığında neredeyse kutsal bir amaçla bile bu gücünü birinin refahında azalmaya neden olacak şekilde kullanırsa, hem motivasyonal etkinsizliğe hem de gelirinde azalmaya neden olunanlar açısından, adil bir bölüşüme değil, belki adaletsizliğe neden olacaktır. 

Sosyal refah devletinin açmazı 


Sosyal devlet ilkesi, tam olarak Bulaç'ın karşı çıktığı "açlara balık verme" politikasının tezahürüdür. Bulaç'ın bahsini ettiği "aynî ve nakdî yardımlar", sosyal devlet olmanın gereğidir. 


Buna mukabil, balık tutmayı öğretmek, doğal düzen içinde oyunun kurallarını adil olarak tanımlayıp, gelir elde etme süreçlerine aktörleri adil koşullar altında müdahil etmek anlamına gelmektedir. 

Bunun dışında dünyanın pek çok yerinde hükümetler, düşük gelir gruplarına üretim süreçlerine katılmaları konusunda önemli teşvik mekanizmaları geliştirmektedirler. 

Ancak gerçek şu ki, çok az sayıda düşük gelir sahibi birey, bu tür girişimcilik ruhu barındıran faaliyetlere girişmektedir. Bu da doğal düzen içinde oldukça anlaşılır görünmektedir. 

İbn-i Haldun, insanların dünyaya farklı meziyet ve kabiliyetlerde geldiğini, herkesin kendi uzmanlık alanında çalışması durumunda daha verimli olacağını ve böylece kaynakların etkin tahsis edileceğini teslim ederek, bu şekilde elde edilen refah bölüşümünün doğal olarak adil olacağını zımnen kabul etmiştir. 

Eğer doğal düzen içinde devlet, alanında çok başarılı bir girişimcinin elde ettiği serveti, informal kurumsal gerekçelerle ve kişinin kendi tercihiyle değil de, cebri olarak alıp, düşük gelir grubuna ait bireylere eşit oranda veya balık tutmalarını sağlamak maksadıyla dağıtsaydı, bir sonraki dönem güçlü bir girişim kabiliyetine sahip bireyleri daha fazla çalışmak konusunda ne türden bir mekanizma motive edebilirdi? 

Veya bu tür bir dağılım, gerçekten adil olur muydu? Alternatifi açısından bakarsak, daha fazla çalışanın veya üstün yetenek sahibi bireylerin, elde ettikleri yüksek gelir niçin adil olmasın? 

Evet, çalışmak isteyip de iş bulamayanların sayısı azımsanmayacak kadar çoktur, ama çalışmak yerine boş vakit geçirmeyi tercih edenlerin, iş beğenmeyenlerin veya çalışmak istediği halde zengin olma becerisi olmayanların sayısı da hiç az değildir. 


Bir kez geliri yeniden dağıtmaya başlarsanız, düşük gelirliler arasında ayrımı nasıl yapacaksınız? 

Kimin balık tutmaya ve kimin balık yemeye hevesli olduğunu nasıl tespit edeceksiniz? 

Oysaki doğal düzen, kimin hevesinin ne olduğunu açığa çıkarmak için ideal bir piyasa mekanizması sunmaktadır. 

Abdurrahman bin Avf, çok zengin olarak yaşadığı Mekke'yi terk edip, Medine'ye hicret ettiğinde her şeye sıfırdan başlamış, kendisine vaatlerde bulunanlara, "Bana çarşının yolunu gösterin." diyerek, yardım almaksızın, kısa sürede girişimsel dehasıyla yine yüksek bir gelir düzeyi elde etmeyi başarmıştı. 

iPhone, Facebook ve Google gibi teknoloji ürünlerinin mucitleri Steve Jobs, Marc Zuckerberg ve Lawrence Page gibi dünyanın en zenginleri olmayı başarmış girişimciler, üstün performanslarının neticesinde yüksek gelir düzeyine erişmişlerdir. 

Piyasa süreçlerinde eşit koşullar altında, bazı insanların emekleri karşılığında elde ettiği değer, onları zengin kılıyor ve bazıları da bu zenginliğe erişemiyorsa, informal müesseseler gibi bireylerin gönüllülük esasına uygun olarak gelirlerini bölüşmek istemeleri müstesna olmak kaydıyla, aradaki gelir farkının cebrî bir güç olarak devlet marifetiyle eşitlenmesi, çok adil görünmemektedir. 

Ayrıca açıktır ki bu türden bir politika, girişimsel faaliyetlerin önünde müşevvikleri olumsuz etkileyen bir mekanizma tesis edecektir. 

Şu halde gelir dağılımında adalet için devletin rolü, mülkiyet haklarının anayasal olarak korunmasıdır. Anayasada ekonomik anlamda daha fazlası, en azından çokça tartışmalıdır. 


Daha açık bir dille "gelir bölüşümünü düzeltmek ve orta sınıfı güçlendirmek" gibi gelir dağılımında adaleti sağlama mekanizmalarının anayasada yer almasına gerek yoktur. 

Bu konuda politik tercih, toplumların o anki fayda fonksiyonlarına göre tanımlanmalı ve yasal düzenlemeler yoluyla gerçekleştirilmelidir. 

Farklı ideolojilere sahip siyasî partiler, bu konulara ilişkin tercih fonksiyonlarını parti programlarında tanımlarlar ve iktidar olmak üzere seçilen parti(ler), ekonomik program(lar)ını, anayasal düzenlemeye gerek kalmaksızın, yasalar yoluyla uygularlar. 

Bu konulardaki tercihler, zamanın ruhuna ve toplumun içsel dinamiklerine göre şekillenir. 

Bir dönem, aynı toplum, refahın devlet eliyle bölüşümünün adil olacağına hükmederken, bir sonraki dönem, aksine kanaat getirebilir. Yani tercihlerin doğası oldukça dinamik ve değişkendir. 

O halde bu konuda bir kez anayasal metne dercedilen bir düzenleme, sonraki dönemlerde toplumun dinamiklerine ve zamanın ruhuna uygun değişimlere, cari dönem hükümetlerinin anında uyum sağlayabilmelerini engelleyecektir. 

Şüphesiz, o dönemin siyasal iktidarı anayasal değişiklik yoluyla bunu sağlayabilir, ama bu türden anayasal değişimlerin sıklığı, ekonomide üretim maliyetlerinden neredeyse daha önemli hale gelmeye başlayan işlem maliyetlerinin artışına ve kurumsal güvenilirliğin zedelenmesine neden olacaktır. 

Bir başka sorun olarak, anayasa metnine bu türden ifadelerin yerleştirilmesinin pratik karşılığı çok müphem bir hal alacaktır. 


Halihazırda 1982 Anayasası'nda 2001'de yapılan değişikliklerle "Devlet, çalışanların hayat seviyesini yükseltmek, çalışma hayatını geliştirmek için çalışanları ve işsizleri korumak, çalışmayı desteklemek, işsizliği önlemeye elverişli ekonomik bir ortam yaratmak ve çalışma barışını sağlamak için gerekli tedbirleri alır (md. 49)", "Asgari ücretin tespitinde çalışanların geçim şartları ile ülkenin ekonomik durumu da göz önünde bulundurulur (md. 55)" ve en önemlisi "Devlet, sosyal ve ekonomik alanlarda anayasa ile belirlenen görevlerini, bu görevlerin amaçlarına uygun öncelikleri gözeterek malî kaynaklarının yeterliliği ölçüsünde yerine getirir (md. 65)" ibareleri yer almaktadır. 

Çalışanların hayat seviyelerinin yükseltilmesinin, işsizleri korumanın, işsizliği önlemeye yönelik ekonomik ortamın, geçim koşulları ile ekonomik ortam arasındaki ilişkinin ve devletin, ekonomik görevleri yerine getirmek için malî kaynakları nasıl kullanacağının belirleyicileri nelerdir? 

Açık bir şekilde bu maddelerin anayasada yer alması ile almaması arasında bir fark bulunmamaktadır. 

Sosyal devlet fonksiyonunu bir de refahı adil bir biçimde dağıtmak üzere yeniden tanımlamak ve anayasaya koymak, sadece muğlak bir maddeyi daha anayasaya eklemekten başka bir anlam ifade etmeyecektir.
 

O halde yeni anayasada, Bulaç'ın önerdiğinin aksine, sosyal devlet unsuru, geliri adil dağıtmak amacıyla yeniden tanımlanmak bir yana, tamamen çıkarılmalıdır. 

Bu durum, paradoksal görünmekle birlikte, sosyal devlet kavramının anayasada yer almasıyla murat edilen hedeflere ulaşılmasına daha nitelikli bir katkı sağlayacaktır. 

Zira sosyal devlet, refahın bölüşümünde adalet sağlamak amacıyla yeniden tanımlandığı takdirde, refahı dağıtacak olan siyasî ve bürokratik yapıya tanınan anayasal yetkinin, politik asillerin, tercih fonksiyonuyla hedeflenen sonuca ulaşılabilmelerini garanti etmesi yönünde herhangi bir gerekçe bulunmamaktadır. 

Aksine, siyasilerin ve bürokratların, refahı, siyasî süreçleri manipüle eden çıkar grupları lehine dağıttığına yönelik, önemli bir kanıt mevcuttur. 

Siyaseti politikasızlaştırmak 


Türkiye'nin patrimonyal devlet [tek-merkezci] geleneğinin baskın olduğu dönemlerde, merkezin elindeki refahı bürokratik aracılar vasıtasıyla çevreye nasıl dağıttığının kanıtı, 1980'ler ve 1990'lardaki ekonomi politikalarıyla sabittir. 


Devleti, refahı adil dağıtmak üzere anayasal olarak yetkilendirdiğinizde, yapacağı harcamaların kimler için olacağını, nerede sonlanacağını ve dolayısıyla bütçenizin halinin ne olacağını belirlemek veya kontrol altında tutmak için elinizde çok az araç kalacaktır. 

Eğer yapılacak harcamalar açıkça tanımlansın, gelir düzeyi şu seviyenin altında olanlara şu kadar nakdî, şu kadar aynî yardım yapılsın, bu yardımlar şu kadar süre devam etsin ve sürenin sonunda yardım alanın, ekonomik olarak verimli bir iş yapması şart koşulsun derseniz, bu durumda anayasanın doğasına çok aykırı bir metinle karşılaşırsınız. 

Açıkça bu anayasal dayatmayla zamanın gereklerine uygun bir politika üretemez hale gelirsiniz.
 

 Aksine, anayasada sadece sosyal refah devleti tanımlansın, gereği yasalarla düzenlensin dersek, bu defa sonraki dönem hükümetlerinin yapacağı yasal düzenlemelerin anayasaya uyumu ve eğer uyumluysa refahın kim için daha adil dağılacağı konularında önemli sorunlar çıkabilecektir. 

Anayasa mahkemelerindeki yargıçların hiçbirisi dünyanın hiçbir yerinde, ideolojiden, dünya görüşünden veya kendi çıkarı peşinde koşma güdüsünden muaf değillerdir. 

Sosyal refah devleti görüşünü sol bir ideolojiyle yorumlayan yargıçlarla, liberteryan görüşe göre yorumlayan yargıçlar arasında derin farklar ortaya çıkacaktır. 

Bu farklılıklar, politikacıların refahı dağıtma fonksiyonunun önemli belirleyicileri haline gelmeye başladığında, süreç yine en azından yüksek işlem maliyetleri, düşük güvenilirlik, öngörülemez bir gelecek, yüksek risk, belirsizlik ve eksik sözleşmeler anlamına gelebilecektir. 

1990'larda ve 2000'lerin başlarındaki Anayasa Mahkemesi kararları, 1990'ların politikasız siyaset yılları ve nihayet ekonomik krizler, bunun açık kanıtı hükmündedir. 

O halde refahın adil dağılması için sosyal devlet unsurunun, anayasal bir gereklilik olmasına gerek bulunmamaktadır. Hükümetler, bu türden politikaları yasal düzenlemeler yoluyla gerçekleştirebilirler. 

Aksine anayasal bağlayıcılık, güvenceden ziyade tutarsız ve güveni zedeleyen uygulamalara neden olabilir. 

* Doç. Dr., Yıldız Teknik Üniversitesi, İktisat Bölümü

Anayasa yapmak iktisadi bir meseledir - [Yorum - Tamer Çetin]


22 Kasım 2011


Karl Marx, bütün politik (ve hukuki) değişimin, dolayısıyla toplumsal dönüşümün, ekonomik ilişkilerin belirleyiciliğinde gerçekleşeceğini kabul etmişti.
Ronald Coase, atla arabanın yerini değiştirip, iktisadi ilişkilerin bir ülkenin hukuki donanımına göre şekillendiğini ifade ettiğinden bu yana, "hukuk ve iktisat" öğrencileri, pek çok hukuki ve siyasi değişkeni, neo-klasik iktisadın temel varsayım ve araçlarıyla analiz etmeye ve açıklamaya çalıştılar. 

Bu alanlardan biri anayasanın, bir diğeri (ana)yasa yapmanın ekonomik analizidir. 

Son dönemde hem herhangi bir anayasanın kendi doğasına ilişkin sorunlar, hem de anayasa yapma süreçlerine ilişkin tartışmaların yoğunluğundan dolayı, bu kısa yazı, her iki meseleyi bir arada ele almayı hedeflemektedir. 

Anayasa, bir toplumun iktisadi, sosyal ve siyasal tüm alanlarına yön veren ve yasal normlar hiyerarşisinde piramidin tepesinde yer alan düzenleyici bir sözleşme olmakla birlikte, temelde yasal bir düzenlemeden ibarettir. 


Bu anlamda iktisadi bakış açısıyla tüm düzenlemeler veya regülasyonlarda olduğu gibi anayasa değişikliği de, mülkiyet haklarını yeniden tanımlamaktan ve refahı yeniden dağıtmaktan başka bir anlam ifade etmemektedir. 

İktisat, bir kurum olarak her türden yasal düzenleme mekanizmalarının bu niteliğine kayda değer bir önem atfetmekte ve önemli bir analiz alanı geliştirmektedir. 

Tüm kamu politikası belirleme süreçlerinde olduğu gibi anayasa yapma süreçleri de özel çıkar gruplarının, bu sürece taraf olmasına neden olmaktadır. 

Dolayısıyla anayasa değişikliğinin içeriği kadar, anayasa yapma süreci de önemli hale gelmektedir. 

Bu anlamda hâlihazırda Türkiye'de olduğu gibi bu değişim sürecine çıkar gruplarının müdahil olması ve her bir çıkar grubunun, kendi pozisyonunu, kendi fayda-maliyet durumuna göre alması ve buna uygun bir ses tonuyla sürece katılması oldukça doğal karşılanmalıdır. 

En azından kabul edilmelidir ki çıkar gruplarının politika belirleme süreçlerine müdahil olması, demokrasilerde içsel bir veridir. 

yeni anayasa zemini kaydırır 


İlave olarak, bunu görmezden gelmenin veya çıkar gruplarını süreçten dışlamaya çalışmanın, pek çok olumsuz yanı bulunmaktadır. Zira bu durum, demokrasinin bir sonucudur. 


Demokratik bir yapı, en azından teorik olarak tüm çıkar gruplarının politika belirleme süreçlerinde temsil edilmesine olanak sağlar. 

Başka bir deyişle, anayasa yapma sürecine toplumun tüm kesimlerinin müdahil olması ve anayasanın olabildiği kadar tüm grupları temsil etmesi, nihai metnin ne kadar demokratik olduğunu da gösterecektir. 

Ancak sorun şu ki, genellikle bu süreçlerde politika belirleyiciler üzerinde en fazla etkili olan gruplar, yeni servet dağılımından en fazla kaynak transferi elde etmeyi hedefleyenlerdir. 

Bu gruplar genellikle yüksek gelir grubuna sahip, küçük sermayedar gruplardır. 

Zira daha geniş kitlelere sahip örneğin tüketici grupları gibi grupların hem bir araya gelmeleri oldukça maliyetlidir hem de bu maliyete karşın yeni durumdan elde edecekleri kişi başına fayda oldukça düşük olacaktır. 

Buna karşın, daha küçük ölçekli grupların hem bir araya gelmeleri ve politika üzerinde baskı yapmaları daha az maliyetli olacak hem de nihai durumdan elde edecekleri muhtemel servet transferi, katlandıkları maliyetin oldukça üzerinde kalacaktır. 

Bu tespit, anayasa yapma sürecinde büyük sermayeli ve nispeten küçük ölçekli grupların niçin daha yüksek telden ses verdiklerini açıklamaktadır. 

Aynı senaryo, iktisadi çıkar grupları dışında örneğin politik veya bürokratik çıkar gruplarına da uyarlanabilir. 


Zira anayasa değişikliği, politik ve bürokratik mülkiyet haklarını da tanımlamakta ve toplumun iktisadi, politik ve sosyal kodlarını düzenleyici yetkilerin el değiştirmesine neden olabilmektedir. 

Böylece politik asiller ve bürokratik vekiller veya bazı durumlarda asiller, hiç istemedikleri halde üzerinde durdukları zeminin, ayaklarının altından kaymasına tanık olmak zorunda kalabilirler. 

Bu uyarlama da 1982 Anayasası'ndan güç toplayan seçkin(ci)lerin -aslında vekillerin- niçin bu kadar yüksek tondan kalkıştıklarını açıklamaktadır. Bu, demokrasinin açmazı olarak değerlendirilebilir, fakat nihayet sonucudur da. 

O halde ne olursa olsun bu tür çıkar grupları süreçten dışlanamaz veya bu de facto [olağan] durum görmezden gelinemez. 

Sorunun çözümü, siyasi otoritenin, çıkar grupları arasındaki dengeye ne kadar yaklaştığında yatmaktadır. 

Dengeye ne kadar yaklaşılacağının temel belirleyicisi, bu denli büyük dönüşümlere neden olan değişikliklerin gerçekleşme zamanıdır. 


Anayasa yapmak gibi politika belirleme süreçlerine, politik ve ekonomik konjonktür olarak ne resesyon ne de zirve dönemlerinde değil, ekonomik ve siyasi gelişmelerin normalleştiği dönemlerde girişmek, kurumlar ve gruplar arasındaki uzlaşmanın işlem maliyetlerini düşük tutacağından, anayasa değişikliği üzerinde güvenilir bir taahhüt sağlayabilir. 

Ancak burada çözüme ulaşmak, teorinin öngördüğünden daha zordur. 

Zira ekonomik gruplar açısından her iki uç durum, üretici ve tüketici grupları gibi farklı grupların, daha fazla zarar görebileceği gelişmeleri ima etmektedir. 

Bu anlamda anayasa değişikliğinin iktisadi çıkar grupları üzerindeki etki sorunundan kaçınmak için konjonktürün dengeye yakın olduğu durumlar gözlenebilir. 

Fakat bu önerme, en azından Türkiye özelinde politik ve bürokratik çıkar grupları açısından aynı sonucu getirmez. 

Türkiye'de bu alanlardaki sorunun kaynağı, daha kadim bir geçmişe ve köklü bir siyasi derinliğe sahip olduğundan konjonktürel dalgalanmalardan bağımsızdır. 

Başka bir ifadeyle bu önerme, oyunun belirleyicisi olan kurumların ve kuralların yerleşik hale geldiği toplumlarda genel geçer bir kabul anlamına gelirken, Türkiye gibi iktisadi, siyasi ve hukuki açıdan kurumsallaşmasını henüz tamamlayamamış ülkeler için zorlu bir tercihi ima etmektedir. 

Türkiye'de, Batı'daki kurumsal donanımdan farklı olarak, politika yapma süreçlerine iktisadi-özel çıkar grupları dışında, devlet bürokrasisinden, kendini ağırlıklı olarak ekonomik değil, siyasi algılarına göre kimliklendiren gruplar da katılabilmektedir. 

Bu, politika yapma süreçlerinde bir yandan demokrasi açmazını dikey olarak derinleştirip yatay olarak genişletirken, diğer yandan doğal olarak sürecin işlem maliyetlerini artırmaktadır. 

O halde çözüm için soruna bir de tersinden bakmak gerekir.
 

Bu durumda çözüm için, önce çıkar gruplarının tercih fonksiyonlarının ne kadar anlamlı olduğuna ve daha sonra esas karar alıcı olarak siyasi otoritenin, politik veya iktisadi tüm çıkar gruplarının tercih fonksiyonlarına ne kadar irkildiğine bakmak gerekir. 

Siyasi otorite bunların hiçbirini dikkate almayıp, doğrudan kendi amaç fonksiyonunu maksimize etmeyi de amaçlayabilir. 

Özellikle yüksek oranda seçmen desteğini almış bir iktidarın böyle davranması daha az tartışmalı da olabilir. 

Ancak yine de tartışmalıdır ve siyasi otoriteler farklı tepkileri ve beklentileri genellikle dikkate alırlar ve almalıdırlar. 

Bunun dışında siyasi iktidar, farklı grupların tepkilerini doğrudan asillerden (seçmenler) değil, vekillerden (meclis içindeki diğer partiler) alarak da politik hedefini meşrulaştırabilir. 

Bu bağlamda bir veya iki muhalefet partisinin desteği, meşruiyeti önemli ölçüde perçinleyecektir. Ancak bu tür bir tercih de birinci en iyi sonuca ulaşmak için yeterli değildir.

Belki yine birinci en iyi anlamına gelmeyecektir, fakat buna en yakın nokta anlamına gelen yer, bürokratik, hukuki veya iktisadi tüm çıkar gruplarının endişelerine önem vermeyi işaret eder. 


Şüphesiz Türkiye Cumhuriyeti siyasi tarihinin hiçbir döneminde bu türden bir anayasa yapma süreci yaşanmamıştır. 

Ancak burada kötünün iyisine değil, en iyisine yönelik bir hedef peşinde koşulmaktadır. 

Belki nihayet böyle bir anayasa, sonrasında ülkenin bir bütün olarak daha az enerji kaybetmesine, kaynaklarını daha verimli alanlarda kullanmasına, daha az politik gerginliğe, daha dinamik bir kurumsal yapıya ve daha düşük işlem maliyetli hukuki, ekonomik ve politik süreçlere neden olabilir. 

Bu nedenle en iyinin peşinden koşmak, dikkate değer bir hedeftir. Ancak sorunların tamamı çözüme kavuşmuş değildir. 

Başka değişkenler de bulunmaktadır ve bunların da iyi tanımlanması gerekir. Bir önemli değişken, anayasanın türüne ilişkindir. 

Aslında sanırım herkesin en temel sorun olarak gördüğü, fakat aşırı basitlik içerdiği için konuşmayı tercih etmediği bu sorun, üzerinde herkesin en başta uzlaşması gereken sorundur. 

Şüphesiz, hukuk normlarının kabulü açısından pozitif hukuku veya hâkim hukuki akımı temel veri alanlar çok geniş kapsamlı (kazuistik), katı ve ideolojik bir anayasa yerine, çerçeve, daha yumuşak ve nötr bir anayasa türünü kabul etmektedirler. 

Zira bir anayasa metninin, en temel sorunlar olarak, kazuistik, katı ve ideolojik olması, en azından iktisatta kendiliğindenin doğasına doğrudan bir müdahaleyi ve yüksek işlem maliyetli iktisadi süreçleri ima eder. 

Gerçek dünyada, politik alandakiler daha büyük olmakla birlikte, iktisadi ve politik süreçler, mübadeleyi ve kendiliğindeni zorlaştıran pozitif işlem maliyetleri barındırmaktadırlar. 

Diğer yandan sıfır işlem maliyetli bir dünya, bir Robinson Cruisoe dünyasıdır ve gerçekle örtüşmemektedir. 

Bu nedenle iktisadi açıdan politika belirleme süreçlerinden beklenen, sıfır işlem maliyelerine değil, olabildiğince düşük işlem maliyetlerine neden olmalarıdır. 

Bu nedenle anayasa türünün nasıl olacağına ilişkin tercih, sonraki dönemde piyasalarda işlem yapmanın maliyetlerini minimize eden bir anayasa türüne odaklanmaktadır. 

Bu ise 1982 Anayasası'nın aksine, pozitif hukukun da kabul ettiği gibi kazuistik ve ideolojik olmayan, nötr ve çerçeve bir anayasa tercihini içerir.

bürokrasi vs. piyasa 


Kazuistik ve ideolojik bir anayasanın payandası durumundaki anayasanın her derde deva olma beklentisi, başka gerekçelerle de piyasa süreçlerinin dibine kibrit suyu dökebilir. 


1982 Anayasası deneyiminde açıkça görüldüğü gibi anayasal metnin her soruna çözüm getirme gayretinde olması, politik süreçlerle iktisadi süreçlerin ve bazen de yasal süreçlerle siyasi süreçlerin yer değiştirmesine neden olmaktadır. 

Örneğin 1982 Anayasası'nın devletin ekonomi politikalarına ilişkin konularda yer yer müdahaleci görüşü bazen de liberal bakış açısını benimsemesi, anayasal yargı süreçlerinde yargıçların, ekonomik bir sorun olarak alınması beklenen özelleştirme ve diğer ekonomi temelli kamu politikalarına ideolojik veya siyasi bakış açısıyla karar vermelerine neden olabilmiştir. 

Böylece tamamen ekonomik bir rasyoneli ve politik bir tercih olması beklenen kararlar, yüksek yargı tarafından manipüle edilebilir hale gelir ve hukuki süreçler, hem siyasi hem de ekonomik süreçlerin yerine geçebilir. 

Aynı şekilde 1982 Anayasası'nın bürokrasi içinde imtiyazlı gruplar oluşturması da kayda değer bir örnektir. 

Zira bizzat Başbakan tarafından defaatle dillendirildiği gibi pek çok durumda bürokratik tahakkümün varlığı, siyasi süreçlerin belini bükmeye yetmiştir. 

Buna mukabil, kendi içinde makul bir rasyoneli olan bağımsız düzenleyici kurumların da siyasi otorite tarafından bir anayasal değişiklikle anayasal meşruiyete kavuşturulması gerekirken, bu değişikliğe henüz gidilmemiş olması bir yana, aksi yönde bir karar alınması ve enerji piyasaları gibi bazı alanlarda bu kurumların özerkliğinin siyasi iktidar tarafından ciddi şekilde zedelenmesi de siyasi kanattan gelen süreç ihlalini göstermektedir. 

Dolayısıyla anayasanın her derde deva olma gayreti, atla arabanın yerini sıklıkla değiştirmekte ve iktisadi aktörlerin yönlerini olması gerekenden, suni bir olana çevirerek, kendiliğindenin doğasına sürekli ilave maliyetler yüklemektedir. 

Siyaset ve hukuk alanını da bir piyasa olarak kabul edersek, genel olarak piyasa süreçlerinin birbirlerinin yerine geçmesi, ilgili piyasalardaki aktörlerin müşevviklerinin değişmesine ve bu müşevvikler üzerinden bir rant arama toplumuna geçilmesine neden olmaktadır. 


Suni rant peşinde koşan tüm aktörler, nihayet, toplum açısından sosyal refah kaybına neden olmaktan başka bir işlev göremez hale gelirler. 

Bürokratlar, ellerindeki yetkiyi daha fazla bütçe geliri, itibar ve statüko sağlamak için kullanmayı; siyasetçiler, dar görüşlü pragmatizm içinde bir sonraki seçimlerde daha fazla seçmen desteği elde etmeyi; yargıçlar, yasal düzenlemelerin ideolojik görüşlerine uygun hale gelmesini ve nihayet iktisadi aktörler de normal piyasa kârları veya fırsatları yerine suni ve yüksek rantlar elde etmeyi hedeflerler. 

Sonuç, sosyal refah kaybı ve kaynakların israfı olacaktır.