Popüler Yayınlar

CENGİZ AYDOĞDU etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
CENGİZ AYDOĞDU etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Nisan 2013 Pazartesi

Milliyetçilik biraz da şahsî bir şeydir...

22 Nisan 2013

‘Millet nedir?’ meselesi çözülünce, bugünkü Türkiye’de oldukça akıldışı bir vakıa olan “ulusalcılık” da kendiliğinden aydınlanır. Zira kanaatimce “Millet nedir?” sorusuna kendilerini ulusalcı olarak ifade edenlerin verdiği cevap, “milliyetçi” çevrelerin vereceği cevaba taban tabana zıt olacaktır.

Aslında biraz da değil, epeyce şahsî bir şeydir. Bu şahsî şeyi toplumsal planda görünür kılmaya kalkıştığınızda ortaya çıkan şey, hiçbir şahsiliğe ve hatta şahsiyete tahammül edemeyecek ölçüde kült bir fanatizmdir.

Çünkü milliyetçilik söz konusu olduğunda, açık, net, herkesin mutabık kalacağı, tarif edilebilir bir şeyi konuşamazsınız.

“Nedir?” sorusu üzerinden herhangi bir değerlendirme yapamaz ancak ne anladığımız hakkında konuşabilirsiniz. Şayet “nedir?” sorusuna cevap veriyormuş gibi konuşursanız; sanki bir “dogma”yı tarif edersiniz; mümini-münkiri olan bir “kült” çıkar ortaya...

Ne-dir? (yani, “ne durur?”) sorusu, sabit olan bir mahiyeti tespit etmeyi zorunlu kılar. Tanımlanan şeyin hiç değişmeyen en temel özelliğini ve hakikatini yakalamayı gerektirir; nesneye yöneliktir.

“Ne anlıyorsunuz?” nesneye (gerçekliğe) değil, özneye yönelik bir sorudur. Bu tür sorulardaki en önemli mesele, miyar/ölçüt meselesidir: Ne-ye göre, ne anlıyoruz?

Milliyetçilik de anlaşılan bir şeydir; anladığımız bir şeydir; ve bütün anladıklarımız gibi kalpte iz bırakır. Herkesin üzerinde mutabık kalacağı bir tanımı da yapılamaz; yapılamıyor da zaten.

Başlangıcından beri bütün milletlere teşmil edilebilecek veya “kanun” gibi algılanabilecek bir milliyetçilik nazariyesine ulaşılamıyor; konunun mahiyeti icabı, mümkün de görünmüyor...

Çünkü milliyetçilik, tabiatı gereği, mevcudun üzerinden, mevcudun zihinlere yansıması ile ortaya çıkan bir zihnî tavrı ifade eder.

Kaldı ki, burada mevcud dediğimiz şey, milliyetçiliği yapılan şeyin yani “millet”in bizatihi kendisidir. Hâl böyle olunca milliyetçilik, milletin yapı ve mahiyetinden bağımsız olamayacağı gibi yansıdığı zihnin idrak kapasitesinden ve zihniyet yapısından da ayrı düşünülemez.

Bu yüzden itibarîdir; izafîdir; çünkü zihnîdir. Ne var ki, itibarîliği tarih ile kayıtlıdır ve keyfî değildir; bu yönüyle, derinlemesine tefekkürün yani teemmülî bir hâlin ifadesidir; ihtiyarîdir, icbar ve zorunluluk ihtiva etmez.

Başkalarının “ensesinde boza pişirme” sonucunu doğuran, doktriner kaçınılmazlık ve zorunluluklar yerine, ferdin irfan dünyasına düşen tüm unsurların serbestçe birleşiminden hayata yansıyandır.

Bu özelliğinden ötürü, belki milliyetçilik lafzından ziyade millî, millete dair anlamında millî kavramı üzerinde daha çok durmalıyız.

Millî, tek tek fertlerin dünyasına yansıdığı şekliyle ferdi sosyalleştiren ve insanî-toplumsal niteliği dolayısıyla ideolojikleşmeyen bir hâlin ifadesidir.

Balığın içinde yaşadığı su gibi bir şeydir; hem vardır, onunla var olursunuz; hem de yoktur, var diye asla içemezsiniz.

Bu yüzden fıtrî bir hâl olan “millî”den milliyetçilik diye bir zihnî bir yapı, fikir sistemi veya icaplar-kabuller manzumesi gibi bir şey çıkarmaya kalktığınız anda ortaya, total bir ideoloji çıkar.

Ki bu ideoloji, takipçilerinin tavrına göre toplumsal tezahürleri olan bir kurgusallık ihtiva eder; kendi tabiiliği içerisinde fertlerden topluma serbestçe yansıyan bir şey olmaktan çıkar ve kurumsallaşıp, toplumu cebrî olarak ihataya meyleder  ve fertlere dayatılan bir tür faşizm  hâline gelir.

Batıda telaffuz edildiği hâliyle bir nevi “nationalism” olur.

MİLLETİN TARİH İÇİNDEKİ VARLIĞI

O zaman cemiyetin ve ferdin  “ensesinde  boza pişirilen” ideolojik bir sonuca milliyetçilik demeye razı olursunuz.

Mevcudu, yani, milletin bir anlık hâlini veya hususiyetlerini kültleştirirsiniz; fıtrîlikten uzak, soğuk bir dogma çıkar ortaya; esasen ırkçılığın kaynağında tam da bu tavır vardır.

Lâkin milletin tarih içindeki varlığı, zorunlu değil ama süreklidir. Hani o meşhur tabirle, “değişerek devam eden, devam ederek değişen” sürekli bir inşa hâlidir.

Çünkü millet dur-maz. Bu anlamda sadece “var” değildir; sürekli ve yeniden “var” olur.

(Hacı Bayram-ı Velî’nin o şiiri, bu hâli en güzel ifade edendir;

“Çalabım bir şâr yaratmış iki cihan âresinde
Bakıcak dîdar görünür ol şârın kenâresinde
Nâgehan ol şâra vardım ol şârı yapılır gördüm
Ben dahi bile yapıldım taş u toprak âresinde”)

Öte yandan, günümüzdeki “algı tarzı”yla “ulusalcılık” anlayışı, tarihin belli bir döneminde, milletimizin buhranlı bir anında, aslında bir çıkış devrinde, buhrandan çıkış şartlarının bir gereği olarak, zarureten verilen tavizleri, tercihlerimizmiş gibi dondurup ebedîleştirmeye kalkışmaktır ki, tam da yukarıda ifade ettiğimiz “kült”leştirmeye uymaktadır. Bu yönüyle ulusalcılık, milleti, olmayan şartlarda yaşamaya zorlayan bir totalitarizmdir.

Fıtrî bir hâlin ifadesi olan millî kavramından, nasıl bir yaklaşımla “ulusalcı” (veya/hatta milliyetçi) bir dayatmacılığa ulaşılabileceği sadece “jakoben” zihniyet usullerini çağrıştıran bir müşkül olarak idrak edilebilir.

Kaldı ki bir müşkülün  milliyetçilik kelimesi ile ifadesi, çok daha büyük gailelere davetiye çıkarır. Fıtrî hâle tahammül edilemeyip fıtrîliği ve tabiiliği bozan bir dogmanın ortaya çıkması, bu gailelerin en hafifidir.

Bu dogmalardan ve sebep olabilecekleri totalitarizmlerden kurtulmak için, Kur’an-ı Kerim’de, kişinin içine doğduğu asabiyesine mensup olma hâlinden, tabii bir hâl olarak bahsedilirken ne kastedildiğini herhalde bir kez daha düşünmeliyiz.

Bunu düşündüğümüzde fark edilecektir ki, gayet tabii bir hâl olan herhangi bir asabiyeye mensubiyet, “kült”leştirilemez; şayet kültleştirilirse, ideolojik bir şey doğar; bütün ideolojiler gibi bir tarafı yalan, bir tarafı hayal olan ütopik bir “kurgu” vücut bulur.

Bütün ütopyalar gibi çok ciddiye alındığında da, söylemin içinde insan kaybolur. Oysa bir asabiyeye mensubiyetin kaynağında oldukça fıtrî, insanî, kalp ile idrak edilen, insanı kaybetmeyen, yaşatan insanî bir “şey” vardır.

Bu mensubiyetin serbest, açık, fıtrî süreçlerde işleyen ve ancak irfan dünyamızda anlamını bulan (bazı İslam âlimlerinin “müspet” sıfatıyla tavsif ettikleri) bir milliyetçilik hâline gelmesi, sosyolojinin olduğu kadar -hatta daha fazla- sanatın, edebiyatın belki de ruhiyatın (psikolojinin) konusudur.

Çünkü bu anlamıyla milliyetçiliğin, pek çok sosyal vakıa gibi, ilmî kesinliklere gelmeyecek bir tarafı vardır ki, o tarafıyla milliyetçilik fazlasıyla sübjektiftir; kalbin dünyasına aittir.

FERDİN MİLLİYETÇİLİĞİ

Öte yandan millet, fıtrî bir durumun insanî bir ifadesi iken nation-state’in naton’u ise, tarih içinde kazanılan özelliklerin o milletin dışarıdan dayatılan ‘sabit doğası’ haline getirilmesi yani çerçevelenip  bir talimat olarak buyurulmasıdır.

Nation, bu anlamda bir milleti tanımlamak için dondurmaktır, durdurmaktır. Oysa millet, durmaz; tarihî süreçte seyreder. Bu yüzden, milliyetçilik söz konusu olduğunda  ancak farklı anlayışlardan bahsedebiliriz.

Farklılıklar da çok tabiidir; konunun tabiatına uygun bir zenginlik ve özgürlük sunar. Ancak keyfîliğe müsaade etmez.

Milliyetçilikten kişinin mensup olduğu milletiyle yani mevcud ile kurduğu irtibatı ve devam ettirdiği ilişkiyi anlamalıyız.

Bu anlamıyla milliyetçilik oldukça ferdî bir tavrı, şahsî bir idraki ifade eder. İçine doğup büyüdüğümüz içtimai bünye ile bütün insanî ve toplumsal alanlarda ve bağlantı noktalarında yürüttüğümüz ilişkinin şekli ve mahiyeti milliyetçiliğimizi tarif eder.

Yani, mensubu bulunduğumuz, millete, irfana, kültüre, devlete, gelenek-görenek ve adetlere bakış açımız, mensubiyet tarzımız, onlar çerçevesinde toplumsallaşma üslubumuz aslında milliyetçiliğimizdir.

Meseleyi böyle vaz’ edince de tayin edici olan şey, el’an mevcut olanın yani milletin mahiyetidir. Milletin mahiyetini ise ancak milletin oluşum seyri içinden yani tarihine bakarak izah edebiliriz.

Bu itibarla milletin ne olduğu sorusunun cevabını tatminkâr bir şekilde halletmeden kanaatimce milliyetçiliği konuşamayız. Ülkemizde maalesef mevcud, hâlihazırda yaşayan milletin mahiyetinin ne olduğu meselesi muallakta duruyor.

‘Millet nedir?’ meselesi çözülünce, bugünkü Türkiye’de oldukça akıldışı bir vakıa olan “ulusalcılık” da kendiliğinden aydınlanır.

Zira kanaatimce “Millet nedir?” sorusuna kendilerini ulusalcı olarak ifade edenlerin verdiği cevap, “milliyetçi” çevrelerin vereceği cevaba taban tabana zıt olacaktır.

Bu noktada Türk aydınını ayıran turnusol, her zaman, İslamiyet’e karşı takınılan tavırdır. “Müslümanlık” bizim ne’yimiz oluyor? sorusu hâlâ sorulamayan bir sorudur.

Ulusalcılık ile milliyetçiliğin iki ayrı kavram ve anlam dünyası olarak varlığını sürdürebilmesi, İslamiyet’in bizim asliyetimiz ve zâtiyetimiz içerisindeki yeri ve işlevi hususundaki görüş farkları yüzündendir.

Esasen Türkiye’nin millet meselesini çözmek için öncelikle halledilmesi gereken müşküllerin en önemlisi, bir ülkede iki farklı kanaat grubunun arasında milletin mahiyetine ilişkin bu kadar büyük bir tezadın nasıl mümkün olabildiğidir.

*Vali

 http://www.zaman.com.tr/yorum_milliyetcilik-biraz-da-sahsi-bir-seydir_2081094.html

28 Mart 2013 Perşembe

SÖZLÜK BUHRANI

26 Mart 2013
Allah korusun, varsa şayet böyle bir dert; bir ülke kendi kendisiyle konuşamaz. 

Yani bir milletin sözlüğünde anlam anarşisi baş gösterirse hiçbir kelime cümle içinde koyduğunuz yerde durmaz, sizin ona biçtiğiniz kıyafeti reddeder; artık kelimeler, anlaşma değil anlaşamama sebebidir.

Kelimelerin anlamları üzerindeki mutabakatı kaybederseniz hiçbir konuda uzlaşmaya varamazsınız. Çünkü yerine göre, bizatihi uzlaşma niyetinin izharı, bir ihtilaf sebebi haline gelebilecektir.

Ülkemiz, geçen yüzyılın ikinci yarısı ve 21. yüzyılın bu ilk yıllarını sanki böyle bir buhran ile geçiriyor gibi. Yıllardır kelimelerimizle beraber anlamlarını da tartışıyoruz.

Bundan neredeyse 70 yıl önce, “Türk tefekkür hayatı, yüz seneden evvel yoluna girmez.” demişti Hoca. Hoca diyorum ya, bu sözün söylendiği zamanlarda kelimelerin herkesin paylaştığı anlamları vardı ve “hoca” kelimesinin anlamı da hayatın içindeki itibarlı mevkiini henüz  kaybetmemişti.

Sıfatlarının anlamını hayata katmaya muktedir olan müstesna bazı insanlar sayesinde hocalık hâlâ bir şeyler ifade ediyordu. Rahmetli Başgil de bu muktedir hocalardandı ve ne dediğini biliyordu; “Dilde yok yere ihdas edilen bugünkü anarşi, en az yüz sene sürer.” diyordu.

Bu sözler, 1946 yılında söylenmişti; o gün için bir tahmini ifade eder gibi görünse de bugün artık  gerçekleşmiş muteber bir öngörü ve can sıkıcı bir tespittir. Hoca, bu sözleriyle 1930'larda hayata geçirilen “dil devrimi”nin sebep olduğu “anarşi”yi kastediyor ve “Türkiye'de daha uzun süre felsefe yapılamayacağını” (Ali Fuat Başgil, Türkçe Meselesi, syf: 52. Yağmur Yayınevi, İstanbul – 2006) söylüyordu.

Başgil Hoca'nın bu sözleri sarf ettiği tarihten takriben yirmi yıl sonra bir başka hoca, Hilmi Ziya Ülken de benzer bir hükme varıyordu.

Rahmetli, “Türkiye'de Çağdaş Düşünce Tarihi” adını verdiği eserine son söz olarak, Türk düşüncesinin geleceğiyle ilgili bir değerlendirme yapıyor ve 1940'larda başlatılan Batı ve Doğu düşüncesinin temel kaynaklarının tercümesi üzerinde duruyor ve bu tercümelerin okuyucuya intikaliyle ilgili iki büyük sıkıntıdan bahsediyordu; birincisi dil, ikincisi eserlerin yayımında muhatap alınan idrak seviyesi... (Hilmi Ziya Ülken, Türkiye'de Çağdaş Düşünce Tarihi, syf: 815-816. Selçuk Yayınları, Konya. Baskı: İstanbul, 1966)

Hilmi Ziya Bey'e göre, bilhassa Batı'ya ait kaynakların Dil Kurumu'nun “tilcik”leriyle yapılan tercümeleri, mefhum ve ıstılah engelini aşamadığı için anlaşılamıyor ve okunmuyordu; okunsa bile, Türk okuyucusu, aynı sebeplerden dolayı tercüme eserlerin ihtiva ettikleri konulara nüfuz edemiyor ve satıhta kalıyordu.

Hilmi Ziya Hoca'nın tespiti, bugün itibarıyla çok acı neticelerin o günkü sebepleri arasında zikredilebilir; o günden bu güne, nüfuz edilemeyen ve sathında kalınan konuların bizatihi kendileri de zihin âlemimizden çekildiler ve ülkemizin fikir hayatı muhtevasız bir paparazzi ve Televole dünyasına dönüştü. Düşünüp fikir üretmek bir yana, o konuları tamamen unuttuk, yok saydık ve yokluklarına alıştık.  

Şark klasikleriyle ilgili müşkül ise, lisan kargaşasına ilave olarak sokağın idrakine hitap endişesi ile neşredilen eserler “avamî” seviyenin üzerinde bir alaka göremiyordu. Bir başka ifade ile dilde yapılan tasfiye ile memleketteki ilmî seviye birbirini tayin eder hâle gelmişti.

Ülken'den neredeyse yirmi yıl sonra, onların talebesi başka bir hoca, rahmetli Erol Güngör, “Türkiye'de modern manada bir ilim ve fikir geleneği bulunmadığı için, bütün mefhumlar gazetecilik seviyesinde bir muhteva kazanıyor ve herkes tarafından öyle anlaşılıyor.” (Erol Güngör, Sosyal Meseleler ve Aydınlar, syf: 120, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 1993) sözleriyle meselenin bir başka veçhesine işaret ediyor ama neticede mahiyet itibarıyla  diğer hocaların da işaret ettikleri yaraya parmak basıyordu.
,
Erol Bey, hocalarının haber verdiği tehlikenin gerçekleşmeye başladığını görmenin hayfı ile mefhumların anlam ihtiyacını karşılayan seviyenin sebep olabileceği  problemleri hatırlatıyordu.

Türk irfanının başka iklimlerden devşirdiği mefhumlara kendi lügatinden karşılıklar bulmakta başarılı olduğu pek söylenemez.

Dışarıdan gelen bu mefhumları ve karşılaştığımız yeni toplumsal meselelere verebileceğimiz adları, kendi lügatimizden kelimelerle ifade etsek bile bu kelimelerin mana ve muhtevalarının şümulü üzerinde ittifak edemediğimizi, kültür hayatımızda her gün tekrarlanan anlam buhranlarıyla reddedilemeyecek şekilde görüyoruz.

Milliyetçilik ve ulusalcılık gibi, memleketimiz için sıcaklığı el'an devam eden neredeyse hayatî bir konuyu, anlamları üzerinde mutabık kaldığımız bir terminolojiyle konuşmanın imkânsıza yakın güçlükler ihtiva ettiğini acıyla fark ediyoruz.

Memleketimizde sadece milliyetçilik değil, diğer pek çok millî meselenin üzerinde konuşabilme imkanlarının merhum Başgil'in işaret ettiği “anarşi”nin gölgesinde kaldığını artık biliyoruz.

Bu anarşi, Başgil'in işaret ettiği tarihten çok önceleri, taa Tanzimat devirlerinde başladı; “dil devrimi”, meseleyi iyice içinden çıkılmaz hâle getirdi. Türk irfanı, karşılaştığı fikrî, zihnî, fizikî, içtimaî hiçbir mefhuma üzerinde bütün münevverlerinin mutabık kalacağı bir isim ve anlam kazandıramadı.

Bu cümleden olmak üzere, mesela, millet, milliyet, kavim, ulus, ulusal, küresel, devlet, milli devlet, ulus devlet, milliyetçilik, ulusalcılık gibi “olgu”ları da, ya kendi mefhumlarımızla karşılayamadık ya da mefhumlar ve anlamları üzerinde ittifak edemedik. Sözgelimi “nation” mefhumunu, önce kavim, sonra millet, sonra da ulus ile karşıladık.

Ne var ki, bu üç kelimeyi de mana ve muhtevası ile bir mefhum olarak inşa edemediğimiz gibi üzerinde anlaşamadığımız hâlde keyfî bir tutumla tasarruf etmeye devam ettik.

Birimizin millet diye başladığı bir cümleyi bir başkamız ulus diye anlıyor; milliyetçilik tartışmaları, kavmiyetçilik veya ulusalcılık girdabında anlamını şaşırmış bir hâlde kaybolup gidiyordu, hâlâ da öyle.

Hiçbir milli lisanda, zihniyet ve dünya görüşüne hatta meşrebe göre anlam farklılığı arz eden bir dil anlayışı ve bizdekine benzer bir lügat karmaşası yaşanmamıştır.

Dünyanın hiçbir lügatinde bir kelimenin anlamı, bizdeki gibi insanların kafa yapısına göre değişmez; elbette küçük farklılıklar bulunabilir ama anlamı tamamen değiştirecek hatta zıddına kaydıracak kadar “mânâ ihtilafı”  olmaz, olamaz.

Olursa orada herhangi bir fikir ifade edilemez; bir fikir alış-verişi mümkün olamaz. Hatta kamuoyu diye bir şeyin varlığından söz edilemez. Ama biliyoruz ki, bütün bu imkânsızlıklar, bizim ülkemizde mümkün olabiliyor.

Lakin bu imkânsız mümkünlerin ortaya çıkardığı “gaile”yi milletimiz, o emsalsiz irfanı ile neredeyse bir asırdır telafi etmeye çalışıyor. Dünyada, kendi okumuş evlatlarının eksiğini, sonsuz bir hoşgörü ile telafi etmeye kararlı,  bizim milletimizden başka bir millet de herhâlde yoktur.

Türk milleti neredeyse yüz elli yıldır kendi münevverinin yanlışını düzeltmekle meşgul. Ne var ki, “kamus”ta yapılan yanlışları, ancak milli irfandan beslenen, gerçekten milli ve gerçekten münevver bir bakış açısı düzeltebilir.

Milletin o sahada yapabileceği şey, münevverin inşa ettiği mefhumun üzerine sokağın havasının sinmesini sağlamaktır. Sokağın havası sinerse mefhum millileşir ve ondan sonra o mefhumlarla milli irfan inşasına katkı sağlanır.

Mefhum, milletin irfanına, izanına yakın bir yerde inşa edilirse sokak benimser, aksi hâlde reddeder. Ancak ülkemizde durum biraz farklı; sanki sokak da bir kıymet takdiri bozgunu yaşıyor gibi. Başlangıçta münevverde görülen zihnî kargaşa artık sokağa da intikal etmiş durumda.

Milli irfanın lügatinin noteri diyebileceğimiz kamuoyu, bugün itibarıyla “sözlük buhranı” yaşamaktadır. Milletimiz elbette bu gaileyi de aşacaktır; zira Türkçe, “Kur'anî belkemiği” ile bu toprakları bize vatan kılan dildir. Ve eserini savunacaktır.

Son siyasi tartışmalar bize gösterdi ki, bu “anlam ihtilafı”nı ve “sözlük buhranı”nı halletmeden hiçbir ciddi meselemizi, meselenin haysiyetine uygun bir seviyede konuşamayacağız.

Çünkü konuşmak için bir şey söylemek ve bir şey anlamak gerekir; bu ise ancak ortak bir lügatle mümkündür. Lügatimizin içine düşen bu derin ihtilaf halledilmez ise, konuştuğumuz bu dil, bir anlaşma aracı değil, bir ihtilaf sebebi olmaya devam edecektir.
 *Vali

 http://www.zaman.com.tr/yorum_sozluk-buhrani_2069746.html