Popüler Yayınlar

İDEOLOJİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İDEOLOJİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ağustos 2013 Salı

Doğu-İslam dünyasında hal-i perişanın nedenleri üzerine bir kritik



12 Ağustos 2013


Doğu-İslam dünyasının özellikle son yüzyıllardaki perişan halinin ya da başka bir ifadeyle “Müslümanların geri kalmasının” gerçek temel nedenleri üzerine yoğunlaşıldığında; bu konuda, ilk bakışta birbiriyle çelişik ve karşıt gibi görünen, fakat derinlemesine irdelendiğinde aynı özü ve yanıtı içerdiği anlaşılabilecek olan iki klasik açıklama biçiminin varlığından söz edilebilir, bilindiği gibi.

Bu açıklama biçimlerinden birisine göre, doğu-İslam coğrafyasının ya da Müslüman dünyanın “geri kalmasının” temel nedeni “din”dir; yani İslam-doğu dünyası Müslümanlık / İslam dini yüzünden “geri kalmıştır”.

Diğer açıklama biçimi ise, görünürde tam tersi bir ifadeyle, Müslümanların ve doğu-İslam toplumlarının “dinden/İslamiyet'ten uzaklaştığı için” özellikle bu son yüzyıldan itibaren olumsuz konuma düştüğünü ileri sürmektedir.

Yukarıda işaret edildiği gibi, doğu-İslam dünyasının içinde bulunduğu olumsuz durumun temel nedenlerine ilişkin olarak getirilen bu iki açıklama biçimi, görünürde ve ilk bakışta birbirine tümüyle ters ve karşıt açıklamalar gibi ortaya çıksalar da, derinlemesine ve özlü bir irdelemeyle, aslında bu iki “karşıt” açıklamanın aynı temel özü ve anlamı barındırdığı ve bu yönüyle -paradoksal da olsa- özdeş açıklamalar olarak nitelendirilip değerlendirilebileceğini kavramak mümkündür.

Şöyle ki; İslam-doğu toplumlarının “din nedeniyle geri kaldığını” ileri süren açıklama biçiminin, bu bağlamda “din” kavramıyla kastettiği, kuşkusuz öz ve anlam olarak içi boşaltılmış ve kendini / başkalarını kandırıp avutmanın bir aracı haline getirilmiş ‘reel din algısı ve olgusundan' başka bir şey değildir.

Yine bunun gibi, doğu-İslam coğrafyasının / Müslüman toplumların “dinden/İslamiyet'ten uzaklaştığı için geri kaldığını” ileri süren açıklama biçimi de, gerçekte, dinin temel öz ve ruhunun dıştalandığını ve anlamsızlaştırıldığını, dinselliğin yalnızca ruhsuz ve özsüz bir kılıf / görüntüye büründürüldüğünü ve Müslümanların / İslam coğrafyasının bundan ötürü günümüzde olumsuz toplumsal yaşam biçimlerine tutsak kaldığı görüşünü içermektedir.

İlk bakışta ve görünürde karşıt anlamlı gibi duran bu iki açıklama biçimi sentezlenerek denilebilir ki, doğu-İslam dünyasının içinde bulunduğu olumsuzluğun temel nedeni, evet “din”dir ya da en azından “din” ile ilgilidir.

Hakikatte bir bireysel ve toplumsal kurtuluş / esenlik vesilesi olması gereken din ve dinsellik; temel öz, anlam ve ruh itibarıyla yok edilerek, zulmün, haksızlığın, sömürünün, zulme ve sömürüye karşı sessiz kalmanın vb. bir aracı haline getirilmiştir.

İSLAM TOPLUMLARINDA ADALET

Şimdi de biraz bu yok edilip anlamsızlaştırılan din/İslamiyet'in temel öz, anlam ve ruhunun ne olduğuna bakalım.

Konunun ayrıntılarına girmeden, kesin bir ifade olarak denebilir ki, din / İslamiyet'in maddi yaşam (“dünya hayatı”) açısından belirleyici olan en temel kriteri “adalet” kavramına / adaleti gözetmeye ilişkindir.

Din / İslamiyet'in insanın başkalarıyla ve çevresiyle olan ilişkileri açısından, toplumsal yaşam açısından, insancıl ve esenlikli bir dünyanın kurulabilmesi açısından, toplumsal ahlak ve hukuk açısından belirleyici olması gerektiğini vurguladığı en temel değer, ilke ve ölçüt “adalet”tir.

Din / İslamiyet'in diğer iki temel vurgusu olan inanç ve ibadet boyutları daha çok birey olarak insan ile Tanrı arasında yaşantılanırken; “adalet” vurgusu ise, hem bir birey olarak insan ile Tanrı ve hem de somut toplumsal yaşamla / “diğer insanlarla” ilgili ve geçerli olarak söz konusu bulunmaktadır.

Dolayısıyla “adalet” kavramının insanlar arası ilişkileri, insanın çevresiyle olan ilişkilerini, toplumsal yaşamı, toplumsal ahlak ve hukuku doğrudan ilgilendiren ve belirleyen boyutunun, insani ve evrensel bir özellik taşıması nedeniyle, sosyal bilimler ve özellikle hukuk açısından irdelenip açıklığa kavuşturulması çok büyük değer ve önem taşımaktadır.

Kuşkusuz “adalet” kavramına çok çeşitli açılardan / boyutlardan bakılabilir.

Eşitlik, özgürlük, toplumsal adalet, temel insan hakları vb. biçiminde belirginleşen ve günümüzde Evrensel Hukuk Değerleri ve İlkeleri dediğimiz ve tüm kadim insanlık kültürünün ürünü olan temel değer ve ilkeler, kuşkusuz, soyut adalet kavramının açılımı ve detayları olarak kabul edilmelidir.

Ne var ki özellikle İslam toplumlarının çok daha aşina olması gereken, çünkü / öyle ki her cuma günü cuma hutbesinde Müslümanlara hatırlatılması gelenekselleşmiş “Haberiniz olsun ki Allah, size adaleti, iyilik yapmayı ve akrabalara yardımda bulunmayı emrediyor; hayâsızlığı, kötülüğü ve azgınlığı yasaklıyor.

Dinleyip, anlayıp tutasınız diye size öğüt veriyor.” ayeti ile Müslümanların “entelektüel bilgilenmelerinin zirvesinde yüzen” adalet kavramına, yeniden ve tüm çıplaklığıyla bakabilmek gerekir. En doğal, net ve ilk temel anlamı itibarıyla, nedir adalet ve adaletli olmak?

“Adalet” kavramının en birincil/aşikâr/yalın anlamının “haksızlık / zulüm yapmamak, herkesin temel insani haklarını kabul ve teslim etmek” olduğunda hiçbir kuşku ve belirsizlik yoktur.

Bu noktada “adalet” kavramının” maddi” ve “manevi” olmak üzere iki temel boyutunun olduğunu belirtmek gerekir.

Adaletin maddi anlamdaki boyutu “maddi/ekonomik yaşam alanına ilişkin konularda haksızlık yapmama/herkesin hakkını kabul ve teslim etmeyi” içerirken; manevi anlamdaki boyutu ise “manevi / anlamsal / kültürel yaşam alanına ilişkin konularda haksızlık yapmama / herkesin hakkını kabul ve teslim etmeyi” kapsar.

Dolayısıyla siz eğer, aynı zamanda dini / İslami anlamdaki adalet kavramını bir temel değer olarak kabul ettiğinizi düşünüyorsanız; bu durumda birey / grup / topluluk / cemaat / toplum / ülke vb. bir süje olarak, yine hiçbir birey / grup / topluluk / cemaat / toplum / ülke vb. süjeye karşı, hem maddi/ekonomik anlam ve alanlarda ve hem de manevi / kültürel / inançsal anlam ve alanlarda olmak üzere “haksızlık yapmamak, hakkını kabul ve teslim etmek” tavrını göstermek zorundasınızdır.      

GERÇEK DİN, İDEOLOJİ ÜRETİMİ VE ÇATIŞMA

Son bir-iki yüzyıldan bu yana Batı emperyalizminin kendi çıkarlarını kollayıp artırmak amacıyla doğu-İslam coğrafyasını “böl-parçala-sömür” yaklaşımıyla perişan hale getirebilmesinin en önemli nedenlerinden birisi, doğu-İslam toplumlarının adalet kavramının bu iki boyutunu ve özellikle manevi/kültürel boyutunu dışlayan toplumsal tavırlar sergilemeleridir.

Farklı manevi/kültürel inanç yapıları yüzyıllarca aynı coğrafyada bir arada ve birbirine saygılı bir biçimde yaşayabilmişken -çünkü bu, yukarıda vurgulandığı gibi temel adalet değerinin manevi boyutunun gereğidir- son yüzyıllarda bu farklılıklar doğu-İslam coğrafyasındaki toplumların birbirleriyle çatışma / kavga / savaş içine girmesine -kuşkusuz Batı emperyalizminin derin politikalarının da kışkırtmasıyla- yol açmıştır.

Sömürgeci / emperyalist / kapitalist Batı modernitesinin, dünya görüşü ve yaşam felsefesi olarak egemen olduğu Batılı toplumlarda -bireysel, toplumsal ve küresel çıkarları gereği- çok farklı kültürel yapılar bir arada ve sorunsuz bir biçimde yaşamayı sürdürebilmekteyken;

doğu-İslam coğrafyasında ve toplumlarında bunun tam aksine ve kuşkusuz paradoksal bir biçimde, en ufak fikir ayrılıkları/farklı düşünce ve inanç yapıları doğulu-Müslüman birey / grup / topluluk / cemaat / toplum / ülkelerin birbirlerine hayat hakkı tanımamalarına, iç çatışmalara, kardeş kavgalarına yol açabilmektedir ne yazık ki.
 
İslam - doğu coğrafyasının / toplumlarının içinde bulunduğu dram ve trajedinin temel nedenlerinden birisi olarak, yine Batılı kapitalist modernitenin “icat edip”, birbirine kırdırıp sömürmek için doğu - İslam toplumlarına “ihraç” ettiği “ideoloji” ve “ideolojik insan” olgu ve kavramlarına da bu bağlamda değinmek gerekir.

Gerçekten de doğu-İslam toplumlarının entelektüel yapılanmalarında dinin / İslamiyet'in bir “ideoloji” ve dindar / Müslüman'ın da bir “ideolog/ideolojik insan” tiplemesine dönüştürülmesi, dinin özünden ve bu bağlamda adalet değerinden uzaklaşılmasına, dinsel algının bir çıkar / iktidar / şiddet / çatışma aracı haline dönüştürülmesine ve en son tahlilde de günümüzde içinde bulunulan trajik/dramatik realitenin gerçekleşmesine yol açmıştır.

Son vurgu olarak, doğu-İslam dünyasının içinde bulunduğu reel trajik / dramatik durumundan kurtulması için, adalet değerinin, maddi ve manevi boyutlarını kapsamak koşuluyla içselleştirilip pratize edilmesinin önem ve değeri ifade edilmelidir.

Dünyanın ezilen/sömürülen doğu-İslam coğrafyasının özellikle aydın ve politikacıları başta olmak üzere tüm birey ve grupları, birbirlerine karşı her ne nedenle olursa olsun şiddet ve baskı uygulama yoluna başvurmamak durumunda/zorunda olduklarına adeta “amentü”nün bir temel ilkesi olarak “iman etmeli”; başlarına gelen ve gelecek olan tüm olumsuzlukların kaynağında, direkt ya da dolaylı olarak sömürgeci Batı emperyalizminin “kendi çıkarları ve mutlulukları için her şeyi mubah gören” anlayış ve politik yaklaşımının bulunduğunu kavrayabilmeli ve bunun üzerinde teorik ve pratik yoğunlaşmalarda bulunmalıdır.

 *Prof. Dr., Bingöl Üniversitesi

9 Mayıs 2013 Perşembe

Sol ve ideoloji - Etyen Mahçupyan

Şükrü Hanioğlu'nun, Sabah gazetesindeki 13 Mayıs tarihli yazısında ele aldığı 'tarihçi' bakış, Türkiye'deki modern ve sol anlayışın 'evrensel' ideolojik köklerini anlamamız açısından epeyce elverişli gözüküyor. 

Hanioğlu'nun tanımından hareket edersek "tarihçilik, yaşamın ve güncelin sadece tarih üzerinden anlaşılabileceğini, geleceğin de tarihin ilerleme çizgisinin kavranması aracılığıyla tahmin edilebileceğini savunan bir dünya görüşüdür."

Kısacası bu dünya görüşü tarihin 'özneleşmesini' ifade etmekte... Diğer bir deyişle sanki tarih iradesi, niyetleri ve amacı olan bir yarı-ilahi aktör gibi, insanlığı ve insanları şekillendirip kendi emelleri doğrultusunda yönlendirmektedir.

Dolayısıyla insanlığın macerası söz konusu olduğunda, doğanın yasaları da tarihin yasalarına dönüşmektedir. Hanioğlu'nun kelimeleriyle "On dokuzuncu asır bu anlamıyla tarihteki olguların değil, bir süreç olarak tarihin 'kendisinin' ya da 'insanlık tarihi' olarak kavramsallaştırılmış şeklinin belirleyici olduğu bir 'güncellik' yaratıyor...

Tarih belirli kanunlar çerçevesinde yaşamı ve geleceği belirleyen bağımsız bir varlık haline geliyordu."
Bu algının bizatihi bilimsel bir paye kazanmasına paralel olarak, sosyal alanda bilimsel bir siyaset üretmenin mümkün olduğu fikri doğdu ve bilimselliğin temeli de doğal olarak tarihin yasalarında arandı.

Eğer bu yasaları kavrayabilirsek, kaçınılmaz geleceği de öngörebilirdik. İnsan iradesini neredeyse tali bir konuma indirgeyen bu bakışın dayandığı tespit, tarihin yasalarına aykırı olan iradenin ve o yöndeki siyasetlerin başarısız kalacağı 'gerçeğiydi'.

Dolayısıyla, aksi yönden bir çıkarsamayla başarılı olan siyasî irade ve eylem programlarının tarihin yasalarına uygun olduğunu öne sürmek mümkün ve akla uygun hale geliyordu.

Sol bu yaklaşımın hararetli sahiplenicilerinden biri oldu ve söz konusu 'bilimsel' anlayışı devrimciliğin zemini olarak işlevselleştirdi.

Zor kullanımı ve iktidarı ele geçirmek üzere yürütülen silahlı mücadeleler bu sayede meşrulaştı. Dahası bunun dışında kalanlar tarihin yasalarını algılayamayan bir bilinçsizlik halinin temsilcileri olarak görüldükleri ölçüde 'solun' dışına itildiler.

Sol siyaset giderek 'bilinçli' olanların tekeli altına alınırken, bilinç de dışımızdaki gerçekliğin ancak kendi eylemlerimizle sınanabilecek yasalarını içselleştirmiş olmamızla sınırlandı.

Öte yandan tarihin bir içkin amacının olması, onun bir yöne ve hedefe doğru 'ilerlediğini' ima etmekte ve dolayısıyla tarih bilinci de bu ilerlemeye hizmet etmeyi, onu hızlandırmayı gerektirmekteydi.

Bu durumda özgürleşme öncelikle bu ilerlemenin gerektirdiklerini anlayan bir bilinç haline tekabül ediyor ve tarihin yasalarını kavramanın sonucu olarak ortaya çıkıyordu.

'Bilimsel sosyalizm', 'sosyalist bilinç' gibi sürükleyici kavramlar bu arka plana oturtuldu ve solculara, insanlığın gelişme bilimini anlayamayan bilinçsiz yığınlar üzerinde bir üstünlük duygusu verdi.

Bu bakışın zihniyet bağlamında en dikkat çekici yönü normatif bir gerçekliği, yaşanmakta olan gerçekliğin yerine ikame etmesidir.

Bu durum yaşanan gerçekliğin çoğul ve karmaşık yapısının kategorik hale getirilip basitleştirilmesi ve idealize edilmesiyle sonuçlandı.

Böylece örneğin sosyal ve ekonomik sınıflar tarihsel bağlamından çıkartılarak, ezeli ve ebedi varlıklar haline geldiler.

Yaşanan gerçekliğin sınıfları ise, bu ideale ulaşmaya çalışan eksik ve aksak, dolayısıyla bilinçli olanların yardım ve yönlendirmesine muhtaç 'sakatlanmış' prototipleri olarak görüldü.

Hanioğlu yazısında 19. yüzyılın en önemli dört düşünce hareketi olan pozitivizm, milliyetçilik, evrimcilik ve Marksizm'in 'tarihçi' karakter taşıdığının altını çizmekteydi.

Pozitivizm, bir yandan bilimi tek doğru olarak öne süren, öte yandan bilimselliği mutlak bir nesnellik şeklinde sunan bir anlayıştı ve tüm modern ideolojilerin içinde kendine yer buldu.

Evrimcilik ise, 'ilerleme' fikrini merkeze alarak, her türlü değişimin amaçlı olduğunu öne sürerken, ulaşılacak hedefi halen var olan somut durumdan daha önemli kıldı.

Bu iki anlayışın birlikteliği, varılacak noktayı bilen bilinçli kesimleri diğerlerinden daha üstün hale getirdi. Bu 'zihin açıklığını' sağlayan ise, zihnin geçmişe saplanmış hurafelerden temizlenerek bilimsel bir düşünce ve algılama boyutuna yükselmesiydi ki buna da kabaca 'sekülerleşme' demek mümkündü...

Marksizm, pozitivizm ve evrimcilik birbiriyle fazlasıyla iç içe geçmiş bir bütünlük olarak sosyalleştiler. Öte yandan pozitivizm ile evrimcilik arasındaki en doğal ve verimli kaynaşma otoriter laikliğin biçimlenmesinde ortaya çıktı.

Dolayısıyla siyaseten 'bilinçsiz' varsayılan kitlenin aynı zamanda dindar olduğu Türkiye'de sol, Marksizm'in laiklikle bir tür 'evliliğine' dönüştü.

Diğer taraftan Kemalizm de aynı laikliği milliyetçilikle bütünleştirdi ve tarihi milletler üzerinden okuyan bir kategorik bakışın taşıyıcısı oldu.

Bu nedenle sol ile Kemalizm arasında güçlü bir akrabalık mevcut ve 'tarih' izin verdiğinde ikisi arasında hızlı geçişler yaşanabiliyor...

22 Nisan 2013 Pazartesi

FITRAT VE MODERN TIP

İnsanlar üzerinde veya bir din, sistem ya da ideoloji adına gerçek ve kalıcı hakimiyet, zihinlere ve kalblere hakim olmaktan geçer.

Bugün dünya üzerinde hakim bulunan ve Abdülkadir ed-Derkavî’nin yerinde tesbitiyle, dünyanın her tarafında aynı eğitim tarzını empoze eden sistem de, gerçek ve kalıcı gücünü silahlardan, politikadan ve istihbarat servislerinden değil, zihinlerde bilgi ve bilgiyle ürettiği devasa teknolojinin sersemletici hakimiyetinden almaktadır.

Modern bilgi veya bilimin teknoloji desteğinde sağladığı gücün en etkili yanı da, onun bilime yüklediği ve hakikati tekeline alan misyonu, yani, pek çok mü’minin zihnini dahi üniversite tahsili ve akademisyenlik cenderesinde yoğurup yönlendirebilen bilimselliktir.

    Söz konusu bilim anlayışı ve bilimselliğe göre hakikat, bilimin tesbit ve ispat ettiğidir. Bilimin, öyleyse hakikatin sahası, âlem-i şehadet dediğimiz maddî âlemdir.

Dolayısıyla, ancak beş duyunun algı sahasına giren ve laboratuvarda test ve tesbit edilebilen olgular, hakikattir. Bunun dışında kalan, meselâ Allah, gayb, vahiy, âhiret, melekler gibi bütün konular, ancak aklî birer spekülasyon mevzuu olabilir ve felsefenin sahasıdır.

Din ise, bir hakikat ifade etmesi gerekmeyen, doğruluğu ve yanlışlığı bir önem taşımayan subjektif inançlar, dogmalar mecmuasıdır ve tamamen kişilere hastır.

İşte, hakikati tekeline alan ve tersine çeviren bilimsellik, bu mahiyetiyle pek çok mü’min zihinleri dahi teslim almış bulunmaktadır.

    Kanaat-i acizanemce Müslümanların bugün ve yarın en büyük ve ana meselesi, insanın yeryüzünde hilâfet misyonunun temelini teşkil eden ilme gerçek mahiyetini kazandırmak ve onu gerçek yörüngesine oturtmaktır.

Bu meselede herkese yol gösterebilecek en objektif delil ve saha, fıtrat dediğimiz, Cenab-ı Allah’ın icraat çizgisinin hakim bulunduğu kâinat gerçekleridir.

Konuya sadece bir misal teşkil etmesi açısından modern tıp temelinde yaklaştığımızda karşımıza çok önemli şu gerçek çıkmaktadır.

    Tıbbın ana gayesi, hayata, hayatın sağlıklı idamesine hizmet etmektir. Bu da, öncelikle hastalıkları tedavi etmeyi değil, hastalıkları önlemeyi, yani koruyucu hekimliği gerekli kılar.

Tedavi, arızayı gidermek demektir. Marifet, arızayı gidermekte değil, arızaya yol açmamaktadır. Bu ise, sadece tıbbın sağlayacağı bir şey olmayıp, insan hayatını tanzim eden bütün bir medeniyet meselesidir.

Modern medeniyetin ürünü olan modern tıp, hastalıkları önlemekten çok tedavi etme üzerinde durmaktadır ve bu da devasa bir tıp ve ilaç teknolojisini doğurmuş, tıbbı silah sanayiinden sonra sahiplerine en çok kazandıran bir endüstriye dönüştürmüş, Alexis Carrel’in de çok yerinde tesbitiyle, en ucuz ve herkesin en rahat ulaşabilmesi gereken sağlık, insan için en pahalı hale gelmiştir.

    Evet, sağlık, en büyük değer olan hayatın fıtrî halidir ve insan için en ucuz olmalıdır. Çünkü Cenab-ı Allah (c.c.), insan hayatı için en gerekli olan şeyleri en bol ve “bedava” verir.

İnsan için olmazsa olmaz olan en hayatî ihtiyaç, havadır; Allah, onu bedava verir ve vücudumuz da onu irademiz dışında otomatik olarak teneffüs eder.

İkinci hayatî ihtiyaç, sudur; Cenab-ı Allah, onu da bedava verir. Üçüncü hayatî ihtiyaç ekmektir; o da, en düşük fiyata elde edilebilmektedir. Cenab-ı Allah, su ve ekmek ihtiyacımızı gidermeyi irademize bırakmış, fakat bizi acıktırıp susatarak bu hususlarda da irademizi cebir altına almıştır.

    İşte, tıp adına fıtrî gerçek budur ve bu gerçek, modern tıbbın, modern bilimin, bilimselliğin, medeniyetin nasıl insan ve fıtrat karşıtı olduğunu ortaya koymaya kâfidir.

Milliyetçilik biraz da şahsî bir şeydir...

22 Nisan 2013

‘Millet nedir?’ meselesi çözülünce, bugünkü Türkiye’de oldukça akıldışı bir vakıa olan “ulusalcılık” da kendiliğinden aydınlanır. Zira kanaatimce “Millet nedir?” sorusuna kendilerini ulusalcı olarak ifade edenlerin verdiği cevap, “milliyetçi” çevrelerin vereceği cevaba taban tabana zıt olacaktır.

Aslında biraz da değil, epeyce şahsî bir şeydir. Bu şahsî şeyi toplumsal planda görünür kılmaya kalkıştığınızda ortaya çıkan şey, hiçbir şahsiliğe ve hatta şahsiyete tahammül edemeyecek ölçüde kült bir fanatizmdir.

Çünkü milliyetçilik söz konusu olduğunda, açık, net, herkesin mutabık kalacağı, tarif edilebilir bir şeyi konuşamazsınız.

“Nedir?” sorusu üzerinden herhangi bir değerlendirme yapamaz ancak ne anladığımız hakkında konuşabilirsiniz. Şayet “nedir?” sorusuna cevap veriyormuş gibi konuşursanız; sanki bir “dogma”yı tarif edersiniz; mümini-münkiri olan bir “kült” çıkar ortaya...

Ne-dir? (yani, “ne durur?”) sorusu, sabit olan bir mahiyeti tespit etmeyi zorunlu kılar. Tanımlanan şeyin hiç değişmeyen en temel özelliğini ve hakikatini yakalamayı gerektirir; nesneye yöneliktir.

“Ne anlıyorsunuz?” nesneye (gerçekliğe) değil, özneye yönelik bir sorudur. Bu tür sorulardaki en önemli mesele, miyar/ölçüt meselesidir: Ne-ye göre, ne anlıyoruz?

Milliyetçilik de anlaşılan bir şeydir; anladığımız bir şeydir; ve bütün anladıklarımız gibi kalpte iz bırakır. Herkesin üzerinde mutabık kalacağı bir tanımı da yapılamaz; yapılamıyor da zaten.

Başlangıcından beri bütün milletlere teşmil edilebilecek veya “kanun” gibi algılanabilecek bir milliyetçilik nazariyesine ulaşılamıyor; konunun mahiyeti icabı, mümkün de görünmüyor...

Çünkü milliyetçilik, tabiatı gereği, mevcudun üzerinden, mevcudun zihinlere yansıması ile ortaya çıkan bir zihnî tavrı ifade eder.

Kaldı ki, burada mevcud dediğimiz şey, milliyetçiliği yapılan şeyin yani “millet”in bizatihi kendisidir. Hâl böyle olunca milliyetçilik, milletin yapı ve mahiyetinden bağımsız olamayacağı gibi yansıdığı zihnin idrak kapasitesinden ve zihniyet yapısından da ayrı düşünülemez.

Bu yüzden itibarîdir; izafîdir; çünkü zihnîdir. Ne var ki, itibarîliği tarih ile kayıtlıdır ve keyfî değildir; bu yönüyle, derinlemesine tefekkürün yani teemmülî bir hâlin ifadesidir; ihtiyarîdir, icbar ve zorunluluk ihtiva etmez.

Başkalarının “ensesinde boza pişirme” sonucunu doğuran, doktriner kaçınılmazlık ve zorunluluklar yerine, ferdin irfan dünyasına düşen tüm unsurların serbestçe birleşiminden hayata yansıyandır.

Bu özelliğinden ötürü, belki milliyetçilik lafzından ziyade millî, millete dair anlamında millî kavramı üzerinde daha çok durmalıyız.

Millî, tek tek fertlerin dünyasına yansıdığı şekliyle ferdi sosyalleştiren ve insanî-toplumsal niteliği dolayısıyla ideolojikleşmeyen bir hâlin ifadesidir.

Balığın içinde yaşadığı su gibi bir şeydir; hem vardır, onunla var olursunuz; hem de yoktur, var diye asla içemezsiniz.

Bu yüzden fıtrî bir hâl olan “millî”den milliyetçilik diye bir zihnî bir yapı, fikir sistemi veya icaplar-kabuller manzumesi gibi bir şey çıkarmaya kalktığınız anda ortaya, total bir ideoloji çıkar.

Ki bu ideoloji, takipçilerinin tavrına göre toplumsal tezahürleri olan bir kurgusallık ihtiva eder; kendi tabiiliği içerisinde fertlerden topluma serbestçe yansıyan bir şey olmaktan çıkar ve kurumsallaşıp, toplumu cebrî olarak ihataya meyleder  ve fertlere dayatılan bir tür faşizm  hâline gelir.

Batıda telaffuz edildiği hâliyle bir nevi “nationalism” olur.

MİLLETİN TARİH İÇİNDEKİ VARLIĞI

O zaman cemiyetin ve ferdin  “ensesinde  boza pişirilen” ideolojik bir sonuca milliyetçilik demeye razı olursunuz.

Mevcudu, yani, milletin bir anlık hâlini veya hususiyetlerini kültleştirirsiniz; fıtrîlikten uzak, soğuk bir dogma çıkar ortaya; esasen ırkçılığın kaynağında tam da bu tavır vardır.

Lâkin milletin tarih içindeki varlığı, zorunlu değil ama süreklidir. Hani o meşhur tabirle, “değişerek devam eden, devam ederek değişen” sürekli bir inşa hâlidir.

Çünkü millet dur-maz. Bu anlamda sadece “var” değildir; sürekli ve yeniden “var” olur.

(Hacı Bayram-ı Velî’nin o şiiri, bu hâli en güzel ifade edendir;

“Çalabım bir şâr yaratmış iki cihan âresinde
Bakıcak dîdar görünür ol şârın kenâresinde
Nâgehan ol şâra vardım ol şârı yapılır gördüm
Ben dahi bile yapıldım taş u toprak âresinde”)

Öte yandan, günümüzdeki “algı tarzı”yla “ulusalcılık” anlayışı, tarihin belli bir döneminde, milletimizin buhranlı bir anında, aslında bir çıkış devrinde, buhrandan çıkış şartlarının bir gereği olarak, zarureten verilen tavizleri, tercihlerimizmiş gibi dondurup ebedîleştirmeye kalkışmaktır ki, tam da yukarıda ifade ettiğimiz “kült”leştirmeye uymaktadır. Bu yönüyle ulusalcılık, milleti, olmayan şartlarda yaşamaya zorlayan bir totalitarizmdir.

Fıtrî bir hâlin ifadesi olan millî kavramından, nasıl bir yaklaşımla “ulusalcı” (veya/hatta milliyetçi) bir dayatmacılığa ulaşılabileceği sadece “jakoben” zihniyet usullerini çağrıştıran bir müşkül olarak idrak edilebilir.

Kaldı ki bir müşkülün  milliyetçilik kelimesi ile ifadesi, çok daha büyük gailelere davetiye çıkarır. Fıtrî hâle tahammül edilemeyip fıtrîliği ve tabiiliği bozan bir dogmanın ortaya çıkması, bu gailelerin en hafifidir.

Bu dogmalardan ve sebep olabilecekleri totalitarizmlerden kurtulmak için, Kur’an-ı Kerim’de, kişinin içine doğduğu asabiyesine mensup olma hâlinden, tabii bir hâl olarak bahsedilirken ne kastedildiğini herhalde bir kez daha düşünmeliyiz.

Bunu düşündüğümüzde fark edilecektir ki, gayet tabii bir hâl olan herhangi bir asabiyeye mensubiyet, “kült”leştirilemez; şayet kültleştirilirse, ideolojik bir şey doğar; bütün ideolojiler gibi bir tarafı yalan, bir tarafı hayal olan ütopik bir “kurgu” vücut bulur.

Bütün ütopyalar gibi çok ciddiye alındığında da, söylemin içinde insan kaybolur. Oysa bir asabiyeye mensubiyetin kaynağında oldukça fıtrî, insanî, kalp ile idrak edilen, insanı kaybetmeyen, yaşatan insanî bir “şey” vardır.

Bu mensubiyetin serbest, açık, fıtrî süreçlerde işleyen ve ancak irfan dünyamızda anlamını bulan (bazı İslam âlimlerinin “müspet” sıfatıyla tavsif ettikleri) bir milliyetçilik hâline gelmesi, sosyolojinin olduğu kadar -hatta daha fazla- sanatın, edebiyatın belki de ruhiyatın (psikolojinin) konusudur.

Çünkü bu anlamıyla milliyetçiliğin, pek çok sosyal vakıa gibi, ilmî kesinliklere gelmeyecek bir tarafı vardır ki, o tarafıyla milliyetçilik fazlasıyla sübjektiftir; kalbin dünyasına aittir.

FERDİN MİLLİYETÇİLİĞİ

Öte yandan millet, fıtrî bir durumun insanî bir ifadesi iken nation-state’in naton’u ise, tarih içinde kazanılan özelliklerin o milletin dışarıdan dayatılan ‘sabit doğası’ haline getirilmesi yani çerçevelenip  bir talimat olarak buyurulmasıdır.

Nation, bu anlamda bir milleti tanımlamak için dondurmaktır, durdurmaktır. Oysa millet, durmaz; tarihî süreçte seyreder. Bu yüzden, milliyetçilik söz konusu olduğunda  ancak farklı anlayışlardan bahsedebiliriz.

Farklılıklar da çok tabiidir; konunun tabiatına uygun bir zenginlik ve özgürlük sunar. Ancak keyfîliğe müsaade etmez.

Milliyetçilikten kişinin mensup olduğu milletiyle yani mevcud ile kurduğu irtibatı ve devam ettirdiği ilişkiyi anlamalıyız.

Bu anlamıyla milliyetçilik oldukça ferdî bir tavrı, şahsî bir idraki ifade eder. İçine doğup büyüdüğümüz içtimai bünye ile bütün insanî ve toplumsal alanlarda ve bağlantı noktalarında yürüttüğümüz ilişkinin şekli ve mahiyeti milliyetçiliğimizi tarif eder.

Yani, mensubu bulunduğumuz, millete, irfana, kültüre, devlete, gelenek-görenek ve adetlere bakış açımız, mensubiyet tarzımız, onlar çerçevesinde toplumsallaşma üslubumuz aslında milliyetçiliğimizdir.

Meseleyi böyle vaz’ edince de tayin edici olan şey, el’an mevcut olanın yani milletin mahiyetidir. Milletin mahiyetini ise ancak milletin oluşum seyri içinden yani tarihine bakarak izah edebiliriz.

Bu itibarla milletin ne olduğu sorusunun cevabını tatminkâr bir şekilde halletmeden kanaatimce milliyetçiliği konuşamayız. Ülkemizde maalesef mevcud, hâlihazırda yaşayan milletin mahiyetinin ne olduğu meselesi muallakta duruyor.

‘Millet nedir?’ meselesi çözülünce, bugünkü Türkiye’de oldukça akıldışı bir vakıa olan “ulusalcılık” da kendiliğinden aydınlanır.

Zira kanaatimce “Millet nedir?” sorusuna kendilerini ulusalcı olarak ifade edenlerin verdiği cevap, “milliyetçi” çevrelerin vereceği cevaba taban tabana zıt olacaktır.

Bu noktada Türk aydınını ayıran turnusol, her zaman, İslamiyet’e karşı takınılan tavırdır. “Müslümanlık” bizim ne’yimiz oluyor? sorusu hâlâ sorulamayan bir sorudur.

Ulusalcılık ile milliyetçiliğin iki ayrı kavram ve anlam dünyası olarak varlığını sürdürebilmesi, İslamiyet’in bizim asliyetimiz ve zâtiyetimiz içerisindeki yeri ve işlevi hususundaki görüş farkları yüzündendir.

Esasen Türkiye’nin millet meselesini çözmek için öncelikle halledilmesi gereken müşküllerin en önemlisi, bir ülkede iki farklı kanaat grubunun arasında milletin mahiyetine ilişkin bu kadar büyük bir tezadın nasıl mümkün olabildiğidir.

*Vali

 http://www.zaman.com.tr/yorum_milliyetcilik-biraz-da-sahsi-bir-seydir_2081094.html

29 Mart 2013 Cuma

MİLLİYETÇİLİK: NE Mİ, NASIL MI?

Milliyetçilik konusu tabuydu, şimdi absürt oldu. Eskiden milliyetçiliğe dokunan yanardı, millilik hemen hemen kutsaldı, akıllı olan “milliyetçi değilim” demezdi. 

Her kamusal şey “milli” ve “Türk” sıfatıyla dile getirilirdi. Şimdi Anayasa'da “Atatürk milliyetçiliği” var ama milliyetçilik “ayaklar altına” da alınabiliyor. 

Anayasa'da “Türk” lafı kalacak mı, emin değiliz. Köşe yazılarında milliyetçiliğin “ne olduğunu” okuyoruz; yeni keşfedilen bir soru, hatta bir sorun. Sahi, “milliyetçilik” nedir?

Bu soruya kesin bir cevap vermeyeceğim. Yalnız milliyetçilik konusunu ele alanların kullandıkları yönteme baktıkça şunu söyleyebilirim: bu sorunun cevabını bulmamız zor, hatta olanaksız. Çünkü soru yanlış. “Nedir?” sorusuna getirilecek cevap en sonunda bir tanımdır.

Ve bu tanım kişiden kişiye, sözlükten sözlüğe, dönemden döneme, ideolojiden ideolojiye değişmektedir. Biri iyi ve yararlı diye tarif eder, başkası kötü ve zararlı diye.

Tarihten uygun örnekler seçerek de tezler (yani tanım) “kanıtlanır”. Milliyetçilik iyidir diyene, olumsuzlukları hatırlatırsanız,  “canım, bunlar milliyetçilik değildir, gerçek milliyetçilikten uzaklaşmadır, sapmadır”  diyecektir.

Tersi de geçerli. Milliliğin olumlu yanlarını hatırlatın, birileri çıkacak kelime oyunlarına başlayacak, “bu milliyetçilik değil, vatanseverliktir” diyecektir.

Felsefe ve dilbilim kapsamında çok söylenmiştir: Kelimelerin farklı anlamları vardır. Bu kelimelere anlamı insanlar verir.

“Milliyetçilik” de –bu konuda mutabakata varmak daha kolaydır– en başta bir kelimedir. Bu kelimeye birileri bir anlam verirse veya vermişse, sözlüklerde o anlamın da eklenmesi gerek.

Mesela “el” kelimesine bakarsanız bu kelimenin ondan çok anlamı ve onlarca terimi olduğunu görürsünüz. Bu yüzden “milliyetçilik nedir?” sorusunu sorduğumuzda aslında sorduğumuz şudur: “milliyetçilik kelimesine verilen anlamlardan hangi birini seçip benimsemeli, hangilerini çöpe atmamız gerekiyor?”

Ve tabii ki bu “nedir” sorusu anlamsızdır ve bu yöntem çıkmazdır. Çünkü milliyetçiliğin, özellikle Türkiye'de, anlamları pek çoktur.

tabuların yıkılması ve kavramlar

Bundan dolayı “nedir” sorusu yerine “nasıl” sorusunu sormamız daha anlamlıdır. Bu “nasıl” yaklaşımı bizi “özcü” yanlışlardan korur.

“Ne” sorusu hoşa gitmeyen olayları “reddetmemizi” ve kendimizi aldatmamızı kolaylaştırır.  Bu yaklaşım milliyetçilikten mağdur olmuş veya karşı görüşte olanlarla uyumsuzluğu da besler.

Sağırlar diyaloğu başlar. “Ne” sorusu çelişkili yanıtları da doğurur. Örnek: Aynı yazıda bu iki cümleyi iki ayrı paragrafta bulabiliyoruz:

1- Müslüman Türk milleti, tarihin hiçbir döneminde ırkçı ve ırk ayrımcısı olmamıştır.

2- Milliyetçilik, Cumhuriyet'in kuruluşundan sonraki bir dönemde bazı yöneticiler tarafından ırkçılık ile karıştırılmıştır. (H. C. Güzel, 21.2.2013).

Başka bir yazıda şu cümleleri bulabiliyoruz:

1- Türklük etnik veya ırkî bir temele indirgenemez. Türklük millî bir kavramdır ve millet, etnik bir temeli olsa dahi ancak bu etnikliğin aşıldığı, farklı etnikliklerin bir şemsiye altında toplandığı aşamada ortaya çıkar.

2-  Türkler için bu en azından Göktürklerden beri böyledir (yani “kanıt”, aşılması istenen etnik referansa dayandırılıyor). (M. Öz, 18.2.2013).

Oysa tarihte toplumların “ne olduğu” değil de “nasıl” davrandığı ele alındığında kısır genellemelerden kaçınabiliriz.

Genellemeler ise bizi ister istemez olumlu/olumsuz uçlar arasında bir seçme yapmamıza neden olacaktır. Ve doğal olarak seçimimiz “bizi” üstün gösteren tanımdan yana olacaktır -tabii ki üstünlüğümüz, bizim gibi üstün olmayan “ötekilere” göre olacaktır.

“Ne idik?” ve “Neyiz?” gibi sorular özcü sorulardır. Bu soru geçmişten geleceğe bir özümüzün olduğunu varsayar: böylece “bizim milliyetçiliğimizin” biricik olduğu savunulur. Sonra da bu kıvanç sağlayan “biriciklik” ve böyle olmanın mutluluğu söylemi yaygınlaşır.

Ne ironidir ki, “biz biriciğiz” ve  “bizde hiç ırkçılık yoktur” gibi “bizi” öteki insanlardan ayıran cümleler, en ırkçı cümlelerden olduğu da gözden kaçar.

Milliyetçilikle dolaylı olarak ilişkili görülen asabiye, kabile, kavim, ümmet, ırk, etnisite, millet ve ulus terimlerinin, aynı biçimde, “ne” olduklarını konuşmak yerine, kendilerini bu terimlerle belirlenen toplumların “nasıl” olduklarını konuşmak daha anlamlıdır.

Bu yapıldığında insan topluluklarının çok benzedikleri ortaya çıkar. Bizim ecdadımızla “onların” ecdadı, aynı insan soyunun ve aynı gezegenin çocukları olduğundan, bütün yerel farklara rağmen, aynı dönem söz konusu ise, benzerliklerinin çok olduğu görülür. İşte ırkçılığı (kimilerine göre “milliyetçiliği”) aşmanın ilk adımı bu tür gerçeklerin kabullenmesiyle atılır.

Bu konuda antropoloji, sosyoloji, sosyal psikoloji, siyaset bilimi gibi bilim dalları çok açıklayıcıdır. Tarih yazıcılığı, ne yazık ki, milli devletler döneminde milliliğin hizmetinde geliştiği için pek yardımcı olmuyor.

Dünyada okutulan okul kitaplarına bir göz atmak, tarihçiliğin ne tür bir rol üstlendiğini anlamak için yeterlidir. Her milletin tarihi nalıncı keseri gibidir. Bundan dolayıdır ki milliyetçilik söz konusu olduğunda, yukarıda söz ettiğim bilim dalları gündeme gelmez, var mı yok mu ille de tarihten söz edilir; tabii her milletin kendi yazdığı tarihten…

Milliyetçilik konusunda benim tecrübeden öğrendiğim bir yöntemi açıklayarak bu “genel” yazıya son vereyim. Türkiye ve Yunanistan'da çeşitli üniversitelerde “milliyetçilik” dersi verdim.

Yunanistan'da Türk milliyetçiliğinin, Türkiye'de ise Yunan milliyetçiliğinin nasıl doğduğunu, nasıl uygulandığını ve nasıl algılandığını anlattım. Çok inandırıcı ve yararlı derslerdi.

Ancak taraflara kendi milliyetçiliklerini anlatmamaya çalıştım. Çünkü milliyetçilik bir kimlik olayıdır. Kimse kimliğine karşı bir laf duymak istemiyor.

Ama bir süre sonra öğrencilerim “Hocam, bizde de buna benzer bir durum yok mu?” demeye başlardı. O zaman “nihayet milliyetçilik anlaşılmaya başlandı” diye düşünürdüm.

Yani milliyetçiliği anlamak isteyenler karşı tarafa baksınlar, ayna yararlı olabilir. Milliyetçilik, kendimizde değil, karşıda gördüğümüzdür.

h.millas@zaman.com.tr

 http://www.zaman.com.tr/yorum_milliyetcilik-ne-mi-nasil-mi_2058122.html

18 Mart 2013 Pazartesi

MUFAZAKARLIK

Muhafazakârlık, var olan durumu koruma amacını güden düşünce tarzı. Toplumun değişmesine karşı direnç gösteren, toplumsal-kültürel değerlerin korunmasını savunan sağ kanat siyasi ideoloji.

Muhafazakarlık, sol görüş tarafından değişime karşı direniş olarak tanımlanıp eleştirilmektedir. Muhafazakârlık bir sağ ideolojidir.

Muhafazakârlığın var olan kazanımları ve değerleri korumak şeklinde bir yanı da vardır. Bu açıdan bakıldığında, herkes, solcular dahil, istedikleri toplumsal düzen gerçekleştiğinde muhafazakârlaşabilirler.

Nitekim Sovyetler Birliği'ndeki Stalin rejimine karşı olanlar (örneğin Troçkistler) bu rejimi muhafazakârlaşmakla suçladılar.

Muhafazakârlık taraftarları, toplumların zamanla geçirdikleri evrim sonucu bir tür "bilgelik" biriktirdiğini, bu bilgeliğin toplum düzeninde, kültürde kendisini açığa vurduğunu, özenle korunması gerektiğini savunurlar.

Bu nedenle, muhafazakârlık, bir anda büyük değişiklikler yapmayı hedefleyen devrimciliğin karşıtıdır.

Muhafazakârlık değişime tümüyle karşı değildir. Sadece devrimsel değişimlere, topyekün toplum planlarına karşıdır.

Radikal, "seçkin" bir grup entellektüelin bir araya gelerek toplum düzenini bir anda değiştirecek devasa planlarını uygulamaya koymaları, muhafazakârlığa aykırıdır.

Bu açıdan, muhafazakârlık çoğunluk yanlısıdır ve demokratik bir toplumun temel ideolojilerinden biri olduğu savunulur.

Muhafazakârlık, akla şüpheyle yaklaşır. Kendi aklının sesini dinleyerek başka insanların hayatları üzerinde kalıcı bir etki yaratmaya çalışan düşünürleri eleştirir.

Muhafazakârlara göre akıl farklı sonuçlara varabilmektedir ve bir bireyin toplum üzerinde keyfi değişiklikler yaratma isteklerine araç olmamalıdır.

Toplum düzeni asırların deneyimlerinin süzülerek gelen bir evrimleşme sonucu oluşmalıdır. Muhafazakârlık aklın siyasi sorunlar karşısında kullanımına karşı değildir, fakat toplumun tümünü etkileyecek planların, çoğunluğun isteğine aykırı olmalarına karşın akılcılık (rasyonalizm) kullanılarak meşrulaştırılmasına karşıdır.

Muhafazakârlığı sistemli bir düşünce olarak ilk savunan kişi, İngiliz filozof Edmund Burke olmuştur. Burke, Fransız Devrimi zamanında yaşamış, devrime karşıt bir düşünürdü.

O sırada İngiliz devlet adamları arasında Fransız Devrimi'nin İngiltere'ye yayılacağı endişesi yaygındı. Burke, devrimsel mücadeleye karşı sistemli bir ideoloji oluşturarak, fikirsel alanda Fransız Devrimi'ne karşı bir mücadele başlattı.

Muhafazakârlık İngiltere ve ABD gibi sanayileşmiş demokratik toplumlarda yayıldığı gibi, Osmanlı İmparatorluğu, Çin İmparatorluğu gibi gelenekçi ülkelerde de siyasi iktidarları etkiledi.

Yararlı yazılar



26 Şubat 2013 Salı

BEŞERİ REJİMLER, SİSTEMLER, İDEOLOJİLER VE İSLAM



CUMHURİYETÇİLİĞİN VE DEMOKRATLIĞIN DİNDARLIKLA ALAKASI VAR MI?


Beşeri rejimlerin, sistemlerin, ideolojilerin başına dindar koymakla o sistemler dine uygun hâle gelmez. Dindar liberalist, dindar kapitalist, dindar sosyalist, dindar ateist, dindar komünist, dindar demokrat, dindar evrimci, dindar cumhuriyetçi, dindar faşist, dindar diktacı ifadeleri çok yanlıştır. Bu, temiz necaset, temiz idrar, temiz kan, temiz alkol demeye benzer. Başına temiz kelimesi konmakla, pislik temiz olmaz.

Bir şeyin bir şeye benzer yönlerinin bulunması yani ona bazı yönlerden benzemesi, aynısı demek değildir. Altın bakıra benzer, fakat tamamen farklıdır. Ali ikiz kardeşi Veli’ye çok benzese de, ikisi ayrıdır.

Hıristiyanlar, ateistler ve Müslümanlar, insan olarak birbirlerine çok benzeseler de, ayırt edilmesi zor olsa da, inanç yönüyle çok farklıdır. Elma, söğüt ve ceviz ağaçları, ağaç olarak birbirine benzerler. Biri meyvesizdir, ötekilerin de meyveleri farklıdır. Turunç, portakal, limon da birbirine benzer. Bunların biri ekşi, biri tatlıdır. Yani aynı değildir.

Rejimler, sistemler de birbirine benzer, ama birebir aynısı olmaz. Hatta cumhuriyet rejimleri bile birbirinden farklıdır. Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti ile Libya Sosyalist Arap Cumhuriyeti farklıdır. Pakistan İslam Cumhuriyeti ile İran İslam Cumhuriyeti de farklıdır. Hiçbiri hilafet rejimi değildir. İslam cumhuriyeti demekle, İslamiyet’e uygun hale gelmez. Başına dindar da konsa, İslamiyet de konsa hilafet rejimiyle farklıdır.

Cumhuriyet rejiminin bile farklı uygulamaları, farklı çeşitleri, fraksiyonları var. O halde, ben cumhuriyetçiyim diyenin, hangi cumhuriyetçi olduğunu açıklaması gerekir. Sosyalist cumhuriyeti mi, laik cumhuriyet mi? Hangi tip cumhuriyetçi olursa olsun, adına İslam cumhuriyeti de dense, hilafet nizamından farklı olur. Yani ben dindar demokratım, dindar cumhuriyetçiyim diyenin hilafet nizamından farklı bir sistemin savunduğu anlaşılır.

Bu hususta İskilipli Muhammed Atıf Hoca diyor ki:

İdareler dörttür: Dikta, Meşrutiyet, Cumhuriyet ve Hilafet.

Hilafette, halkın oylarıyla [yahut Hazret-i Ebu Bekir’in yaptığı gibi tayinle veya Hazret-i Ömer'in yaptığı gibi şura ile] muayyen vasıfları bulunan kişi, devlet başkanı olarak seçilir. Kendisi vazgeçmedikçe veya ölmedikçe veya azlini gerektirecek bir sebep bulunmadıkça halifenin başkanlığı devam eder. [Oğlunu halife bırakmasını istediklerinde Hazret-i Ömer, (Halifelik ağır bir yüktür. Bir aileden bir kurban yeter. Oğlumun da kurban gitmesine razı olamam) buyurmuştur.]

Oyla seçilmesi Cumhuriyet’e benzer. Tayini ve azli, belli kimselerin oylarıyla olduğu için Meşrutiyet’e; idaresi, kanunların tatbikinde gayet geniş yetkilere haiz olduğu için diktaya benzer. Başkan, belli bir müddet için seçilmediğinden, Cumhuriyetten bu bakımdan da farklıdır. Kısacası İslâmiyet, her üç sistemden de farklıdır. (Medeniyet-i Şeriyye)

Atıf Hoca’nın dediği gibi hilafet, beşeri sistemlerin hepsinden farklıdır. Dindar demokrat ve dindar cumhuriyetçi olan bir kimsenin, hilafetçi olması mümkün değildir. Hilafetçi olana da, dindar diktacı veya dindar cumhuriyetçi denemez. Dindar diktacı demekle dikta rejimi meşru hâle gelmez.


SOSYAL ADALET NE DEMEK?

Sosyal adalet; asırlardan beri bütün rejimler ve bütün sosyal doktrinler tarafından düşünülen ve gerçekleştirilmesi arzu edilen bir husustur. Bir topluluğun düzenli, ahenkli olması ve fertler, zümreler arasında nefret ve düşmanlık bulunmaması için sosyal adaletin bulunması gerekir.

Sosyal adalet, herkesin çalışması; bilgi ve kabiliyeti ve gördüğü iş nispetinde hakkını alması; hiç kimsenin ezilip sömürülmemesi; en küçük bir iş görene de hayat hakkı tanımak demektir. Çalışan herkesin asgari bir geçim şartına erişmesi, sosyal adaletin ilk şartıdır.

Sosyal adalet, sosyal eşitlik demek değildir. Herkesin aynı gelire sahip olması adalet değil, adaletsizlik olur. Bir sınıfta, çalışan çalışmayan, bilen bilmeyen bütün öğrencilerin sınıf geçmesi de böyledir. Mutlak eşitlik, ne tabiatta, ne toplulukta, hiçbir yerde yoktur. Olması da düşünülemez. Bir fabrikadan çıkan eşya gibi, bütün vasıfları aynı olan robot gibi insan olmaz. Herkes farklı yaratılışta olduğu için işleri de farklı olur.

Hukuktaki eşitlik, aynı durum ve şartlar içinde bulunan herkesin aynı muameleye tâbi tutulması demektir. Sosyal bakımdan, hele ekonomik yönden tam bir eşitlik aramak ve istemek, hem gereksiz, hem imkânsızdır. Çünkü adalet kavramı ile bağdaştırılamaz. Mesele, mevcudu kelle hesabı, eşit şekilde paylaştırmak değil; herkesin çalışmasının karşılığını görmesi, hakkını elde edebilmesidir.

Sosyal adalet, milli gelirin en uygun şekilde taksimini sağlar; istismarı, sömürücülüğü ortadan kaldırır. Sermayenin belirli bir zümre elinde toplanmasını önler. Herkese kendi ölçüsünde hayat hakkı verir. Sınıf ve zümreleri arasında düşmanlık bulunmayan bir topluluk meydana getirir. Böyle bir toplulukta vatandaşlar, kendilerini emniyette hissederler. Sosyal adaleti en iyi, en verimli olarak sağlayan kuvvet, elbette İslam ahlakıdır. Müslümanlar birbirlerinin kardeş olduklarına inanır ve kardeş gibi birbirini severler; Müslüman olmayanların mallarına, canlarına, ırzlarına saldırmazlar.

İslam dini, insanların yardımlaşmalarını sağlar; her çeşit bölücülüğü önler. Çalışmayı, helal para kazanmayı emreder. Çalışan her insana hakkını verir. Herkesin mülkünü korur. Kimse kimsenin malına, mülküne dokunmaz. Sosyal adaleti anlayanların, İslam ahlakına saygı göstermeleri gerekir. Bugün Avrupalı, İslam ahlakına uyduğu ölçüde temiz ve sağlam işler yapıyor. Doğruluk, temizlik ve çalışmak İslam ahlakının esaslarındandır. Dinsiz bir toplum bile, İslam ahlakına uygun yaşarsa, dünyada rahat eder.



İSLAM LİBERALİZMİ OLUR MU?


Kâfire de, Müslüman’a da insan dendiği gibi, İslam’ın ekonomi sistemine de arz ve talep esasına göre yürüdüğü için, liberal ekonomi deniyor. Fakat devletin iktisadi hayata dokunmamasını isteyen Adam Smith’ in liberalizminden ve diğer sistemlerden çok farklıdır.

Öşür (
Ondalık, onda bir. Mahsullerden, Kur'an-ı Kerim hükümlerince onda bir olarak alınan zekât. ), haraç,
cizye ( Devlet teminatı karşılığında fethedilen yerlerden alınan vergi. ),
narh koymak (Aslı "Nirh" dir - Yiyecek maddelerine belediyenin koyduğu fiyat.),
beytülmalin (İlk defa Hz. Muhammed (A.S.M.) tarafından kurulan ve gelir kaynaklarıyla sarfiyat yerleri şer'î olarak tayin edilmiş İslâm devletinin mâliye hazinesi. Gelir kaynakları: 1- Zekât ve sadakalar. 2- Ganimetler. 3- Fey=Zekât ve ganimet dışında kalan ve beyt-ül male ait olan mallar. Beyt-ül malden yapılan harcamalar şu kimseleri ihtiva eder:1- Fakirler ve miskinler. 2- Zekât memurları. 3- Borçlular. 4- Yolda kalmış olanlar ve garipler. 5- Azat etmek üzere köle satın alanlar. 6- Allah yolunda cihad edenler. 7- İslâm’a ısındırmak ve yakınlaştırmak için gönlü hoş tutulması gerekenler.)

diğer gelirlerini toplamak ve sarf etmek, devletin elinde olduğu için, İslam iktisadı, başıboş bir liberalizm değildir. İstihsal (Üretme, ortaya çıkarma ) de özel teşebbüse imkân verir, milli gelirin fertlere taksiminde sosyal adaleti gözetir. İslamiyet, kapital hâkimiyetini önlemiş, işçi ile patron arasındaki uçurumu kaldırmak için, işçinin sermayeye ve kâra ortak olmasını sağlamıştır. Herkes parasını, bir işletmeye yatırabilir. Fazla kâr alır. Bundan başka, zenginlerin, fakirlere zekât vermesini emir buyurmuştur. İşte sosyal adaletin temelini bu teşkil eder.

Zekât ile toplanan servet, Beytülmal müessesesini kurmuş, fakirliğin, açlığın önü alınmıştır. Ayrıca patron ile işçi yerine, ortaklık, şirket üyeliği meydana gelmiştir. Herkes seve seve çalışmakta, her emek sahibi, emeğinin karşılığını bulmaktadır. Hadis-i şerifte, (İşçiye, alnının teri kurumadan hakkını veriniz!) buyrulmaktadır. (İbni Mace)

Zekât, malının kırkta birini, müstahak olana vermek demektir. İslam dininde, eli, ayağı tutup da çalışabilenlerin dilenmesi haramdır. Zekât, çalışamayacak derecede hasta ve sakat olanlara ve çalışıp da, güç geçinenlere verilir. Allahü teâlâ, böyle fakirleri, milletin içinden kırkta bir olarak yaratmıştır. Bunlara zekât veren zengin bir Müslüman, hem dini ibadetini yaparak, Allahü teâlânın rızasını kazanır, hem de sosyal yardım yaparak, malını, servetini fakirlerin hak ve tecavüzlerinden korumuş olur. İslam dini, ticaret ahlakını da koyarak, sınıf mücadelesini kaldırmıştır.

Dinimizde zaruretsiz narh konmaz. İbni Abidin hazretleri buyuruyor ki: Medine’de pahalılık olunca, (Ya Resulallah, fiyatlar yükseliyor. Bize kâr haddi koyunuz!) denildi. Peygamber efendimiz, (Kâr haddi koymayın, fiyat koyan Allahü teâlâdır!) buyurdu.

Aynı kitapta, fiyatlar fahiş olarak arttığı, millete zulüm hâline geldiği zaman narh [kâr haddi] koymanın caiz olduğu bildirilmektedir.



LİBERAL EKONOMİ SİSTEMİ


Tam İlmihalde, (İslamiyet'te, ilim, ahlak, doğruluk, adalet üzerine dayanan ve tam liberal olan demokratik devletler kurulmuştur) deniyor. Liberal ekonomi, beşeri bir sistem değil midir?



Batılılar, çeşitli ekonomik sistemleri incelemişler, özel ve hür teşebbüs bulunduğu, serbest rekabete imkân verdiği için İslam'ın serbest ekonomi sistemini beğenmişler ve bunu kendilerine mal etmişlerdir. Bir de buna isim bulmuşlar, adına Liberal ekonomi demişlerdir. [Liberal, eli açık, kerim, cömert, hürriyet taraftarı, hürriyete uygun gibi manalara gelir.]

Liberal kelimesinin ifade ettiği manalar, dinimize aykırı değildir. Ama batının elinde, Adam Smith e ve faizci zihniyete göre değişik şekiller almıştır. Dinimizde

ihtikâr (Bir şeyi kıymetlensin diye saklamak. * Ist: İnsanların veya ehlî hayvanların yiyeceklerine âit şeylerin satış kıymetleri yükselsin diye kırk gün kadar saklamak. Böyle yapan kimseye muhtekir denir. * Vurgunculuk, bozgunculuk.),

karaborsa, faiz gibi şeyler yoktur. Şu halde, İslam ekonomisi, ilme, ahlaka, doğruluğa, adalete, hürriyete dayanan bir sistemdir. Bunu günümüzde en iyi şekilde Liberal kelimesi anlatmaktadır. Bu güzel sistemi başka bir kelime ile anlatmak yerleşmediği için bu kelime kullanılmaktadır. Sırf kelimeden dolayı yanlış aramak çok yanlış olur.

Batı, İslami sistemlerin hepsini kullansa, hepsine de kendine göre birer isim bulsa, biz de o isimleri alsak ne çıkar? Dinimizde bu manada kelime değil, mahiyet mühimdir. Mesela efendi kelimesi Yunancadır. Bugün Türkçeye o kadar yerleşmiş ki, en çok saygı duyduğumuz zatlar için kullanıyoruz. Mesela Peygamber efendimiz diyoruz. Batıdan gelmiş diye efendi kelimesini kullanmamak yanlış olur. Batılı, Müslümanların bulduğu birçok keşifleri, matematikteki, cebirdeki, tıptaki ve daha başka ilimlerdeki buluşları kendilerine mal etmiştir. Bunları batı bile bulsaydı, Müslümanların onlardan almalarında bir mahzur yoktu.

(Fen ve sanat müminin kaybettiği malıdır, nerede bulursa alsın!)
ve (İlim Çin'de de olsa alın) hadis-i şerifleri, dünyanın en uzak yerinde, hatta kâfirlerde bile olsa ilim öğrenmeyi emretmekte, batıdan gelme diyerek fenni reddetmemek gerektiğini bildirmektedir.

Liberal ekonomi gibi, Cumhuriyet sistemleri de farklı uygulanmaktadır. Mesela Rusya'da komünizm, İngiltere'de krallık, Libya'da sosyalizm, Mısır ve Suriye gibi yerlerde ise gayrı İslami bir idare şekli olarak uygulanmaktadır. Nasıl ki, beşeri sistemlerin başına İslam kelimesini koymakla mesela "İslam Cumhuriyeti" demekle, o sistemin İslami olması mümkün değilse, liberal kelimesini de, Müslümanlar kullanmakla, dine aykırı bir şey yapmış olmazlar.


Şahsi mülkiyet hakkı

Sual:
Tam İlmihal’de (Hükümet, millete hizmet için yapacağı bütün masrafları, beyt-ül-mâldan karşılar. Beyt-ül-mâlın gelirleri yok ise veya az olup ihtiyacı karşılayamıyor ise, hükümet yapacağı hizmetlerin karşılığını milletten vergi olarak ister. Milletin bu vergi borçlarını devlete tam vaktinde ödemesi gerekir) deniyor. Mısırlı zat da, (Devlet şahsi mülkiyete el koyabilir. Fazlasını alıp fakirlere taksim edebilir) diyor. İkisi aynı şey değil midir?

Cevap: İkisi farklı şeylerdir. Devletin, yapacağı hizmetler için, milletten vergi alması ayrı, zenginlerin malına el koyup fakirlere dağıtması ayrı şeylerdir. Mısırlı sosyalist, şahsi mülkiyet hakkını kabul etmiyor, herkes eşit olsun, hiç zengin kalmasın diyor, yani sosyalizmi savunuyor.

Sınıf ve zümre

Sual:
Hak Sözün Vesikaları kitabında, (Sosyal adalet, sınıf ve zümreleri arasında düşmanlık bulunmayan bir topluluk meydana getirir) deniyor. İslamiyet’te sınıf ve zümre mi var?

Cevap:
Sınıfsız, zümresiz toplum olmaz. Her toplumda fakirler ve zenginler, işçiler ve patronlar, memurlar ve âmirler olur. İslamiyet’e uyulunca, bunlar arasında düşmanlık olmaz.

İslam dini, ticaret ahlakını getirerek, sınıf mücadelesini ortadan kaldırmıştır. Adalet karşısında, devlet başkanı da, çoban da, eşit haklara sahiptir ve eşit mesuliyetleri taşır. Haksızlık yok, kardeşlik vardır. (S. Ebediyye)



Oy kullanmak gerekir

Sual:
(Avrupa’daki seçimlerde oy kullanmak, gayrimüslim partilerin Müslümanlığa aykırı icraatlarını onaylamak olacağı için, küfürdür, şirktir) diyorlar. Müslüman ülkelerde de Müslümanlığa aykırı çok icraatlar oluyor. O zaman dünyanın herhangi bir ülkesinde oy kullanmak küfür mü oluyor?

Cevap:
Hayır, oy kullanmak küfür değildir. En kötünün başa geçmemesi için, elbette zararı az olana oy vermek gerekir. Hatta kazanamayacağı bilinen faydalı olan partiye oy verince, oyların bölünmesine ve kötülerin iş başına geçmesine sebep olacaksa, daha az zararlı olanın başa geçmesi için, faydalı olana oy vermemek gerekir. Netice önemlidir. Bu inceliği iyi düşünmelidir. Ülkeye, dünyaya zarar verecek kötü kimselerin söz sahibi olmasına sebep olmak, veballi bir iştir.



Tağut ülkesinde yaşamak


Sual: Bazı kimseler diyor ki: (Bugün dünya tağutla idare ediliyor. Tağutların kanunlarına uyanlar, milletvekili, belediye başkanı seçenler, seçilenler, hâkimler, savcılar, polisler ve bütün memurlar, Avrupa, Amerika ve Asya’da işçi olarak çalışanlar müşrik olduğu gibi, herhangi bir iş için mahkemeye başvuranlar da müşriktir. Tağutun idaresinden pasaport alıp yurtdışına çıkanlar, hattâ hacca gidenler müşrik olur. Trafikte kırmızı ışıkta durmak, yeşil ışıkta geçmek, tağutun adamlarıyla herhangi bir anlaşma yapmak da şirk olur, çünkü böyle yapmak, tağutu meşrulaştırmak olur. Onların kanunlarına uymayıp, onlara karşı gelmek lazımdır.)
Bunları söyleyenler, herhangi bir ülkede yaşadıklarına göre, kendileri müşrik olmuyorlar mı?


Cevap: Böyle söylemeleri çok yanlıştır. Bu görüşler daha çok dışarıdan geliyor, Müslümanlar arasında bölücülük yaparak fitne çıkarmayı hedefliyor. Bu oyuna gelmemeli. Peygamber efendimiz ve Eshab-ı kiram, onların tağut dedikleri putçularla anlaşmalar ve alış veriş yapmadı mı?

Kâfir ülkesinde çalışmak ve kâfire ücret karşılığı hizmet etmek dinimizde yasak değildir. Gayrimüslim Avrupa’da çalışmak günah değildir. Mekke Müslümanları da Habeşistan’a hicret etmişler, orada gayrimüslimlerin işlerinde çalışmışlardı.

Yusuf Aleyhisselam, Peygamber olduğu halde, kâfir hükümet reisinden vazife istedi. Herhangi bir vazifeye bir zalimin geçmesini önlemek ve Müslümanlara hizmet etmek için, kâfir olan âmirden bile vazife istemeli. İmam, öğretmen, polis olmaya çalışmalı. Bir iyilik yapamasa da, Müslümanlara zarar gelmesini önlemek de ibadet olur. Zaruretsiz vazifeden istifa etmek de, bunun için caiz değildir. (S. Ebediyye)

İsa Aleyhisselam, kâfir hükümdara dahi itaati emretmiştir, çünkü 70–80 kişiyle Roma devletine ve bütün Yahudilere karşı cihad etmek, onlara karşı gelmek mümkün değildi. İslamiyet’te de hükümete, kanunlara karşı gelmek men edilmiştir. (Cevap Veremedi kitabı)

Müslüman olsun, kâfir olsun, âdil olsun, zalim olsun, hiçbir hükümete karşı, isyan etmek, kanunlara karşı gelmek, hiçbir zaman caiz değildir. Fitne çıkarmamalı, fitne çıkaranların arasına karışmamalı. Komünist ülkelerinde bulunan bir Müslüman’ın, İslamiyet’e uygun yaşaması, ibadetlerini yapabilmesi imkânsız olursa, zalimlere yine karşı gelmemeli, bir İslam ülkesine hicret etmeli. İslam ülkesine de hicret imkânı yoksa insan haklarına, dine, ibadete saldırmayan herhangi bir ülkeye gitmelidir. (S. Ebediyye)

Aynı zihniyetteki kişiler, (Avrupa’daki seçimlerde oy kullanmak, gayrimüslim partilerin Müslümanlığa aykırı icraatlarını onaylamak olacağı için, küfürdür, şirktir) diyorlar. Müslüman ülkelerde de Müslümanlığa aykırı çok icraatlar oluyor. O zaman dünyanın herhangi bir ülkesinde oy kullanmaya küfür demiş oluyorlar. Bu çok yanlıştır. Oy kullanmak küfür değildir. Mecelle’de, (Ehven-i şerreyn tercih olunur) buyruluyor. Yani iki zararlı şeyden birini yapmak zorunda kalanın, hafif olanını tercih etmesi gerekir. Daha kötüsünü önlemek için, ondan daha az zararlıyı tercih etmek günah olmaz. En kötünün başa geçmemesi için, elbette zararı az olana oy vermek gerekir. Hatta kazanamayacağı bilinen faydalı olan partiye oy verince, oyların bölünmesine ve kötülerin iş başına geçmesine sebep olacaksa, daha az zararlı olanın başa geçmesi için, faydalı olana oy vermemek gerekir. Netice önemlidir. Bu inceliği iyi düşünmeli. Ülkeye, dünyaya zarar verecek kötü kimselerin söz sahibi olmasına sebep olmak, veballi bir iştir.

Kanuna uymakla karşı gelmemek ayrıdır. Bir kimse kanunu beğenmiyor, ama karşı da gelmiyorsa, kanuna aykırı hareket etmiş sayılmaz. Bir de kanunun zorladığı işleri yapmak günah olmaz.

İkrah, bir insanı, istemediği bir şeyi yapması için, haksız olarak zorlamak demektir. Bu durumda, zorlanan işi yapmak zaruret olur. Hapis, dayak, nafakayı kazanmaya ve çalışmaya mani olmak gibi hususlar birer ikrahtır. Sultanın [kanunların] emirleri de ikrah demektir. (Redd-ül-muhtar, Dürer-ül-hükkam)