Allah bizi, kendisine kulluk etmek ve kendisini tanıttırmak için
yarattı.
Bunun için kendisini bize tanıttıracak muallim ve muarrifleri
de yarattı. Bu
Hz. Muhammed ( a.s.m )
Bu
saydığımız tanıtıcıların her birisi Allah’ı bize (okuyabilenlere)
tanıttırmakta ve tarif etmektedir. Bu külli kaideden hareketle
diyebiliriz ki, madem Allah kainat ile bize tüm esma ve sıfatlarını
tanıttıracak, elbette onda her türlü kemal ve cemalini içeren esma ve
sıfatlarını tecelli ettirecektir. Dolayısıyla
, sadece gördüğümüz bu maddi alemi anlamamak gerektir. Kainat bütün halk yani yaratılmış alem demektir.
-------------------------------------------------------------------------------------------------
Bir kitap niçin yazılır? Elbette okunması için.
Peki, bir resim niçin yapılır? Elbette temaşa edilmesi için.
Ya da bir sergi niçin açılır? Elbette seyirciler için.
O hâlde diyebiliriz ki, okunmayacak bir kitabı yazmak, temaşa
edilmeyecek bir resmi yapmak ve seyircisi olmayacak bir sergiyi açmak
abestir ve hikmetsizliktir.
Peki, şimdi sorsak: Son derece hikmet sahibi bir zatı görseniz ki bir
kitap yazmış… Acaba o kitabın okunacak olmasından hiç şüphe eder
misiniz? Elbette ki hayır! Çünkü o zatın hikmeti, okunmayacak bir
kitabın yazılmasına müsaade etmemektedir.
Madem kitabı yazmıştır, o
hâlde elbette onu okutacaktır.
Ya da son derece hikmet sahibi bir zatı görseniz ki mükemmel bir
resim yapmış… Acaba bu resmin başkaları tarafından temaşa edilecek
olmasından hiç şüphe eder misiniz? Elbette hayır! Çünkü bu zatın son
derece hikmet sahibi olması, temaşa edilmeyecek bir resmi yapmasına
müsaade etmemektedir. Madem yapmıştır, elbette temaşa ettirecektir.
Ya da son derece hikmet sahibi olan bir zat bir sergi açsa, hiç
mümkün müdür ki bu sergiyi seyircisiz bıraksın? Elbette bırakmaz! Çünkü
sergi seyirciler için, orada tenezzüh edecek olanlar için kurulur. Onlar
olmadan serginin bir kıymeti yoktur. Ve onlar olmazsa, bu sergilerin
açılması ve bu çarşıların kurulması abesle iştigaldir. Elbette o zatın
hikmeti, böyle abesle iştigaline müsaade etmeyecektir.
O hâlde bütün bu mütalaalardan şu neticeye varabiliriz ki:
- Hikmetli bir zatın yazdığı kitap, mütalaa edicilerin;
- Yaptığı resim, temaşa edicilerin;
- Ve açtığı sergi de seyircilerin varlığını gerektirir ve iktiza eder.
Aynen bunun gibi bu dünya ve şu âlem dahi hikmetle yazılmış bir
kitaptır. Sanatla yapılmış bir resimdir. Misafirlerin yolları üzerinde
kurulmuş bir çarşı ve seyirciler için açılmış bir sergidir.
Elbette bu âlem kitabını okuyacak, mütalaa edecek ve manalarını
tefekkür edecek varlıklara ihtiyaç vardır. Mesela şimdi beraber bir
çiçek kitabını okuyalım. Bakalım onun kâtibi onda neler yazmış, hangi
isimlerini tecelli ettirmiş?
- Bir çiçek topraktan çıkması ile Allah’ın “Bâis” ismine,
- Çekirdeği yarmasıyla “Fâlik” ismine,
- Rengârenk boyanmasıyla “Mülevvin” ismine,
- Süslenmesiyle “Müzeyyin” ismine,
- Bir derece hayata sahip olmasıyla “Muhyi” ismine,
- Şekliyle “Musavvir ve Bâri” isimlerine,
- Beslenmesiyle “Rezzak, Rahman, Kerim, Mün’im, Mukît gibi isimlere,
- Diğer emsali çiçeklere benzemesiyle “Vâhid, Ehad, Ferd” gibi isimlere,
- Yaratılmasıyla “Hâlik” ismine,
- Ölümüyle “Mümit” ismine,
- Birçok menfaatin kendisine takılmasıyla “Hakîm” ismine,
- Temizliği ile “Kuddûs” ismine ve saymakla bitiremeyeceğimiz onlarca isme mazhardır.
Yani bir çiçek kitabında böyle onlarca isim yazılmıştır. Âdeta o
kitap, esma-ül hüsnanın bir kasidesi hükmündedir. Hangi satırına, hangi
kelimesine baksanız bir ismin yazılı olduğunu görürsünüz.
Peki, kaidemiz neydi?
Kaidemiz şuydu: Bir kitap, okunmak için yazılır. Okuyucusu olmayan
bir kitabı yazmak abestir ve hikmetsizliktir. Madem her kitap okunmak,
mütalaa edilmek ve tefekkür için yazılır.
O hâlde hikmetle yazılmış bu
çiçek kitabını kim okuyacak, kim mütalaa edecek ve onda yazılmış olan
ilahî isimleri kim tefekkür edecek?
İnsanlar ve cinlerin bu vazifeyi hakkıyla yapamadıkları ve
yapamayacakları aşikârdır. Bir de denizlerin dibinde, toprağın içinde ve
semavatın kandillerinde yazılan kitapları düşünün! İns ve cinnin
nazarları bile oralara ulaşamaz. Nerede kaldı oralarda yazılmış
kitapları okusun, mütalaa ve tefekkür etsin!
O hâlde meleklerin varlığını inkâr edebilmek için:
1- Hâşâ binler defa hâşâ! Allah’ın hikmetini inkâr etmek ve Allah’ın
–hâşâ- abesle iştigal ettiğini kabul etmek gerekir. Bu kabul edildiğinde
ise, her biri binlerce hikmetle yaratılmış olan şu mahluklar ve menba-ı
hikmet olan şu kâinat, parmaklarını bu kişinin gözüne sokar; kör olası
gözünü çıkarır.
2- Âlemdeki kitapları inkâr etmek gerekir. Çünkü kitap olmazsa,
okumak ve tefekkür vazifesi de olmaz. Yani meleklerin varlığına ihtiyaç
kalmaz. Bu ise, bu kâinatı ve içindeki eşyayı inkâr etmek ve kendi
vücuduyla beraber her şeyin hayal olduğunu kabul etmekle mümkündür. Bunu
kabul etmek de insanın, aklını başından atmadığı müddetçe mümkün
değildir. O hâlde geriye tek seçenek kalıyor ki, o da, yazılan bu hadsiz
kitabı okuyacak, mütalaa edecek ve onlardaki manayı tefekkür edecek
meleklerin ve ruhanilerin varlığını kabul etmektir. Bu, kitapların
vücudu kadar kat’idir ve kesindir.

Âlemin kendisi ve içindeki her bir eşya bir cihette kitap olup,
okuyucular ve tefekkür edicileri istediği gibi, diğer bir cihetten de
her şey, sanatla yapılmış bir resimdir ve bir tablodur. İşte kuşlara
bakın! Nasıl farklı farklı renklerde boyanmış. Bazen bir kuşa 7-8 farklı
renk vurulmuş. İşte kelebeklere bakın! Nasıl da ziynetlendirilmiş ve
süslendirilmiş. İşte ağaçlar! Nasıl da hepsi çiçeklerle, yapraklarla ve
meyvelerle güzelleştirilmiş. Bunları gördükten sonra hiç meleklerin
varlığından şüphe edilebilir mi?
Basit bir resim bile seyir ve temaşa edeceklerin varlığını isterse ve
temaşa edenler olmadığında o resmin yapılması abes olursa; hiç mümkün
müdür ki, şu son derece sanatlı resimler hükmünde olan âlem ve içindeki
eşya, seyircilerin ve temaşa edicilerin vücudunu istemesin? Elbette
isteyecek!
Peki, bu vazifeyi insanların ve cinlerin hakkıyla yaptığını söylemek
mümkün müdür? Nerede..! Bırakın insanların gözü önündeki resimleri
temaşa etmesini, ilk önce insanlar bu kâinatın kaçta kaçını
görebiliyorlar ki temaşa vazifesini hakkıyla yerine getirebilsinler!
Zaten gördüklerini de gaflet sebebiyle seyredemiyorlar. O hâlde bu
müstesna resimleri ve sanat eserlerini daima seyredecek ve temaşa edecek
varlıklara ihtiyaç yok mudur? Elbette vardır ki, bunlar da melekler ve
ruhanilerdir.
Madem bir resim temaşa edilmesi için çizilir ve temaşa eden
olmaksızın bir resmi çizmek hikmete uygun değildir. Herhâlde Allah da
çizmiş olduğu bunca resmi seyircisiz bırakmayacak ve onları meleklere
seyrettirecektir. Bunu inkâr edebilmek için:
1- Âlemdeki bu resimleri ve sanat eserlerini inkâr etmek,
2- Ya da bu sanat eserlerinin sahibi olan Allah’ı –hâşâ- hikmetsizlikle itham etmek gerekir ki, bu iki şık ta mümkün değildir.
O hâlde geriye tek bir şık kalıyor ki, o da, bu âlemdeki her bir
eşyayı böyle müstesna bir sanat eseri hükmünde yapan Allah-u Teâlâ,
elbette bu resimleri temaşa edip “maşallah, bârekallah, ne güzel
yapılmış!” diyerek kendisini ve sanatını takdir edecek, tahsin edecek
varlıkları yaratacaktır. Zira yaratılışın en yüce gayesi budur. Bu
vazifeyi yapacak olanlarda meleklerden ve ruhanilerden başkası değildir.
Âleme bir kitap nazarıyla baktığımızda, nasıl onu okuyup mütalaa
edecek ve ondaki manaları tefekkür edecek meleklerin varlığı lazımdır!
Ve yine âleme sanatlı bir resim gözüyle baktığımızda, nasıl o resmi
temaşa edip sanatkârını takdir ve tahsin edecek meleklerin varlığı
gerekmektedir! Aynen bunun gibi, bu âleme bir çarşı ve sanat eserlerinin
bir sergisi gözüyle baktığımızda da bu çarşıyı şenlendirecek ve bu
sergide seyir ve gezinti yapacak meleklerin varlığı gerekmektedir.
Sözün özü: Allah-u Teâlâ’nın bu kâinatı had ve hesaba gelmeyen ince
sanatlarla, mükemmel tezyinatla, manidar güzelliklerle ve hikmetli
nakışlarla süslendirmesi; apaçık bir şekilde tefekkür edicilerin,
beğenip takdir edicilerin nazarlarını ister, vücutlarını talep eder.

Evet, nasıl ki güzellik bir âşık ister. Öyle de şu nihayetsiz güzel
sanat dahi, âşıkları olan melaike ve ruhanilerin varlığını ister.
Madem bu nihayetsiz sanat eserleri, nihayetsiz bir tefekkürü ve ibadeti
istiyor. İnsanlar ve cinler ise şu nihayetsiz vazifeye, sonsuz
tefekküre, geniş ibadete ve şu hikmetli nezarete karşı milyonda birini
ancak yapabiliyor.
O hâlde bu nihayetsiz ve çok çeşitli olan vazifelere
ve ibadete, nihayetsiz meleklerin nevileri lazımdır ki, büyük bir mescid
hükmünde olan şu kâinatın safları onlarla doldurulsun ve
şenlendirilsin.
Evet, şu kâinatın her bir yerinde meleklerden ve ruhanilerden birer
taife tefekkür ve diğer ibadetlerle vazifelenmiş olarak bulunurlar.
İzn-i ilahî ile bu âlemi seyredip tefekkür ederler. İnsan ve cinlerin
yapamadığı birçok vazifeyi yaparlar.