Popüler Yayınlar

KÜRT MESELESİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
KÜRT MESELESİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ağustos 2013 Salı

Anayasa artık AK Parti’nin iç meselesidir

15 Ağustos 2013


Mevcut TBMM kompozisyonundan, “Uzlaşma Komisyonu'nda” görev alanların zihniyet dünyasından bir uzlaşma anayasasının çıkamayacağı yavaş yavaş netleşiyor; aslında bu kadar da beklemeye gerek yoktu, bu zihniyet karşıtlıklarından bir uzlaşma metni beklemek abesle iştigal idi.

Üstelik, uzlaşma sonucu çıkabilecek bir anayasa metninin de öyle sanıldığı gibi ideal bir metin olmayacağı açıktır, anayasalar temel hak ve özgürlükler ile devletin temel teşkilat yapısı metinleridir, bu konuların standartları bellidir, bu alanlarda, özellikle de temel hak ve özgürlükler konusunda uzlaşma demek standart kaybı, düşük bir temel hak ve özgürlük standardına uzlaşma uğruna mecburen mahkum olmak demektir.

Yeni anayasa partilerarası bir uzlaşma ile çıkamayacaktır; ancak, TBMM'de grubu olan partilerin evrensel standartlarda bir uzlaşma metni çıkarmalarının olanaksızlığı yeni bir anayasa üretir iken başka türlü tanımlanabilecek bir uzlaşmanın da gereksizliği anlamına gelmemektedir.

Yeni ve evrensel standartları haiz bir anayasanın üretilmesinde gündeme gelmesi çok daha gerekli, çok daha etkin uzlaşma yöntemi TBMM'nin en güçlü siyasal grubunun tek başına bir anayasa metnini önce TBMM'ye, sonra da muhtemelen referanduma götürmesidir ama bu metni hazırlarken de metnin buram buram bir siyasal partinin programı kokmamasıdır; yapılması gereken, hatta gerekenden de öte, artık elzem gibi duran çözüm AK Parti'nin evrensel standartlarda bir anayasa taslağını hemen tek başına oluşturup, gündeme getirmesidir.

AK Parti'nin TBMM'ye getirmesini önerdiğim metin CHP'nin içinden çok sayıda milletvekilinin hayır demeyi içlerine sindiremeyeceği, BDP'nin adeta blok olarak evet demesi gereken bir metin olmalıdır kanısındayım, MHP'nin bu katkı blokuna katılması sayısal olarak şart değildir, arzu edilebilir de olmayabilir zira muhtemelen Türkiye'nin en önemli sorunu olan Kürt meselesine kalıcı bir çözümün olmazı ise olmazları olacak anayasal maddelere MHP'nin destek vermesi beklenmemektedir; malum, mevcut Kenan Evren anayasası anayasa oylamalarında gizli oyu gerektirmekte ve grup kararını da engellemektedir, AK Parti bu anayasal düzenlemeye de dayanarak özellikle CHP içinden güçlü bir desteği, -ulusalcı grubu kastetmiyorum- sağlayacak bir metni üreterek gündeme getirmelidir, “başka tür bir uzlaşma” kavramından da muradım budur, bu da bir uzlaşmadır, gruplar arası gerçekleşecek bir uzlaşmadan da çok daha etkindir, daha sonuç alıcıdır.

Peki, bu tür bir uzlaşmayı yani taslak sonrası bir uzlaşmayı, yabancı dilde söylemek gerekir ise pre-draft değil, post-draft bir uzlaşmayı sağlayacak bir metin nasıl hazırlanmalıdır?

Bu soruya doğru bir cevap üretebilmek için anayasanın ne anlama geldiğini çok net bir biçimde tartışmak gerekebilir; bir anayasa metni en genelinde iki bölümden oluşacaktır, birinci bölümde temel hak ve özgürlükler, ikinci bölümde de bir devletin temel teşkilat yapısı belirlenir ve bu belirlenme de evrensel temel hak ve özgürlükler çizgisi ile yine evrensel bir devlet teşkilat yapısı doğrultusunda gerçekleşir.

AK Parti'nin, bu post-draft yani taslak sonrası uzlaşmayı gerektirecek anayasa metnini oluşturur iken dikkate alması gereken temel nokta da, partinin temel çizgilerinden büyük ödünler vermeden, temel hak ve özgürlükler bölümü ile devletin temel teşkilat yapısını düzenleyen bölümü evrensel standartlara bire bir uygun bir anlayışla kaleme almasıdır.

Bu amaca yönelik olarak yani post-draft, taslak sonrası destek isteyecek bir metin üretimi için de Türkiye'nin altında imzasının bulunduğu, temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası antlaşmaların aynen, esinlenerek değil, adeta bire bir tercüme ederek anayasa metnine aktarılması gerekmektedir;

temel hak ve özgürlüklere ilişkin TBMM Uzlaşma Komisyonu'nda neticeye varması çok güç görünen bir tartışma sürmektedir ve net bir sonuç ortaya çıkamamaktadır, oysa, uzlaşma burada değil, mesela Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin ilgili maddelerinin, tüm devlet çekinceleri kaldırılarak anayasa metni oluşturulduktan yani taslak sonrası aranmalıdır ve bendenizin şahsi kanısı, bu uzlaşmanın daha kolay gerçekleşeceği istikametindedir.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin anayasal metnin temel hak ve özgürlükler bölümü olarak anayasaya aynen aktarılması muhtemelen en büyük uzlaşma tabanını oluşturacaktır ve bu metnin meşruiyet düzeyi, taslak öncesi (pre-draft) bir uzlaşmaya oranla çok daha yüksek olacaktır.

Aynı süreç anayasanın ikinci bölümü yani devletin temel teşkilat yapısı için de geçerli olmalıdır.

Örnek olarak şu konuyu verebiliriz:

Türkiye NATO üyesidir ve tüm NATO ülkelerinde genelkurmay başkanları ülkelerinin demokratik yöntemlerle seçilmiş Milli Savunma bakanlarına bağlıdırlar ama bu durumun yegane istisnası Türkiye'dir, bizim ülkemizde genelkurmay başkanları Milli Savunma bakanlarına bağlı değildirler, bu nedenden de NATO toplantılarında Milli Savunma bakanlarının arkasında oturmayı reddetmektedirler ve böylece de bir toplantıya Milli Savunma bakanının, bir toplantıya da genelkurmay başkanının gitmesi gibi komiklikler hâlâ yaşanmaktadır.

Bu gibi sorunların çözümü de idari yapının temel prensiplerinin, evrensel standartlara göre benimsenmesidir, yani Genelkurmay'ın Milli Savunma bakanına bağlanmasıdır, Milli Güvenlik Kurulu, çift başlı yargı, YÖK gibi “bize, daha doğrusu Kenan Paşa mantığına uygun” kurumların hemen tasfiyesidir.

AK Parti, TBMM Genel Kurulu'na, temel hak ve özgürlükler kısmı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin aynısı olan, MGK, YÖK, çift başlı yargı gibi saçmalıkları barındırmayan, Genelkurmay başkanının Milli Savunma bakanına bağlandığı, vatandaşın sıfatının çoğunluk etnik grubun sıfatının olmadığı bir anayasa metin taslağını getirsin, bakalım, CHP, BDP grupları nasıl tepki verecekler?

Yeni bir anayasa artık AK Parti'nin tek başına ama evrensel standartlara uygun bir metni TBMM'ye getirmesine bağlı hale gelmiştir, uzlaşma da taslak öncesi değil, taslak sonrası, evrensel kriterlerin meşruiyetine yaslanarak sağlanmalıdır.  

e.karakas@zaman.com.tr

24 Temmuz 2013 Çarşamba

‘Yeni Türkiye’ Kürt meselesini çözerken…

24 Temmuz 2013


Türkiye, kelimenin gerçek anlamıyla bir milat yaşıyor. Bu milat son iki aydır yaşanan ve televizyonların nöbetçi sosyologlarını heyecanlandıran, onlara “Y kuşağı” analizi yaptıran Gezi Parkı eylemleri değil.

Türkiye toplumu, 30 yıllık bir savaşı, 90 yıllık bir meseleyi çözmeye çalışıyor. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde birkaç defa çözülmeye çalışılmış ancak sekteye uğramış olan PKK kaynaklı şiddet ve Kürt meselesi, “çözüm süreci” adı altında 2012 yılının sonundan beri gündemimizde. Çözüm süreci bağlamında hayata geçirilen Akil İnsanlar Heyeti, geçtiğimiz ay raporlarını teslim ederek çalışmalarını tamamladılar.

Bu çalışmalar bağlamında Türkiye’nin tüm  illeri dolaşıldı. Her bölge farklı bir çalışma tarzı yürütse de heyetlerin amacı, çözüm sürecini halkla beraber tartışmak ve halkın tepkilerini raporlarıyla siyasi iktidara iletmekti.

Akil İnsanlar’ın çalışmalarına başlamadan bir süre önce yapılan bir kamuoyu yoklamasında sürece karşı olanların sürece destek verenlerden fazla olduğu tek bölge Ege Bölgesi’ydi. Bunun dışında Karadeniz Bölgesi’nde sürece karşı olanların oranı ile sürece destek olanların oranı neredeyse eşitti.

Güneydoğu ve Doğu Anadolu bölgelerinde sürece olan destek ise sırasıyla %81 ve %77 oranındaydı. Bu bakımdan, medyada, Akil İnsanlar’ın en fazla tepkiyle karşılaşacakları bölgelerin Karadeniz ve Ege bölgeleri olacağı söylendi.

Ancak Türkiye Gençlik Birliği ve İşçi Partisi gibi ulusalcı grupların örgütledikleri ve çok az sayıda insanın katıldığı protestolar dışında büyük kitlelerin öncülük ettiği protestolar yaşanmadı. İki ay boyunca dolaştığımız Karadeniz’in 18 ilinde siyasi çoğulculuğu yansıtmak adına her gruptan, her fikirden insan toplantılara davet edildi. Bu toplantılarda başta Kürt meselesi olmak üzere onun etrafında Türkiye’nin demokratikleşmesine dair sorunlar tartışıldı. Bir anlamda “şehir demokrasisi” yaşandı.

En sonda söyleyeceğimizi başta söyleyelim, Karadeniz Bölgesi barışı destekliyor. Çalışmalara başladığımız günden, çalışmaların son gününe kadar bu desteğin giderek arttığını gözlemlemek mümkün oldu. Bunun temel nedeni, çözüm süreci tartışmalarının başlamasından itibaren insanların yaşamını yitirmemesiydi.

Şehirlere cenazelerin gelmemesi, bütün demagojik söylemleri ve medya manipülasyonlarını anlamsız kılıyor, çözüm sürecini daha çok sahiplenir kılıyordu. Raporda da dile getirdiğimiz üzere, özellikle 29 farklı lisanın konuşulduğu Düzce ve yoğun bir Alevi nüfusunun yaşadığı Çorum gibi iller farklılıklara daha açık olduklarından ötürü çözüm sürecini daha net bir şekilde desteklemekteler.

Medyada dile getirilen “Karadeniz halkı milliyetçi hassasiyetlerden ötürü çözüm sürecine olumsuz bakıyor” söyleminin gerçeklikle bir bağının olmadığı birçok toplantıda katılımcılar tarafından dile getirildi. Çözüm sürecinin sahiplenilmesi ve desteklenmesinin nedeni sadece AK Parti destekçiliğiyle ya da Başbakan Tayyip Erdoğan’ın şahsına güvenle açıklanabilecek bir olay değil. Evet, Başbakan’ın şahsına duyulan güven önemli bir nedendir.

Karizmatik bir lider olarak halka güven vermesi, onları ikna etmesi önemlidir. Ancak bunun dışında Anadolu’da demokratik bir olgunluğun geliştiğini söylemek mümkün.

Öncelikle barış söylemi, hegemonik bir söylem haline gelmiş durumda. Sürece karşı olduklarını söyleyenler bile söylemlerini barış söyleminin üstüne kuruyorlar.

Barış söylemi dışında bir dil kurmak artık ayıplanır hale gelmiş durumda. Bunun dışında iki önemli husus, Kürt meselesinde siyasal bir bilinçlenme yaratmış.

Bunlardan birincisi, AK Parti döneminde vesayete karşı verilen mücadele. Bu mücadelenin bir unsuru olarak açılan Ergenekon, Balyoz ve JİTEM davaları ile birlikte 90’lı yıllarda yaşanan şiddet olayları, yakılan köyler, faili meçhul cinayetler doğrudan Kürt meselesinde bir bilinç yaratmış.

İkinci unsur ise, Irak Kürdistanı. Türkiye’nin bir devlet olarak Irak Kürdistanı ile girdiği siyasal ilişkiler çok önemli olmakla birlikte, Türk işadamlarının Irak Kürdistanı’yla geliştirdikleri ekonomik ilişkiler, Kürt meselesinin daha sağlıklı bir zeminde algılanmasını sağlamış durumda.

Bayburt gibi nüfus olarak Türkiye’nin en küçük ilinde yaşayan işadamları bile Irak Kürdistanı’yla iş yapar duruma gelmişler. AK Parti dönemindeki ekonomi politikalarının bir sonucu olarak ortaya çıkan Anadolu’daki orta sınıf, dar, içe kapanık bir sistemin sınırlarını aşarak dünyayla bütünleşmiş durumdalar.

Dolayısıyla ekonomide yaşanan bu gelişim siyasal sorunlara yaklaşımı da daha demokratik bir noktaya getirmiş durumda. Öyle ki, bir toplantıda bir işadamı, “Ben sınırımda Saddam gibi ya da Esed gibi zalim bir diktatörün olmasındansa Kürdistan’ın olmasını isterim. Orada birçok iş yaptım, her tarafta Türk firmalarını görünce göğsüm kabarıyor.” ifadelerini kullandı.

Toplantılarda sadece Kürt meselesi değil, bu sorun etrafında Alevi sorunu, din ve vicdan özgürlüğü gibi konular başta olmak üzere bir bütün olarak demokratikleşme konusu tartışıldı.

Vesayet sisteminin kalıcı olarak ortadan kaldırılması amacıyla ve yeni bir toplumsal sözleşme niteliği taşıması itibarıyla anayasa talebi sıklıkla gündeme getirildi. Toplantılarda bir katılımcının dile getirdiği gibi bizi “tanımlayan” değil “tanıyan” bir anayasanın gerekli olduğu söylendi.

Bunun yanında Alevi kanaat önderleri de çözüm sürecine olan desteklerini ifade ettiler. Çorum’da CHP’ye yakın bir Alevi dernek başkanı, medyada, Alevilerin çözüm sürecine karşı olduğu üzerine yapılan yorumlardan rahatsız olduğunu belirterek, “Barış, ayrı bir mücadelenin konusudur, cemevleri ayrı bir mücadelenin konusu. Bizler, cemevlerinin ibadethane olarak tanınma talebini barışın ön şartı olarak koyamayız. Barışı şartsız destekliyoruz.” demiştir.

Başta işadamı ve esnaf kesimi olmak üzere, din adamları, Alevi kanaat önderleri ve her siyasal görüşe mensup kadınlar çözüm sürecine anlamlı bir destek vermekteler.

Vesayet sisteminin çatlaması sonucu kamusal alanın genişlemesiyle beraber, siyasal aktörler eskisine oranla çoğulcu bir yapıya evrilmiş durumdalar.

Bir tek yerel gazeteciler, “zamanın ruhu”nu anlamaktan çok uzak bir noktada bulunuyorlar. İstisnasız bütün toplantılarda Kürt meselesini “dış güçler” komplosuna bağlayıp, statükocu, tehditkâr bir dil kullananlar gazetecilerdi. “Yeni Türkiye”nin yeni siyasal dinamiklerini Kürt meselesi merkezinde yaşanan tartışmalarda görmüş olmak oldukça heyecanlandırıcı ve bu ülke adına da ümit verici.

Bu aktörler “Y kuşağı” kadar görünür değiller, ama onlardan çok daha fazla yeniliğe açık durumdalar ve çok daha fazla siyaseti etkilemekteler.

*Avukat, Akil İnsanlar Heyeti Karadeniz Grubu Raportörü

6 Mayıs 2013 Pazartesi

27 Mayıs, vesayet ve Kürt meselesi


2 Haziran 2012


Bugün vesayet rejiminin eskisi gibi devam ettiği söylenemez; bu konuda hatırı sayılır mesafe alındı.

 Ne var ki "vesayet bitti" de denilemez. vesayetten kurtulmanın yolu, hem 27 Mayıs ile oluşturulan vesayetçi anayasal-yasal düzeni sona erdirmekten hem de Kürt meselesini çözmekten geçiyor. Bunlar ise ancak yeni ve demokratik bir anayasa ile mümkün.
Kemalistler, 1923-1946 yılları arasında hüküm süren tek parti rejimini, genellikle "demokrasiye geçiş hedefi" ile meşrulaştırırlar. 

Buna göre; Cumhuriyet'in kuruluş döneminde demokrasiye hazır olmayan halk, tek partinin tercihleri doğrultusunda yetiştirilecek, ileride geçilmesi düşünülen demokrasiye uygun donanıma kavuşturulacak ve zamanı geldiğinde de demokrasiye geçilecekti. 

Nitekim 2. Dünya Savaşı'nın ertesinde yapılan da budur; tek-parti yönetimi kendiliğinden demokrasiye geçmiştir. 

Kemalizm'e ilişkin bu değerlendirmenin isabetli olduğu söylenemez. Levent Köker'in de işaret ettiği üzere, Kemalist yönetimin daha en başından beri "demokrasiye geçmek" gibi bir hedefi yoktu. 


Cumhuriyet'in kuruluş döneminde, "halkın kendileri tarafından yönetilmesi" gerektiğini savunanların "halkın kendi kendini yönetmesi" gerektiğini düşünenlere galebe çalması ile halkı vesayet altına alan tek-parti rejimi kuruldu ve sisteme yapılan -doğrudan ya da dolaylı- müdahalelerle tek parti sistemi kurumsallaştırıldı. 

Dolayısıyla vesayet, sadece tek-parti dönemi ile sınırlı kalmadı, kalıcı bir rejim tipine dönüştü. 

Vesayet rejiminin iki önemli özelliğinden bahsedilebilir: 


Birincisi, taşıyıcısının askerî bürokrasi olmasıdır. Elbette, vesayetin devamı konusunda askerî bürokrasi ile sivil bürokrasi arasında bir ittifak vardır ama belirleyici olan bürokrasinin askerî kanadıdır. 

İkincisi, askerî vesayet Cumhuriyet'in kuruluşundan beri rejimin bünyesine hâkim olan esas nitelik olmakla birlikte bu vesayetin kurumsallaşmasında 27 Mayıs'ın belirleyiciliğidir. 

27 Mayıs'ı savunanlar bu darbeyi diğerlerinden ayrı tutarlar; memlekete birtakım haklar ve özgürlükler getirdiğini belirttikleri bu darbenin ülkenin demokratikleşmesi ve özgürleşmesinde olumlu bir etkide bulunduğunu ifade ederler. 


Ancak gerçekte 27 Mayıs demokratik rutine müdahale eden, askerin her rahatsız olduğunda darbe yapması geleneğini başlatan ve vesayeti kurumsallaştıran bir darbedir. 

Ahmet İnsel, vesayetin kurumsallaşma düzeyi bakımında 27 Mayıs'ın öneminin altını çizer ve 1960 darbesinin öncesi ile sonrası arasında bir ayrım yapmak gerektiğini söyler: 

"Bu vesayetin Ulu Önder'in ve Milli Şef'in şahıslarıyla ilgili olmaktan çıkarak kurumsal olarak açıklığa kavuşması 1960 askerî darbesinden sonra gerçekleşti. 1960 öncesi daha çok fiili vesayet rejimi, 1960 sonrası ise kurumsal vesayet rejimi olarak kabaca ikiye ayrılabilir. 1960 darbesini izleyen bir yıl, 1980 darbesini izleyen iki yıl ise açık askerî diktatörlük dönemleridir."


27 Mayıs'ın kurduğu düzende Cumhuriyet'in kurucusu ve değerlerinin taşıyıcısı olma iddiasındaki ordunun sistemin içinde özerk ve imtiyazlı konumu güçlendirildi. 


Bu sistemin devamı ise iki yolla sağlandı: 

Birincisi, 1961 Anayasası, Silahlı Kuvvetler'e temsili demokrasinin esaslarıyla bağdaşmayan bazı önemli ayrıcalıklar sundu. Bunun sonucu, kurum olarak ordunun seçilmiş organlarının izleyecekleri politikalar üzerinde –sivil yönetime geçişten sonra da– etkili hale getirilmesiydi. 


 Bilhassa MGK'nın bir anayasal kurum haline getirilmesi ve askerî yargı sistemiyle ordu üzerindeki adli denetimin sınırlandırılması önemlidir. 

MGK sayesinde ordu, egemen pozisyona yerleşiyor ve toplumsal ve siyasal alana müdahale edebiliyordu. 

Adli yargı ise bu tür müdahalelerin mümkün mertebe yargı denetiminin dışında tutulmasını ve ordunun iktidarını sürdürmesini sağlıyordu. 

VESAYET KAYNAĞI OLARAK KÜRT MESELESİ 


İkincisi, rızanın üretilmesi ve varlığıdır. Bir rejimin sadece zora dayanması düşünülemez; rejimler salt zora dayanarak varlığını sürdüremez. 


Her rejimin faaliyetlerinin üzerinde hüküm sürdüğü insanlar tarafından kabul edilmesini sağlayacak birtakım gerekçelere ve mekanizmalara ihtiyacı vardır. Doğal olarak vesayet rejiminin de kendi rıza üretme mekanizmaları bulunur. 

Rıza, bazen korkular yaratarak, yaratılan korkuları tetikleyerek ve abartılarak üretilir. Topluma bazı "öcüler" gösterilir ve ondan bu öcülere karşı kurtarıcılarına ve koruyucularına itaat etmesi beklenir. 


Kürt meselesi, korku için başvurulan alanların başında gelir. Kürtler ve onların talepleri bir tehdit gibi yansıtılır, onlara karşı toplumun geri kalanına tetikte olması salık verilir. 

Kürt meselesi öteden beri bir şiddet boyutunu içerir, bu da Türkiye siyasetini iki şekilde etkiler: 

Bir taraftan, siyasetin milliyetçiliğe kilitlenmesine neden olur. 


Şiddet; ölümleri, kayıpları, kaçırılmaları beraberinde getirir. Şiddet, sürekli olarak tansiyonu yükseltir, kaotik bir ortam yaratır ve karşılıklı milliyetçilikleri bileyler. 

Bu ise, demokratik ortamın oluşturulmasını, sorunların müzakere edilerek çözülmesini güçleştirir. 

Diğer taraftan, silahlı bürokratların politik alana daha fazla nüfuz etmelerini sağlar. 


Ordu; "Çatışan, savaşan benim" der ve siyasal iktidarların politikalarına müdahale etme hakkını da kendinde bulur. Öyle ki orduya göre, Kürt meselesinde atılacak adımların önce kendileri tarafından münasip görülmesi ve "olur" verilmesi gerekir. 

Ordu bu ağırlığını yasama, yürütme ve yargı üzerinde elinden geldiğince etkin bir şekilde kullanmaya çalışır. 

Bugün vesayet rejiminin eskisi gibi devam ettiği söylenemez; bu konuda hatırı sayılır mesafe alındı. Ne var ki "vesayet bitti" de denilemez. 


Gerçek manada sistemin vesayetten arındırılması ve mekanizmaları işleyen tam bir demokratik sistemin oluşturulması, vesayete kaynaklık eden iki nedenin tasfiye edilmesini gerektirir. 

Bir başka ifadeyle vesayetten kurtulmanın yolu, hem 27 Mayıs ile oluşturulan vesayetçi anayasal-yasal düzeni sona erdirmekten hem de Kürt meselesini çözmekten geçiyor. Bunlar ise ancak yeni ve demokratik bir anayasa ile mümkün. 

*Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi

26 Nisan 2013 Cuma

Erken seçim anayasa meselesine çözüm olabilir mi? [ Yorum - Eser Karakaş ]

15 Mart 2012


Anayasa meselesi Türkiye'nin en temel meselesidir; anayasa meselesi çözülmeden de ele alınması gerekebilecek başka konular, Siyasî Partiler Kanunu gibi, seçim barajı gibi konular hâlâ mevcut ama anayasa meselesinin ülkemizin en temel meselesi olduğuna galiba kuşku yok. 

En genel ve doğru formülasyon şöyle olabilir herhalde: Yeni yapılacak bir anayasanın her sorunu çözebileceğine herhalde ihtimal yok ama anayasa sorunu çözülmeden başka sorunların kalıcı olarak çözülebilmesi de mümkün değil.

En çok korktuğum da mevcut darbe anayasasının Türkiye'nin sürdürülebilir ekonomik büyümesine zarar vermesi. Daha önceleri de bu sahifede defalarca yazdım, 21. yüzyılda sürdürülebilir büyüme ile gelişmiş bir hukuk devleti ilişkisi çok güçlü olacak, küresel tasarruflardan en fazla güçlü hukuk devletleri kaynak çekecekler ve daha hızlı büyüyecekler.

1982 Kenan Evren Anayasası'nın ise hukuk devleti imajımıza zarar verdiği muhakkak; hukuk devleti imajımıza verilen her zarar da daha düşük büyüme demek, bunu asla unutmamak lazım.

Haziran 2011 genel seçimleri maalesef tek bir siyasî partiye, en büyük siyasî parti olarak da AK Parti'ye, anayasayı tek başına değiştirebilecek bir parlamenter çoğunluk vermedi; birileri bu durumu yani tek bir siyasî partinin anayasa değiştirebilecek iskemle çoğunluğuna sahip olmamasını olumlu değerlendirebilirler, bu durumu oluşması kaçınılmaz hale gelen bir mutabakat, bir uzlaşma kültürünün zemini olarak görebilirler ve büyük ihtimalle de haklıdırlar.

Ancak, ülkemizde mutabakat, uzlaşma kültürü meselesi sorunlu bir mesele olarak görülmektedir; sadece siyasetçiler değil, bireyler de uzlaşma kültürü konusunda meselelere farklı bakabilmektedirler.

Başka çok önemli bir konu da anayasa yapım sürecinde uzlaşma meselesinin ne ölçüde gerektiği konusudur; ülkemiz Türkiye maalesef hâlâ uzlaşma gerekebilecek, yani her iki ucu da meşru alternatifleri tartışma sürecine girememiş, bir ucu meşru, diğer ucu gayrimeşru yani uzlaşmanın olmayacağı, olmaması gereken, meşru alternatifin uzlaşma olmaksızın mutlaka kazanması gereken bir süreçten çıkamamıştır.

Başkanlık sistemi ya da parlamenter sistem önerilerinin ikisi de meşrudur, uzlaşma sürecinde bir yerde mutabakat sağlanır ama yukarıda belirttiğim gibi Türkiye henüz bu noktada değildir. Zira ülkemiz hâlâ temel hak ve özgürlükler ya da meşru devlet teşkilatlanması meselelerinde sorunlarla karşı karşıyadır; genç kızların üniversitelere türbanla girmesi, ifade özgürlüğü, Genelkurmay Başkanlığı'nın idare içindeki yeri uzlaşma gerektirmeyecek kadar net konulardır, bu alanlarda meşru siyasî süreçler çağın ruhuna uygun "doğru" yani temel hak ve özgürlüklere, NATO standartlarına uygun kararları almak, anayasaya geçirmek zorundadırlar.

Eğitim Komisyonu'nda 4+4+4 yasa tasarısında yaşananlar ülkemiz Türkiye'de anayasa yapım sürecinin ne kadar zor, hatta bu aritmetik ile ne kadar imkânsız olduğunu gözler önüne sermektedir; 4+4+4 konusunda madenî cisimler havada uçuşuyor, insanlar yerlerde tekmeleniyorlar ise, Anayasa'nın dibacesindeki Atatürk milliyetçiliği, Atatürk ilke ve inkılaplarının anayasa metninden çıkarılması, anadilde eğitimin anayasal bir meşruiyete ve yasallığa kazandırılması, merkezî bir idarî sistemden adem-i merkeziyetçi bir yapıya geçme, sivil-asker ilişkilerini çağdaşlaştırma, Genelkurmay Başkanı'nı MSB'ye bağlama, askerî yargıyı askerî disiplin suçlarıyla sınırlama gibi konularda bugünkü TBMM aritmetiğiyle neler yaşanacağını, daha doğrusu nelerin yaşanamayacağını görür gibiyiz.

Bugünkü TBMM koltuk dağılımından çağdaş bir anayasanın çıkması imkânsız gibi durmaktadır; TBMM'nin bütününün, bu yapıyı oluşturan partilerin çok büyük bir prestij kaybetmemesi için muhtemelen yeni, sivil (!) bir anayasa yapılacaktır ama bu yeni anayasa en temel konularda yine muhtemelen 1982 Kenan Evren Anayasası'nın tüm kötü izlerini bünyesinde taşıyacaktır.

Oysa, Türkiye'nin gerçek meselelerini çözecek bir anayasaya ihtiyacı bulunmaktadır ama TBMM aritmetiği radikal bir anayasa değişikliğine kıl payı izin vermemektedir.

YENİ ANAYASA VE KÜRT MESELESİ 

Anayasa meselesi Türkiye'nin en önemli meselelerinin başındadır; muhtemelen siyasî istikrar meselesinden de çok önemlidir çünkü bu anayasa şimdi değişmez ise, TBMM Başkanı Sayın Cemil Çiçek'in de belirttiği gibi otuz sene daha Kenan Evren Anayasası ile yönetilmek kaderimiz haline gelebilir.

AK Parti mevcut TBMM çoğunluğuna yüzde 49 gibi bir oyla ulaşmıştır; yeni halk oylamaları ise AK Parti'nin oyunun yüzde 54 dolayında olduğunu göstermektedir. CHP ve MHP'nin oyları azalır iken, AK Parti ve BDP yükseliş içindedirler.

Makul bir süre içinde gerçekleştirilebilecek bir erken genel seçim muhtemelen AK Parti'ye TBMM'de tek başına anayasa değişikliği yapabilecek bir çoğunluk üretebilir; CHP ve MHP'nin oy kaybı, BDP'nin oylarında gözlemlenen artış, hatta belki yüzde 10'luk seçim barajını dahi aşma ihtimali Kürt meselesi üzerinden yeni bir anayasa yapımını daha da kolaylaştırabilir.

Unutmayalım, Kürt meselesi ülkemiz Türkiye'nin en önemli meselelerinin en başında gelmektedir ve Kürt meselesine en azından anayasal düzeyde bir çözüm üretmeyen yeni bir anayasa başka hiçbir soruna da çözüm üretemeyecektir.

Bu süreçte, programının kalbine Kürt meselesini yerleştiren ama bir Türkiye partisi görünümü veren, şiddetle arasına bir mesafe koyabilen BDP ile AK Parti arasında gerçekleştirilecek geçici bir anayasa ittifakı Türkiye'ye on yıllar kazandırmaya aday olabilir.

Mevcut TBMM anayasa yapmak istemektedir, en azından Sayın Cemil Çiçek bunun için çırpınmaktadır ama 12 Haziran 2011 genel seçimlerine gidilir iken, en az konuşulan, en az gündeme getirilen konu, bir açıdan anladığımız, bir açıdan da anlamadığımız nedenlerden, yeni anayasa meselesi olmuştur.

Gerçekleşebilecek bir erken genel seçim tümüyle yeni anayasa odaklı olur, kimin neyi ne kadar istediği siyah-beyaz gibi ortaya çıkar ve seçmenler de oylarını bu zeminde kullanırlar; benim kanaatim 12 Eylül 2010 referandumunda sağlanan demokrasi mutabakatı inandırıcı bir biçimde erken genel seçimde de sağlanabilir ise AK Parti'nin yeni bir anayasayı tek başına TBMM'den geçirebilecek çoğunluğu sağlaması işten bile değildir.

Erken bir genel seçimin bazı sakıncaları olabilir ama unutmayalım, yeni anayasanın yapılmamasının ya da "dostlar alışverişte görsün" türü bir anayasanın yapılmasının maliyetleri, sakıncaları her şeyin üzerindedir.

17 Mart 2013 Pazar

SEÇTİKLERİNİZ PARANIZLA NE YAPIYORLAR?

Demokrasi çok kapsamlı bir alan ama bu alanı daha iyi değerlendirebilmek için konuyu muhtemelen en özüne, tarihsel özüne, devlet-vergi-kamu hizmeti eksenine indirgemek gerekli olabilir; ve bu indirgeme meselesini de çok dikkatli, somut verilere dayalı olarak yapmanız gerekebilir.

Yorum yazımın başlığında kullandığım ifadeye, “Seçtikleriniz paranızla ne yapıyorlar?” ifadesine bir yabancı derginin kapağında rastladım; bu kapağı gördüğümde ilk aklıma gelen soru benzer bir başlığın ülkemizde herhangi bir gazetenin, derginin kapağında yer alıp alamayacağı oldu.

Aklıma gelen ilk cevap da, maalesef, çok olumlu bir cevap olamadı; ülkemiz Türkiye'de, aşağıdaki satırlarda çok özetle açıklayacağım nedenlerden, seçtiğimiz, Parlamento'ya, TBMM'ye gönderdiğimiz milletvekillerimizin paramızı, ödediğimiz vergiyi nasıl kullandıklarına ilişkin bir soruyu pek soramıyoruz, aramızdan birileri sormaya kalktığı zaman da soru havada kalabiliyor.

Türkiye demokrasi meselesini son on senedir çok yoğun bir biçimde tartışıyor ve iyi ki de tartışıyor; son on sene zarfında da alınan azımsanamayacak mesafeler var, gelinen nokta eskiye oranla çok daha olumlu.

Türkiye demokrasi konusuna, ağırlıklı olarak, son on sene zarfında, biraz da küresel trendlere paralel olarak, kimlikler üzerinden yaklaşıyor; bu yaklaşıma bir itirazımız yok ama yeterli, daha doğrusu temelli bir yaklaşım olup olmadığı tartışılabilir; bu ifademde “temelli” kelimesini biraz da zaman açısından kullanıyorum, kimlik siyasetlerinin başka temel konular çözüldükten sonra gündeme gelmesinin daha sağlıklı olabileceğini kastediyorum.

Biliyorum, demokrasi meselesinde sorunlara öncelik vermenin, tanımanın çok ama çok büyük sakıncaları olabilir, bir sorunu çözmek, ne zaman çözdüğünüzden çok daha önemlidir ama vergi kavramı üzerinden vatandaş-devlet ilişkisi demokratik bir düzeye gel(e)meden başka konularda yakalanabilecek çözümlerin “temelsiz” ve geçici olabileceğine ilişkin de ciddi tereddütlerim var.

1215 İngiltere'sinden günümüze demokrasinin alfabesi bütçe hakkından geçiyor; bütçe hakkı kavramı ise çok da konuyu detaylandırmadan, seçtiğiniz, TBMM'ye gönderdiğiniz temsilcilerinizin ödediğiniz vergileri nasıl kullandığı ile, aynı seçilmişlerin bu vergilerin hükümetler, bürokrasi tarafından kullanımının denetlenmesi ile ilgili bir kavram.

En genel hatlarıyla tanımlamaya çalıştığım bütçe hakkının gelişmiş demokrasiler düzeyinde kullanılamadığı bir ülkede daha ileri demokratik taleplerin gerçekleşmesine biraz mütereddit bakışımı okurların hoşgörüyle karşılayacağını umuyorum.

Türkiye bugünlerde çok yoğun bir biçimde Kürt meselesinin çözümünü tartışıyor, umarım, dilerim bu konu en kısa sürede tarihe karışır, akan kan durur, durdurulur ve sonra da, biraz da anakronik bir biçimde, bütçe hakkı meselesinin çağdaş düzeylerde çözümünü konuşuruz, tartışırız.

Ancak bütçe hakkı meselesi, vergi tabanının genişletilmesi, aktif nüfusun tümünün beyanname veren vergi mükellefi yapılması meselesi siyaseten galiba Kürt meselesini de, sivil-asker meselesini çözmekten de çok zor; tüm aktif nüfusun beyanname veren vergi mükellefi yapılması demek herkesin, işsizin, engellinin, öğrencinin de vergi vermesi demek değil, hatta bir anlama tam tersi, beyannamesinde belirli bir gelir düzeyinin altında kalan kesimin negatif gelir vergisi ödemesi yani devletten destek alması, belirli bir düzeyin üzerinde gelir elde edenlerin de pozitif gelir vergisi ödemesi anlamına geliyor.

İlaveten, vergi tabanı yani pozitif ve negatif vergi ödeyecek mükelleflerin toplamı aktif nüfusa yaklaştıkça, başka bir ifadeyle kayıt dışılık sıfıra doğru yöneldikçe, devletin gelir elde etme sorunu hafifleyecek, Gelir Vergisi tarifesi muhtemelen müterakkiyetini, artan oranlılığını kaybedecek, hatta belki tek oranlı Gelir Vergisi konusu bile tartışılabilecek, vergi büyümenin önünde bir engel olmaktan çıkacak.

Türkiye'nin en önemli meselesi bütçe hakkı meselesi derken ne demek istediğimi sayısal olarak da göstermek zorundayım; okuru fazla sayı ile boğmak istemiyorum ama yine de kaçınılmaz olarak bir miktar sayısal büyüklük vermek zorundayım.

2013 Türkiye'sinde, büyüklükleri yuvarlak olarak sunmak durumundayım, nüfusumuz 75, aktif nüfus elli milyon, çalışan nüfus ise 25 milyon dolayında ve ülkemizde 2013 senesinde 320 milyar TL dolayında vergi geliri elde edileceği tahmin ediliyor; merkezi bütçe gelirleri bu büyüklüğün üzerinde ama ben sadece vergi gelirini temel olarak almak istiyorum.

2013 Şubat ayı itibarıyla Gelir Vergisi faal mükellef sayısı, Gelir İdaresi Başkanlığı'nın sitesinde sadece 1 milyon 763 bin olarak gözüküyor; işin ilginç tarafı 2013 Şubat'ında 1 milyon 763 bin olarak gözüken Gelir Vergisi faal mükellef sayısı 2001 senesinde yani krizin en yoğun olduğu, kişi başına gelirin bugüne oranla çok daha düşük olduğu bir senede 1 milyon 768 bin, yani 2013 Şubat'a oranla bile bir ölçüde fazla, bu durumun maliye teorisi, siyaset bilimi ya da sosyoloji açısından nasıl açıklanabileceği çok ciddi bir araştırma konusu.

Elli milyon aktif nüfus, yirmi beş milyon çalışanın olduğu bir ülkede Gelir Vergisi faal mükellef (beyannameli) sayısının 1 milyon 763 bin kişi olması büyük bir sorun ama daha da büyük bir sorun Gelir Vergisi faal mükelleflerinin ödedikleri verginin toplam vergi gelirlerinin yüzde biri dolayında oluşu.

Gelir Vergisi mükellefleri arasında basit usulde Gelir Vergisi ödeyenler de var, kira geliri üzerinden Gelir Vergisi ödeyenler de var, nüfusun yaklaşık tümü dolaylı vergi ödüyor ama iktisatçılar, maliyeciler etkin vergi mükellefi olarak beyanname vererek gerçek usulde Gelir Vergisi ödeyen mükellefleri dikkate alma eğilimindeler zira ancak bu mükellef kategorisi etkin bir vergi bilinci oluşturuyor ve bütçe hakkının kullanımında yine ancak bu mükellefler evrensel şemaya uygun düşüyorlar.

Türkiye, geçtiğimiz on sene zarfında kamu maliyesi alanında büyük mesafeler kaydetti, milli gelirin yüzde onunu aşan bütçe açıkları yüzde ikiye indi, milli gelirin yüzde yirmisine yaklaşan faiz ödemeleri milli gelirin yüzde beşinin altına indi, bu gelişmeler çok büyük başarılar ama bir iktisatçı, bir maliyeci olarak, beyanname veren mükellef oranları çağdaş düzeylere çekilmeden kamu maliyesi sorununun kalıcı ve etkin bir biçimde çözüldüğünü iddia etmek çok zor, hatta imkânsız.

Elli milyon aktif nüfus içinde sadece bir milyon 760 bin kişi beyannameli Gelir Vergisi mükellefi ise üstelik bu mükelleflerin ödedikleri vergi, toplam vergi gelirleri içinde çok düşük bir orana tekabül ediyorsa, vatandaşın ve temsilcisinin ödenen verginin nasıl kullanıldığını denetlemesi çok anlamlı bir talep olarak karşımıza çıkamıyor.

Türkiye bütçe hakkı ve mükellef sayısı meselesini sağlıklı bir biçimde konuşmaya başladığında muhtemelen gerçek bir demokrasiye geçmeye başlayacağız ve diğer demokrasi konularını daha sağlıklı bir zemine taşıyacağız.

e.karakas@zaman.com.tr

 http://www.zaman.com.tr/yorum_sectikleriniz-paranizla-ne-yapiyorlar_2064883.html   internet sayfasından alınmıştır.