Popüler Yayınlar

İDRİS GÜRSOY etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İDRİS GÜRSOY etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Nisan 2013 Salı

Gözaltına alınan tek gazeteci bendim

29 Nisan 2013 / İDRİS GÜRSOY
Komisyonun dinlediği gazetecilerden Kurtul Altuğ, kendisine ‘Kulak gazetesi’ ile ilgili sorular sorulduğunu söylüyor. “Çok dürüst davrandılar.” ve “Gözaltına alınan tek gazeteci bendim.” diyor.
'Tahkikat Komisyonu’nun gözaltına aldığı tek gazeteci bendim.” Bu sözler Tahkikat Komisyonu’nun ifadeye çağırdığı gazetecilerden Kurtul Altuğ’a ait. 27 Mayıs’la ilgili anılarını daha önce ‘Bir Numaralı Tanık’ kitabında toplayan Altuğ, Tahkikat Komisyonları ile ilgili sorularımızı cevaplarken birbirinden ilginç açıklamalarda bulundu. Komisyonun sorgulama yetkisi almasının anayasaya aykırı olduğunu iddia eden Altuğ, üyelerin ‘kulak gazetesi’ ile ilgili kendisine sorular sorduğunu söyledi. Akis’te yalan haber yayımlamadıklarını belirtti. Altuğ, “Orhan Birgit ve Altan Öymen gibi bazı gazeteciler olayın içindeydi.” dedi. Altuğ’un sorularımıza verdiği cevaplar şöyle:

-Akis’e 23 yaşında yazı işleri müdürü oluyorsunuz. Hemen hapse atılıyorsunuz. Sebebi neydi?

Muammer Aksoy’un gönderdiği bir tekzibi Akis yayımlamamış. Mahkemeye çağırdılar. Çok yeni ve gençtim o zaman. Hukuk tahsil ediyordum, insan öyle olunca kendini hukukçu sanıyor. Mahkemeye dedim ki ‘Sayın hâkim, savcı aklını kaçırsa ve tekzip gönderse yayımlamak zorunda mıyız? Mahkeme bir dakika durdu, aralarında konuştular. Hâkim, “Cezanız 15 gündü fakat mahkemeye karşı mütecafir, yani tecavüzkâr tavır takındığınız için 1 aya çıkarıyoruz.” dedi. Bir ay gittim, yattım.

-Tahkikat Komisyonu ne zaman sizi çağırdı?

O ayrı. O 28 Nisan’da oldu. Uzun bir sorguydu. İki komisyon vardı. Biri beni, biri Cemal Yıldırım’ı dinliyordu.

-Nasıl çağrıldınız?

Ankara’daydım. Komisyon üyesi bir milletvekili beni aradı telefonla. Şaka sandım. Demokrat Partililer çok dürüst davrandılar, açık söyleyeyim. Ben ‘Yazılı emir verin’ dedim. Yazılı emirle, bir polis alıp götürdü, hemen de komisyon toplantısına soktular.

-Komisyonun başkanı Ahmet Hamdi Sancar. Onun, komisyona çağrılanlara ve size karşı muamelesi nasıldı? Kendisi saygın bir hukukçu aynı zamanda.

Çok... Bakın ben size anlatayım. Beni sorguya çektikten sonra bir odaya kapattılar. Beş-altı saat de orada bekledim. Sonra Ahmet Hamdi Sancar’ın başkanlık ettiği 15 kişilik komisyonun önüne çıktık. Sancar, çok kibar adamdı, çok nazik davrandı.

-Kahve ikram etmişler.

Hayır, kahve falan yok. Bahadır Dülger bir koltukta oturuyordu. ‘Seni kurtaralım, gel bize alalım’ diye laflar etti.

-Çoğu hukukçu değil miydi?

Çoğu hukukçu, sadece biri sanıyorum değildi. Sancar çok kıymetli bir adamdı, Tercüman’da çalışırken buluşur ahbaplık ederdik, kahve lafı oradan çıkmıştır.

-Komisyonun çağırdığı başka gazeteciler var mı?

Bedii Faik var.

-Gözaltına alınan onlarca gazeteciden söz ediliyor.

Yok efendim, onlarca gazeteci yok. Bir tek ben varım, ötekiler ifadeye çağrılmış.

-Akis’i neden kapattılar?

Kapakta Cemal Yıldırım’ın kocaman bir fotoğrafı var, altında ‘kulak gazetesi’ yazıyor. Onu da Egemen Bostancı İstanbul’dan göndermiş, biz koymuşuz, onu soruşturuyorlar.

-Nasıl?

Tahkikat Komisyonu, sorgu hâkimi yetkisi aldı kendisine. O yetki olmasa kimseyi tutuklayamıyor. Hukuka aykırı. Meclis’teki komisyonlara sorgu yetkisi verilemez, hukuka müdahale olur, oldu da zaten. O yüzden Yassıada’ya gittim, ifade verdim.

-Kulak gazetesi yalan haber mi üretiyordu?

Yok, hayır. Gazetelere sansür konuyor, ‘Biz de parti içinde bir kulak gazetesi kuralım, haberleri kulaktan kulağa yayalım, birbirimizle haberleşelim’ diyor adamlar.

-Cemal Yıldırım’ın bu kulak gazetesi ile ilgili görevi var mı?

İl başkanı İstanbul’da Yıldırım. Olay İstanbul’da oluyor.

-Cezaevine götürürken diyorsunuz ki ‘Bir kâğıt verdiler, bu da onların idamı oldu.’

İdamı değil, mahkûm edilmelerinde etkisi oldu. Sorgu yargıcı yetkisini Meclis’e vermek anayasaya aykırı. Hiçbir Meclis üyesi mahkeme yetkisi alamaz, bu yetkiyi verdiğiniz zaman bunun bir belgesi olur, o belge de bana verdikleri gözaltına alındığıma dair belgeydi.

-Ne diyor o belgede?

Hâlâ saklarım. “Tahkikat Komisyonu’na yardımcı olmadığı için, şahitlikten çekildiği için tutuklanmasına karar verilmiştir.” diyor. Tahkikat Komisyonu başkanı onun altına imza atmıştır. Hukukta böyle bir kural yok.

-Ama Prof. Ali Fuat Başgil gibi bazı hukukçular da “Meclis yetki verdiği için anayasaya aykırılık yoktur.” diyor.

Başgil, başka şeyler de diyor. 27 Mayıs öncesi yapılan bazı hatalarla ilgili uyarılarda bulunuyor.

-Tahkikat Komisyonu yalan haberlerin nerede üretildiği ve nasıl yayıldığını araştırıyor. ‘Türk kızları Amerikalılara peşkeş çekildi’ haberlerinin kaynağı neydi?

Akis’te böyle bir haber çıkmaz.

-Ama başka gazetelerde var.

Onu bilmiyorum, onu o gazetecilere soracaksınız. Böyle bir haberi biz koyamayız, İsmet Paşa’dan, onlarla ilgili bir haberi teyit etmeden koyamazdık. Böyle bir haberi yayımlamak Akis’ten atılmak demekti.

-Bizim Radyo’nun yayınları...

Bizimle arakası yok. Bizde aşırı solcu tek kişi vardı, Hasan Hüseyin Korkmazgil, o da benim redaktörümdü, yazıları düzeltirdi.

-“Kıyma makinaları” haberleri Cumhuriyet, Milliyet gibi gazetelerde yayımlanıyor.

Yalan onlar, doğru değil. Biz onları yayımlamadık. Yayımlayan vardır.

-Orhan Birgit bu haberlerin kaynağı Genelkurmay’dı dedi bana.

27 Mayıs’tan sonra gelen haberler vardı. Suzan Sözen’in Adnan Menderes’le ilişkisine dair haber Genelkurmay’dan geldi, biz de yayımladık onu. Genel Sekreterlik (o zaman Orhan Erkanlı) yazıp gönderiyordu.

-Beyhan Cenkçi, hapishanede 27 Mayıs’ı önceden haber alıyor. Cenkçi ile birlikte hapiste yatan bir CHP’li söylemişti bana.

Hapishaneye haber geldi. Bana da haber geldi. Ağabeyim ziyaretimde “Halk Partisi’ne ziyaretler olmuş, darbe lafları geçiyor.” dedi.

-Cuntaların çalışmaları ne zaman başlıyor?

1955’ten itibaren var. Adamlarla konuşarak bunları yazdık. ‘ABD’nin haberi var’ denir, teker teker sordum, hayır haberi yok ama Devlet Planlama Teşkilatı’nda bulunan birtakım Amerikalı uzmanların haberi varmış. Onu da kitapta yazdım.

-CHP, İstanbul ve Ankara olaylarını organize ediyor mu? Orhan Birgit, ‘Ben organize ettim’ dedi?

Onlar ederler, Orhan Birgit o zaman genç bir adamdı. Kıbrıs, 6-7 Eylül olaylarında da onun rolü vardır. Birgit’i ben, Meclis’e geldikten sonra tanıdım. Ankara’da böyle bir şey yoktu. İstanbul’da yapmış, etmişler.

-Ama Tahkikat Komisyonu raporunda, “Turhan Feyzioğlu ve bazı CHP’li milletvekillerinin öğrenci yurtlarını gezdiğini tesbit ettik.” deniyor?

Sanmıyorum, Feyzioğlu akıllı bir adamdı. O günkü isimlerin hepsi çok deneyimliydi. DP’liler de öyle. Samet Ağaoğlu vardı, konuşurken Meclis’te kalemleri bırakırdık. Gazeteciler de öyle. Akis’in bütün çalışanları önemli yerlere geldi. Deniz Baykal, Coşkun Kırca, Haluk Ulman, İlhan Selçuk, Altan Öymen...

-555 K formülü nerede üretildi?

Sokakta.

-Altan Öymen’in yazı dizisinde sanıyorum, “Milliyet’in bürosunda üretildi.” diye yazıyor.
 
Altan içindeydi olayın. Olabilir. Orada toplanırlar, yaparlar. Bu işlerin içinde en genç bendim o zaman, biz yoktuk. Biz gazetecilik yaptık. Altan Öymen, sonradan Halk Partisi’ne ve Ulus’a geçti.

-Darbeye Tahkikat Komisyonları’ndan önce mi karar veriliyor?

Karar vermişler, 9 Subay olayı ve başka bir sürü hadise var ondan önce.

-Tahkikat Komisyonları darbeye gerekçe yapılıyor ama.

Tahkikat Komisyonları yanlıştı. Kuvvetler ayrılığı prensibine göre yasama ve yargı ayrı ayrı bir kuvvettir. Meclis’e yargı yetkisi verilemez.

-Darbe gerekçesi olur mu bu?

Sadece bu değil ki. Adamlar memleketi kurtardık dediler, getirdikleri anayasa da CHP’nin ilk haklar beyannamesinden alınmadır.

 

“Bizim çocuklar’ müdahale edecek diyordum”

 

Tahkikat Komisyonu’nun sorulara cevap vermediği için tazyik amaçlı gözetim altına aldığı diğer kişi emekli Albay Cemal Yıldırım’dı. Adı hep cuntalarla anıldı. CHP’li Yıldırım, 1957’deki 9 Subay olayında tutuklananlar arasındaydı.

Avukatlığını gazeteci Orhan Birgit yaptı. Yıldırım, basın bürosunun başındayken pek çok gazeteciyi tanımıştı. CHP’ye girdikten sonra Genel Merkez’de oluşturulan ‘kulak gazetesi’nin başına getirildi.

Cuntalarla CHP arasında irtibat sağlıyordu. Tahkikat Komisyonu üyeleri tam da Yıldırım’a bunları sordular ancak konuşmadı. 27 Mayıs sabahı cezaevinden zafer kazanmış komutan gibi çıktı.

Kurtul Altuğ, bu durumu şöyle anlatıyor: “Cemal Yıldırım, darbe olduğunda giyinmiş, tıraş olmuş, kravatını takmış, merasim için bekler gibiydi.

Albay o boğuk ve güçlü sesiyle ‘Sana diyordum, herkese diyordum; ama inanmıyorlardı. Bu iş böyle gitmez. Bizim çocuklar buna er geç müdahale edecekler diyordum.’ diyordu.

Merasim kıtası değil ama hapishane avlusuna bir binbaşı girdi ve Albay Yıldırım hemen dışarıya çıktı. Binbaşı Yıldırım’a doğru koştu, esas duruşa geçti ve ‘Komutanım emrinizdeyim. Sizi almaya geldim.’ dedi ve belinden çıkardığı tabancasını benim kader arkadaşım Yıldırım’a uzattı. (…)

Kapının önünde Beyhan’ı (Cenkçi, Ulus Gazetesi Yazı İşleri Müdürü, o da darbe olacağını önceden haber alıp koğuşundakilere söylemişti.) gördüm. Cemal Yıldırım ve binbaşı önde; ben, Beyhan ve polis Muzaffer arkada avluya geçtik. (…)

Yıldırım, cezaevi defterine şunları yazdı:

Menderes’in mel’un ve gayri meşru Tahkikat Komisyonu tarafından tevkif edilen emekli Kurmay Albay Cemal Yıldırım ve arkadaşları TSK tarafından hürriyetine kavuşturulmuştur.

Tarih: 27 Mayıs 1960. İmza: Emekli Albay Cemal Yıldırım.”

TAHKİKAT'IN HAKİKATİ

29 Nisan 2013 / İDRİS GÜRSOY
27 Nisan 1960’ta Tahkikat Komisyonu’na yetki veren yasa kabul edildi. Bir gün sonra İstanbul’da, iki gün sonra Ankara’da öğrenciler sokağa döküldü. 
Darbeye kadar olaylar tırmandırıldı. İşte yeni belgeler, tanıklar ve Başkan Ahmet Hamdi Sancar’ın yaşadıkları ışığında Tahkikat Komisyonları gerçeği…
İdam mahkûmu babamdan, torununun fotoğrafını bile aldılar. Bir yıl sonra ziyaretine gittiğimde tanıyamadım. Bir insan ancak ameliyatla bu kadar değişebilir. O kadar işkence yapmışlardı.”

Bu sözler, 27 Mayıs’ta idama mahkûm edilen Demokrat Parti (DP) Denizli Milletvekili ve Tahkikat Komisyonları Başkanı Ahmet Hamdi Sancar’ın kızına ait.

DP’lilerin önergesiyle “Ana muhalefet partisi CHP ile bir kısım basının yeraltı faaliyetlerini araştırmak üzere” Meclis’te bir Tahkikat Komisyonu kuruldu. Başkanlığa Denizli milletvekili, hukukçu Ahmet Hamdi Sancar seçildi.

Basınla ilgili alt komisyonun başına da Bahadır Dülger getirildi. Komisyonlar büyük tartışmalara sebep oldu. CHP ve cuntacıların bugün bile dile getirdikleri iddialara göre; Menderes, komisyonları kurdurmakla anayasayı çiğnemişti.

CHP’yi kapatmak, basını susturmak istiyordu. İnönü de kürsüye çıktı ve “Bu yolda devam ederseniz ben dahi sizi kurtaramam. Biliniz ki Türk milleti Kore milletinden daha aşağı bir millet değildir. Şartlar tamam olunca ihtilal vacip olur.” dedi.



A. Hamdi Sancar, idamlıklarla İmralı’da, tek kişilik hücrede.

Darbeden önceki nisan, en hareketli ay olarak tarihe geçti. 27 Nisan’da Tahkikat Komisyonlarına yetki veren yasa (7468 sayılı) kabul edildi. 28 Nisan’da İstanbul’da, 29 Nisan’da Ankara’da öğrenciler sokağa döküldü. Sıkıyönetime rağmen darbeye kadar da olaylar tırmandırıldı.

Peki, Tahkikat Komisyonları nasıl çalıştı? Muhalefeti ve basını susturmak için onlarca gazeteciyi tutuklatıp CHP’liler hakkında soruşturma açtırdı mı? Kamuoyuna açıklanmayan raporlarında neler vardı? DP’nin Denizli Milletvekili Ahmet Hamdi Sancar’ın hüzünlü hikâyesinde bu soruların cevapları bulunuyordu.

Sancar’ın, ilk kez okuyacağınız el yazısı notları ve savunmasına göre;

“Encümen, anayasa ve kanunlara göre kurulmuş, yargı ve yürütme gibi yetkileri üzerinde toplamamıştı. Milli Emniyet gibi hiçbir kişi ve kuruma dinleme emri verilmemişti. Bir tek CHP’li vekil sorgu için çağrılmamıştı.”

Basın Alt Komisyonu Başkanı Bahadır Dülger de 1950-60 arası tutuklu gazeteci sayısını 26 olarak veriyor ve bunlardan 12’sini CHP’nin mahkûm ettirdiğini açıklıyordu.

İşte yeni belgeler, tanıklar, fotoğraflar ve Ahmet Hamdi Sancar’ın yaşadıkları ışığında Tahkikat Komisyonları gerçeği…

İnönü’den darağaçlı tehdit!
 
Denizli şehir merkezinde bir apartmanın 5. katına çıkıyoruz. Kapıda güler yüzlü bir hanımefendi karşılıyor bizi. İçeride duvarları süsleyen tarihî fotoğrafların önünde sohbet başlıyor.

27 Mayıs öncesinde kurulan Tahkikat Komisyonlarının Başkanı, eski Denizli Milletvekili Ahmet Hamdi Sancar’ın kızı Şule Sancar var karşımızda.

DP’li 15 vekilden oluşan komisyon üyelerinin çoğu hukukçuydu. Sancar; müfettişlik, hâkimlik ve cumhuriyet başsavcılığı görevlerinde bulunduktan sonra 1954 seçimlerinde milletvekili seçilmişti. CHP’den teklif almış, ancak o DP’yi tercih etmişti.

1960’ta Ankara’da siyasi gerilim iyice yükseliyordu. Başta CHP ve medyanın bir bölümünün hedefi hâline gelmişti DP. Askerler ve bazı akademisyenler arasında da rahatsızlık hissediliyordu.

Sokak gösterileri, üniversite öğrenci hareketleri giderek yoğunlaşmıştı. İstanbul ve Ankara’da sıkıyönetim ilan edilmesine rağmen olaylar durulmayınca Menderes hükümeti milletvekillerinden oluşan bir komisyonla olayları incelemeye karar verdi.

Tarihe ‘Tahkikat Komisyonları’ olarak geçen komisyonun başkanı Ahmet Hamdi Sancar’a hem babasından hem de İsmet İnönü’den iki uyarı geldi.

Hafız Ali Sancar, oğluna mektup yazarak komisyon başkanlığından ayrılmasını önerdi. “Türkiye’de temiz ve tarafsız siyaset yapmanın sonu hüsrandır, darağacıdır.” diye bitiyordu mektup.

İkinci ve tehdit gibi uyarı İnönü’dendi. Darbeden 12 gün önce, 15 Mayıs 1960’ta Sancar’ın Ankara Hukuk Fakültesi’nde hocalığını yapmış CHP Milletvekili Prof. Dr. Hamdullah Suphi Tanrıöver ziyaretine geldi.

İnönü’den mesaj getirmişti:

 “Hamdi Bey oğlum, talebeliğinden beri seni tanır ve başarılarına tanıklık ederim. Komisyon başkanı olarak seçilince İsmet Paşa seni bana sordu.

Hiçbir endişe duymamasını, keza senin çok başarılı bir hukukçu ve dengeli bir siyasetçi olduğunu etraflıca anlattım. Ancak tam tatmin olmamış olmalı ki ‘Git yüz yüze görüş ve endişemi anlat’ dediği için geldim.”

Hamdi Sancar, hakkındaki sözler için teşekkür etti ve “Hiç endişe duymasın. Kimseye zarar gelmeden huzur sağlanacaktır. Bayar ve Menderes de benimle aynı görüştedir.” dedi.

Üç gün sonra Tanrıöver, Sancar’ın yanına tekrar geldi. Tanrıöver’in ziyareti üç kez tekrarlandı. Üçüncüde İsmet Paşa’nın tehdit mesajlarını getiriyordu.

Bir yanlışlık olursa Ulus’tan Çankaya’ya kadar darağaçlarının dikilebileceğini ima ediyordu. Sancar çok üzüldü ve artık dayanamadı: “Hocam, ben söylediklerimin arkasındayım.

Ancak görüyorum ki sizi ve paşayı tatmin edemedim. İsmet Paşa’ya olan saygım giderek sarsılmaya başlıyor. Lütfen kendilerine söyleyin: Benim boyum 1.90’dır.

Darağacını ona göre ayarlarsa isabetli olur!” Sancar, bu arada fırsatını bulup Bursa’daki hafız babasını ziyaret edip duasını almıştı. Fakat başkentte işler iyi gitmiyordu.

TBMM Tahkikat Komisyonu’na çıkarılan yetki yasası, hükümet karşıtı kişi ve kurumları iyice tahrik etmişti. Gerilim büsbütün tırmandırıldı.

Sancar’ın iki yardımcısı vardı. Siyasi partilerin faaliyetlerini incelemekle görevli bölümden sorumlu Sakarya Milletvekili Nusret Kirişçioğlu ve basın kuruluşlarının faaliyetlerini incelemekle görevli bölümden sorumlu Gaziantep Milletvekili Bahadır Dülger...


Tahkikat Komisyonu Raportörü Nusret Kirişçioğlu

Amaç, ‘huzur ve güven ortamını yeniden hayata geçirmek’ olarak açıklanmıştı. Birkaçı dışındaki DP milletvekilleri, Celal Bayar ve Adnan Menderes de aynı düşüncedeydi.

Komisyon, Ankara ve İstanbul’da çalışıp bir ön rapor hazırladı. Menderes, Eskişehir’de erken seçim kararıyla birlikte komisyonun da görevini bitirdiğini açıkladı.

Ancak Türkiye, 27 Mayıs 1960 sabahı Albay Alparslan Türkeş’in “Kardeş kavgasına son vermek, ülkede huzuru sağlamak için Türk Silahlı Kuvvetleri idareye el koymuştur.” anonsuyla uyandı.

Sancar’ın da aralarında olduğu DP’li vekiller Harp Okulu’nda gözaltına alındı. Sancar, komisyon çalışmaları sırasında ülkenin nereye götürüldüğünü görmüş, 24 Mayıs’ta ailesini apar topar Denizli’ye göndermişti.

Demokrasi rafa kaldırılmış, iktidardaki DP’nin başına bir balyoz inmişti. Yassıada’da çadır tiyatrosu kurulmuştu.

Ahmet Hamdi Sancar’ın eşi Hüsnüye Sancar ve çocukları, Denizli’de büyük enişteleri Dr. Rahmi Bamyacı’nın himayesine girmişti. Yüksek paralar ödeyip avukatlar tutmaya güçleri yoktu. Buna rağmen 6 lira yolsuzlukla suçlanmalarını anlatırken kızı Şule Sancar Bamyacı gözyaşlarını zor tutuyordu.

Darbeden iki gün sonra Hamdi Sancar’dan ancak haber alabildiler. Kendi el yazısıyla yazılmış kısa mektup ulaştı aileye: “Bizleri emin bir vaziyette bulundurmak maksadıyle Harp Okulu’na getirdiler.

Sıhhatimiz rahat ve huzurumuz yerindedir. Beni merak etmeyin.” Sancar iyi bir hukukçuydu. Mesleki hayatı başarı ve ödüllerle doluydu ancak aile yine de bir avukat arıyordu.

Tam bu sırada oğlunun hayatından endişe duyan Hafız Ali Sancar’a iki kişi avukatlığını üstlenmek istediklerini bildirdiler.

Hiçbir ücret talep etmeksizin bu görevi onurla yerine getireceklerini beyan eden avukatlar CHP’liydi: Sırrı Köprülü ve Şinasi Beken. İkisi de Sancar’ın Bursa Erkek Lisesi’nden yakın arkadaşıydı.

Hamdi Sancar’ın eşi Hüsniye Hanım, oğlu Ali ile birlikte, damatları Dr. Rahmi Bamyacı’nın (kızı Şule’nin eşi) yanında Denizli’de yaşıyordu.

Bamyacı, yıllarca rencide etmeden aileye kol kanat gerdi. Şule Bamyacı, “Eğer evli olmasaydım herhâlde sokakta kalmıştık.” diyor.

Yassıada’da savunma arası işkence! 

Ahmet Hamdi Sancar, tam 18 ay ailesini göremedi. Kızı, babasının ziyareti istemediğini söylüyor. Duruşmalar başladığında DP’lilere yapılan işkenceler ortaya çıkacaktı.

Hukukun askıya alınması ve işkenceler hiçbir yayın organının gündemine gelmedi. Aksine ‘Yassıada Saati’ gibi programları gazeteciler hazırladı. Darbenin sivil ayakları, Yassıada’yı sonuna kadar destekledi, meşrulaştırmaya çalıştı.

Yassıada duruşmaları 14 Ekim 1960’ta başladı. Sancar ailesinden sadece Mustafa Sıtkı sanık yakını olarak duruşmaları izlemek için müracaat etti. Engelleri aşarak 40 kişilik kontenjana girebildi.

Oysa duruşmaların yapılacağı spor salonunun kapasitesi bin kişilikti. Salonun en geniş bölümleri üniversite mensuplarına, asker yakınlarına, darbe yanlısı basın mensuplarına ayrılmıştı.
 
Mahkeme saati yaklaştıkça merak ve heyecan doruğa ulaşmıştı. Ve sanıklar kapıdan tek sıra hâlinde öndeki subayı takip ederek içeriye girmeye başladı. İlk sırada Celal Bayar vardı.

Onu Adnan Menderes takip ediyordu. Çökmüş, hırpalanmıştı. İşkenceler bir başbakanı tanınmaz hâle getirmişti. Sırada Hamdi Sancar vardı.

İçeri girer girmez Mustafa Sıtkı Sancar kendini daha fazla tutamadı ve her şeyi göze alarak ayağa fırladı, sessiz bir şekilde elini salladı.

Amacına ulaşmıştı. Hamdi Sancar kardeşini gördü. Arkadan bir subayın elini omzuna vurmasıyla yerine oturdu. ‘Yüksek Adalet Divanı’ olarak anılan mahkeme heyeti de yerini aldı.

Salim Başol mahkeme başkanı olarak duruşmayı açtı. “Ülke elden gidiyor!” sloganıyla darbe yapanların ilk davası, ‘Köpek Davası’ydı. Onu ‘Bebek Davası’ izledi.

6 aylık bebeğe de bilet  

Kasımda yakınlarına ilk defa ziyaret izni verildi. Mustafa Sıtkı Sancar hemen Dolmabahçe’deki Yassıada irtibat bürosuna başvurdu.

Bu büroda 28 Şubat’ın genelkurmay başkanı İsmail Hakkı Karadayı da görev yapıyordu. Sancar, iki aya yakın bir sürede kendisinden istenen tüm belgeleri büroya teslim etti. 45 kişilik ilk kafileye girmeyi başardı.

14 Ocak 1961’de sabah erken saatlerde Dolmabahçe’deydi. İrtibat bürosu önünde toplandılar. Herkeste bir gerginlik vardı. Önce bilet gişesi önünde sıraya dizildiler.

Milli Birlik Komitesi, Yassıada’ya yapılacak vapur seferlerinde İstanbul-Yalova tarifesinin uygulanacağını açıklamıştı.

Sıra Mustafa Sıtkı Sancar’a geldiğinde üniversite kimliğiyle birlikte 6 lirayı gişenin camından ilgiliye uzattı. Ancak içerideki görevli deniz subayı “Bugün vapur sadece sizin için adaya gideceğinden 24’er lira ödeyeceksiniz.” dedi.

Sancar, cebindeki bütün parayı bilet için verip güvenlik kontrolü için kuyruğa geçti.

Sancar’dan sonra bilet alma sırası, kucağında 6 aylık bebek taşıyan bir hanımefendiye gelmişti. Deniz subayı onun da parasını geri çevirip “Siz iki kişilik bilet alacaksınız. Bebek de bilete tabidir.” dedi.

Hanımefendi boynunu büktü: “Çocuğum henüz 6 aylık. Babasını ilk defa görecek. Üzerimde de o kadar para yok.” Denizci subay bu sözleri umursamadı. Hanımefendi yıkılmış bir şekilde kuyruktan çıktı. Bu hazin tabloyu seyreden arkadaki bir sanık yakını hanımefendiyi kibarca ve ısrarla ikna edip biletlerini aldı.

Adaya varınca teneke barakalara alındılar. Masaların üzerine ziyaretçisi gelecek sanıkların adları yazılmıştı. 5 dakika sonra DP’liler içeri alındı. Baraka bir anda bayram yerine döndü. Gözyaşları sel oldu.

Subaylar hemen müdahale edip hepsini yerlerine oturttu. Heyecandan titriyorlardı, oturdukları yerde de birbirlerine sarıldılar. Her masada birer subay, dinleyici ve gözlemci olarak görevlendirilmişti. Hamdi Sancar da görüşme boyunca birkaç defa, âdeta ezberletilmiş gibi,

“Biz burada iyiyiz. Bize çok iyi bakıyorlar. Mahkemede adaletin tam tecelli edeceğine güveniyoruz. Bizi merak etmeyin.” demişti. Buna ne söyleyenin ne de dinleyenin inanması imkânsızdı.

Önce yardımını istedi, sonra idamını 

Bayar ve Menderes’in asılacağına kesin gözüyle bakılıyordu. Üçüncü sırada ise Ahmet Hamdi Sancar vardı. Çünkü darbeyi gerçekleştiren cuntacılar, DP hükümetinin anayasayı defalarca çiğnediğini, son olarak da Tahkikat Komisyonu’nu kurmakla anayasayı tümden ihlal ettiğini öne sürüyordu.

Komisyon Başkanı Sancar’ın şansı yok görünüyordu. Başsavcı Altay Ömer Egesel’in iddianamesinde Sancar’la ilgili suçlama şöyleydi: “Ahmet Hamdi Sancar’ı lise ve üniversite yıllarından beri tanırım.

O kötü ruhlu ve gaddar bir insandı. 1954’te Meclis’e girdiğini öğrendiğimde Türk yargı sistemi adına büyük mutluluk duymuştum.

Türk adliyesi artık Sancar gibi gaddar ve başarısız bir hukukçudan kurtulmuştu. Vatanperver ordumuz idareye el koymasaydı TBMM üstü yetkilerle donatılmış olan Tahkikat Komisyonu reisi olarak ülkemizi uçuruma atmaktan başka bir şey yapmazdı.

Anayasayı ihlal suçundan ötürü 146-1 maddesi gereği idam edilmesi…” Oysa Egesel, Sancar’ı yakından tanıyordu. Bursa Erkek Lisesi’nden beri arkadaşlıkları vardı. “Darbeden önce Yargıtay üyesi olabilmek için defalarca evi aramış ancak babamı bulamamıştı.” diyor Şule Sancar Bamyacı.

11 Mayıs 1961’de Sancar’ın savunma sırası gelmişti. Bu mesnetsiz iddialara cevabı bizzat vermek istiyordu. Ancak mahkemede hukuk dışı uygulamalardan biri daha yaşanacaktı.

Gönüllü avukatları Sırrı Köprülü ve Şinasi Beken, o günü daha sonra aileye şöyle anlatıyordu:

“Sabah duruşmaya getirildiğinde görüntüsü ve yüz ifadesi çok iyiydi. Vardığımız mutabakata göre önce bizzat savunmasını yapacak, bizler daha sonra farklı açılardan detaylı savunma yapacaktık.

Çok etkileyici ve içerikli konuşuyordu. Bir ara fark ettik ki salonda çıt çıkmıyordu. Mahkeme üyeleri ve aleyhteki basın mensupları bile hipnozite olmuş dinliyorlardı.

Bir ara önündeki bardaktaki suyun bitmiş olduğu gerekçesiyle Divan Başkanı’ndan su rica etti. O da divanın hemen yanında devamlı oturup duruşmaları izleyen Yassıada Komutanı Yarbay Tarık Güryay’a talimat vererek gereğini yaptırdı ki daha önceki duruşmalarda tanık olmadığımız tablo idi.

Öğle paydosu için ara verildiğinde Sancar’ın sözlü savunması daha bitmemişti ve öğleden sonra devam edeceği söylenerek duruşması kapatıldı.

Avukatları olmamıza rağmen müvekkilimizle görüşebilme şansımız yoktu. Öğleden sonraki duruşmada tam tersi ve kahredici bir tabloya tanık olduk.

Salona getirilen Sancar’ın yüz ifadesi allak bullak olmuştu, yürümeye mecali yoktu. Savunmasına devam etmesi için mikrofona zorla ulaştı ve titreyen bir ses tonuyla ‘Savunmamın geri kalan kısmını yazılı olarak takdim edeceğim.

Ancak son söz olarak iddia makamının iddianame metninde şahsım için yaptığı tesbit ve önerilerini tümüyle reddediyorum.’ diyebildi.”

27 Mayıs 1960’ta 19 yaşında olan Şule Sancar Bamyalı, babasının o gün öğle paydosunda neler yaşadığını, ne tür işkencelere maruz kaldığını hiç anlatmadığını söylüyor.

Ancak Yassıada’dan Kayseri’ye nakledildiğinde ilk kez ziyaret ettiği babasını tanıyamadığını ise şöyle anlatıyor:

 “Babama müebbet hapis verildi. Kayseri’ye geldi. Hücreye atmışlar. Ziyarete gittik. Babamın bir rahatsızlığı olmuş, hastaneye kaldırmışlar. Göreceğiz diye koştuk hastaneye.

Karşıdan biri bize el sallıyor. Ben bakıyorum ve içimden bu adamcağız birine el sallıyor ama gören yok diye üzülüyorum. O el sallayan benim babammış meğer.”

-Değişmiş mi? Neden tanıyamadınız? 

Ne değişme! 27 Mayıs 1960’tan Eylül 1961’e kadar Yassıada’da kaldılar. 46 yaşında falan o sıralar. Bir buçuk sene sonra babamı hastanede gördüğümde karşımda 70-80 yaşında bir adam var gibiydi. Yani bir insanı ancak ameliyatla böyle değiştirebilirsiniz. Yüz, göz, saçlar gitmiş, bitmişti. Çok işkence görmüş.

-Ne tür işkenceler yapılmış? 

Zindanlarda oturtuyorlar, tepeden tın tın su veriyorlar. Hanım vekillerin, çok affedersiniz, tuvalette kapılarını kapattırmıyorlarmış. Çoğu tanıdığım insanlardı. Sigara söndürmeler, başbakanı tokatlamalar. Düşman yapmaz bunları…

-Onu etkileyen başka bir olay var mıydı? 

6 liralık bir servet çıkardılar. Babam onu kabullenemedi. Nereden çıkardılar, ne yapmışız diye… Ben evli olmasaydım sokakta kalmıştım. Bir lira parası yoktu. Bir de yolsuzluk çıkarıyorlar! İnsan bunu nasıl kabul eder? Korkunç günler geçirdik? ‘Davul çalacağız, teneke çalacağız kapınızda’ diyorlardı.

“Allah hepinizi kahretsin!”

Sözlü ve yazılı savunmaların hiçbir işe yaramadığı, 15 Eylül 1961’de acı bir şekilde anlaşıldı. Yüksek Adalet Divanı, dördü oy birliği, on biri oy çokluğu ile olmak üzere 15 sanık hakkında idam kararı verdi. Sancar da 15 kişiden biriydi.

Üçü dışında idamların müebbede çevrildiği gün Bursa ve Denizli’de olağanüstü ve geçmeyen dakikalar yaşanmıştı. Kararların açıklandığı gün ve gecesini Bursa’daki tüm aile bireyleri baba Hafız Ali Sancar’ın öncülüğünde Allah’a dua ve yakarışlarla geçirdi.

Aynı saatlerde Denizli’de de heyecan vardı. Anne Sancar ve kızı Şule evlerinin kapı ve pencerelerini kapatmış, âdeta sabah ışıklarını görmek istemiyordu. Gece yarısı telefon çaldı. Kimse ahizeye gitmek istemiyordu. O anda Şule fırladı ve telefonu eline aldı.

-İdam kararlarının verildiği gece neler yaşadınız? 

02.30’da telefonumuz çalmaya başladı. Kimse telefona gitmiyor. Ağlayanlar, sızlayanlar, o anı anlatamam.

Şimdi bile tüylerim diken diken oluyor. Ben telefona gittim. Ne diyecekler? “Babanızı astık, gözünüz aydın!” diyecekler. Telefondaki ses: “Hamdi, müebbet hapse döndü.” “Allah kahretsin sizi!” dedim. “Asıldıktan sonra bir de alay mı ediyorsunuz?” diye bağırdım.

Biz böyle telefonları çok aldık. “İşte siz göreceksiniz, sizi şöyle yapacağız!” Ben yine böyle bir telefon sanıyorum, o sinirle ağzıma geleni söylüyorum. Bir yandan da telefondaki kişi “Şule, kızım!” diyor. Dayımmış.

“Şule bir kere de beni dinle.” diyor. Durdum. “Şule, ben Şadan.” dedi. “Ne oldu dayı? Astılar değil mi?” dedim. “Hayır, hayır, müebbet hapse döndü. Maalesef üç kişi asılacak, bizimkiler kurtuldu.” dedi. Millet bayıldı. Haberi de bu şekilde aldık.”

 
İdamlıklar İmralı’ya götürülürken üzerlerindeki her şeyi istiyorlar. Ahmet Hamdi Sancar, “Torunumun fotoğrafı yanımda kalsın. Son gecemi onunla geçireyim.” diyor. Onu bile alıyorlar.

Peki, Ahmet Hamdi Sancar ve arkadaşları idamdan nasıl kurtulmuştu? İnfaz öncesi son isteği, torununun fotoğrafıyla birlikte kalmaktı. Onu bile elinden almışlardı. İdam kararı verildikten sonra infazların gerçekleştirilmesi için yakındaki İmralı Adası’na götürüldüler.

İdamlık ilk beşin (Bayar, Menderes, Zorlu, Polatkan ve Sancar) dördü, ilk hücumbotta ölüm seyahatine çıktılar. Menderes hasta olduğu gerekçesiyle ne duruşmaya getirilmiş ne de İmralı’ya götürülmüştü. Biriktirdiği ilaçları içerek intihar ettiği ileri sürülmüştü.

Dört Demokrat’ın elleri arkadan kelepçelenmişti. Bütün evrensel hukuk kuralları askıya alınmıştı ama nedense devlet protokolü burada geçerliydi. İlk hücumbotun ilk yolcusu Celal Bayar oldu.

Sonra sırasıyla Fatin Rüştü Zorlu, Hasan Polatkan ve Ahmet Hamdi Sancar bindiler. Sancar, yolculuk sırasında yaşananları şöyle anlatıyordu: “İmralı’ya indirildik ve ellerimiz arkadan bağlı olarak ayrı ayrı hücrelere konulduk.

Ölümden korkmuyordum ancak eşim, çocuklarım, yaşlı babam ve annem ile yakınlarıma dağlar gibi ızdırap bırakarak bu fâni dünyadan göçmek beni kahrediyordu.

Bu karmaşık atmosferden, birkaç hücre ileride olduğunu zannettiğim Agah Erozan’ın (Bursa Milletvekili ve TBMM Başkan Yardımcısı) yüksek sesle okuduğu Kuran-ı Kerim ile uzaklaşıyor ve rahatlıyordum.



Bursa Milletvekili ve TBMM Başkan Yardımcısı Agah Erozan

Sabaha karşı nöbetçi askerlerden birinin gelip ellerimi çözmesi, ‘Kurtuldun, cezan müebbede döndü’ demesi bile sevindirmedi ilk etapta, keza ölüme çok hazırlamıştım kendimi.”

Sancar’ın unutamadığı ve gözyaşları içinde anlattığı bir hadise de torununun fotoğrafının üzerinden alınmasıydı. Kızı, elinde fotoğrafla o anı yeniden yaşıyor gibiydi:

“İdam kararları verilmiş. İdamlıklar hücumbotlara bindirilerek İmralı’ya gelirlerken, üzerlerindeki kemer gibi her şeylerini istiyorlar, oğlumun bir resmini göndermiştik, bir tek o fotoğraf yanında kalsın istiyor, ‘Son gecemi onunla geçireyim’ diyor. Onu bile alıyorlar. Resim, kesici bir alet değil. Hücreye götürüyorlar. Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’ı sırayla götürüp idam ediyorlar. Sonra babamın kapısı açılıyor. Teğmen diyor ki ‘Müebbet hapse döndünüz.’ Babam cevap bile vermiyor. Bir salona toplanıyorlar, eşyaları geri veriliyor. Çocuğumun resmi de geliyor. Bayar, ‘Hamdi, nedir bu elindeki resim?’ diyor. ‘Torunumun resmi.’ diyor. Hepsi toplanıyorlar ve o resmin üzerine imza atıyorlar.”

 
Kayseri Milletvekili ve TBMM Başkanvekili İbrahim Kirazoğlu.

Sonra Demokratlar Kayseri’ye nakledildi. İdamlıklar burada hücreye kondu. Üç yıl sonra çıkarılan bir af yasasıyla salıverildiler. Tedbirler Kanunu ile Yassıada’nın üzerine bir şal örtüldü. 27 Mayıs bayram ilan edildi. DP’liler suskun kaldı. Yassıada’yı 27 Mayısçılardan öğrendi toplum. Hâlâ 27 Mayıs’ı savunan asker ve sivil kişiler, Tahkikat Komisyonlarını darbeye gerekçe göstermeye devam ediyorlar.

Peki, komisyon nasıl çalışmıştı? İfadelerine başvuranlara nasıl muamele yapıldı? Diktatörce davranıldı mı? Ahmet Hamdi Sancar’ın tuttuğu notlar arasında buna ilişkin ipuçları da vardı. Şule Sancar, bu konuda ilk defa sessizliğini bozuyor.

-Tahkikat Komisyonları darbeyi önlemek amacı ile mi kuruluyor?

Evet ama başaramıyorlar. Böyle de bilinmiyor.

-Çağrılanlar arasında gazeteci Kurtul Altuğ gibi isimler var. Altuğ bu olayı ‘Diktatörlüğe gidiyorlardı, beni tutukladılar’ diye anlatıyor. 

Şimdi de var komisyonlar, önce de vardı. Bu tamamen İsmet Paşa’nın ve basının uydurmasıyla yapılan propaganda.

-Komisyonun amacı ne? 

27 Mayıs öncesi halkı yalan yanlış haberlerle yanıltıyorlardı. Fısıltı gazetesi vardı. 27 Mayıs’tan hemen sonra da bu gazete faaliyetteydi. Manşetlerine göre, kaldırımların altı talebelerin cesetleriyle doluydu. Nerede talebeler? Tahkikat Komisyonu bu haberlerin kaynağını araştırıyordu.

“Bırakın İnönü’yü, bir CHP’li bile sorgulanmadı” 

 27 Mayısçılar darbeyi haklı gösterebilmek için Tahkikat Komisyonu’nu peşinen suçlu ilan ettiler. Ahmet Hamdi Sancar ve diğer üyelerin seslerini kıstılar. İddiaya göre, Tahkikat Komisyonu’nun amacı CHP’yi kapatmaktı. İnönü bir suçlu gibi takip ettirilmişti.

Komisyon, kendisini mahkeme ve icra organı yerine koyuyordu. Ahmet Hamdi Sancar bu iddialara tek tek cevap verdi. Komisyonunun hangi ihtiyaca binaen kurulduğunu açıkladı. İşte yıllar sonra Tahkikat Komisyonu ile ilgili gerçekler:

    “CHP liderinin nümayiş hareketlerine sebep ve merkez teşkil etmiş olması, vatandaşı Meclis kararına karşı itaatsizliğe teşvik edeceğini söylemesi, meydanlarda ve Meclis kürsüsünde cereyan etmiş birer maddi vakıadır.

Suçlu olarak takip her şeyden evvel alakalının bu sıfatla sorguya çekilmesi ile başlar ve ancak bu yolla tekevvün eder. Encümenin ise CHP liderini şöyle dursun, bir mebusunu, hatta bir mensubunu dahi suçlu sıfatı ile sorguya çekmemiş olduğu malum bulunduğuna göre böyle bir isnat ve ithama maruz bırakılmamız haksız ve insafsızdır.”

    “Encümenimiz neyi düşünmüş ve neleri kararlaştırmak istemiş ise onu tebliğleri ile kararları ile açıklamış bulunmaktadır. Şahıslarımıza ait kitap, vesika, evrak da dahil olmak üzere bütün arşivimiz olduğu gibi ele geçmiştir.

Bütün bunların en hurda teferruatına kadar tetkikinden de anlaşılacaktır ki CHP’nin kapatılmasını hedef tutmak şöyle dursun, böyle bir mevzudan bahis açılmış olduğuna dalalet edecek edna bir delil yoktur.

Çünkü böyle bir şey düşünülmemiştir. Bütün encümen mensupları 27 Mayıs sabahı evlerinden alınmış olup hiçbirisinin çalışma yerine gitmesi mümkün olmadığına göre herhangi bir delilin yok edilmesi ihtimalinden bahis olunamaz.”

    “Bazı CHP merkezlerinin aranması ve mühürlenmesi isnadı yalandır. Böyle bir kararı vermek şöyle dursun, tahayyül ve tasavvur dahi etmedik. Diğer taraftan encümenimizin aramaya karar vermek selahiyeti mevcuttur.

Netekim encümenimiz bu selahiyetini Akis dergisi idarehanesinde bir arama yapılması için kullanmış ve usulü dairesinde infaz olunmuştur.

Bu itibarla bir arama kararının verilmiş olduğu iddiasından tehaşi ederek kaçınmaklığımızı gerektirecek hukuki ve makul bir sebep yoktur. Binnetice encümenimizin CHP’yi kapatmağa müteveccih ve hem de peşin bir hükme sahip olduğu iddiası mesnetsizdir.”

     “Bazı telefon muhaberelerinin gizlice dinlenerek zapt olunduğu isnadı tamamen yersiz ve haksızdır. Hakikat-ı hal şudur.

Encümen çalışmaya başladıktan bir müddet sonra Milli Emniyet’e mensup olduğunu söyleyen bir memur bu muhabere evrakını getirerek imza mukabilinde teslim etmiştir.

Encümen olarak bizim ne Milli Emniyet’e ve ne de herhangi bir başka makam veya şahsa böyle bir talep ve teklifimiz olmamıştır…”

İŞTE SIR GİBİ SAKLANAN O RAPOR

29 Nisan 2013 / İDRİS GÜRSOY
27 Mayıs 1960’ta darbecilerin en önemli gerekçelerinden biri olan Tahkikat Komisyonu raporu bugüne kadar hep sır olarak kaldı. Menderes’in avukatı Burhan Apaydın’ın ölmeden önceki son arzusu, komisyon raporunun açıklanmasıydı. 180 sayfalık o rapora Aksiyon ulaştı.
Tahkikat Komisyonları kurulduğu andan başlayarak günümüze kadar tartışma konusu oldu. Yassıada’da üyelerin idamla yargılanma sebebi bu komisyonlardı.

Ancak Demokrat Partililerin defalarca ön raporun aynen okunması talebi Mahkeme Başkanı Salim Başol tarafından reddedildi.

Adnan Menderes ve Demokrat Partililerle birlikte Tahkikat Komisyonu Başkanı Ahmet Hamdi Sancar ve üyelerden bazılarını idamla yargılatan o rapor ve yazışmalar, Meclis’e gönderilen gizli 27 Mayıs belgeleri arasındaydı.

Aksiyon’un ulaştığı raporda, CHP ve basının halkı, öğrencileri ve orduyu tahrik ederek darbeye zemin hazırladığı öne sürülüyordu.

Raporun teklifler bölümünde, hükümet ve Meclis’in gerekli tedbirleri alması isteniyordu. “Polis güçlendirilmeli, yalan haber üreten merkezler bitirilmelidir.” deniyordu.

Önceki cumartesi 89 yaşında vefat eden Menderes’in avukatı Burhan Apaydın’ın da son arzusu raporun açıklanmasıydı.

Ölümünden birkaç gün önce Meclis Başkanı Cemil Çiçek’e bir mektup yazarak bunu talep etmişti: “27 Mayıs hükümeti tarafından TBMM’de ‘Tahkikat Komisyonu’ adı ile geniş yetkilere sahip bir kuruluş meydana getirilmesi, Adnan Menderes’in Anayasa’yı çiğnediği ve vatan hainliği olarak tanımlanmıştır.

Hâlbuki ‘Tahkikat Komisyonu’, darbeden önce Meclis Başkanı’na rapor vererek olayların Demokrat Parti ve CHP tarafından değil, dış etkilerle hazırlandığını, ülkenin karışıklığa götürülmek istendiğini tespit etmiştir.

27 Mayıs’tan önce Meclis’e verildiği hâlde darbeciler bu raporu milletten gizlemişler ve komisyonu Menderes’in hürriyeti kısıtlayıcı bir girişimi olarak tanımlamışlardır.

Böylece 27 Mayıs darbesinin, hakikatleri ortaya koyucu değil de hakikatleri gizleyici bir yol izleyerek Türk milletini yanılgıya sürüklemek suretiyle yapıldığı ortaya çıkmıştır.

Bu rapor hâlen TBMM Başkanlık Arşivi’nde bulunmaktadır. İşbu dilekçemle birlikte bu raporun derhâl Türk milletine açıklanması gerekmektedir.” Peki, 180 sayfalık bu raporda neler vardı?

Raporun ilk bölümünde, 1946’dan itibaren CHP ve lideri İsmet İnönü’nün muhalefet usulleri, detaylı bir şekilde anlatılıyor.

CHP’nin Meclis’in meşruiyetini tartışmaya açtığı, hükümet otoritesini tahrip için çalıştığı örneklerle belirtiliyor. 1957 seçimlerinden sonra ana muhalefet partisinin sandıksız iktidara gelme yolları aradığı vurgulanıyor.

“Hükümet otoritesini ne surette olursa olsun sarsmak teşebbüsleri memleketin atisi bakımından büyük tehlikeler arz etmektedir fakat maatteessüf içleri iktidar hırsı ile yanmakta olan bir avuç insan her çareye başvuruyorlar.” deniyor.

Zile, Geyikli, Ankara ve Uşak’ta yıkıcı usuller kullanılarak, halkın kanunları çiğnemeye, polisle çatışmaya zorlandığı ifade ediliyor.

İsmet İnönü’nün daha 4 Aralık 1957’de “Bir memlekette ihtilal nasıl olur?” diyerek darbe felsefesini propaganda sahasına sürdüğü belirtilen raporda “CHP’nin iktidara gelmesinin yegâne çaresi memlekette bir karışıklık çıkmasıdır.” deniyor.

İnönü’nün konuşmalarından örnekler verilerek orduyu darbeye teşvik etmesi eleştiriliyor: “CHP başlıca iki yol tutmuştur. Birincisi, halkın hissiyatını tahrik.

İkincisi, yalan haberler uydurmak.” Yalan haberlerin amacı halkın hükümete teveccühünü önlemek ve hükümete husumeti artırmaktır.

Bir merkezden üretilen ve yayılan kışkırtıcı yalanlardan bazıları şöyle: “Hükümet, Amerikan yardımı alabilmek için Türk kızlarını Amerikalılara peşkeş çekiyor.”, “Hükümet, Amerikalılardan kan alarak milletin kanına zerk edip Amerikalılaştırıyor.”, “Hükümet memleketin en güzel yerlerini Amerikalılara satıyor.”…

“Talebeler tahrik edilmiştir”

Yalan haberlerin nasıl yayıldığı da şöyle anlatılıyor:

“1-Parti liderlerinin konuşmalarıyla.

2- Tebliğ, bildiri ve broşürlerle.

3- CHP’li gazetelerle.

4- Kulak gazetesi adı altında kurulmuş hususi ve gizli teşkilatla.

Kulak gazetesi, sadece İstanbul’da değil vilayetlerde de yapılanmış bir hücre teşkilatıdır. Gizli ve derin usullerle çalışmaktadır. Toplanan deliller yalan haberlerin bir merkezden çıkarıldığını açıkça ortaya koymaktadır.”

Komisyon üyeleri, İstanbul ve Ankara’da tanık ifadelerine başvurmuş, darbeye ortam hazırlamak için psikolojik savaş yürüten merkezin başında olduğu iddia edilen CHP’li emekli Albay Cemal Yıldırım’a da sorular sormuştu. Raporda, Cemal Yıldırım’ın egzantirik ve orijinal fikirlerinin ne olduğunun öğrenilemediğinin altı çiziliyor.

Tahkikat Komisyonu’nun raporu, yalan haberlerle ilgili örneklerle ihtilal şartlarının oluşturulduğunu açıkça ortaya koyuyor. Hiçbir ülkenin bu yıkıcı faaliyetlerden zarar görmeden kurtulmasının mümkün olmadığı dile getiriliyor. İnönü’nün beklediği ihtilalin bugüne kadar olmaması, halkın Demokrat Parti’ye olan güveni ile açıklanıyor.

Raporda, 1957’den 27 Mayıs 1960’a kadar meydana gelen Gaziantep, Kayseri Yeşilhisar, Ankara ve İstanbul olaylarının perde arkası da anlatılıyor.

CHP’lilerin halkı güvenlik güçlerine karşı kışkırttıkları öne sürülüyor, bunu teyit eder nitelikte tanık ifadelerine yer veriliyor.

İstanbul ve Ankara’da öğrencilerin, bazı hocalar ve CHP’liler tarafından yönlendirildiği ifade ediliyor:

“İstanbul’da kanın gövdeyi götürdüğü, yüzlerce ölü ve yaralının olduğu şeklindeki haberlerin arkasında da yine aynı merkez var.

Çok evvelden ve CHP mensupları tarafından yurtlar gezilmek sureti ile esasen alınmış olan ayaklanma tertipleri, bu yalan haberler sayesinde büsbütün genişlemiş ve bu defa Ankara’da ayaklanmalar görülmüştür.

Bazı CHP mensuplarının talebe arasında bulundukları ve talebeyi tahrik ettikleri tespit edilmiştir. Bunlar Ordu mebusu Ferda Güley, Ankara mebusu Ahmet Üstün, Adana mebusu Melih Küçüktepepınar, Ahmet Fırat, Maslahattin Yılmaztepe’dir. CHP milletvekili Turhan Feyzioğlu’nun ise bir gece önce talebe yurtlarını bir arkadaşı ile dolaştığı tespit edilmiştir.”

“İhtilal bir gün vuku bulacak!”

Raporda aynı yalan haberlerle ve yöntemlerle Harp Okulu öğrencilerinin de sokağa döküldüğü ve gösterilerin, aynı yerlerde ve saatlerde yapılmasının dikkat çekici olduğu belirtiliyor.

“Tertipçiler kim?” sorusuna şu cevap veriliyor:

“Tahkikatımızda ayaklanma hareketlerinin tertipçilerinin CHP idarecileri olduğunu gösteren delil ve emareler bulunmuştur.

Bütün bu hareketler, hükümet darbesi ve siyasi suikast teşebbüsleridir. Bu teşebbüsler tam teşebbüs denilen irca-ı safhaya kadar getirilmiştir.

CHP liderleri bir ihtilal çıkması için ellerinden geleni yapmışlar, her çareye başvurmuşlardır. İnönü, ‘şartlar tamam olunca ihtilalin vuku bulacağını’ Meclis kürsüsünden ilan etmiştir.

Bildirilen neticenin istihsali için CHP Genel Merkezi ve teşkilatı, talebeyi, halkı ve orduyu tahrik suretiyle şartları hazırlamaya çalışmışlardır.”

15 kişiden oluşan komisyonun raporunun sonunda, darbenin önlenebilmesi için bazı öneriler ise şöyle sıralanıyor:

“Ankara ve İstanbul’daki olaylar derhal durdurulmalıdır. Askerlerin siyasetle iştigali caiz değildir. Harp Okulu öğrencilerinin yürüyüşü tehlikeli bir teşebbüstür. Milli Emniyet Teşkilatı güçlendirilmeli, yalan haber yuvaları bulunup bertaraf edilmelidir.

Zabıta kuvvetleri takviye edilmelidir. Yıkıcı neşriyatı takip için bir hukuk heyeti kurulmalıdır. Devlet ve amme müesseselerinin daha tesirli çalışması için tedbirler alınmalıdır.

Basın yolu ile yalan haberlerin yayılması cezayi müeyyide altına alınmalı, cezalar artırılmalıdır. TBMM dahili nizamnamesinde değişiklik yapılarak gündem dışı söz talebi sağlam esaslara bağlanmalıdır.

Ordunun siyasete alet edilmesine dalalet edecek neşriyat ve teşebbüsler ve hareketler sıkı müeyyide altına alınmalıdır.”





29 Nisan 2013 Pazartesi

Atatürk’ü kullanarak soy babam soy!

 
25 Şubat 2013 / İDRİS GÜRSOY
28 Şubat döneminde sürece en büyük desteği veren gruplardan Sabah ve ATV’nin genel koordinatörü olan Ömer Dinçer, “Soruşturmada postmodern darbenin sivil ve medya ayağı olmazsa çok eksik kalır.” diyor.
 
‘Ellerimiz kirli. Mal varlıklarımızdan başlayarak 28 Şubat’ta yapılan yayınlar incelensin, çok şeyler çıkar.” Bu sözler, Sabah-ATV grubunun 28 Şubat sürecinde iki numarası Ömer Dinçer’e ait.

28 Şubat soruşturmasında önce Batı Çalışma Grubu’nda (BÇG) görev yapan emekli veya muvazzaf subaylar, sonra da kuvvet komutanları gözaltına alındı. Dönemin Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı sorgulandı, tutuksuz yargılanıyor.

Herkesin merak ettiği soru şu: ‘Postmodern darbe’ olarak nitelenen 28 Şubat, sivilleri de kapsayacak mı? Bir kısım gazeteciler, endişelerini ‘cadı avı olmasın’ diye dile getirirken, süreçte Doğan Grubu ile birlikte yer alan ATV-Sabah Grubu’nun o dönemdeki genel koordinatörü Ömer Dinçer, soruşturmanın askerlerle sınırlı tutulmasını yeterli görmüyor:

“28 Şubat’ın sivil ve medya ayağı olmazsa çok eksik kalır.”

28 Şubat 1997’de Refah-Yol hükümetinin düşürülmesinden sonra bankaların içi boşaltılmış ve Cumhuriyet döneminin en büyük soygunlarından biri gerçekleştirilmişti.

Ergenekon soruşturmaları, Balyoz, internet andıcı, 12 Eylül derken 28 Şubat da dava konusu oldu. Soruşturmada topluma yönelik psikolojik harekat ve fişlemeler konusunda savcıların elinde önemli deliller bulunuyor.

Ayrıca tanıklar da bilgiler veriyor. Sürecin sivil aktörlerinin hâlâ siyasi, ekonomik ve toplumsal hayatta etkin olmaları, soruşturmanın önemini bir kat daha artırıyor.
 
Ömer Dinçer, 28 Şubat süreci içindeydi. ATV-Sabah’ın el değiştirmesinden sonra İzmir’e yerleşti, Yenigün adında bir gazete çıkarıyor. Alsancak’taki gazete merkezinde, 28 Şubat ile ilgili sorularımızı cevaplandırdı.

-28 Şubat sürecinde, en etkili medya grubunda yetkili bir pozisyondaydınız. 28 Şubat’ta neden silahlar yerine medya kullanıldı?

Tank, tüfek olmasına gerek yoktu, asker çok güçlüydü. Gazetelere karşı büyük bir baskı uyguluyordu. Hükümetler de asker yanlısı görünüyordu.

-Nasıl bir baskı uygulanıyordu?

Bir gazetecisiniz, köşe yazarısınız, bazı şeyleri yazınca bedel ödetiliyordu. En azından çalıştığınız kurumdan size bir baskı geliyordu. Asker için bir manşet attınız, iyi düşünmeniz gerekiyordu, işinizden olabiliyordunuz.

Veya grubunuz yaptırımlarla karşı karşıya kalabiliyordu. Baskı rejimi vardı. Hür davranamıyordunuz. Bırakın askeri yargılamayı, eleştiriyi bile yazamayacak durumdaydı basın.

-Sabah Grubu, Hürriyet Grubu ile birlikte andıçları yayımladı. Operasyonun hedefi neden siz oldunuz?

Sabah’ın başına ne geldi ise birkaç askerle takışmasından geldi. Dinç Bilgin, Zafer Mutlu ve ekibine çok inandı. Manşetler, haberler o ekibin elinden çıkıyordu. Birkaç haberden sonra Mesut Yılmaz askerden baskı yedi, bedelini de Sabah ödedi.

TMSF geldi, gazetenin içine girdi, 6 bin 800 çalışanı olan grup gazeteyi basamaz hâle geldi. Mesut Yılmaz, Dinç Bey’in ipini çekti. Ancak Zafer Mutlu, yönetim kurulu üyesiydi, yargılanmadı. 28 Şubat’tan sonra kurulan hükümetten destek geldi. Abim Mustafa Dinçer yönetim kurulu üyesiydi, yargılandı.

Dinç Bey içeri girdi. Kurtlar sarmıştı. Sabah’taki bütün hisselerimiz gitti, beş kuruşsuz kaldık. Koca dev, benzin alamayacak duruma düşürüldü.

-ATV-Sabah Grubu’ndaki ekipte kimler vardı?

Ali Kırca, Ayşenur Arslan… İsim yapmış, zirveye çıkmış insanlardı bunlar. Çok güçlüydüler ama basın içinde de bir alev topu vardı. Ülkeye zarar verdik.

-Nasıl?

Bu ülkedeki olumsuz olaylarda yüzde 50 vebal medyadadır. Gerçek bu. 1960’tan bugüne kadar yalan yazdık, yanlış yaptık, insanları karaladık, lekeledik. Bunları kabul etmeliyiz. Kendi özeleştirimizi yapmamız lazım.

-Siz özeleştiri yapıyorsunuz ama bazıları hâlâ yapmıyor.

Yapamıyorlar. Çünkü çok yanlışları var.

-Ne tür yanlışlar?

Türkiye Cumhuriyeti’nin en veballi kurumu basındır. Hep kaypak kuypak davrandık, geri planda her şeyi yaptık ama ön plana çıkmadık. 28 Şubat’ta bir felaket tablosu vardı. 7 sülalemde 75 asker vardır ama doğrular bir.

-ATV-Sabah’ta neler yaşandı?

Bir insan geliyor, ATV’de 250 bin dolar maaş alıyor. 3,5 trilyona villa alıyor. Çok anlatılacak şey var ama…

-Bazı gazeteciler ve Ertuğrul Özkök 28 Şubat’ı hâlâ savunuyor.

Neden savunduklarını açıklasınlar. Ertuğrul Özkök’ü büyük bir eleştiri yağmuruna tutmak gerekiyor. Vatan millet elden gidiyor, takkeciler tükkeciler diye kandırdık insanları.

Oysa herkes istediği gibi yaşıyor. Hangi meyhane kapanmış? Kimin yaşamına nasıl müdahale edilmiş? Hâlâ “Alkol yasaklandı” diye manşetler atılıyor.

Nerede yasaklandı? Adam parklarda içiyor, ailene laf atıyor, buna tedbir gerekmiyor mu? Toplumlar yasaların öngördüğü gibi yaşar. Her darbe öncesi bu tür yayınlar yapıldı.

27 Mayıs, 12 Eylül, 28 Şubat ülkeye büyük zararlar verdi. 50 yıl geriye gitti Türkiye. Sebep bizdik, bizdik sebep. Ne senaryolar ürettik, ne manşetler attık, gerçeği araştırmadan, ‘Türkiye elden gediyor’ diye. Bunlar tezgâhlanmış planlardı.

-O gün bu manşetler inanarak mı atılıyordu?

Nasıl pembe diziler var ülkede? Dizinin senaryosunu yazanlar belliydi: BÇG. İşte ortada her şey. O yazıyor, senaryo oynanıyor. Cumhuriyet gazetesi bombalandı. Ya kime hikâye okuyorsunuz? Ne bombası? Yapmayın! Her türlü karalamayı yapan bir toplum olduk, acı ama gerçek.

-Cumhuriyet tehlikede değil miydi?

Biz Amerika standartlarında bir ülke olabilir, dünya liderliğine oynayabilirdik. İç çekişme, iç savaş, kardeşi kardeşe vurdurma, her türlü oyunu oynadık. 75 sene Atatürk’ten nemalandık.

Arkasına bir Atatürk posteri alan, koca bir Türk bayrağı asan imtiyazlı saydı kendini. Bu Atatürk sevgisinden falan değil ha! Atatürk’ü kullanarak vur Allah vur, soy Allah soy!

Böyle bir toplum olduk. Bunun içine basın da girdi. ‘Hayır, böyle olmadı’ diyenler kendini kandırır. İhtilaller, soygunlar, kasaların boşaltılması, Merkez Bankası’nın boşaltılması, çok acı olaylar bunlar.

Ayrıca tüm sektörlerde ve gençlerde bozulma oldu, bunda basının da büyük sorumluluğu var; beyin yıkıyorsun, tiyatrolar oynuyorsun, menfaat için insanları birbirine kırdırıyorsun.

Basın insanlara hiçbir şey vermediği gibi insanlardan çok şey aldı. O günkü şakşakçılar o düzeydeki yaşamlarına devam edebilmek için düzenleri bozulmasın diye toplumu infiale getirdiler.

Doğruları anlatmak gerekir, bana çok kızacaklardır ama bu böyle. Ağır bir faturanın bedeli ödeniyor şimdi. Medyaya düşen, her şeyi olduğu gibi görmek ve yansıtmaktır.

-28 Şubat soruşturmasında sıra medyaya gelir mi?

Gerekirse sıçrasın. Bana anlatsınlar, döviz bir günde üç misline nasıl ulaştı? İç savaş yaşamadık. İzah etsinler bunu! BÇG ile sınırlı kalırsa bu soruşturma çok eksik olur.

Herkesten hesap sorulsun. 75 milyonun hakkı için Ömer Dinçer’den de sorulsun. Kendi menfaatleri için, kendi yaşam tarzları için bir grup oluşturmuşlar, ‘Bizden sonrası yok olsun’ diyorlar! Bunu yenmemiz gerekiyor.

-Gazetecilere ne sorulmalı?

O dönemde darbeye çanak tutanların yüzde 90’ı BÇG gibi yapılarla el ele insanlardı. Onların savunmaları hazır: ‘Basınız, görüşlerimizi yazdık.’

Ama araştırılır, gerekli belge ve bilgi bulunursa bu Ömer Dinçer de olsa yargılansın. Mal beyanlarına ulaşılabilirse inanamazsınız, pek çok şey ortaya çıkar, aklınızın alamayacağı kadar şey çıkar, tepedeki bir gazetecinin 50-100 milyon doları çıkar, yatı katı, her şeyi çıkar.

-28 Şubat soruşturması neden önemli?

Türkiye askerî rejimlerle bir daha muhatap olmamalı. 27 Mayıs’lar, 28 Şubat’lar yaşanmamalı. Askerleri seviyoruz ama onlar da devletin memurları.

Dünyada nasılsa öyle olmalı. Siz hükümeti yöneteceksiniz, ülkeyi yöneteceksiniz ama asker bir adım sizden önde olacak, böyle bir şey kabul edilemez.

 http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/haber-34931-ataturku-kullanarak-soy-babam-soy.html

Bu hesabı görmezseniz yanlışa ortak olursunuz

4 Mart 2013 / İDRİS GÜRSOY
 
Darbe soruşturmalarını konuştuğumuz 28 Şubat Alt Komisyonu Başkanı Yaşar Karayel, Ergenekon davalarına bakan hâkim ve savcıların baskılara boyun eğmemelerini istiyor: “Darbeler dönemi henüz bitmedi.”
 
AK Parti Kayseri Milletvekili Yaşar Karayel’le Meclis’teki odasında 28 Şubat ve süren darbe davalarını konuşuyoruz. Tanıkları dinledikten ve gizli belgeleri gördükten sonra darbelere bakışının çok değiştiğini anlatıyor. Çoklarının aksine, “Darbeler döneminin bittiğini söylemek doğru değil, mücadele yeni başlıyor.” diyor. Ergenekon davalarını gören mahkemelerin demokrasi tarihine geçeceğinin altını çiziyor. Hâkim ve savcıların baskılara boyun eğmemelerini istiyor. Ayrıca uyarıyor: “Bu hesabı görmezseniz yanlışa siz de ortak olursunuz.”
 
TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma 28 Şubat Alt Komisyonu Başkanı Yaşar Karayel pek çok tanık dinledi.

Başta Genelkurmay, devletin güvenlik birimlerinden gelen ‘gizli’ belgeleri inceledi. Suikast listelerini gördü. Darbe planlarındaki ayrıntıları öğrendi. Fişlemelerde Kuran’ın ‘suç belgesi’ sayıldığına şahit oldu.

Darbe soruşturmalarını yürüten savcı ve mahkemelerin hedef alındığı bir dönemde tarihî bir çıkış yapıyor: “Türkiye, karanlık yapılardan hukuk karşısında hesap sormadan demokratik bir ülke hâline gelemez.”

-28 Şubat’taki MGK toplantısından sonra neler yaşanıyor? Fiilî bir müdahale kararı mı alınıyor?

Toplantıdan sonra asker kanadı keyif içinde Çevik Bir’in odasına gidiyor.

Güven Erkaya, Çevik Bir, o zamanın 5 kişilik kuvvet komutanları ve karargâhtakiler oturup ‘MGK kararlarının uygulanmasını takip etmemiz gerekir’ diye aralarında karar veriyorlar.

Bunlar hiçbir dayanağı olmayan kararlar. Nitekim 28 Şubat soruşturmasını yürüten savcı, bu toplantıya katılanları çağırdı. Çevik Bir’in söylediğine göre bu kararlar Karadayı’ya da onaylatılıyor.

-Siz Karadayı ile de görüştünüz? Dönemin genelkurmay başkanı olarak onayı var mı?

İsmail Hakkı Karadayı’ya bunu sorduk. ‘Askeriyede bu tür toplantılar olur, kararlar alınır, böyle gruplar kurulur, askerler böyle konuları araştırır’ dedi. Zımnen kabul etti.

Bu hukuksuzluğu yapmış ve fiilen uygulamış. ‘Aldıkları karar ve uygulamalar askerî değil’ dedik. Neticede demokrasi, insan hakları ve siyasetle alakalı konular.

-Bir’in odasında alınan kararlar için ‘Balyoz’dan daha kapsamlı’ değerlendirmesini yapıyorsunuz?

Balyoz’da daha çok 1. Ordu Komutanlığı döneminde, özellikle Çetin Doğan başkanlığında, Ege ve Marmara Bölgesi’ndeki bütün sivil toplum kuruluşları ve partiler, sendikalar, kim varsa, valiler, gazeteciler, kaymakamlar hiç fark etmemiş; herkes için dosyalama, fişleme sistemi oluşturulmuş.

Bunu yaparken İstanbul’daki insanların yoğun olduğu bölgelerin, camilerin krokileri çıkarılmış. Hangi subayların hangi belediye başkanlarını ve gazetecileri tutuklayacağı listelenmiş.

Gazetecilerin nereye götürüleceği tespit edilmiş. Bunların karşısına kimlerin tutuklayacağı, subayların görev alanları da yazılmış. Nokta’daki ve Mustafa Balbay’daki günlüklerde de teyit ediliyor bu hususlar.

-28 Şubat’ta farklı neler var?

28 Şubat’ta fişlemeler, listeler ve bunlara ilaveten kamuda olup bitenler hakkında mahkemelere yazılar var. Takipsizlik kararı veren mahkemeye yazı yazarak ‘Siz o dosyayı şu mahkemeye gönderin’ gibi direktifler veriliyor. Biz bunları Karadayı’nın önüne koyduğumuzda ‘Haberim yok, yanlış yapmışlar’ dedi.

-İnandınız mı?

İnandırıcılığı olmayan bir şey. Çevik Bir’in imzası var ve ‘Genelkurmay Başkanı adına’ yazıyor. Bir tane, iki tane değil. Bunların hepsi suç. Anayasada amir hükmü var, yargıya müdahale edilemez. Burada kanunsuz olarak müdahale edilmiş. Bunların kararları alınmış ve uygulanmış.

-‘Hasan Ekinci ile görüştüm. ‘İkna odaları kuruldu’ diyor. İkna odalarının arkasında kimler var?

Bunu yöneten askerler. O dönemde Genelkurmay’da yetkili olanlar. Erbakan (Necmettin) Hoca ve ekibini bölemeyince DYP’ye yüklenmişler.

-Nasıl?

Milletvekillerine telefon ediyorlar, görüşüyorlar. Kimilerine para teklif ediyorlar, kimileri ailesi ile tehdit ediliyor, bazı dosyalar önlerine konuluyor. Burada Seferberlik Tetkik Kurulu kullanılıyor.

-Seferberlik Tetkik Kurulu görevi dışında mı kullanılmış?

Bu kurulun adı değişse de görevleri belli. Seferberlik anında ülke işgal edilmişse ülkenin işgalden kurtarılması ve yeniden ayağa kaldırılması, savunulması ile ilgili bir konseptin uygulanması ile alakalı. Bunun hukuki olmayan tarafı yok.

Hukuksuz olan şu: Bununla ilgili işleri takip edecek adamlardan bazıları hukukun dışına çıkarak devletin kendisine vermediği yetkileri kullanmış.

Kanunen kendisine sağlanmamış bütün yetkileri kullanarak kendi kanaat ve düşüncesine göre toplumu dizayn etmeye veya kendilerinin hoşuna gitmeyecek insanlarla ilgili kısımlarını halle kalkan planlar yapılmış, bu amaca yönelik ekipler oluşmuş.

Bunlar Seferberlik Tetkik Kurulu’nun bilgisi dâhilinde Türkiye’nin çeşitli yerlerine gömülmüş, envanteri olan, sadece bilmesi gerekenlerin bildiği mühimmat ve silahları kendi şahsi düşünceleri, ideolojik bakışları açısından kullanmış. Toplum içerisinde terör estirmişler. Bu tip yapılanmaların içinde olan amir ve memurların da bir kısmını kullanmışlar.

-Hangi olaylar bunlar?

Seferberlik Tetkik Kurulu’na ait silah ve mühimmatın bir kısmı 28 Şubat döneminde toplumu dizayn etmek için kullanılmış. Daha önceki darbelerde de farklı amaçlar için kullanılmış olabilir.

12 Eylül’den önce sol ve sağ örgütler bu kadar silahı, mühimmatı nereden buldu? Bir araştırma yapılsa işin ucu Seferberlik Tetkik Kurulu’na kadar ulaşabilir. Bizim bunu araştıracak zamanımız olmadı. Ayrıca tahkikat yapılmalı.

Kontrgerilla ve JİTEM gibi adı geçen örgütler incelenmeli. Sürekli karanlık noktaları olan, kötü kokuların geldiği, hukukçuların, toplumun ve siyasilerin bilmediği bir alan oluşmuş. Buralardan yayılan kötü kokular bugünkü soruşturmaların ve araştırmaların konusudur.

Türkiye 50 yıllık karanlık işleri ile yüzleşmeden demokratik bir ülke hâline gelemez, sivil siyaset güçlenemez. İspanya, İtalya ve Yunanistan’da bu süreç 10 yıla yakın sürdü. Yunanistan’da darbeciler içeride öldü. Yaşayan bir-iki kişi kaldı.

-Bizde diğer ülkelere göre güçlü bir direnç var. Neye bağlıyorsunuz? Darbe damarı gücünü nereden alıyor?

27 Mayıs’tan 27 Nisan’a darbeciler hep birbirlerini tetiklemiş ve eğitmişler. Sistem 1960’ta kurulmuş. İttihat ve Terakki’den bize intikal eden bir mantıktır bu. İttihatçılar içinde de tasfiyeler olmuş, sonra Cumhuriyet döneminde de olmuş. Kazım Karabekir Paşa idamdan dönmüş.

1960’la birlikte bu iş kurumsallaşmış. Tek parti döneminden çok partili sisteme geçiş sancılı olmuş. Seçimler yapılmış ama ‘darbeci yapı’ değişmemiş. Millete rağmen iktidarda kalmak isteyen sistem varlığını devam ettirmiş.

-Nasıl?

DP’ye iktidarı vermişler ama arkasından kuyusunu kazmışlar. Öğrenci olaylarını organize etmişler. 12 Mart, 12 Eylül öncesi terör tırmandırılmış. 1960’ta kurulan sistem bütün darbelerde uygulanmış.

Herkes birbirinden ilham almış. 60 darbesini yapan 37 kişilik cuntacı hareket içinde teğmenden generale kadar insanlar var. O dönemde görev alanlar, onların yanında çırak gibi yetişenlerin bir kısmı 1971’de darbe yapıyor.

71’de emir subayı olan, o ekiple birlikte çalışanlar 80’in yöneticileri olmuş. 12 Eylül’de görev alan alt rütbelerdeki komutanlar 28 Şubat’ın yöneticileri olmuş. Her seferinde mantık aynı, Atatürkçülüğün arkasına sığınmışlar. Millet zarar görmüş.

-Millet zarar görmüş. Peki bu işten kazananlar kimler?

Darbelerin görünmeyen yüzü o. Tamamen ekonomik iştir darbe. Kasada biraz millete yönelecek ekonomik kaynak oluşmuşsa bunun rantiyeye veya finans sektörüne, bankalara, devrin ileri gelenlerine peşkeş çekilme zamanıdır demokrasinin kesintiye uğradığı dönemler.

2001’e kadar işlerin büyük kısmı hortumcuların eline geçmiştir. Finans sektörü kendi cebini milletin cebine bağlamış.

-Paranın izini sürebildiniz mi? Kimler nasıl soyuyor ülkeyi? Darbelerin topluma maliyeti ne kadar?

Ticari sır kapsamında bazı bilgilere ulaşamıyorsunuz. Geneli değerlendirebildik, çok büyük bir sömürü var. 94’ten sonraki batık bankaların yönetim kurulunu istedik, gelenlerin içinde anlı şanlı generaller var, genelkurmay başkanlığı yapmış isimler var. 21 bankanın yönetim kurullarında bunlar. Peki, bankacılar, finansçılar generalleri niye almış? Alacakları maaşlar karşılığında bankalara menfaat sağlamışlar. Batık bankaların maliyeti nereden baksanız 251 milyar dolar. Bizim tespitlerimiz 1960 da dâhil olmak üzere 350 milyar doların üzerinde bu ülke darbelerden vurgun yemiştir.

-Siyasetten de darbelerle hesaplaşmaya soğuk bakanlar var. Siz komisyon başkanı olarak gizli belgeleri gördünüz, tanıkları dinlediniz. Bakış açınız değişti mi?

Kesinlikle. Bu yüz kızartıcı bir iştir. Devlete karşı büyük hayal kırıklığına uğradım. Devlete güvenimde şüpheler oluştu.

Millete güvenim arttı. Şüphenin sebebi darbeci zihniyet ve onların uyguladığı sistemlerdir. Bunların hepsinin hesabı görülmeli. Hukuk bu hesabı görmezse onlar da yanlışa ortak olur. Ülkeyi ekonomik kayba uğratanlar dâhil, darbenin sivil ayaklarının da sorgulanması gerekir.

Medyanın bir bölümü, sendikalar, iş adamları, sermayedarlar ve korku salmak için kullanılan mafya hukuk karşısında hesap vermek zorunda.

-Bu hesap sormayı bazıları ‘cadı avı’ olarak niteliyor?

Biz intikam duygusu ile davranmıyoruz. Hukuk burada, eğer suç işlemişlerse bunları hesaba çeker. İşlememişse kimseye söylenecek bir şey yok. Bizim söylediğimiz şu; psikolojik olarak darbeye zemin hazırlayan, darbe ortamını olgunlaştırmaya katkı sağlayanlar var.

Ne adına bu katkıyı sağladılar? İşçi hakları adına mı? Atılan manşetler ortada duruyor. Bunları neden attılar? Genelkurmay’dan fısıldanmış ve ‘Alın bunları manşet yapın’ demişlerse o gazetecilerin namuslu olarak gelip savcılara ‘Evet bize şu unsurlar verildi’ demesi lazım.

Ne demek ‘Silahsız kuvvetler bu defa halletsin’ diye manşet atmak? Savcıların görevi, kim millî iradeye dokunmuş, kim dokunulmasına yardım etmişse hepsinin hesabını sormaktır.



-Darbecileri yargılayan mahkemelere baskılar artıyor?

Mahkemelerin üzerinde bu tür baskılar olur. Bunların elinde medyası var, televizyonu var. Seslerini yükseltiliyorlar.

Demokratik ülke, seslerini yükseltsinler ama gidip Silivri’de hâkimleri tehdit etmesinler, yuhalamasınlar, karalamasınlar. Beğenirler beğenmezler verilen kararları, ama hukuk işliyor.

Ama bu hukuku zedeleyici bir alan içine girmemeleri lazım.

-‘Davalar sona ersin, afla toplumsal barış sağlansın’ sesleri siyasetten de geliyor?

Kanaat belirterek hukuku belirleyemeyiz. Dışarıdan söylemler bir niyet işidir, iyi niyet göstergesidir. Biz de kimsenin tutuklanmasını, haksızlığa uğramasını istemeyiz.

Sadece hukukun üstünlüğünün tecelli etmesini istiyoruz. Hukuk hızlı çalışsın, söylenmek istenen odur. Bu mücadele sonlanmaz. İşin başındayız. Türkiye ilk defa darbelerle yüzleşiyor. İlk defa Meclis kendi iradesine sahip çıkıyor.

‘Darbeler dönemi bitti’ demek doğru değil. Bu darbecilerin yaptığı anayasa ve kanunlardan kurtulmadan siyaseti nasıl güçlendireceksiniz? Henüz Türkiye bu işin başındadır. Hukuk karşısında hesap vermeler yeni başlamıştır.

-Derin yapılar tasfiye edildi, darbeler dönemi bitti’ havası yayılıyor. Siz bu yapıları en iyi tanıyan kişilerden biri oldunuz. Ne düşünüyorsunuz?

Demirel (Süleyman) dedi ki ‘Bizim zihnimizde Menderes’in asılması fotoğrafı hep yer etmiştir. O korku içinde siyaset yaptık.’  Türkiye’de bu cuntacı zihniyetle bugüne kadar hukuk karşısında hesaplaşılamadığı için, siyasetçinin zihninde hep idam sehpası kalmıştır.

Bunun için Başbakan Erdoğan (Tayyip) ‘Ben gömleğimi kefen olarak kabul ediyorum ve milletime hizmeti bu anlayış içinde sürdürüyorum’ diyor. AK Parti’yi kapatmak istediler. Kim bunlar?

Belli zihniyetler. Anayasa Mahkemesi’ne telefon edenler hep bunlar. Darbeci yapıların yeniden yeşermesine fırsat vermemek lazım. Eğer yok edilemezlerse ilk fırsatta millî iradeye dokunmak isteyeceklerdir.

-Siz hâlâ yok edilemediklerini düşünüyorsunuz? Neler yapılmalı?

Darbelerle hukuk karşısında hesaplaşmanın yanında sivil bir anayasayı yapmalıyız. Ekonomik ve siyasi istikrarın da asla bozulmaması gerekir. Siyasi istikrarsızlık yönetilemeyen ülke hâline dönüştürür. Yatırımlar ve demokratikleşme durur. Ekmeklerine yağ sürülmüş olur. ‘Biz geleceğiz, düzelteceğiz’ yine derler.

-Hâlâ gelme planları var mı?

MİT’in bizim komisyona gönderdiği ihbar mektuplarının içeriğinde var; ‘Ekonominin bozulması için gerekli işlemler yapılmalı, sivil siyaset kötü gösterilmeli, AK Parti’nin zayıflaması beklenmeli’ diyorlar.

Ankara’da yürüyüşler, üniversiteleri organize etmek, terörü tırmandırmak, sağdan soldan suikastlar yaparak birbirlerinin üzerine atılması gibi planlar yapılmış. Başbakan ve bakanların eşlerine çirkin iftiralar atılarak toplumda itibarlarını sarsmak gibi bir sürü madde sıralanmış.
 
-27 Mayıs’ta da Berrin Menderes’e ve bazı bakan eşlerine iftiralar atılıyor?

1960’taki sivil siyasete yönelik söylemlerle, yapılan işlemler ve iftiralarla 27 Nisan’dakiler birbirinden farklı değil. Aynı mantık, aynı merkez hep harekât hâlinde.

-Sivil anayasa önünde de engeller görünüyor?

Direnç her zaman var. 2011’de anketlerde hâlâ toplumun yüzde 25’i darbecilerin söylemlerine itibar ediyor. Bu birdenbire yok olmaz, eğitim işidir. Siyasette ve bazı kurumlarda da hâlâ etkinler.

Hâlâ darbeden tutuklananları savunanlar var. Silivri’de onları ziyaret edenler var, bu İttihat ve Terakki zihniyeti geçmişten bugüne yok olmuş değil.

Onlar açısından bu demokratikleşme süreci kırılmalıdır, esas olan millet iradesi değil, kendi iradeleridir. Millet tarafından kabul görmüyorsa zor kullanılması, millete silah doğrultulması söz konusudur.

Milletin ordusu ile savaşacak durumu yok. Ordu asla silahını kendi milletine doğrultamaz, siyaset yapamaz. Bu yavaş yavaş olacak.

-Nasıl bir süreç öngörüyorsunuz?

Askerî okullar dâhil, eğitim müfredatı değiştirilmelidir. Ders kitaplarında insan hakları ve demokrasi daha geniş şekilde anlatılmalıdır.

Siz ilkokuldan itibaren aldığınız bir çocuğu ölünceye kadar aynı atmosfer içinde tutarsanız bu bir beyin yıkama ameliyesi olur. Eğitim sisteminin demokratikleştirilmesi gerekir.

Ne demek, Cumhuriyet’i kollama görevi orduya aittir? Böyle bir şey olamaz. 35. madde derhal kaldırılmalıdır, Jandarma sivil polise dönüşmeli, fişlemeler yok sayılmalıdır.

Bütün bunlar kolay değil, yabancı ülkelerde onlarca yıl almış; Türkiye daha beş yıldır bunları görüp değiştirmeye çalışıyor.

-Komisyona bütün bilgi ve belgeler geldi mi? Kozmik odalarda ne var ne yok biliyor musunuz?

Genelkurmay dâhil bütün kurumlardan istediğimiz belgelerin yüzde 90’ı geldi. Sadece kozmik odalarla ilgili bilgiler ve belgeler gelmedi.

Onları da hâkim ve savcılar gidip gördüler, adliyeye intikal etmiş konular zaten onlar. Darbeleri Araştırma Komisyonu’nun en büyük açılımlarından biri, devletin gizli kabul ettiği MGK kararlarının gizliliğinin kaldırılmasıdır.

Millet iradesini temsil eden Meclis’e en gizli belgeler bile gönderildi. Bu önemlidir. Millet iradesi önemsendi, bu bir açılımdır, sivil siyasetin güçlendirilmesidir.

 http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/haber-34987-bu-hesabi-gormezseniz-yanlisa-ortak-olursunuz.html

5 Mart 2013 Salı

SUİKAST VE ZEHİR - İdris GÜRSOY - KİTAP ÖZETİ


KURŞUNU SIKANLAR ZEHİRLEDİ

Kartal Demirağ'ın düzenlediği suikastla başlayıp vefatıyla son bulan Turgut Özal'ın sır ölümü, gazeteci İdris Gürsoy'un kitabında aydınlatılıyor. Gürsoy, 1988'de suikastta ıskalayanların 5 yıl sonra amaçlarına ulaştıklarını belirtiyor.

İdris Gürsoy yeni kitabı Özal'ın Ölümündeki Sır: 'Suikast ve Zehir'de ortaya çıkan yeni belgeler, tanıklar, soruşturmalar ışığında Özal'a suikast girişimi ve ani ölümündeki şüphelerin hikayesini anlatıyor. "Türkiye'nin karanlık sayfalarının aydınlatılması bu şüphelerin üzerine gidilmesine bağlıdır." diyen Gürsoy, Özal'ın ölümündeki sırrın Kartal Demirağ'ın 1988'de düzenlediği suikastla ilişkili olacağına dikkat çekiyor.

'SİLAH BELİMDE ÇOK DOLAŞTIM'

Demirağ'ın suikasttan önceki beş ayının tam anlamıyla bir muamma olduğunu belirten Gürsoy, bu noktada gazeteci Çiğdem Anat'ın Demirağ'la yaptığı röportajda yer veriyor. O röportajda Demirağ, "Çok önemli olaylar geçti başımdan. Her insanın yaşayamayacağı maceralar geçti. Ocak ayından hazirana kadar şahane anılarım var. Silah belimde çok dolaştım. Polislerle arkadaşlık yaptım...." diyor. İdris Gürsoy, yüksek yargıda savcı olarak çalışan bir hukukçudan ise Özal suikastı ile ilgili soruşturma dosyasına yansıyan bilgi, belge ve ifadelerle savcıların hazırladığı iddianameyi değerlendirmesini istediğini ve o savcının tespitlerini sıralıyor.:

HEP ÇELİŞKİLİ İFADELER VERDİ

"1- Kartal Demirağ ilk ifadesi ve daha sonraki beyanlarında ısrarla 'Rastgele ateş açtım' diyor. Neden? İki kurşun da hedefe isabet ediyor. eğer biri mikrofona çarpmasa kalbine gelecek ve Özal ölecek. Ayrıca Demirağ'ı engellemeye çalışan muhtar Ali Ünal'ın beyanları arasında ilginç bir ayrıntı var. Demirağ'ın ateş ederken birisinin omuzundan destek aldığını söylüyor tanık Ünal. Demek ki Kartal Demirağ, Öazl'a rastgele ateş etmedi. Demirağ'ın ateş etmesi için biri bilerek önünde durdu ve omuzuna elini koymasına izin verdi. Peki kimdi bu kişi? Demirağ, 'Rastgele ateş ettim' diyerek onu korudu mu?

2- Savcı iddianamede Kartal Demirağ için çeşitli analizler yapıyor. Şöhret olmak için bu eylemi yapmış olabileceğini belirtiyor. İddianamedeki satırları okuyunca bunların bir kitaptan alıntı yapıldığı anlaşılıyor. Demirağ'ın psikolojisini savcılar hangi verilere göre ortaya koydular. Demirağ, şöhret olmak istediyse neden başından sonuna kadar çelişkili ifadeler verdi?

3- İddianamede savcı "örgüt var" diyor ancak davayı adi bir cinayete teşebbüs suçundan açıyor. İddianamede, örgüt şüphesini açık bir şekilde dile getiriyor.

4- Özal suikastı ve ani ölümü sırasında görevli olan bazı kişileerin daha sonra bazı soruşturmalarda ciddi suçlamalarla karşılaşmaları ve hatta bazılarının mahkum olmaları hayli dikkat çekicidir."


Gürsoy'un örgütün varlığını açıklayan suikast iddianamesinin tamamına yer verdiği kitabında suikastın nasıl örtbas edildiği de anlatılıyor. Bu girişimin hemen 5 yıl sonrasında gelen zehirlenme olayına da ışık tutan kitapta, Özal'ın GATA'ya geldiğinde el yazısıyla anbean tutulmuş notların tamamı ve zehirin ayrıntıları da okura sunuluyor. Özal'ın 'sır ölümü'nü aydınlatmaya çalışan bu kitaptan bazı bölümleri sizler için derledik.


SEÇİLMİŞ BÖLÜMLER...


GÜCÜ DARBECİLERE YETMEDİ

Turgut Özal'ın görev verdiği emekli Savcı Uğur Tönük'ün iddiasına göre; Demirağ'ı azmettirdiği söylenen işadamı Kemal Horzum bu işlerde sadece bir işçi ya da mutemet olabilirdi. Kartal Demirağ da sadece bir tetikçi idi. her ikisinin de üsütnde çok daha büyük güçler vardı. Önemli bilgilere ulaşan Tönük, kendisini MİT elemanı olarak tanıtan üç kişi tarafından bu olayın üzerine gitmemesi için uyarıldı. Özal'la görüşmesinde bazı isimleri verdi. Daha sonra davadan sessizce çekildi. Erken emekli oldu. aslında Tönük, Türkiye'nin 2007'de adını duyacağı Ergenekon örgütüne çarpmıştı. Özal da suikast girişiminin arkasındaki derin bağlantıları görünce geri adım attı. Köşk'e çıkacaktı, reformalara devam edecekti ve kavga istemiyordu. savcı Tönük'e göre; 'Darbeci yapının üzerine gitmeye Özal'ın gücü yetmedi.' ( Sayfa 9 )



SUİKAST NASIL ÖRTBAS EDİLDİ

 Kitapta, Kartal Demirağ'ın gerçekleştirdiği Özal suikastı soruşturmasına bakan ilk Savcı Uğur Tönük'ün başının dertten kurtulmadığı detaylı bir şekilde viriliyor. İşte savcının başına gelenler: "Tönük'ün 'suikast girişimini araştırmaması için dönemin MGK Genel Sekreteri Sabri Yirmibeşoğlu tarafından tehdit edildiğini ve kızının kaçırıldığını' ifade ettiği, 15 Ağustos 2011 tarihinde konuya ilişkin ifade veren Tönük'ün; soruşturmanın örtbas edilmesi için dönemin MGK Genel Sekreteri ve Özal Harp Dairesi Başkanı Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu tarafından gönderilen üç kişi tarafından tehdit edildiğini, aynı dönem kızının da kaçırıldığını ancak kaçırma olayının arkasında kimlerin olduğunu bilmediğini ifade ettiği, belirtmektedir." ( Sayfa 276 )



POLONYUM 210'UN ÖMRÜ EN FAZLA 3 YIL

İdris Gürsoy kitabında, Özal'ın mezarının açıldıktan sonra yapılan otopsi sonuçlarına da genişçe yer veriyor. Gürsoy, 19 yıl sonra kemikte Polonyum 210'un bulunmasının normal olmadığını belirtiyor. Bu maddenin kemikte en fazla üç yıl kalabileceğini vurgulayan Gürsoy şöyle devam ediyor:"Devlet Denetleme Kurulu, radyoaktif maddeden zehirlenme konusunda Küçükçekmece Nükleer Araştırma Merkezi ve TÜBİTAK'tan destek aldı. Özal'ın naaşından alınan örnekler, bu iki kurumda değerlendirildi. Elde edilen sonuçlar sonrası bazı kurul üyeleri Özal'ın zehirlendiği, bazıları ise radyoaktif maddenin zaman içinde biriktiği görüşüne vardı. Rapora göre; Özal'ın naaşındaki dört zehirli madde, zehirlemeyi kanıtlayacak dozda değildi. Yüksek dozda olduğu iddia edilen DDT, yıllar içinde çeşitli sebze ve meyvelerden tarım ilaçları aracılığıyla alınarak vücutta yağ tabakasında biriken bir maddeydi. Polonyum 210 adlı radyoaktif maddenin ise çevresel etkenler vesilesiyle vücuda girdiği kanaatine varıldı." ( Sayfa 86 )


YILLAR GEÇSE DE HESABI SORULMALI

Devlet Denetleme Kurlu raporunu ilk defa yazan gazeteci olarak şu bilgiyi paylaşayım; Kurul üyeleri, raporu hazırlarken, Özal'ın yıllar sonra mezarının açılıp açılmamasını da kendi aralarında tartıştılar. Kemikler özelliğini kaybettiği için sonuç alınamayabilirdi. Bir üye şüphelere dikkat çekti ve 'Mezar açılmalı. Gerekirse zehirlenerek öldürüldüğü iddia edilen Fatih Sultan Mehmet'in bile mezarı açılmalıdır. Bu ülkeye hizmet eden devlet adamlarını öldürenlerin yıllar geçse de yakasına yapışılacağını, hesap sorulabileceğini göstermeliyiz' dedi.  ( Sayfa 10 )


ŞAHİNKAYA GATA'DAN GÜLEREK ÇIKTI

 GATA'da nöbetçi subay olan Tabip Binbaşı Mustafa Sarsılmaz, 17 Nisan'da tarihi bir olaya şahitlik yapacağını elbette bilmiyordu. Bir gün öncesinde kendisine Cumhurbaşkanı Özal'ın rutin sağlık kontrolü için hastaneye geleceği haber verilmişti. Nöbeti devralır almaz , gerekli hazırlıkları yaptı ve Özal'ı beklemeye başladı. Ancak dakikalar ilerliyor ve Özal2dan haber gelmiyordu. Saat 11.00 civarı Cumhurbaşkanlığı'ndan Özal'ın rahatsızlandığı ve acilen Hacettepe'ye götürüldüğü haberini aldı. 14.30'da öldüğünü öğrendi. O sabahtan itibaren GATA'da olup bitenleri el yazısı ile not aldı. İşte o notlardan bir bölüm: "Tv'de maçlar iptal edilmiş ve bayraklar yarıya indirilmişti. bunu da görünce Destek Kıtadan tören kıtasını çağırttım. Saygı duruşu ile bayrağı yarıya indirdim. Emrimdeki okulları aradım, meğer onlar benden önce yarıya indirmiş. Tahsin Şahinkaya geldi. 'Başınız sağ olsun' dedim. Önce inanmadı. sonra dönüşünde gülümsyerek GATA'dan ayrıldı. ( Sayfa 10 )



VEHBİ DİNÇERLER:

"Derin Devlet' ile Özal'ın kavgası, Savunma Sanayii Müsteşarlığı kurulması ve silah alımlarına müdahalesinden sonra başlamıştı. Ölümü ile 1988'deki suikast ilişkiliydi." ( Sayfa 94 )


Bu özet, ERDAL DOĞAN  editörlüğündeki BUGÜN GAZETESİ 11 Şubat 2013 Pazartesi 3678 sayısı - BİR KİTAP BİR ÖZET sayfasından alınmıştır.