Popüler Yayınlar

ŞAHİN ALPAY etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ŞAHİN ALPAY etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Temmuz 2013 Perşembe

Darbeye darbe diyemeyen demokratlar!

9 Temmuz 2013


Demokrasi, zamanımızın büyülü kavramı. 

Eskiden hiç olmazsa faşistler demokrasiye doğrudan karşı çıkardı. 

Sosyalistler ise kavrama özel bir anlam yükleyerek, yani sosyalizmi demokrasiyle özdeşleştirerek kullanırdı.

Şimdilerde neredeyse önüne gelen demokratım diyor. Bu hem iyi hem kötü. İyi, çünkü demokrasinin, sözde de olsa, yaygın biçimde benimsendiğine işaret ediyor.

Kötü, zira demokrasiyi anlam kaybına uğratıyor ve muğlaklaştırıyor. Allah aşkına, birileri söylesin, Maocu nasyonal sosyalist İşçi Partisi demokrat olabilir mi? Sosyalist fraksiyonlar demokrasiden ne anlar? Taksim Platformu'nun ve Taksim Dayanışması'nın demokrasinin ne olduğundan ve nasıl işlediğinden haberdar olduğu söylenebilir mi?

Bununla beraber, beni asıl ilgilendiren demokratım diyen herkesin tavrı değil. Birer savaş ideolojisi olan sosyalizmin ve Atatürkçülüğün müntesiplerinin demokrat olma derecesiyle en azından bu yazıda pek ilgilenme durumunda değilim.

Gözlerimi çevirdiğim yer liberalim diyenlerin veya liberal olduğu söylenenlerin demokratlığı. Aynen 28 Şubat süreci ve Gezi kumpanyası gibi Mısır'daki darbe de bazı liberallerin rotasını şaşırmasına, yalpalamasına yol açtı.

Şahin Alpay, 6 Temmuz 2013 tarihli Zaman'daki “Mısır'da asker niçin müdahale etti?” başlıklı yazısında, ne yazık ki, demokrasi ve Mısır darbesi hakkında vahim yanlışlıklarla dolu yorumlar yaptı.

Yazıyı değerlendirmeden önce şunu belirtelim: Bu tür konularda yapılacak değerlendirmeler, kişiler değil ilkeler üzerinden yapılmalıdır. Yani konunun özü Mursi değil, demokrasinin ilkeleri.

İlkeli bakmayan herkes kolayca oraya buraya savrulabilir. Maalesef yazı demokrat değil jakoben, tepeden inmeci, ilkesiz olduğu söylenebilecek bir tavrı yansıtıyor.

Başlığından itibaren darbeyi meşrulaştırıcı tonda.  Sandığı küçümseyen koroya katılmakta. Aslında bu yazıya aynı gün Gülay Göktürk'ün Bugün'deki yazısı (“ ‘Sandık' ” her şey değildir”), o niyetle yazılmış olmamakla birlikte, harika bir cevap teşkil etti. Ben de birkaç noktanın altını çizeyim.

Yazı vahim maddî bilgi hatalarıyla dolu. Tam manasıyla Batılı oryantalistlerin izinde. İddiaya göre Mursi kucaklayıcı olmamış, halkı ikiye bölüp kutuplaştırmış, ekonomik ve sosyal sorunlara çözüm bulmamış, zaten halkın azınlığı tarafından seçilmiş ve istifası talebiyle 22 milyon imza toplanmış.

Mısır, demokratik geleneği olmayan bir ülke. 25 Ocak 2012'de Mübarek'in devrilmesiyle bir gecede herkes demokrat olmadı herhalde.

Mursi de üç aşağı beş yukarı her Mısırlı ne kadar demokratsa o kadar demokrat olmalı. Mursi'nin kendisi dahi hatalar yaptığını ifade etti, ama her yaptığının hata olduğu iddiası Batı'daki amansız İslam ve Müslüman Kardeşler düşmanlarının propagandası.

Bakın aynı gün Erdal Şafak, Sabah'ta “Bir krizin anatomisi” başlıklı yazısında Mursi'nin Mübarek dönemi yargı bürokrasisi ve elitleri tarafından nasıl yalnızlaştırıldığının dökümünü vermiş.

Aynı şekilde nasıl otorite kullanamaz hâle getirildiğini, en temel atamaları yapmasının engellendiğini ve muhalefetin her türlü ortak çalışma teklifini reddettiğini de.

Erdal Şafak'ın aktardığı bilgiler başka kaynaklar tarafından da doğrulanıyor. Mantığa uygun olan da bu. On yıllarca bir diktatörün emrinde, uyum içinde çalışan yargıçlar, generaller ve girdiği her seçimi kaybeden ama darbecilerden görev talep etmekte beis görmeyen Baradey demokrat oldu, Mursi olamadı öyle mi?

Demokrasi bir oyun gibidir. Kuralları önceden bellidir. Kimse oyunun ortasında ben kuralları tanımıyorum diyemez. Sandık, demokrasinin en önemli aracıdır ve onun sonucunu başka hiçbir şey geçersizleştiremez.

Ayrıca demokrasilerde halk zaten parçalıdır. Halkın bir bütün olması ihtimali ancak totaliter sistemlerde akla gelir. Mursi, oyunu herkes gibi oynamış ve kazanmıştır. Dolayısıyla, iktidarı meşrudur.

Azınlık tarafından seçildiği iddialarına gelince, evet öyle olmuş olmalıdır, başka türlü olması zordur, ama bu, onun meşruiyetini yitirmesine sebep olamaz.

Mursi iktidarını muhalefetle birlikte kullanmak zorunda da değildir. Sadece,  demokratik anayasanın sınırları içinde kalmak ve insan haklarına saygı göstermek zorundadır.

Kilit görevlere elbette kendine yakın hissettiği, birlikte verimli çalışabileceğine inandığı kimseleri atayacaktır. Ayrıca, darbeci Sisi ve korsan devlet başkanı Mansur da onun tarafından atanmadı mı? Demek ki her atadığı, Mursi ile hemfikir değilmiş.

Demokrasi teorik olarak çoğunluğun yönetimidir ama pratikte her zaman en büyük azınlığın yönetimidir.

Meşruluk çoğunluk olmaktan değil en büyük azınlık olmaktan kaynaklanır.

ABD, istikrarlı demokrasiler arasında oy kullanma oranının en düşük olduğu ülkedir. Bu oran bazen yüzde 50'nin altına bile inmektedir. Bu anlayışla  bakarsak, meselâ, Obama yönetimi de toplumun dörtte hatta beşte birinin tercihidir ve iktidarı meşru olmayabilir.

Ama nedense Cumhuriyetçiler Beyaz Saray'ın önüne 2 milyon insan yığıp “Obama, Beyaz Saray'dan defol!” demiyor. Mursi muhalifleri onun gitmesi için 22 milyon imza toplamış. Olsun, ne önemi var ki? Demokrasi imza toplama rejimi değil oy toplama rejimidir, mühim olan muhaliflerin o imzaları seçimde oya dönüştürebilmeleridir.

Dönüştürürlerse zaten Mursi'den kurtulacaklardır. Demokrasi budur ve böyle işler. Şimdi ne oldu? Darbeciler tüm toplumu kucakladı mı? Seçmenlerin yarısından çoğu, Mursi'ye oy veren yüzde 52'si dışlandı.

Demokrasi böyle mi kurulacak? Mursi sosyal ve ekonomik problemleri çözememiş. Ne yani, çok fakir bir ülke olan Mısır'da Mursi bir yıl içinde mucizeler yaratıp ülkeyi Avrupa seviyesine mi getirecekti? Bunun sihirli formülü mü var?

Biliyorsanız darbecilere verin, mutlu olsunlar. Kaldı ki, problemleri çözememesi muhalefet için daha iyi değil mi? Bu ilk seçimlerde iktidardan indirilmesini kolaylaştırmaz mı? Bahsettiğim yazıda geçen bazı ifadeler ise kelimenin tam anlamıyla dehşet verici.

Deniyor ki:  “Sonunda kendi atadığı genelkurmay başkanı onu azletti.” Evren de darbe yapmamış, Demirel'i azletmişti bu bakışa göre. Azli, atayan makam yapar. Veya, bazen, ABD'de olduğu gibi, geri çağırma müessesesi parlamento tarafından işletilir.

Mursi'yi Sisi mi atamıştı ki Sisi azledebilsin? Darbeye darbe demek çok mu zor?  Yazıda hortlayan “demokrasi sandıktan ibaret değildir” anti demokrat zihniyetine hiç girmeyeyim, zaten Gülay Göktürk ve Zaman'da 8 Temmuz'daki yazısında Nuri Yurdusev (“Sandık demokrasinin her şeyidir”) gerekeni benim yapabileceğimden daha iyi söylemişler.

Demokratım diyenler bugünlerde daha ilkeli olmaya ve durmaya dikkat etmeli. Tarihin şahitliğinde herkes kendi sicilini yazıyor. Demokrat olduklarını iddia edenler darbeye darbe demekten kaçınıyorlarsa onların gerçek bir demokrat olduğundan şüphe etmeye yerden göğe kadar hakkımız var.

9 Nisan 2013 Salı

Başkanlık niçin bize yaramaz?

Başbakan Erdoğan'ın teşvikiyle başlayan "Başkanlık sistemine geçelim" kampanyası yayılıyor. 

Bayraktarlığı Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu'dan devralan Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, Türkiye'nin "kaçınılmaz olarak" (hem de Amerikan tipi) başkanlık sistemine geçeceğini ilan etti bile... 

Ne var ki muhalefet partileri başkanlık sistemine karşı. AKP grubunun önemli bir kısmının da gizli oylamada buna karşı çıkacağı muhakkak olduğuna göre bu kampanya, CHP başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun dediği gibi, "yapay gündem" olabilir. Ama madem Başbakan istiyor, elbette ki tartışılmalı.

Esas olarak üç tür hükümet sistemi var: Britanya'da kökleri 1215 tarihli Magna Carta'ya kadar uzanan bir evrimle gelişen parlamenter sistem; 1776'da Britanya'dan bağımsızlığını kazanan ABD'nin kurduğu başkanlık sistemi ve Fransa'nın 1958'de icat ettiği (ilk ikisinin bir karması olan) yarı-başkanlık sistemi.

Bu sistemlerin ilkeleri, avantajları ve dezavantajları üzerine bilgiye ulaşmak fazlasıyla mümkün. Hiç şüphesiz, her ülke kendi ihtiyaçlarına göre bir sistemi benimsiyor; yürümezse değiştiriyor. Unutulmaması gereken yönetim sistemini, sadece hükümet sistemi değil, seçim sistemi (nisbî temsil, çoğunluk sistemi ya da karma) de belirliyor.

Bizde 12 Eylül askeri yönetiminin askeri-bürokratik vesayet düzenini tahkim amacıyla getirdiği, parlamenter sistem ile yarı-başkanlık sistemini karıştıran ve üzerine de yüzde 10 barajlı nisbî temsil sistemini koyan, gerçek anlamda "ucube" bir sistem 1982'den beri yürürlükte.

AKP iktidarının, 2007'de cumhurbaşkanının halkoyuyla seçilmesi ilkesini getiren anayasa değişikliğiyle, sistem daha da ucubeleşti. Ancak sistem ucubelikten kurtulsun gerekçesiyle yarı-başkanlık ya da başkanlık sistemine geçilmesi herhalde anlamlı olamaz.

Anlamlı olan, yeni anayasa ile Başbakan Erdoğan'ın 2024'e kadar iktidarda kalmasını değil, Türkiye'de demokrasiyi güven altına alacak hükümet ve seçim sistemini teşhis ve tesis etmek. Benim, en az otuz yıldır süren bu tartışmaya ilişkin sayısız yazıda dile getirdiğim görüşüm belli: Uzlaşma kültürünün zayıf; siyasi, dinsel, etnik ayrımların çok sayıda olduğu Türkiye'ye uygun sistem, yürütmenin yasamanın içinden çıktığı parlamenter sistemdir.

Başkanlık sistemlerinde halkoyuyla seçilen başkan ile parlamento çoğunluğunun ayrı partilere mensup olmaları halinde, yönetim ciddi tıkanıklıklara uğrayabilir, karar alamaz hale gelebilir. (Bizde başkanın AKP'den, parlamentonun muhalefet çoğunluklu olduğu bir ortamda başımıza gelebilecekleri bir düşünün...) Başkanlık sistemlerinin ihmal edemeyeceğimiz bir sakıncası da toplumu ikiye ayırıp kutuplaştırma eğilimi.

Evet, Türkiye'de güçlü yürütmeye gereksinim var. Güçlü yürütme yukarıda değinilen nedenlerle, başkanlık sistemlerinde değil parlamenter sistemde mevcut. (Kürt sorununun çözümü de elbette ki hükümet sistemine değil, bu konuda siyasi iradenin olup olmamasına bağlı.)

Evet, siyasal istikrar yanında temsilde adaletin sağlanması, partilerin lider sultasından kurtulması önemli ihtiyaçlarımız. Bunun yolu ise, dar-bölgeden tek adayın seçildiği, iki turlu çoğunluk sistemini benimsemek. Koalisyon hükümetleri doğuran nisbî temsilden gerçekten çok çektik.

Başkanlık sistemleri demokratikleşmemize hizmet etmez. Bunu Başbakan Erdoğan'ın son zamanlardaki tavırları da göstermiyor mu?

Başbakan, Türkiye halkını güdülmeye muhtaç bir sürü, kendisini de onun çobanı görmeye başladı. Bunun için sanattan spora, tiyatrodan kürtaja, medyanın neyi yazıp yazmayacağına kadar kendisini ilgilendirmeyen her konuya müdahale etmeye başladı.

Son olarak Türkiye'nin Uludere'den doğumlara kadar uluslararası komplolarla karşı karşıya olduğunu söylemeye başlaması, "eski Türkiye"nin sorunların sorumluluğunu "iç-dış düşmanlar"a yıkma söylemini andırır oldu. Başbakan Erdoğan'ın bu ülkeye çok büyük hizmetleri oldu. Ama anlaşılan uzun süren iktidar liderleri yoruyor, yıpratıyor.

 http://www.zaman.com.tr/sahin-alpay/baskanlik-nicin-bize-yaramaz_1294796.html

31 Mart 2013 Pazar

MÜMTAZ SOYSAL, IRKÇILIĞI KÖRÜKLÜYOR

Prof. Dr. Mümtaz Soysal, 1960'larda Mülkiye'de okuduğum yıllarda bana ve arkadaşlarıma hocalık yapmıştı. 

Zekası ve belagatiyle hayranlığımızı kazanmış, Yön ve Devrim dergilerinde yazdığı yazılarla birçoğumuzun "devrimci, cuntacı" olmasına önemli katkıda bulunmuştu.

O yıllardan beri Mümtaz Soysal, laikçi–devletçi–milliyetçi türden bir Kemalizm (dilerseniz, moda deyimle Ulusalcılık) ile Marxizm'in bir karikatürünü kaynaştıran dünya görüşüne (dilerseniz Türk Baasçılığı'na) bağlı kaldı.

Rusya'da komünizmin yıkılması ve Sovyetler Birliği'nin dağılmasından hiç hoşlanmadı, Irak'ta Saddam Hüseyin rejimi ile yakın işbirliğini savundu.

Türk Baasçılığının önemli isimleri arasında, (rahmetli) Doğan Avcıoğlu ve (Allah uzun ömürler versin) İlhan Selçuk ile karşılaştırıldığında, eylem adamlığı zayıf fakat fikir adamlığı kuvvetli olanıdır.

Sahip olduğu dünya görüşü hakkındaki teşhisimi koyduktan sonra Soysal'ın yazdıklarına ilgim kalmadı. Tıpkı diğer Türk Baasçıları'nın yazıları gibi Soysal'ınkileri de ancak arkadaşlarım dikkate değer bulup uyardıkları zaman okur oldum.

Geçen gün arkadaşlarım yine dikkate değer bir yazı yayımladığını haber verdiler ("Kesin çözüm", Cumhuriyet, 18 Ağustos). Yazı, Türk Baasçılığının ya da İttihatçı–Kemalist Jakobenizm ya da tepeden inmeciliğinin niteliğini teşhir etmesi açısından gerçekten okunmaya değer.

Soysal'ın Kürt sorununa getirdiği çözüm önerisi, "kesin" ve yalın: Türk ulus–devletinin bütünlüğünün korunması için Türkiye Kürtleri ile Irak Türkmenlerinin mübadele edilmesi.

Öneriyi şöyle açıklıyor: "Güneydoğu'da bölgesel özerklik, resmi dil dışında öğretim gibi ulus–devlet ilkesiyle çatışan isteklere karşı kesin kırmızı çizgiler çizmek ve düzen değiştirici planlı ekonomik–sosyal kalkınmayı öne çıkarıp, bu koşullara uymak istemeyenlerin Irak'taki Türkmen nüfusla değiştirilmesini önermek gerekir."

Soysal'ın "kesin çözümü"nün neden uygulanabilir olmadığını, uygulanacak olsa neden bildiğimiz şekliyle Türkiye'nin kesin sonu demek olacağını aklı başında insanlara izah etmek gerekeceğini sanmıyorum.

Ama yansıttığı korkunç zihniyetin eleştirilmesi, maalesef, önemini koruyor. Çünkü, bu zihniyeti paylaşanların hayli yaygın olduğunu, ne yazık ki, "Kürt açılımı"nı başlatan hükümetin içinde dahi temsil olunduğunu biliyoruz. Peki, bu zihniyet niye "korkunç"tur?

Şu nedenlerle:

Bu zihniyete göre, önemli olan "ulus–devlet" (yani tek kimlikli devlet) ve onun bütünlüğünün korunmasıdır; o devletin yurttaşları olan insanların, onların hayatlarının, özgürlüklerinin hiçbir değeri yoktur.

İnsanların hayatları, devlet tarafından istenildiği gibi şekillendirilebilir; insanlar gerekirse yurtlarından sürülüp atılabilir. "İnsan hakları" denen şeyin hiçbir hükmü yoktur. Türkiye'nin altına imza atmış olduğu uluslararası insan hakları sözleşmelerinin de hiçbir anlamı yoktur.

Kuşku yok ki bu zihniyet, tarihin en büyük trajedilerinden biriyle sonuçlanan, 1915–16 Ermeni tehcirini uygulamaya koyan; 1923'te Türkiye Rum Ortodoksları ile Yunanistan Müslümanlarını zorunlu (istekleri hilafına) mübadeleye tabi tutan; 1942'de Varlık Vergisi, 1955'te 6–7 Eylül facialarını yaşatan zihniyettir.

Bunun dayandığı ideoloji Türkiye Cumhuriyeti'ni bir soydaşlar cumhuriyeti olarak gören, kabul etmeyenlerin ya Türkleşmek ya da çekip gitmek zorunda olduğunu söyleyen ırkçı milliyetçiliktir.

Bu zihniyetin Avrupa'daki son örneklerini eski Yugoslavya'da, dünyadaki son örneğini yakınlarda Çin'in Uygur Türklerine karşı yürüttüğü kampanyada gördük.

Sırp etnik milliyetçileri Slobodan Miloşeviç ve Radovan Karadziç bu zihniyeti uygulamaya koydukları için Lahey Uluslararası Ceza Mahkemesi'ne sevkedildiler.

Anlaşılan Mümtaz Soysal, insan hakları, hukuk devleti, demokrasi ve çoğulculuk ilkeleriyle ifadesini bulan yeni bir çağda, başka bir dünyada yaşadığımızın farkında bile değil. Kırk küsur yıl önce hayranlıkla dinlediğim kişiye bugün sadece acıyorum.

s.alpay@zaman.com.tr

 http://www.zaman.com.tr/sahin-alpay/mumtaz-soysal-irkciligi-korukluyor_882410.html