Popüler Yayınlar

BEDİÜZZAMAN HAZRETLERİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
BEDİÜZZAMAN HAZRETLERİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Mayıs 2013 Pazar

İZ'AN – İMTİSAL - İLTİZAM - İTİKAD

Abdullah Aymaz

Önceki yazılarımda ilmin mertebeleri üzerinde durmuş ve her mertebenin neticesini söylemiştik… Sadece bilmenin ve sadece tasdik etmenin yeterli olmadığını; mutlaka iz'an seviyesine yükselmenin gerektiğini ifade etmiştik.

Peki vicdanî ve kalbî derin ve kesin tasdiki ifade eden iz'an nasıl elde edilebilir? Biz bunun kitabî yönünün Risale-i Nur okumakla olabileceği kanaatindeyiz. Bu hususta Bediüzzaman Hazretleri de şöyle diyor:

         “Evet Sözler (R. Nurlar) Cennetin Tûbâ ağacının meyveleri gibi tatlı ve güzel olan iman ve İslamiyet'in meyvelerini ve dünya-ahiret saadetlerinin güzellikleri gibi hoş ve şirin öyle neticelerini göstermişler ki, görenlere ve tanıyanlara nihayetsiz bir tarafgirlik, iltizam ve teslim hissini verir.

Atomdan kainata mevcudat silsileleri gibi kuvvetli ve zerrât gibi kesretli iman ve İslâm'ın kesin delillerini göstermişler ki, nihayetsiz bir iz'an ve iman kuvveti verirler.

Hatta bazı defa Şâh-ı Nakşibendî'nin Evrâdını okurken, şehadet getirdiğim vakit ‘Bu iman hakikatları üzere yaşarız, onlara iman etmiş olarak ölürüz ve yine o itikad üzere diriliriz' dediğim zaman, nihayet bir tarafgirlik hissediyorum.

Eğer bütün dünya bana verilse, bir iman hakikatını bile fedâ edemiyorum. Bir hakikatın bir dakika aksini farzetmek, bana gayet elîm geliyor.

Bütün dünya benim olsa, bir tek iman hakikatının vücud bulmasına hiç tereddüt etmeden vermeye, nefsim itaat ediyor. ‘Allah'ım hem gönderdiğin Peygambere iman ettik, hem indirdiğin Kitaba iman edip gönülden tasdik ettik' dediğim vakit nihayetsiz bir iman kuvveti hissediyorum.

İman hakikatlarının her birinin aksini aklen imkânsız telâkki ediyorum, dalâlet yolunda gidenleri nihayetsiz ahmak ve divâne görüyorum.” (Dokuzuncu Mektup, Sâlisen)

         “Ama Kur'an-ı Hakîm'in minhâc-ı hakikisi (Gerçek yol ve metod, R. Nurlar) ise, her yerde suyu buluyor, çıkarıyor.

Her bir âyeti, Mûsâ Aleyhisselam'ın birer asâsı gibi, nereye vursa âb-ı hayat fışkırtıyor ‘Bütün herşeyde Allah'ın varlığını ve birliğini gösteren bir âyet  (işaret ) vardır.' düsturunu herşeye okutturuyor.

Hem imanda lâtifelerin (sır, hafâ, ahfâ gibi ince duyguların) hisseleri var. Nasıl ki, bir yemek mideye girse, o yemek muhtelif sinirler- damarlara-organlara, muhtelif bir surette taksim edilip tevzi ediliyor.

İlim ile gelen imanî meseleler de, akıl midesine girdikten sonra, derecelerine göre, ruh, kalb, sır, nefis ve benzeri letâif kendine göre, birer hisse alır, emerler. Eğer o lâtifelerin hissesi olmazsa, noksan kalır” (Yirmi Altıncı Mektup; Dördüncü Mebhas)

         “Tahkîkî  (derin araştırmaya dayanan sağlam) iman; ilme'l-yakînden hakka'l-yakîne yakınlaştıkça daha o imanın giderilemeyeceğine ehl-i keşf ve tahkik hükmetmişler ve demişler ki:

‘Ölüm döşeğinde, sekerat vaktinde şeytan, vesvesesi ile ancak akla şüpheler verip tereddüde düşürebilir.'

Bu nevi tahkîkî iman ise yalnız akılda durmuyor. Belki hem kalbe hem ruha hem sırra hem öyle lâtif duygulara sirayet ediyor. Kökleşiyor ki, şeytanın eli o yerlere yetişemiyor; öylelerin imanı yok olmaktan korunuyor.

Bu tahkîkî imana ulaşmanın bir yolu, kamil bir velayet ile (büyük evliya gibi)  keşif ve şuhud (mânevî müşahede) ile hakikate yetişmektir. Bu yol, hasların da hassına mahsustur, şuhûdî (müşahedeye bağlı) bir imandır.”

         “İkinci yol: İman-ı bilgayb (müşahedeye bağlı olmayan gayba iman) cihetinde Kur'anî vahyin sırrının feyzi ile, delile dayanan ve Kur'anî bir tarzda akıl ve kalbin imtizacı (birleşmesi) ile hakkalyakîn derecesinde bir kuvvet ile zaruret ve bedâhet derecesine gelen bir ilmel-yakîn ile iman hakikatlarını tasdik etmektir.

Bu ikinci yol; Risale-i Nur'un esası, mayası, temeli, ruhu, hakikatı olduğunu has talebeleri görüyorlar.” (Kastamonu Lâhikası)

 İz'an, imtisal, iltizam ve itikat derinliği için Risale-i Nurları tekrar tekrar mütalaa etmeye ihtiyaç var…

28 Nisan 2013 Pazar

Adalet-i mahza penceresinden Ermeni meselesine bakış



Süleyman Akkuş  02/10/2012
 
Çare, bu meseleyle de Kur’ân’ın adaletine göre yüzleşmek ve helâlleşmektir.
 
Bediüzzaman Hazretleri Otuz Bir Mart Hadisesi münasebetiyle Divan-ı Harb-i Örfî’de idam ile yargılanırken yaptığı müdafaada; “Ben talebeyim; onun için her şeyi mîzan-ı Şeriatla muvazene ediyorum” diyerek savunmasına başlar.

Aslında bu ifade tarzı temelde bütün Müslümanlara, özelde ise Nur Talebelerine mükemmel bir düsturdur.
Her şeyin açıkça tartışıldığı, her fikrin serbestçe ifade edildiği bir döneme girme arefesindeyiz. 

Tabiî böyle bir çağda fikir beyan etmek veya bir konuda hüküm vermek gerektiğinde ölçümüzün ne olması gerektiğini iyi bilmezsek, bilmeden zulme taraftar olmak gibi büyük yanılgıya düşebiliriz. Kur’ân ve sünnetin doğru yorumunu referans almadan verilen hükümlerin hesabı çok ağır olabilir.

Risâle-i Nur’un bize öğrettiği en önemli düsturlar arasında özellikle iki tanesi konumuz açısından hatırlatılmaya değerdir. Birincisi, olaylara toptancı bir zihniyetle yaklaşmamak, ikincisi adalet-i mahzâ ilkesi.

Bir şeyi toptan reddetmenin saçmalığını anlamak için Üstad’ın Avrupa ile ilgili yaptığı ayırımı bilmek yeterlidir.
Bundan yıllar önce “Avrupa” denildiğinde ne kadar olumsuzluk varsa zihnimde bir anda canlanıverirdi. 

Fakat ne zaman ki Üstadın; “Yanlış anlaşılmasın, Avrupa ikidir. Birisi, İsevîlik din-i hakikîsinden aldığı feyizle hayat-ı içtimâiye-i beşeriyeye nâfi san’atları ve adalet ve hakkaniyete hizmet eden fünunları takip eden birinci Avrupa’ya hitap etmiyorum…” şeklindeki mükemmel ifadeleriyle karşılaştım, önceki referanslarımın ne kadar sloganik, düzeysiz ve yüzeysel olduğunu fark ettim. Çevremde hâlâ bu toptancı mantıkla hareket edenleri gördükçe kendi hâlime şükrederken onlara da üzülüyorum.

Adalet-i mahzâya gelince; Risâle-i Nur okuyucuları bu kavrama aşinadırlar. Bediüzzaman Hazretleri özellikle sahabeler arasındaki muharebelerden bahsederken bu kavramı şöyle izah eder: “Bir mâsumun hakkı, bütün halk için dahi iptal edilmez. Bir fert dahi, umumun selâmeti için feda edilmez. Cenâb-ı Hakk’ın nazar-ı merhametinde hak haktır, küçüğüne büyüğüne bakılmaz. Küçük, büyük için iptal edilmez. Bir cemaatin selâmeti için, bir ferdin rızası bulunmadan, hayatı ve hakkı feda edilmez.” “Adalet-i izafiye ise, küllün selâmeti için cüz’ü feda eder. Cemaat için, ferdin hakkını nazara almaz.”

Üstad yine Hakikat Çekirdekleri’nde; “Adalet-i mahzâ-yı Kur’âniye, bir mâsumun hayatını ve kanını, hattâ umum beşer için de olsa heder etmez. İkisi nazar-ı kudrette bir olduğu gibi, nazar-ı adalette de birdir. Hodgâmlıkla, öyle insan olur ki, ihtirasına mâni herşeyi, hattâ elinden gelirse dünyayı harap ve nev-i beşeri mahvetmek ister.” diyerek bu konunun ne kadar önemli olduğunu vurgular.

Lâhikaları açıp baktığımızda ise Bediüzzaman Hazretlerinin onlarca yerde tekraren hatırlattığı şu iki âyet dikkatimizi çekiyor:

* “Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez.” (En’am Sûresi: 164.)

* “Kim bir cana kıymamış veya yeryüzünde fesad çıkarmamış birini öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibidir.” (Mâide Sûresi: 32.)

Peki, Kur’ân’ın bu düsturlarına karşı beşerin referansları ne olmuş? Üstadın “zalim siyasetin gaddarane bir düsturu”, “bu asırda, o gaddar düsturun hükmüyle, bir adamın hatasıyla bir köyü mahveder”, “beş on adamın, onların siyasetine zarar vermek tevehhümüyle, binler adamı perişan eder” diyerek açıkladığı “adalet-i izafiye” olmuş. Yine Üstad Hutbe-i Şamiye’de; “Bu kânun-u esâsî-i beşeriye, bir hadd-i muayyenesi olmadığı için, çok sû-i istimâle yol açılmış” diyerek bu hükmün ne kadar tehlikeli olduğunu 1. ve 2. Dünya savaşlarını örnek vererek ispat ediyor.

Dünya savaşları demişken 1. Dünya Savaşı esnasında yaşanan “Ermeni Tehciri” tam da bu noktada konumuz açısından son derece çarpıcı bir örnektir. Zira o döneme baktığımızda sayıları milyonlarla ifade edilen Ermeni vatandaşın Anadolu topraklarında yaşadığını görüyoruz. 

Fransız İhtilâli’yle birlikte gelişen ulusçuluk-milliyetçilik fikri Osmanlı gibi birçok etnik kimliği bünyesinde barındıran devletleri şiddetle sarsmıştır.

1880’li yıllardan itibaren tâ günümüze kadar devam eden milliyetçi akımlar, özellikle savaş ortamını da fırsat bilerek “ulus devlet” temellerini atmışlar. Bu paralelde örgütlenen Ermeni Hınçak-Taşnak komiteleri hedefleri uğruna birçok cinayet ve zulüm işlemekten geri durmadılar. İşte tam da bu dönemde çıkarılan “Tehcir Kanunu” ve bu kanunun suistimalâta açık oluşu yaş kuru demeden bir milyondan fazla Ermeni vatandaşın büyük göçler, acılar, kırımlar yaşamasına sebep oldu.

Kanunun uygulanış biçimine baktığımızda izlenilen metodun tam da Bediüzzaman’ın yukarıda tanımladığı “adalet-i izafiye” olduğunu hemen fark edebiliriz. Zira göçe zorlanan Ermeni vatandaşların tamamının komiteci olduğunu hiçbir aklı başında kişi söyleyemez.

Buna rağmen yaş-kuru, suçlu-suçsuz ayırımı yapılmadan tamamının göçe zorlanması ve buna bağlı olarak yaşanan dramlar, vicdan sahibi herkesi derinden yaralamıştır. Sistematik bir “soykırım” yaşanmamışsa bile tek başına sayıları milyonla ifade edilen bir topluluğu zorla yerinden edip göçe zorlamak bile ne kadar büyük bir zulüm olduğunu herkes kabul edebilir.

Kaldı ki tehcir hengâmesinde, cahil ve Müslümanlığı isimden ibaret olduğu anlaşılan bir kısım insanların yaptıkları zulümler, Anadolu’da hâlâ dilden dile dolaşmaktadır. O tüyler ürpertici zulümleri konu alan hikâyeleri onlarca kez dinlemişim. 

Tehcir Kanunu diye bilinen yasanın Kürtler arasında “fırmana fılıha” diye adlandırıldığını ve bunun o dönemde “Nerde bir gayr-i Müslim varsa öldürebilirsiniz” şeklinde algılandığını, dinlediğim hikâyelerden anlaşılabileceğini de söylemeliyim. Resmî soğuk söylemlerin ısrarla yok saydıkları bu olumsuzluklar milletin vicdan ve zihin arşivinde kayıtlıdır.

Çare ise mesele ile yüzleşmek, Kur’ân’ın adaletine göre hesaplaşmak ve helâlleşmektir.

Referansı Kur’ân ve Kur’ân’ın bu asra bakan yorumu Risâle-i Nur olan bir kişi, o dönemde yaşananları inkâr değil, adalet-i tâmme gereği haklının ve mazlumun yanında yer almalıdır. Kur’ân “…Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletten alıkoymasın. Adaletli davranın…” (Maide Sûresi: 8) demiyor mu?

“Adalet-i mahzâ merhametli olduğundan anâsır-ı gayr-ı Müslimeyi daha ziyâde te’lif ve rapt edeceğini” buyuran Üstad’a kulak verirsek, bölünme paranoyasından ve gayr-ı Müslim düşmanlığından da kurtulabiliriz.
Milliyetçi-ulusalcı reflekslerle her şeyi “millî menfaatle” ve “ulusal çıkarlar ilkesine” göre değerlendirirsek, “Mizan-ı Şeriat”ın kudsî düsturları bizi çarpabilir.

http://www.yeniasya-international.de/2012/02/adalet-i-mahza-penceresinden-ermeni-meselesine-bakis/