Popüler Yayınlar

İSTANBUL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İSTANBUL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Haziran 2013 Perşembe

Dersâdet’e plan, Asitane’ye huzur

1 Haziran 2013
 
İstanbul hakkında ezelden beri çok şey söylenmiştir. Hatta Napolyon’un “Tüm dünya tek bir devlet olsa başkenti İstanbul olurdu.” sözünü de hatırlatabiliriz.

Ancak şimdi, bu güzide şehrimizi başkalarının lafları ile övmek yerine daha gerçekçi yaklaşımlarla, bundan sonra da aynı övgüleri alacak şekilde korumak ve geliştirmek gerekli. İstanbul, özellikle son beş yıldır birçok farklı durum ve projeyle haber sayfalarının manşetlerini işgal ediyor. Hatırlayalım; üçüncü köprü yapılıyor, ihale edildi, temeli törenle atıldı.

Silüeti bozduğu aşikâr betondan köprünün böyle çirkin taşıyıcılar olmadan da tasarlanabileceği defalarca kanıtlanmışken, Haliç'teki köprünün inşaatı inadına her türlü eleştiriye kapalı şekilde, yangından mal kaçırır gibi sürüp gidiyor.

Bir anda İstanbul'da yapay bir kanal projesi gündeme geliyor. Çamlıca'ya İstanbul'a yakışır, simge yapı olacak, gururlanacağımız bir cami yapılacak deniyor, bu fırsat skandal olarak tabir edilebilecek “yarışmamsı” bir durumla heba ediliyor.

Ecdat mirasının -o mirasın içerdiği her türlü incelikten yoksun– betonarmeden taklidi yapılıyor. Osmanlı zamanının yapım teknolojisinin gerektirdiği fonksiyonel detaylar, süs niyetine tekrar tekrar kopyalanıp yapıştırılıyor, yani kopya bir cami yapılıyor.

Ne yazık! Simge yapı olamayacağı besbelli ve 2010'lu yıllarda İslam mimarisine bu topraklardan katılmış bir değer sayılamayacak.

Böyle bir fırsatımız varken hem de yine “en doğrusu budur” inadıyla, milletin elinden değerli bir camiye kavuşma hakkı alınıyor. Şimdi de Taksim'in yayalaştırma projesi hakkında olayları haberlerde duyuyoruz.
Bir şehrin planlaması ne kadar siyasi olmalıdır?

Sorulması gereken ilk soru bu. Kent parçasında dinî yapı yapılması kararının, şehircilik kurallarına dayanan oranlara sadık kalarak yeşil alan bırakılmasının, trafik ve yayalaştırma kararlarının siyaset üstü bir konumu olmalıdır.

Siyaseten kim iktidarda olursa olsun, birkaç ufak değişiklik içerse bile kararlar aynı olmalı, kamu yararına şekillenmelidir.

Çok önemli olduğu halde araştırılmadan, çalışılmadan alındığı belli kararlar, Kamu İhale Kanunu'na uygun yaptırıldı diye meşruiyeti ve tasarım kararları sorgulanmayan ısmarlama Topçu Kışlası Projesi…

Daha fenası, çoğu şehrimizin çağdaş bir planı yoktur ki siyasî mi, değil mi sorusu sorulsun. İstanbul'un bir planı var ama günde yaklaşık üç kere ve yılda bin kez değişmekte.

Revize, ek imar planları, tadil notları, itirazlar, yürütmeyi durdurmalar, yürütmeye yeniden koymalar, üst üste bine bine garip bir durum ortaya çıkmakta. Tabii ki bir plan var, sorulduğunda çıkartılır ortaya konulur resmi olarak ama yukarıdaki endişelerimizi karşılayamaz durumda.

"İMP" kısaltmasıyla tanınan, tam adı ise "İstanbul Büyükşehir Belediyesi Metropoliten Planlama ve Kentsel Tasarım Merkezi" olan bir kurum kapatılmıştır. Hatta Belediye'nin sitesinde 19.08.2009 tarihli “İMP, Türkiye'nin planlamasına talip” başlıklı haber ise kötü bir şaka gibi hâlâ durmaktadır.

İstanbul'un bir planlama ofisi dahi yoktur. Belediye'de tabii ki böyle bir daire vardır ama etkin ve yetkin olup olmadıklarını sorgulamak gerekebilir. Bu eksikliği gözler önüne serip, İstanbul'daki Cumhuriyet sonrası ilk plana değinelim.

Özel davetle ülkemize gelen Fransız mimar Prost, önemli kararlar vermiş ve bu kararların çoğu uygulanmıştır. Bunlardan en önemlisi tarihî yarımadadaki üç kat kısıtlamasıdır.

Ayrıca Vatan ve Millet caddeleri gibi açılan büyük yollar için yapılan tahribatlar da bilinmektedir. Herhangi bir yol üstüne olmadığı halde bir şekilde sökülen Karaköy'deki Ahşap D'aranco'nun Camisi Kınalıada'ya monte edileceği ileri sürülüp uzun süre depoda tutulmuş sonra da koskoca cami zayi olmuştur.

1943 yılında da artan nüfus dikkate alınarak bir metro önerisi getirmiştir. Beyoğlu ile tarihî yarımadayı birbirine bağlayacak bu hattın bazı yerlerinde yokuş çıkabilmesi için dişli tekerlekli çekiciler düşünülmüştür. Şimdiki metronun güzergâhına benzer haldedir.

Prost çok eleştirilir. Bazıları, “Türk plancı yok muydu, Fransız geldi?” derken bazıları ise “bir şeyi baştan yapmaktansa, bir kısmı yıkarak yapmanın daha kolay olduğu” düsturu ile hareket ettiğinden, birkaç iyi kararının dışında yıkımlarla çok fazla önemli eseri yok ettiğini ileri sürerler.

Açıkçası bu kişinin milliyetinden öte, yıkım kararları hele hele 1806'da yapılan Topçu Kışlası'nın yıkımı büyük hata olarak kabul edilir. Bu kışla şu anda yerinde olmadığı halde tescillenmiş durumda. Yeniden yapılacak; yeni fonksiyonunun da ticarî ve konut amaçlı kullanım olacağı söylenmekte.

İşte bu Prost'un yıkım kararından daha kötü bir karar! Yeni yapılacak bina hakkında sağlıklı bilgi bulabilmek ve Kışla'nın yapıldığında nasıl olacağını ve fonksiyonunu yetkililerden öğrenmek neredeyse imkânsız. Kentin en önemli yeri için şeffaf bir halk bilgilendirmesi yapılmadı. 

Elimizde çözünürlüğü oldukça düşük bilgisayardan alınmış 3 boyutlu görüntü var, o kadar. Ağaçların kesimi ya da iddia edildiği gibi yer değiştirilmesi bir gece yarısı operasyonudur.

Bir belediye, kendi yönetimindeki şehirde, ancak kapatılması büyük trafik sıkışıklığına sebep olacak bir yol çalışması yapacaksa gece yarısı çalışır.

Bu işin böyle garip bir saatte yapılması Belediye'nin tepkilerden korktuğunun en önemli göstergesi. Tepkilere karşı siyasî erk, “Kışla için karar verdik yapılacak.” demektedir. Bunun için ayrıca tarihe bakılması gerektiğini belirtmektedir.

Bakalım: 1806'da Topçu Kışlası yapılmadan önce 1786 tarihindeki haritalar şimdiki durumla çakıştırıldığında, Taşkışla'nın kuzeybatı kulesinden Taksim'deki heykele bir çizgi çekildiğinde Gezi Parkı çaprazlamasına kesilecektir.

Bu alanın kuzeydeki parçası Ermeni Mezarlığı'dır. Tarihe uyalım derken nereye kadar geri gidilmelidir, keyfii davranılabilir mi?

Bir karara tepki gösterenleri biber gazı ile eğitmek mümkün olmayabilir. Keza yabancı basın tek bir fotoğraf karesi ile durumun vahametini dünyaya duyurmayı seçebilir.

 Bazı çevrelere göre tarihe geri dönme isteği olarak savunulan bu faaliyet, bölgedeki tek yeşil alanın betonarme bina ile kaplanılmasıdır. Son olarak düşünülmesi gereken; Taksim'e cami yapılmasını isteyen milyonlarca kişi bulunabilir.

Peki, Gezi Parkı'na Topçu Kışlası'nı yapmakta diretenler, size soruyoruz; yine aynı İstanbul'da buraya AVM ve rezidans yapılmasını isteyen bin kişi bulabilir misiniz? 

Ayrıca bulduğunuz bu bin kişinin çıkarı neden milyonlarca kişinin önünde?

Neden?

Yrd. Doç. Dr., Mimar, Zirve Üniversitesi

22 Nisan 2013 Pazartesi

İSTANBUL NE OLACAK? - ŞEHİR

Limitler ortada: İstanbul, fiziksel büyüme sınırlarına gelip dayanmış bulunuyor. Daha fazla büyüyemez. 

Geçen yüzyılın ikinci yarısından başlamak üzere İstanbul’u hormonal olarak büyütenler bugün de şehri, çılgınlıkların yaşanacağı mahşer alanına çeviriyorlar.

1950’de Amerikalıların bize uygulattığı Marshall yardım planı Anadolu’yu insansızlaştırdı, Özal’dan bu yana ve ağırlıklı olarak son 10 yılda takip edilen küresel politikalar tarımı öldürüp süreci hızlandırdı.

Her yeni proje, nüfusu milyonlara katlayacak özellikte. “Üçüncü köprü” ve “ikinci boğaz” ilave milyonların İstanbul’a akışını hızlandıracak.

    Ulaşım teknolojisinin böylesine geliştiği bir dünyada İstanbul’a yüklenmek akıl kârı değil. İstanbul’un sanayi ve ekonomi ihtiyacını “içinden deniz geçen ikinci şehir Çanakkale”yi İstanbul’a yardımcı bir şehir olarak dizayn etmekle karşılamak mümkün.

    Bundan sonraki aşamada İstanbul “nicel” değil, “nitel bir değişim” geçirmeli; ticaret, turizm, spor, sanat faaliyetleri, bilim ve kongre merkezi olmak gibi.

Sanayinin ağırlığını Çanakkale’ye ve yatırımların önemli bölümünü Anadolu’ya kaydırmak nüfusu da makul çizgiye çeker.

O zaman İstanbul’u mutlak bir çekim merkezi olmaktan çıkartıp, başka merkezler haline getirebiliriz. Küresel sermayenin ağına ve dağıttığı mevzii/yerel rantın hırsına yakalanmış Türkiye’nin takip ettiği tarım politikası buna müsaade etmiyor.

    Şehrin hayatiyeti, fiziksel ve parasal sermayesinin hacmiyle değil, toplumsal sermayesinin zenginliğiyle ölçülür. Asıl sermaye güçlü ailedir.

Aileyi, komşuluk ilişkisini, akrabalık bağlarını, mahalle kültürünü temel alan şehirlerde medeniyet neşvü nema bulur.

Mahalle çok-merkezlidir, Osmanlı’da mahalle “insan merkezli-şehir” esasları üzerine oturtulmuştur, dışarıdan gelen insanları filtreden geçirip bedevi olmaktan çıkarıp haderileştirir.

Mahalle aynı zamanda merkezî yönetimin de temelidir. 1924’te Yerel Yönetimler Yasası çıktığı zaman, Bursa halkı valiye gidip “Bundan sonra kendi kendimizi idare edemeyecek miyiz?” diye sorma lüzumunu hissetmişlerdir.

    Medeniyet ve umran devletin işi değil, toplumun işidir. Şu anda kent, ranttan başka gözü hiçbir şey görmeyen kent bedevilerinin istilası altında.

Çölün istilacı bedevileri, şehri badiyeye çeviriyor, eski sakinlerini de bedevileştiriyorlar.

    İstanbul fetihte 50 bin idi, uzun zaman sonra 100 bin oldu, derken 500 bin ve 1 milyon. Bugün 15 milyon, şimdi 40 milyon nüfusa göre planlanıyor.

Bütün projeler “çılgın!” İçinden deniz geçen tek şehirdi, yeni projeyle iki denizin içinden geçtiği metropol olacak.

“Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar” diyen Akif’in şiirlerini okuya okuya İstanbul’un tarihini ve medeniyet mekânlarını tahrip ediyorlar.

    Kendimize soralım:

Neden? 

Zorumuz ne? 

Neden 40 milyon insanı aynı mekân üzerinde yığıyoruz? 

Neden Anadolu’yu insansızlaştırıyoruz? 

Neden güzelim Üsküdar Haydarpaşa arası sahili New York’un ucube, göğüslere sıkıntı veren Manhattan’a çeviriyoruz? 

İzmit-Tekirdağ arası milyonlarca insanın yaşadığı mekâna artık “kent” de denemez. Bu başka bir şey! Bu kent kültürünü nereden aldık, hangi İslamî kitapta okuduk? 

Kur’an’da helak olan kentlerin kıssalarını hiç mi hatırlamak gerekmez? 

Efendimiz’in sünnet ve siretinin hayat bulduğu Medine böyle mi idi? 

Hangi İslam filozofu veya fakihi böyle bir şehir modelini savundu? 

Hiç mi muhafaza edebileceğimiz değer kalmadı? 

Nasıl olur da aile, sokak, akrabalık, mahalle ve şehri böylesine vandalca tahrip edebiliyoruz?

 Dünün İslamcılarının diktiği devasa gettolara bakıyorum. Meğer dindarlıkları ne büyük bir hırs ve ihtiras biriktirmiş!

    Şehirler müennestir, iktidarlar müzekker. Şehirler narindir; bilgi, hikmet, irfan ve merhamet sahibi şehr-i eminler tarafından yönetilir.

 Fıtrat bozuldu, ekolojik denge altüst oldu. “İstanbul” isimli çaresiz kadını onu öldürmeye azmetmiş küresel kabadayının elinden kurtarmak hepimizin görevi.

11 Mart 2013 Pazartesi

MEDENİYETLERİN KADER GÖSTERGELERİ

Ahmet DAVUTOĞLU
Tarihin ibresi model ve sembol şehirler etrafında döner. Medeniyetlerin çöküşü bu sembol şehirlerin marjinalleşmesi ile neticelenir. Islam medeniyetinin geleceği de bugün iki şehrin kaderi ile belirlenecektir: Kudüs ve Saraybosna. Bu iki şehrin Islam kimliğinin muhafaza edilmesi konusunda Islam dünyasının göstereceği gayret Islam medeniyetinin geleceğinin de en önemli göstergesi olacaktır.
 
Medeniyetlerin yükseliş ve düşüşü şehirlerin kaderlerinde tezahür eder. Tarihin ibresi model ve sembol şehirler etrafında döner. Medeniyetler yükseliş dönemlerini sembol şehir ya da şehirlerle taçlandırırlar. Bunalımlar ise önce şehirlerdeki kimlik krizi ile kendilerini ortaya koyarlar.
 
Şehirlerdeki ruh—maddî tecessüm, keyfiyet—kemiyet dengesizlikleri medeniyet içi dengesizliklerin akislerinden başka bir şey değildir. Medeniyetlerin çöküşü bu sembol şehirlerin marjinalleşmesi ile neticelenir.
Sodom ve Gomore'den New York'a kadar medeniyetler kurdukları şehirlerde tecessüm etmişler ve güçleri nisbetinde bu şehirleri insanlık tarihinin merkezî konumuna oturtmuşlardır. 
 
Antik Yunan medeniyetinin iniş çıkışları Atina şehrinin özellikleri ile aynîleşmiştir. Eflatun ideal şehir—devletini tanımlarken içinde yaşadığı şehrin bunalımlarını da ortaya koyma çabası içindedir. Iskender dönemi zengin kültür kaynaşmasının ve eklektrik oluşumunun en güzel misali Iskenderiye'dir. Sezar döneminde her yol Roma'ya çıkmış; Marcus Aurelius'dan sonra yollar yeni yörüngeler aramaya başlamışladır. Modern dönem için de durum farklı değildir. 
 
Fransız devrimi ve Napolyon Paris'i, endüstri devrimi ve 19. yüzyıl yeni sömürgeciliği Londra'yı tarih sahnesine çıkarmıştır. Üzerinde güneş batmayan imparatorluğun güneşi hep Londra'da doğmuştur. Dünya sisteminin merkez ülkeleri malları ile birlikte şehirlerini de ihraç etmişlerdir. 
 
1. Dünya Savaşı'ndan sonra New York'un yükselişi ABD'nin dünya sisteminin merkezî unsuru olma süreci ile koşut bir gelişmedir. 20. yüzyıl boyunca her para New York'a çıkmış ve New York'tan dünyaya dağılmıştır. Soğuk savaş dönemini Berlin şehrinin kaderinden daha iyi anlatabilecek hangi tasvir olabilir? Şehirlerin nabzını tutabilen tarihin nabzını da tutabilir.
 
Islam medeniyetinin iniş ve çıkışları da şehirlerin kaderi ile anlatılabilecek bir tarihî süreçtir. Yesrib'i Medinetü'l Münevvere yapan güç Islam medeniyetini de tarihin merkezine oturtan güçtür. Yesrip hicretle kimlik değiştirmiş ve adı ile özdeşleştiği medeniyetin yükselişinin de odak noktası olmuştur. 
 
Islam takviminin hicretle başlaması bir tesadüf değildir. Hicret bir Medine'den bir medeniyete geçişin başlangıcıdır. Bu başlangıç ile bütün bir medeniyet tarihinin akışı da yön değiştirmiştir. Islam medeniyeti bu başlangıçtan sonra hep yeni Medinelerin özlemi içindedir.
 
Medine kulluğun, hürriyetin ve gücün buluştuğu bir maddî mekandır. Mutlak kulluğa mutlak hürriyete ve mutlak güce açılmayan medinelerde Islam medeniyeti inişe geçmiş ve kendine yeni mekanlar aramaya başlamıştır.
 
Ikili kıyaslarla ortaya koymak gerekirse Delhi'nin fethi (1192) ve Bağdat'ın düşüşü (1258), Istanbul'un fethi (1453) ve Gırnata'nın nihaî sükutu (1492) birbirini takip eden olaylardır. Sanki ilahî irade bir düşüşün öncesinde başka bir merkezi hazırlamakta ve medeniyetin ruhuna sığınacak ve kendisinde tecessüm edecek maddî bir mekan oluşturmaktadır.
  
Şehirler medeniyetin tarihinin eksenindeki uzun dönemli devriliğinin odak noktalarıdır. Islam medeniyeti içindeki bunalım ve dönüşümler de en çarpıcı şekilde şehirlerin kimlik dönüşümleri ile ortaya konabilir. Delhi tarihin en eski medeniyetlerinden birini Islam medeniyetine eklemleyecek kimlik dönüşümünü yaşarken Bağdat yıkılmış, Istanbul yepyeni bir ruhî uyanışın maddî çerçevesini oluşturmaya çalışırken Islam medeniyetinin Batı eksenindeki en zengin kalesi Gırnata tarihe gömülüşün hüznünü yaşamıştır.
 
Islam medeniyetinin bu asırda yaşadığı bunalımı da en güzel şekilde şehirlerin serencamında yakalayabiliriz. Türk toplumunun bu asırda yaşadığı kimlik krizini Ayasofya'nın kimliksizliğinden daha güzel anlatabilecek hangi sembol olabilir? Türk toplumunun tarih içinde iddiasızlaştırılması ile Istanbul'un önemsizleştirilmesi ve çevreselleşmesi de birbiriyle uyumlu olgulardır.
 
Tarih içinde söyleyecek sözü, insanlığa sunacak mesajı olmayan toplumların gerçek anlamda kendilerine has şehirleri de yoktur. Bu asrın özellikle ikinci çeyreğinde sur—içi Istanbul'unda yaşanan cami katliamı ile aynı dönemde ideolojik düzeyde yaşanan redd—i miras aynı medeniyet bunalımının zihnî ve maddî akisleridir. 
 
Delhi'nin kesin bir kimlik değişimi ile Yeni Delhi olarak yeniden inşası Islam medeniyetinin hem sömürgecilik ve yeni—sömürgecilik karşısındaki gerileyişinin hem de uyanış çabalarının izlerini taşır. Tarih boyunca Islam medeniyetinin Hint eksenindeki Islamabad'ı olan Delhi terkedilmiş ve Islamabad yeni bir maddî çevrede yeniden kurulmuştur. 
 
Bu Islam medeniyetinin diğer medeniyetler ile karşılaştığı hattan merkeze doğru çekilmesinin de bir işareti olarak görülebilir. Hemen hemen bütün uluslararası Islamî kuruluşlarının bulunduğu Cidde şehri de bu medeniyet bunalımının tipik bir yansımasıdır. Cidde şehrinin yapılanması zihnî bunalımın maddî mekan içinde tecessüm edişinin en tipik misalidir. Yanlış yorumlanmış selefilik ile modernizmin gelenek—karşıtı çarpık sentezinin oluşturduğu bunalım Cidde şehrini doğurmuştur. Cidde Islam medeniyetinin kalbine 60 km. mesafede bir Amerikan şehridir.

Islam medeniyetinin geleceği de bugün iki şehrin kaderi ile belirlenecektir: Kudüs ve Saraybosna. Bu iki şehrin Islam kimliğinin mahfaza edilmesi konusunda Islam dünyasının göstereceği gayret Islam medeniyetinin geleceğinin de en önemli göstergesi olacaktır. Bu açıdan Ortadoğu Barış Konferansı ve Bosna krizinin uluslararası sistem ile Islam dünyası arasındaki ilişkilerin merkezine oturmuş olması da kesinlikle bir tesadüf değildir. 
 
Bugün Saraybosna ve Kudüs, Islam medeniyetinin Medine sembolleri olarak yaşatılmazlarsa gelecekte Istanbul için de benzer tehlikelerin ortaya çıkışına kimse engel olamaz. Inandıkları hayat tarzlarını şehir modelleri olarak hayata geçiremeyenler kendi kimliklerini de muhafaza edemezler. 
 
 
17.12.1994 - Ahmet Davutoğlu
 
 http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/columnistDetail_getNewsById.action?newsId=356   internet sayfasından alınmıştır.