Popüler Yayınlar

ERMENİ DİASPORASI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ERMENİ DİASPORASI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Mayıs 2013 Pazar

1915: Ermeniler ne yapmalı? - Etyen Mahçupyan

Etyen Mahçupyan


Varsayalım ki Türkiye devleti şu veya bu nedenle kendi geçmişiyle yüzleşmeyi ertelemeye devam etti, hatta bu geçmişi tümüyle tarih dışı bırakacak kadar özgüvenli hale geldi.
Bunun zararını tabii ki Türkiye toplumu görecek, içsel yalnızlaşmayı derinleşen bir travma olarak yaşayacak, özgürleşemeyecek ve devlet bağımlılığından kurtulamayacaktır. Ama varsayalım ki böyle oldu… Acaba Ermeniler ne yaşayacak, onları nasıl bir kimliksel çöküş bekleyecektir?

Çünkü kendi kimliğini bir başka öznenin iradesine bu denli bağımlı hale getiren bir siyasetin kendi özgür iradesini yitirmesi şaşırtıcı olmaz.

Böyle bir durumda Ermeniler ya gündelik hayatın çekiciliği içinde kendilerini avutacaklar, duyarsızlaşmaya, geçmişe yabancılaşmaya, köksüzleşmeye ve kültürel açıdan yoksullaşmaya meyledecekler; ya da sertleşme, yaşanan güne yabancılaşma, ruhsal canlılığı yitirme ve hastalanma eğilimi gösterecekler.

Akla doğal olarak Hrant'ın ‘zehirli kan' metaforu geliyor… Buradaki ‘zehir' kanın kendisi değil, o kanın bizim zihnimizde yeniden üretilmiş halidir. Bir başkasının kaderine olan bu bağlılık ancak bir kader birlikteliği de yaratılabilmiş ise sağlıklıdır, yaşanasıdır ve yapıcıdır.

Aksi halde ortada bir bağımlılık var demektir ve bunun sonuçları da manen öldürücüdür. Yüzyıl önce yığınlar halinde cismen ölen, ortadan kalkan, azalan bir kavmin, bu kez kendisini geçmişin failine bağımlı kılarak, onun yapısal duyarsızlığına mahkum olarak manen öldürmesi tek kelimeyle ‘yazık' bir durum…

Ermenilerin kendilerine normalliği hak görmesi gerekiyor. Bu tutum geçmişi unutmayı değil, ama farklı bir biçimde sahiplenmeyi ima etmekte.

Aynı şekilde bugünü elden kaçırmayan, geleceği ise bir başkasının iradesine terk etmeyen bir yaklaşıma ihtiyaç var. Bu bağlamda Ermenilerin yapması gerekenler üç farklı boyuta sahip:

Kendi geçmişine ve yasına yönelik yeni bir tavır, toplumsal ve zihinsel yapının serbestçe tartışmaya açılması ve yeni bir dünyanın ötekilerle birlikte kurulması çabasının parçası olunması.

Bugüne dek Ermenilerin kendi geçmişine ve yasına yönelik tavrı, başkalarının dikkatini çekmeyi hedefleyen bir mağduriyet dilinin geliştirilmesi şeklinde oldu.

Sadece siyasi söylem değil, neredeyse tüm sanat faaliyetleri tek bir konuya, 1915'e odaklandı. Öyle ki bu alanda sözü olmayan sanatçı ‘milli' olmaktan çıktı, kültürü temsil etmekten uzaklaştı.

Yaratıcılık tek bir noktada, ortak acının simgesi olan soykırımda yoğunlaştırıldı. Soykırım, Ermeni olmanın önkoşulu haline geldi…

Bugün artık yapılması gereken öncelikle acı ve yasın iç dünyaya doğru özgürce yol almasının sağlanması ve siyasetten bağımsız kılınmasıdır. Edebiyat ve sanatın son yüzyılın üretmiş olduğu ‘Ermeni' ile uğraşması, 1915'i bu ‘Ermeni'nin yoğrulmasına yaptığı dolaylı katkının içinden okuması gerekiyor.

Hayatın başkalarına siyasi mesaj vermeye adanmayacak kadar, derinlikli ve zengin Ermeni kültürünün ise bir ‘hesap sorma' ritüeline esir düşürülmeyecek kadar kıymetli olduğunun anlaşılması gerekiyor. Kısacası yitirilmiş olanı cümleleştirip klişeleştirmek değil, o yitirilene yeniden dokunmak gerekiyor…

İkinci boyut, Ermenilerin çoğul yapısının teslim edilmesine, sessizliğin sesinin duyulmasının sağlanmasına ilişkin… Milliyetçilik üzerinden ‘makbul' Ermeni üretme alışkanlığının zararları açık.

Bugün düğünlerde bile kahramanlık şarkıları söyleniyorsa, bunun bir dayanışmacı ruhu değil, bir kadim sahicilik olarak ‘ruhun' yitirilmiş olduğunu gösterdiğini idrak etmekte yarar var.

Toplumun kendi içinde farklılaşmasından korkmazken, zihniyetle de sahici bir yüzleşmeye hazır olmak lazım. Demokratlıktan ne denli uzak olduğumuzu, cemaatçi yapıdan ve gücün cazibesinden kurtulamadığımızı teslim etmek, en azından gelecek nesillerin yolunu açacak bir samimiyet kültürü üretmek gerek.

Nihayet üçüncü olarak, dışımızdaki dünyaya ve özellikle ‘Türklere' nesnel bir gözle bakmayı, değişeni görmeyi ve Türkiye toplumunu ideolojik kalıplara hapsetme kolaycılığından kurtulmayı öğrenmek durumundayız.

Bu topraklarda yaşanmakta olan devrimin anlamını Ermenilerin kavraması hiç de zor olmamalı. Türkiye kendi belleğini ararken, Ermenilerin o belleğe kapı açmamaları, Anadolu'yu bu ortak belleğin içinden tahayyül etmekten uzak durmaları düşünülemez. Geçmişi birlikte hatırlamak, geleceğin de birlikte inşa edilmesini mümkün kılar.

Bu süreçte kim soykırım demiş, kim dememiş önemini yitirir. Özgür ruhların diyarında gerçekler kendi dilini üretir ve herhalde bundan en az gocunacak olanlar da Ermenilerdir…

26 Nisan 2013 Cuma

1915: Türkiye ne yapabilir? (2)

Soykırım kavramı birçok ülke için bir Demokles kılıcı. Bu kelime ile yaftalanmanın gerçekten de korkutucu bir yanı var. Özellikle milliyetçi bir ideolojiye yatkınsanız, soykırım yapmış bir ülke olmanın sizi tarihin ikinci sınıf milletlerinden biri yaptığını düşünmemeniz mümkün değil.

Sanki dünya ‘milletleri’ arasında bir manevi güzellik yarışı var ve soykırım yapmış olmak bir ‘milleti’ telafisi olmayan biçimde tarihin karanlık sayfalarına göndermekte. Oysa Birleşmiş Milletler’in geçerli olan soykırım tanımını veri alacaksak, etrafta soykırım uygulamamış ‘millet’ bulma şansımızın çok az olduğunu görmekte yarar var.

Gerçekler acımasız: Eşitsiz güçlerin karşı karşıya olduğu her durumda, eşit güçlerin çatışmasında ise taraflardan birinin göreceli gücü belirli bir zaman ve mekan aralığında ele geçirdiğinde, ‘güçlü’ taraf diğerine soykırım girişiminde bulunmakta fazla tereddüt etmiyor.

Diğer yandan soykırım suçlamasının bir Demokles kılıcı olmasının ana nedeni, bu kavramın belirli bir tarihsel örneğin ardından üretilmesi ve hiçbir başka örneğin o olayın vahametiyle mukayese edilemeyecek olması. Nazi rejiminin Yahudilere ve Romanlara karşı uyguladığı sistematik kitlesel katliamın bir benzeri gerçekten de mevcut değil.

Yok etme işlemini bir mühendislik stratejisine oturtmuş, insani duyarlılığı ise tamamen denklem dışına çıkarmış başka örnek yok. Ne var ki elde tek bir kelime var ve tanımın genişliği de veri olunca, irili ufaklı her yok etme çabası ‘soykırım’ olarak adlandırılabiliyor.

Dahası katliama uğrayanlar da, kendilerine yapılanların görünür olmasını sağlamak ve mağduriyetlerine siyasi destek bulmayı kolaylaştırmak üzere, başlarına gelenin mutlaka ‘soykırım’ olarak görülmesini istiyorlar.

Ancak burada herhalde mağdurları kınayacak halde değiliz… Hele faillerin yaptıklarıyla yüzleşmekten kaçındıkları durumlarda, mağdurların kendi başlarına geleni olabildiğince keskinleştirme gayretleri sadece insani bir ihtiyaç olarak görülebilir.

Bu gözlemler Türkiye’nin niçin yıllardır aynı noktada tıkanıp kaldığını ve geçen sürede derinleşen bir psikolojik balçığa saplandığını anlatıyor. Bir yandan son derece haklı olarak Almanya’ya benzetilmek istemiyoruz… 1918’in millet meclisindeki tartışmalar, o dönemin yargı süreci ve medyada yayınlanan hatırat bile bunu kanıtlamaya yeterli.

Bırakalım milleti veya devleti, hükümetin, hatta İttihatçıların bile tümünü kapsamayan, ancak Teşkilat-ı Mahsusa ve yereldeki oportünist işbirlikçiler sayesinde yürütülmüş bir ‘siyasetten’ bahsediyoruz.

Ayrıca bu ‘temizlik’ hareketinin Almanya’dakinin aksine ırkçı bir ideolojik zemine oturmadığını, yok etmekten ziyade ‘azaltma’ hedefinin güdüldüğünü, ‘Türk milliyetçiliğinin’ bir servet devşirme fırsatçılığına kabuk yapıldığını biliyoruz.

Bütün bunlar Ermenilerin yaşadıklarını ve bu yaşananların onlar için anlamını değiştirmiyor. Ama Türkiye’ye bir fırsat sunuyor: Tarihe açık yüreklilikle bakmak ve bu sayede olanı kabul ederken yapılanı da Nazi örneğinden uzaklaştırmak.

Ama Türkiye bunu yapmadığı gibi, on yıllarca ‘asıl onlar bizi kesti’ veya ‘zaten ihanet etmişlerdi’ türünden sadece Türkiye’deki bazı eksik bilgili kişilere hitap edebilecek, ama dünya karşısında kendisini küçük düşüren bir söylem izledi.

Bu durum Ermeni diasporasının ‘soykırımı’ bayrak yapmasıyla sonuçlandı, çünkü doğal olarak şunu söylediler: “Türkiye’nin devam eden reddiyesi yapılan eylemin bilinçli olduğunun nişanesidir ve bu da yapılanın soykırım olduğunu ispatlar.”

Bütün bunlar olurken Türkiye, soykırım kavramını kullanmama aklını da gösteremedi. Bu kavramı anlamlı bulmadığını ve kullanmayacağını deklare ederek en azından 1915 için farklı bir dil üretilmesini belki sağlayabilirdi.

Ama nasıl bir akılsa, dünyada halen yaşanan her türlü katliam ‘soykırım’ olarak adlandırıldı. Ne var ki Bosna, Açe, Hocalı soykırım ise 1915’in soykırım olmama ihtimali yok…

Resmî ideoloji ve resmî vatandaşlık kimliği aslında Türkiye halkını entelektüel olarak iğdiş etmiş durumda. Yaşadıklarını daha 1918 yılında bile bütün teferruatıyla konuşabilen bir toplum, bunca yılı hafızasını yitirmiş halde, devletin ona verdiği ideolojik bastonla yürüyebilen bir engelli gibi geçirdi.

Toplumun kendi hayatı devletin dış politikasına malzeme olurken, hafızası da milliyetçi bir hukuk anlayışına çerez yapıldı. Şimdi bu yaşanmışlığın ve hafızanın topluma iade zamanı…

Türkiye’nin yapması gereken ilk iş bu… Başkaları istiyor diye değil. Kendi ruh sağlığına kavuşmak ve ‘millet’ olmak için.

1915: Türkiye ne yapabilir?

Malum yıldönümü kaçınılmaz olarak yine gündemde ve Türkiye yine aynı çaresizliğin pençesinde sıkışmış, neredeyse paralize olmuş gibi duruyor. 1915 yılında Osmanlı Ermeni milletine uygulanmış olan bilinçli azaltma ve imha politikası ile yüzleşmekte zorlanıldığı sürece, bu olay bir siyasi ve kimliksel malzeme olarak kullanılmaya devam edilecek.

1915 sadece Ermenilerin yaşadığı yıkımın anılması için değil, Türk kimliğinin horlanması ve aşağılanması için de kullanılıyor. Failler gerçek kişiliklerinden ve ideolojik yaklaşımlarından sıyrılıp tüm Türkleri ve tüm toplumu temsil etmeye başlıyorlar ve bu durum Türkiye'nin daha serinkanlı adımlar atmasını engelliyor. Ama başkalarını, yani Ermeni diasporasını veya yabancı ülke hükümetlerini suçlayarak bu durumdan kurtulmak mümkün değil.

Çünkü Türkiye'nin ve kendisini bu topraklara ait hisseden herkesin kaçamayacağı, başkasının sırtına yükleyemeyeceği bir sorumluluk var. 1915 yıldönümleri kaçınılmaz olarak her yıl gelecek olsa da, içinde olduğumuz çaresizlik kaçınılmaz değil. Türkiye'nin ve genelde ‘Türklerin' yapabilecekleri şeyler mevcut ve üstelik bunun psikolojik altyapısı yeterince hazır.

Her şeyden önce Türkiye toplumu artık çok daha özgüvenli… Geçmişi hatırlamak, suskunluğun sebep olduğu ezikliği aşmak istiyor. Bugün Anadolu'nun neresine giderseniz gidin, insanlar hiçbir gocunma olmadan size yaşananları, duyduklarını ve bildiklerini anlatmak istiyorlar. İkincisi ülkeyi etnik kimliklere mesafe alabilen bir hükümet yönetiyor.

Her türlü milliyetçilik ayaklar altına alınacaksa, herhalde İttihatçıların kaba milliyetçiliğini savunulacak bir değer olarak öne sürmek pek anlamlı olmaz. Üçüncüsü bu hükümetin dayandığı İslami duyarlılık çerçevesi, bu meseleyi çözebilmenin de en temel olanaklarından birini sağlıyor.

Çünkü tehcir sürecinde Ermenileri koruyup kollayan binlerce Müslüman ailenin dışında, merkezden gelen karara direnen onlarca Müslüman mülki amir bulunuyor. İlginç bir nokta bunun Ermeni cephesinde de bir farkındalığa karşılık gelmesi.

Yıllar önce Ermenistan'a bir gazeteci ziyaretinde, en milliyetçi parti olan Taşnakların ikinci başkanı bile “biz Türk milliyetçiliğine karşıyız, Müslümanlarla ve İslamiyet'le sorunumuz hiç olmadı” demişti. Madalyonun öteki yüzü de büyük ölçüde değişti.

Ermenistan Türkiye'nin soykırımı kabul etmesini bir şart olarak görmekten vazgeçmenin eşiğinde… Her yıl binlerce diaspora Ermeni'si buralara geliyor ve tamamen farklı bir ruh hali ve siyaset algısıyla geri dönüyor. Bütün bu gelişmeler yeni bir imkanın önünde durduğumuzun belirtileri…

Önümüzdeki dönem ‘soykırım' kavramının öneminin nispeten azaldığı, ancak o dönem yaşananların öneminin hızla arttığı bir dönem olacak. Soykırım sözcüğünden rahatsız olan Türkiye için iyi bir haber…

Ama eğer gerçeklerle samimi ve dürüst bir yüzleşmeye hazırsak. Bu gerçekler çok da karmaşık değil ve aslında günümüzün Kürt meselesine fazlasıyla benziyor:

Zamanın ruhuna uygun olan özgürlük ve eşitlik taleplerine direnen ve toplumu oyalamaya çalışan bir devlet, giderek kötüleşen iktisadi ve sosyal koşullara mahkum hale gelirken etnik kimliği nedeniyle ayrımcılığa uğrayan bir kesim, bu kesimin içinden ayrılıkçı ve silahlı bir grubun çıkarak direniş mücadelesine başlaması, devletin o grubu bahane ederek belirli bir bölgede söz konusu kimlik sahiplerinin tümünü mağdur eden baskı politikaları uygulaması, silahlı grubun yabancı ülke istihbaratları ile ilişkiye geçerek kendini korumaya alması, bunun üzerine devletin daha da sertleşerek ‘kesin çözüm' peşine düşmesi ve o kimliği tüm ülkede belirli bir sürede sistematik olarak ‘kazımayı' hedeflemesi…

Bu sürece mesafe alarak, nesnel bir biçimde yaklaşmak, her aktörün neyi niye yaptığını anlamaya çalışmak mümkün. Diğer taraftan devlet adına yapılanların ‘bilinçli' olduğu gerçeği ile de yüzleşmek durumundayız.

Tehcirin sadece kadınlar, yaşlılar ve çocuklardan oluşan bir milyonun üstünde kişiyi kapsadığını düşünürsek, Ermeni toplumunun birkaç yüz bin erkeğine ne olduğunu sormak zorundayız. İttihatçılar ve Mahsusacıların niçin bütün belgeleri imha ettikleri üzerinde düşünmek zorundayız.

Nihayet Ermenilerin şahıs ve vakıf mallarının şimdi kimlerin elinde olduğunu da görmek zorundayız… Ermeni meselesi bir hukuki mesele değil.

Hukuki tarafı işin aslını göz ardı etmekten başka işe yaramıyor. Esas mesele kendimizle barışmak… Ve Türkiye bu samimiyeti yaşayabilecek ve hatta bunun keyfini çıkarabilecek olgunluğa çok yakın.

2015 yaklaşırken Azerbaycan’ın tutumu

26 Nisan 2013


Türkiye-Azerbaycan ilişkilerini sadece manevi temeller esasında değerlendirmeye çalışmak eksik bir yaklaşımdır. Bu ilişkilerde manevi değerlerin önemli rol oynamadığı anlamına gelmez.

  Fakat bu manevi duyguları devletler arasında stratejik ilişkilere dönüştüren önemli hususlar vardır. Bunlardan en önemlisi iki devletin ve halklarının çıkarlarının örtüşmesidir.

Bu anlamda hiçbir devletin Türkiye-Azerbaycan ilişkilerine zarar verememesinin temelinde veya Azerbaycan-Türkiye ilişkilerini diğer Türk cumhuriyetleri arasındaki ilişkilerden farklı kılan en önemli husustur. İkili ilişkiler ve bölgesel perspektif açısından iki devletin çıkarlarının örtüştüğü, adeta onları birbirine muhtaç kılan birkaç gelişme vardır. Rusya konusunda, İran konusunda işbirliği yapmasalar bile tavırları örtüşüyor. Enerji konusunda da durum farklı değildir.

     Azerbaycan ve Anadolu coğrafyasındaki devletler 15. yüzyıldan itibaren rekabet içinde oldular. Çok ilginçtir ki, bu rekabet her iki halkın Ermeni saldırılarına maruz kaldığı XIX. yüzyılın ikinci yarısından sonra işbirliğine dönüştü. XIX. yüzyılın sonunda başlayan ve Azerbaycan Halk Cumhuriyeti döneminde en üst düzeye varan müttefiklik Ermeni ve Rus tehdidine karşı yönelen "savunma karakterli" ortaklık olmuştur.

Her iki devlet Ermenilerin ayrılıkçı saldırılarına maruz kalmış veya Ermeniler her iki devlete karşı kullanılmıştırlar. Dolayısıyla Türklük bilincinin yanı sıra Ermeni saldırıları da iki devletin müttefik olmasında önemli rol oynamıştır. XIX. yüzyılın sonunda ortaya çıkan Ermeni terör örgütlerinin hedefinde hem Anadolu Türkleri hem de Azerbaycan Türkleri vardı.

Ayrıca hem Anadolu coğrafyasında hem de Azerbaycan'da yaşayan Ermeniler yabancı devletlerle işbirliği sürecine girerek yüzlerce yıl bir arada yaşayan komşularına saldırmasına neden olmuştur. Bu tarih Anadolu ve Azerbaycan Türklerinde "Ermeni nefretinin" ortaya çıktığı tarihtir ve bu durum günümüze kadar devam edegelmiştir. 

    1920 yılında Sovyetler Birliği kurulduğu zaman Azerbaycan, Ermenilerle bir birlik içinde yaşamıştır. Bu olay aynı zamanda Türkiye ile Ermeniler arasında  uzun süreli bir ayrılığa sebep olan 1915'ten sonra ikinci büyük olay olmuştur.

Sovyetler döneminde Azerbaycan Ermenilerle 70 yıl bir arada yaşarken Türkiye Türkleri ile Ermeniler arasında iletişim kopmuş oldu.  70 yıl boyunca Anadolu Türklerinin Ermeni hafızası eskimeye başlarken, Azerbaycan Türkleri Ermeni hafızasını her defasında tazelemiş oldu.

    Bu zaman zarfında Azerbaycan, Ermeni saldırılarına maruz kalmaya devam etti. Hiç bitmek bilmeyen Karabağ iddiaları, 1948 yılında SSCB'nin güvenlik endişeleri nedeniyle 100 binlerce Azerbaycan Türk'ünün Ermenistan'dan kovulması ve tekrar 1980'li yıllarda başlayan Ermeni saldırıları. 1988-1994 yılları arasında Karabağ'ın işgali Azerbaycan'da Ermeni hafızasını yenilemiş oldu. Ermenilerin Karabağ saldırıları Anadolu Türk'ünün de Ermeni hafızasını tazelemiş oldu.

    Karabağ işgali ve yaşanan katliamlar dışında Sovyetler Birliği'nin dağılması Ermeni meselesi açısından Türkiye'yi iki şekilde etkiledi. Artık Batı'nın Türkiye'ye eskisi kadar ihtiyacı olmadığı için Türkiye üzerinde Ermeni sorunu konusunda baskılar artmaya başladı. Ermenistan devleti ortaya çıktığı için doğrudan bir devlet bu işi üstlenmiş oldu ve 1915 olaylarının soykırım olarak tanınmasını Bağımsız Bildirgesi'ne bir ulusal hedef olarak koydu. Bu durum aynı zamanda Türkiye ve Azerbaycan'ın Ermeni tehdidi karşısında birleşmesine neden olmuştur.

    Fakat bu dönemde Türkiye'nin farklı dış politika önceliklerinin yaranması bir ikilem ortaya çıkarmıştır. Birinci Körfez Savaşı, AB üyeliği ve Yunanistan-Kıbrıs meselesi Türk dış politikasının gündemini işgal ederken, Azerbaycan Karabağ nedeniyle uluslararası alanda Ermeni baskısını ve ona karşı yöneltilen adaletsizliğe daha çok önem vermeye başladı.

Karabağ, Azerbaycan'ın bir numaralı dış politika sorunu olduğu ve bu meseleyi uluslararası alana taşıyan Ermeni diasporası olduğu için Azerbaycan onlarla uğraşmak zorunda kaldı. Çünkü Azerbaycan'da yönetim ve insanlar Karabağ'ın işgalinde Ermeni diasporasının propaganda çalışmalarının önemli rol oynadığını düşünmekteydi.

Özellikle toprağı işgal olunan Azerbaycan'ın 1992 yılında ABD Kongresi tarafından Özgürlüklere Destek Yasası'na karşı 907 sayılı ek düzenlemeye maruz kalması Azerbaycan'da ciddi bir direnç duygusu yaratmış ve Ermeni diasporasına karşı etkili mücadelenin yolları araştırılmıştır.

Dolayısıyla Ermeni diasporası meselesi Azerbaycan'da devlet düzeyinde bir sorun haline gelirken, Türkiye'de sadece Dışişleri ve konunun uzmanları konuya önem vermiştir. Azerbaycan'da ise devlet bütün aygıtları ile Ermeni diasporasının propaganda çalışmalarını yenmeye çalışmıştır. 2002'de Azerbaycan'da kurulan Diaspora Komitesi'nin en önemli çalışma alanı Karabağ konusunda adaletli propaganda çalışması yürütecek örgütleri desteklemek ve faaliyetler yürütmek olmuştur.

    Türkiye için Ermeni diasporası ile mücadele etmek daha zorlaşmıştı. Çünkü Soğuk Savaş döneminde Ermeni diasporası 1915 olayları hakkında ciddi bir altyapı oluştursa da Karabağ konusunda bunu henüz tam başaramamıştı. Tam tersine BM Güvenlik Konseyi, İslam İşbirliği Örgütü ve Avrupa Birliği kararları Azerbaycan'ın pozisyonunu kuvvetlendirmiştir.

    Türkiye devlet olarak Ermeni diasporasına karşı çalışmalarını 2000'li yıllardan itibaren ciddiyetle yanaşmağa başlamıştır. Türkiye hükümetinin bu konudaki tavrı uluslararası alanda kendi aleyhlerine dönüşen süreci Ermeni açılımı ile durdurabilecek yönde olmuştur. Bu noktada Azerbaycan'la Türkiye'nin Ermeni diasporası taktiği farklılaşmaya başlamıştır.

2003 yılında Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev dış politikasının önceliği olan  Karabağ meselesini halletmek için "saldırı diplomasisi" anlayışını benimsemiştir. Türkiye Ermeni diasporasını parçalamak ve uluslararası baskıyı azaltmak için birtakım konularda pozisyonunu yumuşatmanın faydalı olacağını düşünürken, Azerbaycan bu konuda daha sert politikanın kendisi açısından adaletli sonuçlar doğuracağını düşünmüştür.
   
Azerbaycan saldırı diplomasisini Türk diasporası ile ortak şekilde yürütmeye çalışmıştır. Bu noktada 2007 yılında Azerbaycan'da Türk ve Azerbaycan diasporasının ortak toplantısı düzenlemiştir. Azerbaycan'da 2008 yılında yapılan Türk devletleri ortak toplantısının Sonuç Bildirisi'nde de Ermeni diasporasına karşı ortak mücadele bir madde olarak konulmuştur.

    Azerbaycan Ermeni diasporasına karşı mücadelede Karabağ işgalini özellikle de Hocalı'da yapılanların soykırım olarak tanıtılması için çalışmıştır. Bu vasıtalar şimdiye kadar etkili olmaya başlamıştır. ABD'nin New-Jersey, Georgia, Pennsylvania, Oklahoma, Arkansas, New-Mexico eyaletlerinin, bunun dışında Pakistan, Çek Cumhuriyeti, Meksika, Kolombiya, Bosna-Hersek parlamentolarının Hocalı'yı soykırım olarak tanıması ve Uluslararası Adalet Divanı'nın bulunduğu Lahey şehrinde Hocalı soykırımı için anıt yapılması, bu stratejinin başarılı olduğunun göstergesidir. Bu konuda Türk diasporası ile Azerbaycan diasporası başarılı işbirliği içinde olmuştur.

    Azerbaycan sadece Karabağ konusunda değil, özel ilişkileri olan ülkeler ile de 1915 olaylarının soykırım olarak tanınmasını engellemeye çalışmıştır. Fransa senatosunda "soykırımı inkarın cezalandırılması yasası"nın görüşüldüğü aşamada Fransız parlamenterleri Bakü'ye davet ederek görüşmeler gerçekleştirmiştir. Bu Ermeni diasporasında bu parlamenterlere karşı saldırı başlatılmasına neden olmuştur.

    2009 yılında yaşanan protokollar süreci Türk dış politikasında Ermeni meselesi açısından bir dönüm noktası olmuştur. Batı protokollerin onaylanmasını beklerken Türk dış politikası bu konuda daha da sertleşmiştir. Buna iki unsur sebep olmuştur. 1. Ermeni hafızası hâlâ tazeliğini koruyan Anadolu insanının protokollere karşı çıkması, 2. Ermenistan'ın ve Ermeni diasporasının Türkiye konusunda pozisyonunu yumuşatmaması, tam tersine 2015'e doğru sertleştirmesi.

    2015 yaklaşırken Ermeni diasporasının faaliyet yoğunluğu Azerbaycan'da da rahatsızlıkla karşılanıyor. Azerbaycan'da sözde soykırım meselesi ile Karabağ meselesinin çözümü arasında bir bağ kuruluyor. Bu anlamda 2015 öncesi Azerbaycan ve Türk diasporasının kuvvetli şekilde koordinasyonunun etkili sonuçlar vereceğine ihtiyaç var ve bu konuda karşılıklı olarak siyasi iradeyi pekiştirmeye ihtiyaç vardır. 

          *Dr., Cumhurbaşkanlığı Strateji Araştırmalar Merkezi