Popüler Yayınlar

AHMET KURUCAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
AHMET KURUCAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Mayıs 2013 Cuma

Hamdım pişemedim yanamadım - ( Ahmet KURUCAN )

25 Mayıs 2013
 
Sohbet sonrası üç-beş arkadaşla oturduk; 

“Hocaefendi ne söyledi, biz ne anladık?” sorusuna cevap aradık. 

Ne söylediği ortada; tutulan notların ötesinde bant kaydı da var.

Fakat ne anladık sorusu biraz da ne söylediğinden ziyade ne söylemek istediği sorusuyla doğru orantılı.

Onun için muhabbetimizi belli bir müddet sonra ‘Ne söylemek istedi?' sorusunu merkeze alarak sürdürdük. Tabii bu aşamada arka plan şartları çok önemli.

Dün-bugün yaşananlar, onun radarına takılıp gündemine giren hadiseleri bilmek lazım doğru yorumlar yapmak, doğru sonuçlara ulaşmak için.

Bu safhada yakın dairede kalanlar imdada yetişti. Bu çerçevede bilgi verdiler. Sonuç diyeceksiniz; sonuç şu; ortak kanaatlerin daha hâkim olduğu bir manzara çıktı ortaya. Farklı düşünenler yok muydu?

Elbette vardı ve var olmalıydı. Zira yoruma dayanan tahlillerde farklı görüşlerin olması kadar tabii bir şey olamaz. Hani derler ya: “İki kişi aynı düşünüyorsa bir tanesi orada fazladır.” diye, orada fazla insan yoktu.

Kaldı ki, “İki kişi aynı düşünüyorsa bir tanesi orada fazla.” sözü de tartışılır ama yeri burası değil.

Hemen hepimizin ittifak ettiği husus şu oldu; söylemediği, söyleyemediği ciddi bir endişesi var Hocaefendi'nin.

Kendisini dinleyenlerin ümit dünyalarını zedelememek için kendi gördüğü manzarayı bütün netliği ile anlatmıyordu. Bunun yerine kendini iknaya çalışan,

Allah'ın o sonsuz rahmet ve merhametini cezb ü celb için adeta dilekçe gönderen bir yaklaşım hâkimdi konuşmasına.

Kendini ikna etmeye, hep ümitbahş olan hususları seslendirerek endişelerini bastırmaya gayret ediyordu da diyebiliriz. Daha sohbetin başında serd edilen şu sözleri başka nasıl yorumlayabilirsiniz ki:

“‘Deme şu niçin şöyle, Bir nicedir ol öyle, Bak sonuna, sabr eyle, Mevlâ görelim neyler, Neylerse, güzel eyler' der İbrahim Hakkı Hazretleri. Her şey O'nun murâdına göre cereyan eder. Bize düşen sabretmektir.”

Sabır söz konusu olduğuna göre ortada sabrı gerektiren bir dert var demekti bunun manası. İşin garibi, özel manada sabrı gerektiren o derdin ne olduğunu biz bilmiyoruz.

Devam etti. “Murâd-ı İlahi nedir, neyi, ne zaman murâd buyurmuş? Her şey O'nun murâdına göre meydana gelir. Bize düşen de O'nun murâdına saygılı olmaktır. O ve O'nun murâdı murâdımız olursa biz de yeryüzünde O'nun murâdı oluruz. Varlığa bakarken bizimle bakar. Bize göre muamelede bulunur. 5-10 tane bile olsa onlara bakar ve bütün mahlûkatı bağışlar.”

 “Kalbi selim, ruhu selim, hissi selim, kendi mülayim” diye nitelendirdi o 5-10 insanı. “Bunlar var ya, istikbal va'd ediyor. Gelecekte benim namımı bayraklaştırma niyetindeler der” diye devam ettirdi sözlerini.
 
Büyük müjdeler bunlar. Eşyanın perde arkasına vâkıf insanların ancak dile getirebileceği hakikatler. Varlığa irfan ufkundan bakanlar anlar ve söyleyebilir bunları.

Şöyle de diyebilirim; zahirî sebeplerle, sebep-sonuç münasebetleri ile hadiseleri açıklamaya gücü yetenlerin idrâk edemeyeceği şeyler.

“Başkalarının size hilm ile muamele yapmasını istiyorsanız sizin de halim-selim ve mülayim olmanız lazım. Birilerinden merhamet bekliyorsanız, onlardan evvel sizin onlara karşı merhametli olmanız lazım. Şefkate ihtiyaç hissettiğiniz zaman şefkat bekliyorsanız, her şeyin üzerinde şefkatle bir anne gibi titremeniz lazım.”

Bunlar meselenin olumlu yanları, dedi ve hemen olumsuz örneklere geçti. “Saygısızlığa maruz kalmak istemiyorsanız, âleme karşı saygıda kusur etmemeniz lazım.

İnsanlardan şiddet görmek istemiyorsanız, kendi şiddet hislerinizi kontrol altına almanız lazım. Onların öfkelerine maruz kalmak istemiyorsanız, öfkenizi bastırmanız lazım.

İnsanlığın İftihar Tablosu (sas), bir şahsın kendisinden üç isteğine, üç beklentisine karşı üç defa “öfkelenme” demiştir.” Ve bize endişesini bastırmaya çalışıyor dedirten cümleler.

“Alemi öfkelendirip üzerinize salmak istemiyorsanız şayet, öfkelenmemeye bakacak, düşüncelerinizi, sözlerinizi, beyanlarınızı kontrol altına alacaksınız.

On düşünecek bir kere konuşacaksınız. Yoksa öfkeyle gelirler, öfkeyle boğarlar sizi.”

Zor, gerçekten çok zor bir görev bu.

Allah'ın rızasından maada hiçbir beklentisi olmayan insanların bir de nâhâk yere itham ve iftiraları, öfke, kin ve nefretleri göğüslemesi zor.

Muhataplar düşman olsa, düşmanlıklarının gereğini yerine getiriyor der sabredersiniz; ama aynı türden davranışlar dost canipten gelince, işte zor dediğimiz husus burası.

Fakat Hocaefendi öyle düşünmüyor. “Kalbinizi hased duygusundan arı ve duru hale getirin.” diyor.

Bu düşüncesini de Allah'ın teveccühüne mazhar olması için şart diyerek hiç kimsenin itiraz edemeyeceği bir argümanla temellendirip, Nabi'nin şu dizelerini aktarıyor:

“Âyîne-i idrâkini pâk eyle şivâdan; Sultan mı gelir hâne-i nâ-pâke, hicâb et!”

Sonra çok sık tekrar ettiği ve Üstad Bediüzzaman'ın “mukabele-i bi'l misil kaide-i zâlimânesi” dediği hususa atlıyor. Önce ayeti zikrediyor.

“Ceza verecek olursanız, size yapılan muamelenin misliyle cezalandırın. Ama eğer bu hususta sabrederseniz, bilin ki bu, sabredenler için daha hayırlıdır.”

(Nahl, 126) Misliyle mukabeleye evet ama ayetin devamındaki sabra dikkatleri çekiyor ve Nâili Kadimi'nin meşhur dizelerini “önemli olan bunu diyebilmektir” diyerek yeniden zikrediyor:

“Yıkanlar hatır-ı nâşâdımı ya Rab şâd olsun. Benim için nâmurâd olsun diyenler bermurâd olsun.”

Arka arkasına bir çırpıda söylediği şu tesbitlere dikkat edin lütfen:

“Kolun kanadın kırılsın; Allah seni kolsuz kanatsız eylemesin. Başın kopsun; Allah seni başsızlığa maruz bırakmasın. Yurdun yuvan yıkılsın; Allah seni yurtsuz, yuvasız etmesin. Çoluk çocuğunun başına gelsin; Allah sana çoluk çocuk acısı duyurmasın. İnsanca tavır bu ikincisi. Birincisine insanca tavır denemez.”

Ve kısa kısa: “Allah göndereceği güzellikleri buradaki güzelliklere bağlamıştır. Burada insanüstü çizgide yaşa ki öbür tarafta cennet mukabelesi göresin. Burada her şeyi hoş ve rıdvanla karşıla ki öte tarafta Rıdvan'a mazhar olasın...”

“Zannediyorum insanca yaşama bir kesimin insanca yaşamı sahnelendirmesinden sonra olacaktır. Ruhu selim, aklı selim, kalbi selim ve hissi mülayim olan insanlar insanlığa yaşama adabı öğretecektir…”

“Yaşayanlar ümitle yaşar, me'yus olan ruhunu vicdanını bağlar…”

“İnsanın murâd olması şart-ı âdi planında iradesini kullanıp Hakkı murâd yapmaya bağlıdır.”

Son sözleri yaşlı gözleri ile şöyleydi Hocaefendi'nin:

“Keşke hislerimiz değil, hep hak ve hakikati konuşsak. Ümidimizi yitirmedik ama ümit adına bir şey bitirdik de diyemem.”

Bu son cümleyi Hocaefendi namına kabullenmek tek kelime ile imkansız; fakat söz konusu bensem, kendilerini benimle aynı kulvar ve seviyede gören ihvanım ise elbette.

Bizi bu bağlamda ifade eden en güzel söz şu olsa gerek: hamdım, pişemedim, yanamadım. 295 No'lu Herkül Nağme'yi yeniden ve daha dikkatlice dinlemeye ne dersiniz?

9 Mayıs 2013 Perşembe

Daru’l-harb ve daru’l-İslam

Gayrimüslim bir ülkede yaşadığını söyleyen okuyucumuzun daru’l-İslam ve harb ile alakalı sorusuna cevap arayacağız bu yazıda. Çok farklı bir zaviyeden bakacağım meseleye.

Çünkü belki hatırlayanlarınız olur, daru’l-harb ve İslam meselesini daha önce yayınlanan seri yazılarımızın birinde fıkhî açıdan ele almış ve neticede bu kavramların bir zamanlar ülke statülerini belirlemek için kullanıldığını söylemiştik.

Bir başka ifadeyle özellikle daru’l-harb kavramının İslam ülkesi ile savaş halinde bulunan ülkeler için kullanıldığını, bunun yanı sıra daru’s-sulh, daru’l-ahd, daru’l- eman gibi ilave statülerin de bulunduğunu belirtmiştik.

İslam, kelime manası itibarıyla barış, esenlik demek herkesin bildiği gibi. İslam’ın temel değerlerine baktığımızda ikili münasebetlerden devletler arası ilişkilere kadar her yerde savaşın değil, barışın esas alındığını görürüz.

Onlarca-yüzlerce ayet ve hadis bu hususa özellikle vurgu yapar. Savaş, harb, kıtal devletlerarası anlaşmazlıklarda son çare olarak kabul edilir İslam’da.

Dinî nasslarda barışa bu kadar vurgu yapılmış olmasına rağmen ülke statülerinin belirlenmesinde harb’in ön plana çıkartılması tamamıyla fiilî durumdan dolayıdır.

Yoksa aynı kitaplarımızda fukaha harb dediği kadar sulh, ahd ve eman da diyor. Şunu da diyebilirim, günümüz dahil tarih boyunca daru’l-harb’in daru’s-sulh, ahd ve eman’a nisbetle daha çok bilinir olmasının altında yatan asıl neden işte bu verili durumdur.

Fakat günümüze gelince, mezkur yazılarda ifade etmeye çalıştığım gibi dünkü kavramlarla bugünkü münasebetleri belirlemek, etiketlemek zorunda değiliz.

Kaldı ki bırakın daru’l-harb etiketi yapıştırılan öteki devletleri, bugün dünkü ölçüler içinde daru’l-İslam diye etiketleyebileceğimiz ülke bulmakta dahi zorlanırız.

Onun için dünü dünde bırakıp bugüne taşımadan bugünkü verili duruma göre yeni kavramlar bulmak zorundayız. Bu belirlemede temel kriterler elbette İslam ve barış eksenindeki dinin ruhuna uygun yaklaşımlar ve mevcud hal olacaktır.

‘Dinin ruhu anlaşılıyor da mevcud hal derken kastedilen ne?’ diye bir soru akla gelebilir.

Mevcud hal, adına ister demokrasi, ister çok kültürlülük, ister çoğulculuk, ister özgürlük deyin, son tahlilde birçok ülkede var olan bireylerin din özgürlüğüne sahip olmalarıdır.

Malum din özgürlüğü inanma, inandığı değerleri yaşama, eğitim ve öğretim yoluyla başkalarına anlatma ve hukuki kaideler çerçevesinde kalmak şartıyla örgütlenme unsurlarını içine alır.

Bu zaviyeden istisnalar bir kenara Batı ülkelerini merkeze koyacak olursak, her şeyden önce milyonlarca Müslüman bu ülkelerin vatandaşlarıdır ve Hıristiyan, Yahudi, Budist vb. başka dinlere mensup insanlar kadar inanç, ibadet, eğitim-öğretim ve örgütlenme özgürlüklerine sahiptir.

İkinci olarak bu ülkelerde yaşamlarını sürdüren Müslümanlar dinlerini TV, radyo, web sayfası, sosyal medya vb. her türlü sesli ve görüntülü basın-yayın organları ile hem de ilgili ülkenin diliyle tebliğini yapabilmektedir.

Hatta bu bir hak olarak kanunla korunmuş, muhalif uygulamalar cezaî müeyyidelere konu edilmiştir. Halbuki dünkü dünyada böyle şeyler söz konusu değildi.

Zalim krallar, kendi inandıkları dinlere halklarının da inanmalarını ister ve bu konuda ölüm dahil her türlü cezaî yaptırıma giderlerdi.

Onun içindir ki Efendimiz (sas) krallara gönderdiği mektuplarda hem İslam’a onları davet eder, hem de bu davetin halkları tarafından duyulmasını engellememelerini, iradelerine kemend vurmamalarını aksi halde sorumluluğun onların üzerine olacağını özellikle vurgulardı. Bir manada zulme son çağrısıydı bu mektuplar.

Sonuç itibarıyla; okuyucumuza tam cevap oldu mu bilmiyorum ama artık daru’l-İslam –ki dar, ülke demektir- ve daru’l- harb kavramlarını kullanmak yerine yeni kavramlar üretmek zorundayız.

Burada dikkatten kaçmaması gereken ikinci ve çok daha önemli mesele ülkelerin statülerine göre yapılmış olan içtihadların kullanılmasıdır.

Yazının bütününe sinmiş olan mana ve muhteva kavrandı ise son cümleyi şöyle içtihadların kullanılması yerine içtihadların kullanılmaması diye bitirmek daha doğru olur.

“Uzun sözün kısası; bir zihniyet değişikliğine ihtiyaç var. Söylem ve eylemlerde değişikliğin olması bu zihniyet değişikliğine bağlı.”

Haftaya bitireceğim nasip olursa…

22 Nisan 2013 Pazartesi

Toplumsal izolasyon ve yalnızlığın erken ölümlere etkisi var mı?

Başlıkta okuduğunuz ve fazla izaha ihtiyacı olmayan iki hususun hangisinin fert hayatı açısından daha zararlı olduğunu düşünüyorsunuz?

Bu soruya herkes kendi bilgi, tecrübe ve akıl yürütmeleriyle bir cevap verebilir.

Geçenlerde dünyaca ünlü bir Amerikan gazetesinde bununla alakalı bir haber yayımlandı. Haber İngiltere’de 6 bin 500 kişi üzerinde ilmi usullere göre yapılmış ve 10 yıl süren istatistiki bir araştırma ile Utah ve Şikago üniversitelerinde yapılan çalışmalara dayanıyordu.

Sonucu hemen söyleyeyim:

“Yalnızlık insana acı veriyor ama toplumsal izolasyon insanı öldürüyor.”

Yalnızlık da, toplumsal hayattan kendini soyutlama da aslında dünya karşısında bir tavır, bir duruş, bir pozisyon alış demek.

Biri diğerinin sebebi veya sonucu değil ama insanı ölüme götüren yolda ‘öyle gibi’ gözüken ve mutlak manada birbirlerini etkileyen, tetikleyen iki sonuç bu.

Pekâlâ nedir insanın koskoca dünyadan ayrılıp küçük dünyasının içine kapanmasının sebebi veya sebepleri? Hukuk diliyle ifade edecek olursak suçlu kim? Ortada bir veya birden fazla suçlu var.

2004 yıllarına dayanan ilk araştırma sonuçlarına göre ilk sebep fakirlik ve sağlık problemleri. Bu iki sebeple  başta aile fertleri olmak üzere akraba ve arkadaş çevresiyle ilişkisini kesen mutsuz kişilerin akranlarına nispetle daha kısa yaşadıkları tespit edilmiş.

Söz konusu iki sebebin iyileştirilmesi ve tamamıyla kontrol altında, belli bir program dahilinde yapılan arkadaş, akraba ve dost çevresi ile kurulan ilişkiler söz konusu kişilerin hayata daha olumlu bakıp hayatın içine girmelerini ve daha uzun yaşamalarını netice vermiş.

Bu iki husus bana hadis-i şeriflerde zikredilen iki ayrı hakikati hatırlattı. İlki, Efendimiz’in (sas) fakirlikten Allah’a sığınması ve onu “neredeyse küfür olacaktı” nitelemesi ile anlatması.

İkincisi ise yine Efendimiz’in (sas) her daim Allah’tan sağlık, sıhhat ve afiyet dilemesi.

Suçlu: Teknoloji

Gelelim Utah ve Şikago’daki çalışmalara; bu çalışmalar yine aynı sonuçların elde edildiği çalışmalar ama bu defa sebep değişik.

Londra’dakine nispetle daha yeni ve farklı bir açıdan hadiseye yaklaşan bu çalışmaların bulduğu suçlu; teknoloji.

Hani şu dünyayı avucumuzun içine koyup bizi gerçek manada dünyalı yaptığına inandığımız teknoloji. Yanlış değil bu cümle.

Gerçekten “akıllı telefon” dedikleri teknoloji dünyayı avucumuzun içine koydu. Anında dünyanın neresinde ne olup bittiğini öğrenmek istediğimiz ölçüde bize veren ve bu açıdan bizi dünyalı yapan, uzakları yakın eden buluş.

Belki de asırlar önce bazı filozofların “dünya vatandaşlığı” kehanetinin bir başka şekilde gerçekleşmiş hali. Onlar bunu siyasi bağlamda söylüyorlardı, hadise kültürel alanda gerçekleşti.

Ama bu buluş aynı zamanda bizi kendi küçük dünyamıza hapseden, zaten çekirdek haline gelen ailemizi daha da parçalayan, eş-dost, akraba-arkadaş çevresinden önce fiziki ardından manevi bağlamda koparmakta.

Öyle ki aynı evin veya arabanın içinde ailenin her bir ferdi elinde akıllı telefonlar, tablet bilgisayarlarla kendi dünyasını yaşıyor.

Hakikat bu olmakla beraber söz konusu bu çalışmanın bizlere aktardığı ilginç bir sonuç daha var ki; bu sonuç bana çok ilginç geldi.

Araştırmaya göre neredeyse hiç kimse bu gerçeği kabullenmiyor ya da kabullenmek istemiyor.

“Facebook, Twitter, e-mail, TV vs. yakın çevremle birebir münasebet içine girmeme engel oldu” demiyor, diyemiyor.

Bu itirafı yapamayınca yalnızlık ve toplumsal hayattan izole olmanın hızı artıyor ve sonuç ölümün çabuklaşması.

Pekâlâ önerileri ne uzmanların? Şaka gibi gelecek belki size ama söyledikleri şeyler çok basit;

“Konuşacağınız bir arkadaşınız olsun; öğle yemeği yiyin beraber; yürüyüşe çıkın”.

Ardından da ilave ediyorlar; “Uzun vadede çok büyük faydasını göreceksiniz”.

Pekâlâ neden “şaka gibi gelecek belki size” dedim. Şaka gibi zira tedavi yöntemi ya da çözüm olarak sunulan bu öneriler son tahlilde insani varlığımızı, insan oluşumuzu, canlı veya cansız sair varlıklardan farkımızı idrakle doğru orantılı şeyler.

Farklı bir dille ifade edecek olursam aslında dünya görüşümüz ve onu belirleyen ya da etkileyen inançla doğru orantılı şeyler.

Bugün insanoğlu olarak bizler evet teknoloji üretiyoruz; üretiyoruz ama ürettiğimiz bu teknoloji bizi insani varlığımızdan uzaklaştırıyor. Fıtrî çizginin dışına atıyor.

Olması gereken, İlahi iradenin durun dediği yerin çok ama çok uzağına götürüyor. Teknoloji düşmanlığı olarak algılanmasın bunlar.

Bunları yazarken bile teknolojinin nimetlerinden istifade ediyoruz. Hayır, kastettiğim gaye ile vesilenin, amaç ile ‘araç’ın birbirine karıştırılması. ‘Araç’ın amaç haline getirilmesi.

İnsanı yeniden kazanmak

İnsanı yeniden üretmek zorundayız. Onu yeniden kazanmak ve hayata kazandırmak zorundayız. İnsan kendi varlığını toplumsal bir zeminde gerçekleştirir.

Yaradan böyle dilemiş zira. İnsanlığın İftihar Tablosu, “İnsanların en hayırlısı insanlara en faydalı olandır” diye anlatmış bu fıtrî ve külli hakikati bize.

Hasta ziyaretinden cenazeyi teşyi etmeye, muhtaç olanların maddi manevi yardımına koşmadan dargınları barıştırmaya uzanan, neresinden bakarsanız bakın günlük 24 saatinin istirahat zamanları hariç her dakikası, her saniyesini ve her salisesini insanların içinde insanlarla birlikte geçirmiş; tasavvufi ifadesiyle halvet’i değil celvet’i tercih etmiştir.

Sonuç; insana sadece insan olduğu için değer veren bir zihniyeti yeniden ikameye ciddi ihtiyacımız var. Yunus diliyle “yaratılanı Yaratan’dan ötürü hoşgören” ve onun imdadına koşan bir yaklaşıma.
 
Tahmini istatistiklere göre 2025 yılında dünyada 8,5 milyar insan yaşayacakmış. Hindistan 2 milyarlık nüfusla Çin’i geçecekmiş.

Şimdilerde yüzde 32 olan şehirlerde yaşama oranı 2025’te yüzde 57’ye yükselecekmiş vs. İnsan kendi küçücük dünyasında sevgiye, saygıya hasret bir biçimde tek başına olduktan sonra dünya nüfusu 8,5 milyar olsa ne olur, olmasa ne olur?

12 Nisan 2013 Cuma

Hangi insanlar evlenmesin?

Hangi insanlar evlenmesin’i ‘Hangi insanlar evlensin?’ şeklinde de okuyabilirsiniz. Takdir size kalmış. Fakat yazının sonunda hangi kategoride yer aldığınızı kendinize sormayı unutmayın.

Sevmeyi bilmeyenler evlenmesin. Çünkü sevgi, insani bir duygudur. İlk ışığı insanın kalbinde Allah yaksa da o ışığın alev alıp parıl parıl parlaması insanın iradesi ile olur.

İradi cehd ve gayretle elde edilecek bu sevgidir, evlilik binasının temeli, duvarı, harcı, çatısı. Siz hiç temelsiz, duvarsız, harçsız, çatısız ev gördünüz mu?

Saygı nedir bilmeyenler evlenmesin. Çünkü saygı evlilikle aranan huzurun olmazsa olmazıdır. Ayrıca saygı sevgi ile birlikte olursa bir mana ifade eder. Eşler arasında sevgisiz saygı riya, saygısız sevgi de koca bir yalandan ibarettir.

Ümit etmeyi, ümitle bugüne ve yarına bakmayı bilmeyenler evlenmesin. Çünkü ümit, evlilikte bir hazinedir. Ümitsiz insan, hayata bugün penceresinden bakan, hayatı sadece bugünden hatta yaşadığı an’dan ibaret gören insandır. Halbuki evlilik uzun soluklu bir maratondur.

Bugün kötü olan ya da kötü gözüken nice şeyler vardır ki yarın iyi olabilir. “Her şerde bir hayır vardır” özdeyişini hatırlayın. “Sizin şer gördüğünüz nice şeyler vardır ki hayır, hayır gördüğünüz şeyler de şerdir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” ayeti kime, ne anlatıyor bir düşünsenize!
Sabır bir kenz-i mahfi, özür dilemek erdemdir.

Sabretmeyi bilmeyenler evlenmesin. Çünkü sabır, hamları kemale erdiren bir ateştir. Bu ateşi çıplak eliyle tutmaya hazır olmayanlar evliliğe de hazır değildir. Sabır, evli çiftin ömür boyu ihtiyaç duyacağı, her gün kapısını çalıp dilencilik yapacağı, susuzluğunu gidermek için deniz suyu içen insan misali ‘daha yok mu” diye sesleneceği bir kenz-i mahfidir.

Özür dilemesini bilmeyenler evlenmesin. Çünkü özür insan olan insan için bir eksik, bir kusur değil aksine erdemdir, fazilettir.

Özür dilemeyi erdem görme, insanı sürekli tetikte tutar, hata yapmamaya sevk eder. Aksi bir hal, “ben mükemmel bir insanım” iddiasını içinde barındıran çiğ bir tavırdır.

Böyleleri hiçbir zaman kendi hatalarını görmez. Hatanın görülmediği yerde ise hatadan dönme olmaz ve gün gelir hatalar zinciri fasit bir daireye sokar o yuvayı.

Sonuçta testi kırılır, huzursuzlukla başlayan süreç boşanmaya uzar ve Allah muhafaza günümüzde çok örneğini gördüğümüz gibi karısını öldüren kocalar, kocasını bıçaklayan kadınlar alır başını gider.

Böylesi ailelerden müteşekkil toplum kendini N.Fazıl’ın ifadesiyle ‘cinnet müstatili’ içine salmış deli bir toplumdur.

Ağlamasını bilmeyenler evlenmesin. Kocalar ne “kadındır ağlar”, “kadının gözyaşları silahıdır” ne de kadınlar “erkek adam ağlamaz” desin.

Çünkü gözyaşı haneyi cennetnümun çemenzara döndürecek olan sihirli bir iksirdir. Ağlamayı unuttuk biz bütün bir toplum olarak.

Onun için teklif-i mâlâyutâk yapmayacak ve ceyhun gibi akıtın gözyaşlarınızı demeyeceğim ama hiç olmazsa damlatın; pınarınız kurumasın.

Gülmesini bilmeyenler evlenmesin. Çünkü gülme, ağlamayı tamamlayan bir unsurdur. Bu ikisi bir bütünün iki eşit yarısından ibarettir. Gülme ve ağlama, hayat ve ölüm gibidir.

Biri olmadan diğeri, diğeri olmadan berikinin kadr ü kıymeti bilinmez. Öyleyse, bozmayın Yaratıcının kainata koyduğu bu dengeyi.

Affetmeyi bilmeyenler evlenmesin. Çünkü affetmemek, affedememek öfkelerin birikmesini, onların kin ve nefrete dönüşmesini netice verir.

Eşini affetmeyen, affedemeyen insan, zamanla kine ve nefrete dönüşen bu öfkesi ile onu düşmanlaştırır, hatta şeytanlaştırır. Adı üzerinde düşman ve şeytan. İnsan hiç düşmanıyla, şeytanıyla aynı yastığa baş koyar mı?

Çok şeyler sıralayabilirim; ama bununla bitireceğim; kanaat etmesini bilmeyenler evlenmesin. Çünkü kanaat iki yüz adamın ancak anahtarlarını taşıyabildiği Karun’un bile kapısında dilencilik yapacağı büyük bir hazinedir. Evlilikle kurulan yuvanın kıyamete kadar devamı ancak böyle bir hazineye sahip olmakla mümkündür .

Uzun sözün kısası; insan olan insanlar evlensin ve unutulmasın hayvanlar çiftleşir, insanlar ise evlenir.

 http://www.zaman.com.tr/ahmet-kurucan/hangi-insanlar-evlenmesin_2076811.html

11 Nisan 2013 Perşembe

Uzaklığı aşma ve yakın olana kavuşma - Ahmet Kurucan

20 Ağustos 2011
İman gibi bir ortak paydası olan insanlar bir ve beraber olmak için başka ortak paydalara ihtiyaç duyar mı? 

İslamî öğretiler, duymaması gerektiğini söylüyor; çünkü İslam, dil, ırk, cins vs. gibi insanı insandan ayıran bütün özellikleri iman potası altında eritiyor. 

Eritmemiş olsaydı, kabile mensubiyetinden mesleğe kadar uzanan farklılıkları gerektiğinde yıllar süren savaş sebebi yapan Arap cahiliyesinden ebedlere kadar insanlara örnek olacak asr-ı saadet toplumu çıkar mıydı? Dünün bedevi Arapları Bediüzzaman Hazretleri'nin yaklaşımı ile bütün insanlığa medeniyeti öğretecek muallim seviyesine yükselir miydi?

İyi ama böylesi bir inanca ve mirasa sahip olan biz günümüz Müslümanları, bu hakikatin ne derece farkındayız; hangi seviyede bu öğretileri hayatımıza taşıyoruz? Cevap; maalesef menfi. İster devletler, ister cemaatler, isterse fertler hangi seviyede meseleyi ele alırsanız alın, netice değişmiyor. Her üç seviyede bazı istisnaların varlığı maalesef genel manzarayı ve menfi dediğimiz neticeyi değiştirmiyor.

İşte yine ders halkasındayız ve işte yine her ne zaman bu mesele açıldığında söz ummanında yüzmeye duran Hocaefendi var karşımızda. Neden? Çünkü bu mesele hem Müslümanların, hem Müslümanlığın hem de insanlığın bugün ve yarınki kaderini alakadar eden ciddi ve büyük bir mesele.

Hocaefendi ise bu büyük derdi dert edinmiş dertli bir insan. Dertli de 'söyleyen' olduğuna göre, o konuşmayacak da kim konuşacak? Şöyle bir teşbih ile de yaklaşabiliriz buna; Hocaefendi bu derde âşık olmuş iflah olmaz bir âşık. Mâşukunu görünce âşığın dilinin bağı çözülüyor ve söz ummanlarının içine iradî olarak dalıyor.

Önce vakıayı tespitle işe başladı. Rasyonel adımlar atabilmek için şart bu türlü bir başlangıç. Fiilî durumu baz alacak ve ona göre tedaviye tasaddi edeceksiniz zira. "Benim tekye ve zaviyelerde yetiştiğim dönemlerde birbirlerini çekememezlikler vardı tarikatlar arasında. Hissî rekabet oluşmuştu kendi aralarında nasıl olduysa. Üstad o dönemde böylesi bir rekabet alanı içine girmemiş. Girseydi, tarikat dairelerinin dışında yerini alan yüzde 80'e ulaşamazdı. Girseydi, birbirleri ile çatışan taraflardan biri olur ve yol yürüyemez, mesafe kat edemezdi."

Bir arkadaş devreye girdi: "Haydi öyleyse hep hayırlara koşun, yarışın.", "İşte yarışanlar bunun için yarışsınlar." ayetlerini hatırlattı. Aslında mevzu netti; çünkü ayetler hayırda yarışı emrediyordu yoksa hayırda yarışırken birbirinize rekabet edin, haset edin, düşman olun demiyordu.

Ama yarışın tabiatı rekabeti gerektiriyorsa -ki gerektiriyor- bu rekabeti nasıl aşmalı? Şahsen sorunun bu eksende sorulduğunu düşündüm. Hocaefendi de tamamlanmayan sorudan bunu anlamıştı; çünkü cevap bu istikametteydi. Dedi ki: "Tenafüsün (yarışın) bir ucu hasede dayanır.

Bence tenafüsü şöyle anlamak lazım; bakın bu iman ve Kur'an hizmetinde bulunan arkadaşlarımız, kardeşlerimiz Allah'ın rızasını kazanacak işler yaptılar. Bizim bunlardan ayrı kalmamız, cüda düşmemiz doğru olmaz. Madem onlar yapıyor biz de yapalım. Eğer böyle düşünür, inanır ve çalışırsanız hem hasetlere girmez, hem de yaptığınız işlerde bereket bulursunuz."

Sonra İzmir'li yıllarda yaşadığı bir hatırasını anlattı. Bornova'da yatsı namazlarında yaptığı irticali soru-cevap sohbetlerinin birinde bir başka camianın şeyhinin yapmış olduğu hizmetleri anlatmış ve hakkında hüsn-ü şahadette bulunmuş.

Hocaefendi'yi yakından tanıyanlar için çok sıradan, adiyattan bir şey bu; çünkü hayatının her bir döneminde İslam'a küçücük dahi olsa hizmeti geçmiş herkesi ayakta alkışlayan, gıyaplarında söz ettirmeyen bir insan o. Kaldı ki bir camianın şeyhi olacak ve aleyhinde konuşacak; imkânsız bir şey bu.

Camide 500 km'lik bir mesafeden arkadaşların teşvikiyle vaaz ve sohbeti dinlemeye gelmiş ve konuşulan şeyhin camiasına mensup bir mürid varmış. Hayretler içinde dinlemiş cevabı. Çünkü "Hocaefendi şeyhimizi sevmez, aleyhinde konuşur" türünden şeyler duymuş daha önce başkalarından.

Aradan bir hayli zaman geçmiş; ikinci bir gelişinde İzmir'e, benzer bir hadise daha yaşanmış yine aynı camide. Kutuya atılan soruların rastgele seçilerek cevaplandığı bu sohbet, o müritte şu kanaati oluşturmuş: "Bu bana yönelik bir mizansen olamaz.

Sorular rastgele; cevap aynı cevap, benim o camiaya mensup olduğumu bilen yok; bu sohbete geldiğimi bilen yok; binlerce insan arasında bir ferdim. Demek ki bu yaklaşım Hocaefendi'nin gerçek düşüncesi; samimi hissiyatı." Sonra o gün bugün maddî-manevî desteklerini esirgememiş.

Yıllar sonra kendisine bizzat bu işin kahramanı tarafından anlatılan bu hatırayı anlattıktan sonra dedi ki Hocaefendi: "Ne olur dine, imana hizmet eden o kardeşlerinizin hizmetlerini takdir etseniz? Ne olur onları sevdiğinizi gıyaplarında ifade etseniz? Riya değildir bu, süm'a değildir. Aksine Efendimiz'in beyanı ile teşvik edilen bir davranıştır. İşte delili; Efendimiz'in huzurunda bir münasebetle arkadaşını sevdiğini söyleyen sahabiye Efendimiz, 'Git bunu onun yüzüne ifade et.' buyuruyor."

Yazının başlığına 'uzaklığı aşma, yakın olana kavuşma' dedim. İman ortak paydası etrafında toplanan Müslümanlar dünyanın neresinde olursa olsunlar birbirleri ile o kadar yakınlar ki, karşılıklı sevgileri, münasebetleri ile bu yakınlığı daha yakın hale getirecekken, aksine uzaklaşıyorlar.

İradî veya gayri iradî davranışlarımız nedeniyle bizzat kendimizin sebebiyet verdiği bu uzaklığı aşmamız ve zaten yakın olana kavuşmamız şart.

Yapılan hizmetlerde bereket bulmak buna bağlı. Muvaffak olmak buna bağlı. Sahabe-i kiram misali buhranlar içinde kıvranan Müslüman dünyasına ve bütün insanlığa huzuru ve saadet iklimleri üfleme, medeniyet hocalığı yapma buna bağlı.

Çokları, 'şimdi biz yapıyoruz ama karşılığını göremiyoruz' diyecek belki. Görmesek de yapmak lazım. Mahlûk görmese de Hâlık görüyor zira.

Bu dünyanın bir de ukbasının olduğu, Hz. Muhammed'in (sas) kaptanlığını yaptığı gemide yerlerini alan yolcular olduğumuz gerçeği hiçbir zaman unutulmamalı. Meşreb sevgisi bizi taassuba sürüklememeli.

"İnhisar-ı fikir tahabbübü nefisten gelir" diyor Hocaefendi. Siz bu cümleyi isterseniz "inhisar-ı meşreb tahabbübü nefisten gelir" diye okuyun. Yanlış, kim yaparsa yanlıştır. Yanlışı müdafaa etme belki yanlıştan daha büyük bir yanlıştır. Yanlışı müdafaa için harcayacağı enerjiyi onu düzeltmeye harcasın.

Bir hadis:

"Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki; sizler iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız."

Başka söze hacet var mı?

5 Nisan 2013 Cuma

HOMO ECONOMICUS olmayalım lütfen!

Ahmet Kurucan
a.kurucan@zaman.com.tr

Batılı ekonomistlerin piyasa fiyat belirlenmesinde etkili olan faktörlerden biri olan ve Adam Smith’in “invisible hand; görünmez el” metaforu ile ele aldığı husus, Efendimiz’in (sas) narh koyma teklifine: “Hayır! Fiyatları belirleyen Allah’tır. Rızkı veren, artırıp eksilten O’dur.” (Ebu Davud, Buyu, 51) hadisi ile anlatılan noktaya hangi ölçüde tetabuk eder tam kestirememekle beraber, kâr sınırının piyasa şartlarına bırakılmış olması açısından oldukça önemlidir. 

Zira narh koyma, teşebbüs ruhunu öldüren, son tahlilde devletin müdahalesine kapı açan bir uygulamanın hem sebebi hem de sonucudur. Nitekim Osmanlıların son asırlarında hem de çok katı ve sert biçimde uygulanan narh sistemi, onun yıkılışında rol oynayan temel unsurlardan biri olarak anlatılır uzmanları tarafından. Lonca sınıfının kâr sınırının belirlenmesinde menfi bir rol oynadığını da buraya ilave etmek lazım.

Tamam; kâr sınırlaması yok; yok ama kâr oranı belirlenirken üretimden son tüketiciye mal ulaşıncaya kadar hiçbir safhada zulüm etmeme, aldatmama, kul hakkını çiğnememe temel prensibinden de taviz vermemek esas olmalıdır.

Son günlerde bu mesele üzerinde o kadar e-posta aldım ki; insana “Ne oluyor; sistematik ve kurumsal bir zulüm mü var?” sorusunu sorduruyor.

Allah’a hamdolsun; teşebbüs ruhu, iş bilirlik, bugünü iyi okuyup yarını bugünden görüp değerlendirme, ticari manada dünya ile entegre olup küçük ve büyük çaplı ortaklıklar geliştirme vb. gözümüzü aydın edecek öylesine gelişmeler var ki son dönemlerde ülkemizde, bu gelişmeler karşısında sevinmemek elde değil.

Fakat aldığım e-postalarda gözüken o ki, bir taraftan bu gelişmeler olurken, diğer taraftan sahne gerisinde işçi-memur-mühendis olarak bu sürece katkı sağlayan insanların hak ve hukukları hiçe sayılıyor. Aşırı kâr elde etme düşüncesi önce hırsa, sonra inanca dönmüş durumda.

Ne ahlâki ne de moral hiçbir değer tanınmıyor. Bir karikatürist bunu resmetse, sanırım alabildiğine açgözlü, dünyayı yese doymayan bir insan tiplemesi ile bunu anlatır. Böyle olunca materyalizm ile özdeşleştirilen bir kapitalizm karşımıza çıkıyor.

Dini inancı hayatından çıkartmış, hiçbir dine, dini ve ahlâki değere inanmayan, evrensel manada etik ve moral olgulardan yoksun insanlar/patronlar, kanuna karşı hilelerin rüzgârını arkasına alarak bunları yapsa bir derece izahı yapılabilir.

Fakat söz konusu kervana beş vakit namazında, imanı-Kur’an’ı, namazı-niyazı, cenneti-cehennemi dilinden düşürmeyen Müslümanlar yapınca nasıl izah edeceksiniz ki? Tamam; bir lokma bir hırka anlayışını terk edelim; küçük-büyük sermayelerle istihdamı da içinde barındıran üretim faaliyetlerine imza atalım; ekonomik kalkınmada inkârı kabil olmayacak roller oynayalım.

Bütün bunlara amenna; ama bunları yaparken aşırı kâr elde etme pahasına dini değerlerimizden taviz vermeyelim. Vicdanımızın sesini dinlemekten dûr olmayalım. “Abdestli kapitalist” söylemlerine malzeme verecek uygulamalardan uzak duralım.

Aksi halde materyalizmi merkeze alan kişilerden ne farkımız kalır ki?

Dünyevî ve uhrevi sorumluluğu nazara veren nice ayet ve hadisler bizim rehberimizdir. “İşçinin emeğinin karşılığını alnının teri kurumadan veriniz”den tutun, ahirette ilk sorulacak sorulardan birinin malını nasıl kazandın ve nasıl harcadın –ki siz bunu nereden kazandın ve nereye harcadın şeklinde de okuyabilirsiniz- hadisine kadar, helal kazancı merkeze koyan ilke ve prensipleri nazara alalım.

Yazının başlığına “Homo economicus olmayalım” dedim. Tarihi bilgilerimize göre “Homo economicus”, Vatikan kontrolünün devre dışı kalmasıyla ahlâki değerlerden yoksun ve sadece kendi çıkarını düşünen tüccar için kullanılan bir kavram. Biz de o duruma düşmeyelim.

Ne diyordu Hz. Mevlânâ: “Nasihat istersen ölüm yeter.”
a.kurucan@zaman.com.tr

17 Mart 2013 Pazar

DERT Mİ, DERTLENMEK Mİ?

Meşhur hikâyedir; çok cimri birisi cömertliğine hayran olduğu bir kişinin elinde kalan son malı olan elmasını ister. 

Onu denemek için mi, istediği elmasa ihtiyacı olduğundan mıdır bilinmez ama ister.

Cömert, bir an bile tereddüt etmeden hemen çıkartır o elması verir. Cimri sevinç içinde elması alır ve gider.

Üç gün geçer; elde elmas, cimri cömertin kapısına dayanır ve şunu söyler: “Bu elması al, bana ihtiyacın olduğu halde elindeki-avucundaki en kıymetli ve en son malını verme duygusunu ver.” der.

6-7 günlük bir yurtdışı seyahatinden sonra kutlu ocağa vardım. Amacım hastalıklardan sonra düzene giren günlük hayat içinde bir gün geçirip intikalinde fayda mülâhaza edeceğim gözlemlerimi sizlerle paylaşmaktı.

Dolayısıyla perspektif bu açıya kurulu olduğu için başkalarının belki de rutin deyip umursamayacağı en küçük detay bile benim dikkatimi çekiyordu. Tam da bu noktada ben niyet ve nazar diyeyim; gerisini siz getirin.

Farkındayım, son üç-dört yazıdır hep dert, dert, dert diyorum. Bu yazıda da, bir sonraki yazıda da yine dert diyecek, yine derdi merkeze alacağım; çünkü Hocaefendi dert deyip oturuyor, dert deyip kalkıyor.

Eğer kulağınızı ağzına dayayabilirseniz, alıp verdiği her nefesin ‘dert, dert, dert' diye fısıldadığını rahatlıkla duyabilirsiniz. Alvar İmamı'nın dediği gibi sefinesi dert deryasına gark olmuş insandan ne beklenir ki başka?

Ne güzel der Merhum:

    "Sefinem gark oldu derd deryâsına,
    Sahrâ-yı sinemi dert aldı getti.
    Hasretkeş olmuşdur dil leylâsına,
    Bülbül tek zârımı gül aldı getti."

Yok mu bu derdin dermanı, böylesi dert ile hemhâl bir hayat ümitsizlik ve ye's'e yol açmaz mı dediğinizi duyar gibiyim? Cevabım hayır? Çünkü bu öyle bir dert ki dermanı içinde. Yine Alvar İmamı'nı konuşturalım:

“Derd ile cangâhından canân diye çağırsan; Derdin derman ederler, yaran merhem urmaz mı?” Derdin aynı derman olduğu; “derman arardım derdime; derdim bana derman imiş” mısraı ile tasvir edilen manzaranın hakikat olduğu, elle tutulur, gözle görülür hale inkılap ettiği bir zemin burası. Ne ümitsizliği, ne ye's'inden bahsediyorsunuz siz?

Son soru şu olmalı o zaman; nedir derdi? Cevabım ilk paragrafta aktardığım hikâyenin içinde. O cömert-cimri hikâyesinde olduğu gibi, asıl dert elde kalan son kıymetli malını vermeyi değil onu verebilme duygusu eksikliği. Yani Hocaefendi'nin derdi muhataplarındaki dertlenme duygusunun yoksunluğu.

Ya da o duygunun istendiği ve beklendiği ölçüde olmayışı. Başka bir tabirle bizde eksik olan bu. Yoksa onun dertlerini ister özel ister genel manada üç aşağı-beş yukarı tahmin etmek mümkün. Ama ya diğeri?

Amma illa dert adına bir örnek diyorsanız buyurun sizi sohbet ortamına götürmeye çalışayım; “âlem nerede ne yiyor, ne içiyor, nerede yatıp, nerede kalkıyor; bunları düşünmemiz, bunları dert edinmemiz lazım.”

İkindi sohbeti için koltuğa oturur oturmaz söylediği bu üç-beş cümle aslında sohbetin akışını belirleyen bir girişti. Anladığım, sözü edilen çerçevede öne çıkan bir mesele vardı ve bunun üzerinden mesajlar arka arkasına gelecekti. Nitekim öyle de oldu.

Nice ayet ve hadislerle temellendirebileceğimiz başkalarının dertleri ile dertlenmenin bize kazandıracağı ve insanın bu ve benzeri noktalarda kusurunu bilmesinin önemi üzerinde durdu. Rıza ve rıdvan ufkuna açılmanın bu yolla olabileceğinin altını çizdi.

“Bizden daha zengince hayat yaşayanlara bakıp müsâvât düşüncesiyle onları levm etme, bizde neden yok deme yerine; bizden çok daha aşağı seviyelerde hayatını idame ettirenlere bakıp dertlenmek.

Ekmeliyet ve etemmiyet buna bakar.” diyerek sözlerini sürdürdü. En çarpıcı cümlesi ise şuydu bana göre: “Bu mevzularda dinimizin ortaya koyduğu kriterlere göre davrandığımız söylenemez.”

Doğru mu yanlış mı? Ahlak-ı İslâmiyenin en temel unsurlarından biri olan, Efendimiz'in (sas) beyanıyla imanı kemâle, olgunluğa, zirveye taşıyan “kendi nefsi için istediğini başkaları için de isteme” veya “istememe” konusunda nerede duruyoruz?

Şahıs olarak ben neredeyim, camia olarak neredeyiz, toplum, âlem-i İslam ve insanlık olarak gerçekten neredeyiz? Dünyanın dört bir yanında insanlık dramları yaşanırken nice nice basit şeylerin kavgasını veren bir yerde durmuyor muyuz Allah aşkına! Teoriye sığınmak bir mana ifade etmiyor burada.

‘Ayet şöyle diyor, hadis böyle diyor, İslam tarihindeki uygulamalar şöyle.' Tamam da senin de inandığın bu değerler neden senin hayatında yer etmiyor? Neden pratiğe taşımıyorsun? İşte problem burada. Onun için diyor Hocaefendi, “Dinin ortaya koyduğu kriterlere göre davrandığımız söylenemez.” diye. Kim bilir belki de onu dilgir ve perişan eden, derdine dert katan da bizim bu aymaz ve umursamaz tavrımız.

Ben devam edeyim; “Sahabe-i kiram başta olmak üzere tarih boyunca nice büyük zatlar nice meselelerde keşke şöyle yapmasaydım, böyle yapmasaydım diyorlar. Böyle demekle etraflarına güven ve emniyet telkin ediyorlar. Böyle demekle hatalarını telafi etme imkânını buluyorlar.

Bunlar güzel de ama önemli olan keşke dememektir. Keşke dememeye planlanmış bir şekilde hayatı yaşamaktır. Projeleri ortak akla havale edip bütün muhtemel alternatifleri baştan düşünmektir. Bakınız insanlığın İftihar Tablosu'na (sas).

Vahy ile müeyyed olduğu halde, dini bizzat öğrettiği insanlarla oturuyor ve istişare ediyor. Hem de fâik olmasına rağmen, sıradan bir insan gibi onların sözünü dinliyor. Siz de öyle yapın. Ne kadar istişare eder, meseleyi ne kadar çok ortak akla havale ederseniz yanılma payınızı azaltırsınız. Yoksa yıkmadık gönül, harâp olmadık bina kalmaz ortada.”

 Bu sözlerden sonra durdu ve alabildiğine içli bir şekilde; "Perişânım bugün cânâ perişan olmayan bilmez” dedi ve ardından aynı içtenlikle: “Kulluk çok zor, çok. Kendimi boynumda pranga, ayağımda zincir var gibi hissediyorum.”

Yine durdu ve herkesi can evinden vuran şu sözlerle bitirdi bu faslı: “İhsan şuuru. O'nu görüyor olma mülahazası. Bu yapılamıyorsa la ekall -en azından- görülüyor olma mülahazasıyla vazife yapma ve hayatı yaşama.” Keşke!

 http://www.zaman.com.tr/yorum_dert-mi-dertlenmek-mi_2065794.html internet sitesinden sayfasından alınmıştır.