Popüler Yayınlar

KEMALİZM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
KEMALİZM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ağustos 2013 Salı

‘Bir Gezi var Gezi'den içeri': Gezi savaşları


Gezi olaylarının bir kendi gerçekliği var. Bir de “Gezi” üzerinden, bu olayın patlak vermesinden itibaren, gerek en ateşli olduğu gün ve haftalarda, gerek de olayların ateşi durulduktan sonra süregiden “entelektüel savaşlar”ın gerçekliği var.

Bu “entelektüel tartışmalar”ın aslında anlamsızlığı ortada üzerinde uzlaşılmış bir Gezi fikriyatının ve sosyolojisinin tanımının olmamasından bile tespit edilebilir.

“Gezi sosyolojisi” diyen her kalem “Gezi sosyolojisini” farklı tanımlamakta.

Bazıları için söz konusu olan Gezi Parkı “yerleşimcileri”yken, bazıları için bu süreçte birden keşfedilen ve kutsanan “apolitik 90 kuşağı”yken bazıları için sitelerinde tencere tava çalan orta yaş üzeri kitle olmaktadır.

“Gezi” fikriyatının ise hiçbir oluşum ve ideolojide vücut bulmadığı halde yüceltmek ya da aşağılamak için her yazıda bu strateji keyfince tatbik edilmekte, bir taraf kutsanan muhayyel ve kendinden menkul “Gezi ruhu”nu istenilen kişiler ve söylemlerde bulmakta, öteki cenah da aynı şekilde özenle seçilen örneklemlerde “Gezi ruhu gerçeği”ni ifşa etmektedir.

Bu muğlaklıklar keyfi sonuçlara varmak için geniş imkânlar açmaktadır.

Bu makalede “Gezi sosyolojisi” ve “Gezi fikriyatı” değil bu sosyolojiyi “tahliller” üzerinden yapılan savaşlara ilişkin bazı gözlemlerde bulunulacak.

Zaten açıktır ki; Türkiye'de adeta bir endüstri haline gelen haziran-temmuz Gezi yazılarının çok azı ciddi anlamda “anlama” kaygısı gütmüştür.

Bir tarafta vıcık Gezi romantizmi, öte yandan soğuk “AK Parti rasyonalitesi” kendilerini “hakikat” olarak dayatmaya çalışmaktadır.

Bu yazıların hemen hemen hepsi polemik yazılarıdır ve neden Gezi iyidir ya da kötüdür, neden Gezi geçmişe dönüktür/geleceğe dönüktür argümanların keyfi kanıtlar ve gözlemler üzerinden ilan edilmesinden ibarettir.

Oysaki hiçbir toplumsal olay bu kadar sarih ikiliklere ve ahlaki mutlaklıklara hapsedilemez. Bununla beraber “Gezi”nin çok daha karmaşık olduğu bu makalede düşünülmektedir.

Bu ahlaki önermeler bir de bir “Gezi sosyolojisi”nin varlığı/yokluğuna eklemlenmektedir. Bir cenah için “Gezi sosyolojisi” diye bir şey yoktur.

Olan 2007 Cumhuriyet mitingleri yeni sürümünden ibarettir.

Öbür cenah için ise yepyeni, dinamik ve “geleceğe dönük” bir kültürel/sosyolojik temerküz söz konusudur.

Bu ikisi de aslında açıktır ki fikir değil, ideolojik önkabuller/yargılardır.

Daha önce yazar tarafından yine bu köşede (daha çok seküler siyasetin tıkanmışlığını da ortaya seren) “kültür savaşları”ndan bahsedilmişti (Doğan Gürpınar, “Bir Muhalefet Biçimi Olarak Duyarlılık”, Zaman, 2 Mayıs 2013).

31 Mayıs günü ise polisin şuursuz ve izansız şiddet kullanımıyla bu kültür savaşları boyut ve bağlam değiştirdi.

Bu fütursuz şiddet sadece dar ve politik-gündemli bir kalabalığı geniş ve politik-angajmandan uzak bir kalabalığa dönüştürmekle kalmadı, aynı zamanda bu kalabalığın kendi meşruiyetini yarattı.

Polisin şuursuz ve izah edilemez şiddeti normal bir zamanda olamayacak ve tolere edilemeyecek bir karşı-şiddeti (vandalizmi, Beşiktaş'taki Başbakanlık binasına taarruzu) karşılayamaz bir hale düştü.

31 Mayıs günü yekpare bir bütünlük arz etmeyen ama güçlü bir duygudaşlığa sahip AK Parti muhalefeti daha önce haklı/haksız birçok durumda devşirmeye çalıştığı ama büyük ölçüde kendi ahlaki açıkları ve siyasi beceriksizliği sebebiyle sağlayamadığı bir “ahlaki üstünlük”ü kendisinin bile hayal edemeyeceği bir yoğunlukta altın tepside önünde buldu.

Ancak bu noktadan sonra bu eylem de kendi haklılık ve meşruiyet üstünlüğünü bonkörce har vurup harman savurmaya başlamakta gecikmedi.

Sadece geleneksel solun şiddet temayülü değil aynı zamanda “yeni sol” grupların da sol romantizmiyle maksimalizmde ısrarıyla ve bir politik programının/zekasının olmamasıyla eylem kendi enerjisini sadece yıkıcı olarak ve sloganlarla ifade eder hale getirdi.

Kutsanan “90 kuşağı” ise bir politik bilinç ve ağırlıktan yoksun olduğundan, bu sürecin “sempatik yüzü” ve aslında hakiki kalıcı mirası olduğu halde silinip gitti.

Buna elbette aslında eylem boyunca ulusalcılık başarıyla dışlandığı halde yine de (kısmen de çözülmesi zor bir açmaz olarak siyasi dağarcığın Kemalist yan anlamlardan kaçamamasından mütevellit) ulusalcılığın manevi ağırlığına bir alternatifin yokluğunda onun manyetik çekiminden kaçamama  ve bir noktadan sonra neo-ulusalcılığa teslim olması eklenmelidir.

Bununla beraber Gezi olaylarının etkileri sadece kalıcı değil aynı zamanda kurucu olacak.

Bunun sebebi Gezi olaylarının kendisi değil, açtığı yeni ahlaki meşruluk imkanları ve kanalları. 2007 sonrası tüm ittifak ve husumetleri 27 Nisan muhtırasına verilen tepkiler belirlemişti.

2007-2012 arası tüm entelektüel ve ideolojik kutuplaşmalar 2007 yarılmasının ve kopuşunun artçılarından ibaretti denebilir. 

2012'de ise 2007'nin tam kutuplaşmış manici evreni flulaşmaya ve gevşemeye başlamıştı.

31 Mayıs ise doğal ömrünü artık sürdürmekte zorlanan 2007-temelli ittifakların birden tuzla buz olmasını getirdi.

Mantıksal olarak bu husumet ve yeni ittifak kurgularını Ocak 2013'te açığa çıkan ve Türkiye'nin gelecek on yıllarını şekillendirmeye namzet barış sürecinin belirlemesi gerekirdi.

Ancak siyaset rasyonel değil irrasyonel işlediğinden 31 Mayıs kendisinden sonraki ittifak ağlarını şekillendirecek gibi gözükmekte.

Bundan sonra yeni entelektüel ve kültürel savaşlar başlayacak. Poker masası yeniden kurulacak ve haklılıklar ve haksızlıklar yeniden dağıtılacak.

Her iki taraf da kendince kanıtlar devşirecek. AK Parti tarafının stratejisi aslında fazlasıyla açık ve düz. 2007 şablonunu bire bir bu sürece uygulamaktan ibaret.

Darbe, “azgın azınlık”, darbecilik vs. Aynı şekilde Gezi olayının toplumsal boyutunun mutlak inkarı. Zaten 31 Mayıs günkü kalabalık, sonradan abes olduğu aşikarlaşan şekilde, darbeyle özdeşleştirildi.

Bunun abesliğinin ardından ise (tıpkı “sivil vesayet” gibi) kendinden çelişkili sivil darbe kavramı kullanıma sokuldu.

Gezi diye yekpare bir bütünlük olmadığı halde Gezi=sempatikleştirilmiş ulusalcılık analizleri ve Gezi olayının toplumsal boyutunun, Arap Baharı'ndan Occupy hareketine, 2000'lerde yeni bir ideolojik ve kültürel kurguyla ivme kazanan yeni toplumsal hareketleriyle ilintisinin, ezberden reddi ise ciddi entelektüel tıkanıklığın ve tecessüs yoksunluğunun alameti.

Bu bir bakıma adeta ulusalcılığın İslami hareketin toplumsallığını ve dinamizmini yok sayarak kendini Kemalist ezberlere gömmesini hatırlatıyor.

Bu tecessüs yoksunluğunun ise entelektüel sıkışmayı beslediği aşikar.

Bir tarafta bu yeni temerküz “yeni Türkiye”ye kör topal adapte olmaya çalışır ve (samimi olsun ya da olmasın) onun dilini benimsemeye çalışırken en büyük şansı ise AK Parti'nin “eski Türkiye” dilinden kalma ezberlerine boğulmuş olması.

Zira bu süreçte savunmacı halde AK Parti entelijansiyası vaat ettiği “yeni Türkiye”nin dilinden uzak, sıkıcı ve ihtiyar bir dil kullanmaya başladı.

Bu özellikle AK Parti entelijansiyasının, slogansal dili aynen tekrarlayınca, yurtdışında ve uluslararası basında birden itibarsızlaşmasında açığa çıktı.
    
Aynı şekilde AK Parti entelijansiyasında komplo teorilerine şaşırtıcı temayül aslında fazlasıyla açıklayıcıdır.

Zira komplo teorileri aslında tam da sosyolojik olarak açıklanamayanı ve açıklanmak istemeyene bir şablon olarak işlevselleştirilirler.

Komplo teorilerine temayül sadece bir bireysel yatkınlıkla veya ruh haliyle ilişkili değildir.

İnsanlar, ideolojiler ve entelektüeller açıklayamadıkları sosyal olay ve olgularla karşılaşınca dışsal açıklamalara yönelmekte, açıklayamadığını, hatta belki açıklamayı reddettiklerinde “komplo” görmektedir.

Gezi romantizmi ise klasik ulusalcılığın dışında ve ötesinde yeni bir sosyolojik/kültürel temerküzün oluştuğu iddiasındadır.

AK Parti'nin (vardıysa) ilericiliğinin tükendiğini ve 2013 itibarıyla tarihin yönünün buradan çıkan “ruh”la örtüştüğünü anlatmaya çalışmaktadır.

AK Parti entelijansiyasının Gezi'yi ulusalcılıkla eşitlemesi ne kadar abesse, bu “geçmişin yükü”nün bu kadar kolay boşaltılabileceğini sanmak da, hele karşı taraf da bunu istismar edebildiği sürece, o derece abestir.

Neo-ulusalcılık (ya da reformist ulusalcılık) zaten 2-3 yıldır AK Parti'nin müesses nizam olmasından itibaren “kullanılabilir ilericilikleri” sahiplenmekte ve işine geldiği biçimde kullanmaktaydı ancak neo-ulusalcılığın ahlaki açıkları buna inandırıcılık sağlanmasını mümkün kılmıyordu.

Burada olan ise AK Parti muhalefetinin 2-3 yıldır birikmiş ama kendine kısmen geçmişin yükleri sebebiyle, kısmen de neo-ulusalcılığın ahlaki açıkları sebebiyle kendine bir kanal bulamamış meşruiyetin birden kendine yol bularak açığa çıkmasıdır.

Burada yapılmaya çalışılan ulusalcı ana akımla “ilerici” sol gündem arasındaki hiyerarşik ilişkiyi tersine çevirip “ilerici” sol gündeme “entelektüel önderlik” kazandırma çabasıdır.

Bununla beraber “ilerici” sol gündeme mündemiç ulusalcı refleksler ve ezberler bu projenin sınırlarını ortaya koymaktadır.

Yine kullanılan dil birçok bakımdan Kemalizm'den tevarüs eden “kültürel üstünlükçü” dil oldu.

Ancak Gezi olayları bu projeye tüm ahlaki açıklarına ve siyasi ufuksuzluğuna rağmen yeni bir şans ve hayat öpücüğü verdi.

Bunun müsebbibi ise büyük ölçüde kendi aktörlüğünden çok AK Parti'nin sadece Gezi olaylarındaki tavrıyla içine düştüğü büyük ahlaki açık değil onun kadar da söylemsel hataları ve eski ezberlerini tekrarlamaktan ibaret tavrı oldu.

31 Mayıs Türkiye'deki entelektüel ve kültür savaşlarına yeni bir eşik ve kırılma anı olacak gibi görünüyor.

AK Parti muhalefeti belki de uzun süreli düzenli geri çekilmenin ardından ilk kez bir mevzi kazandı. Özetle, Gezi olayları

1-) Seküler siyasete neo-ulusalcılıkla iç içe geçmiş olmakla beraber geçmişe değil geleceğe dönük bir tahayyül için ilk kez kayda değer imkânlar sundu

2-) Bunda ise büyük ölçüde ilk kez bu kadar yoğunlaşmış ve billurlaşmış bir şekilde açığa çıkan AK Parti'nin entelektüel/söylemsel sefaleti ve ahlaki açıkları önemli amil oldu.

Ortada ne kaba bir eski Türkiye vs yeni Türkiye AK Parti ikiliği var, ne de AK Parti'ye karşı yeni bir siyaseti temsil eden bir temerküz var.

Olan geçmiş dağarcık ve söylemlerle iç içe geçmiş bir şekilde yeni bir siyaset dilinin oluşma ve dönüşme süreci ve seküler kesimde “tarihin sonu” algısı yaratmış bir şekilde (Bakınız Doğan Gürpınar, İlkan Dalkuç, “AKP ve Türkiye'de Tarihin Sonu mu Geliyor?” Taraf, 25 Ocak 2012) tıkanmış tarihin akışının hızlanması. Tarihin ne sonu geliyor, ne sabit kalıyor.

Dar anlamda ve kısa vadede görülebilecek etkisinden öteye, bir seküler sosyolojinin CHP'yi de aşarak AK Parti'nin ahlaki açıkları üzerinden kendini siyaseten yeniden kurma çabaları.

Bu akışın ise (sloganları ve içi boş güzellemeleri bir kenara bırakırsak) bugünden bilinebilecek vektörelliği ve herhangi bir sonu yok.

İki tarafın Twitter şövalyeliklerini, goygoyunu ve amigolukları bir kenara bırakırsak, Gezi üzerinden kültürel ve entelektüel savaşlar önümüzdeki yıllardaki siyasetin ana eksenini belirleyecek.

İki taraf da, haklılıkların evrensel normlar ve ahlaki önermelerden değil karşı tarafın haksızlıkları üzerinden kurulduğu bir polemik kültüründe, kendi seçilmiş haklılıklarını yarıştıracak.

Mizahı, fikirleri, entelektüel sermayeyi ve de ahlaki üstünlükleri hiçbir zaman küçümsememek gerekir. Zira küçümseniyor ve önemsenmiyor gibi görünüyor!

*Yrd. Doç. Dr. İstanbul Teknik Üniversitesi

6 Mayıs 2013 Pazartesi

27 Mayıs, vesayet ve Kürt meselesi


2 Haziran 2012


Bugün vesayet rejiminin eskisi gibi devam ettiği söylenemez; bu konuda hatırı sayılır mesafe alındı.

 Ne var ki "vesayet bitti" de denilemez. vesayetten kurtulmanın yolu, hem 27 Mayıs ile oluşturulan vesayetçi anayasal-yasal düzeni sona erdirmekten hem de Kürt meselesini çözmekten geçiyor. Bunlar ise ancak yeni ve demokratik bir anayasa ile mümkün.
Kemalistler, 1923-1946 yılları arasında hüküm süren tek parti rejimini, genellikle "demokrasiye geçiş hedefi" ile meşrulaştırırlar. 

Buna göre; Cumhuriyet'in kuruluş döneminde demokrasiye hazır olmayan halk, tek partinin tercihleri doğrultusunda yetiştirilecek, ileride geçilmesi düşünülen demokrasiye uygun donanıma kavuşturulacak ve zamanı geldiğinde de demokrasiye geçilecekti. 

Nitekim 2. Dünya Savaşı'nın ertesinde yapılan da budur; tek-parti yönetimi kendiliğinden demokrasiye geçmiştir. 

Kemalizm'e ilişkin bu değerlendirmenin isabetli olduğu söylenemez. Levent Köker'in de işaret ettiği üzere, Kemalist yönetimin daha en başından beri "demokrasiye geçmek" gibi bir hedefi yoktu. 


Cumhuriyet'in kuruluş döneminde, "halkın kendileri tarafından yönetilmesi" gerektiğini savunanların "halkın kendi kendini yönetmesi" gerektiğini düşünenlere galebe çalması ile halkı vesayet altına alan tek-parti rejimi kuruldu ve sisteme yapılan -doğrudan ya da dolaylı- müdahalelerle tek parti sistemi kurumsallaştırıldı. 

Dolayısıyla vesayet, sadece tek-parti dönemi ile sınırlı kalmadı, kalıcı bir rejim tipine dönüştü. 

Vesayet rejiminin iki önemli özelliğinden bahsedilebilir: 


Birincisi, taşıyıcısının askerî bürokrasi olmasıdır. Elbette, vesayetin devamı konusunda askerî bürokrasi ile sivil bürokrasi arasında bir ittifak vardır ama belirleyici olan bürokrasinin askerî kanadıdır. 

İkincisi, askerî vesayet Cumhuriyet'in kuruluşundan beri rejimin bünyesine hâkim olan esas nitelik olmakla birlikte bu vesayetin kurumsallaşmasında 27 Mayıs'ın belirleyiciliğidir. 

27 Mayıs'ı savunanlar bu darbeyi diğerlerinden ayrı tutarlar; memlekete birtakım haklar ve özgürlükler getirdiğini belirttikleri bu darbenin ülkenin demokratikleşmesi ve özgürleşmesinde olumlu bir etkide bulunduğunu ifade ederler. 


Ancak gerçekte 27 Mayıs demokratik rutine müdahale eden, askerin her rahatsız olduğunda darbe yapması geleneğini başlatan ve vesayeti kurumsallaştıran bir darbedir. 

Ahmet İnsel, vesayetin kurumsallaşma düzeyi bakımında 27 Mayıs'ın öneminin altını çizer ve 1960 darbesinin öncesi ile sonrası arasında bir ayrım yapmak gerektiğini söyler: 

"Bu vesayetin Ulu Önder'in ve Milli Şef'in şahıslarıyla ilgili olmaktan çıkarak kurumsal olarak açıklığa kavuşması 1960 askerî darbesinden sonra gerçekleşti. 1960 öncesi daha çok fiili vesayet rejimi, 1960 sonrası ise kurumsal vesayet rejimi olarak kabaca ikiye ayrılabilir. 1960 darbesini izleyen bir yıl, 1980 darbesini izleyen iki yıl ise açık askerî diktatörlük dönemleridir."


27 Mayıs'ın kurduğu düzende Cumhuriyet'in kurucusu ve değerlerinin taşıyıcısı olma iddiasındaki ordunun sistemin içinde özerk ve imtiyazlı konumu güçlendirildi. 


Bu sistemin devamı ise iki yolla sağlandı: 

Birincisi, 1961 Anayasası, Silahlı Kuvvetler'e temsili demokrasinin esaslarıyla bağdaşmayan bazı önemli ayrıcalıklar sundu. Bunun sonucu, kurum olarak ordunun seçilmiş organlarının izleyecekleri politikalar üzerinde –sivil yönetime geçişten sonra da– etkili hale getirilmesiydi. 


 Bilhassa MGK'nın bir anayasal kurum haline getirilmesi ve askerî yargı sistemiyle ordu üzerindeki adli denetimin sınırlandırılması önemlidir. 

MGK sayesinde ordu, egemen pozisyona yerleşiyor ve toplumsal ve siyasal alana müdahale edebiliyordu. 

Adli yargı ise bu tür müdahalelerin mümkün mertebe yargı denetiminin dışında tutulmasını ve ordunun iktidarını sürdürmesini sağlıyordu. 

VESAYET KAYNAĞI OLARAK KÜRT MESELESİ 


İkincisi, rızanın üretilmesi ve varlığıdır. Bir rejimin sadece zora dayanması düşünülemez; rejimler salt zora dayanarak varlığını sürdüremez. 


Her rejimin faaliyetlerinin üzerinde hüküm sürdüğü insanlar tarafından kabul edilmesini sağlayacak birtakım gerekçelere ve mekanizmalara ihtiyacı vardır. Doğal olarak vesayet rejiminin de kendi rıza üretme mekanizmaları bulunur. 

Rıza, bazen korkular yaratarak, yaratılan korkuları tetikleyerek ve abartılarak üretilir. Topluma bazı "öcüler" gösterilir ve ondan bu öcülere karşı kurtarıcılarına ve koruyucularına itaat etmesi beklenir. 


Kürt meselesi, korku için başvurulan alanların başında gelir. Kürtler ve onların talepleri bir tehdit gibi yansıtılır, onlara karşı toplumun geri kalanına tetikte olması salık verilir. 

Kürt meselesi öteden beri bir şiddet boyutunu içerir, bu da Türkiye siyasetini iki şekilde etkiler: 

Bir taraftan, siyasetin milliyetçiliğe kilitlenmesine neden olur. 


Şiddet; ölümleri, kayıpları, kaçırılmaları beraberinde getirir. Şiddet, sürekli olarak tansiyonu yükseltir, kaotik bir ortam yaratır ve karşılıklı milliyetçilikleri bileyler. 

Bu ise, demokratik ortamın oluşturulmasını, sorunların müzakere edilerek çözülmesini güçleştirir. 

Diğer taraftan, silahlı bürokratların politik alana daha fazla nüfuz etmelerini sağlar. 


Ordu; "Çatışan, savaşan benim" der ve siyasal iktidarların politikalarına müdahale etme hakkını da kendinde bulur. Öyle ki orduya göre, Kürt meselesinde atılacak adımların önce kendileri tarafından münasip görülmesi ve "olur" verilmesi gerekir. 

Ordu bu ağırlığını yasama, yürütme ve yargı üzerinde elinden geldiğince etkin bir şekilde kullanmaya çalışır. 

Bugün vesayet rejiminin eskisi gibi devam ettiği söylenemez; bu konuda hatırı sayılır mesafe alındı. Ne var ki "vesayet bitti" de denilemez. 


Gerçek manada sistemin vesayetten arındırılması ve mekanizmaları işleyen tam bir demokratik sistemin oluşturulması, vesayete kaynaklık eden iki nedenin tasfiye edilmesini gerektirir. 

Bir başka ifadeyle vesayetten kurtulmanın yolu, hem 27 Mayıs ile oluşturulan vesayetçi anayasal-yasal düzeni sona erdirmekten hem de Kürt meselesini çözmekten geçiyor. Bunlar ise ancak yeni ve demokratik bir anayasa ile mümkün. 

*Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi

26 Nisan 2013 Cuma

Seküler Kürt siyasal hareketi Kemalizm'in son kalesi mi? [Yorum - Erol Göka, Mehmet Selim Bağlı]


22 Ekim 2011, Cumartesi 


Prof. Dr. Erol Göka Selçuk Üniversitesi / Mehmet Selim BAĞLI Ankara Üniversitesi   Bir süreden beri 12 Eylül 2010 anayasa referandumu ve 12 Haziran 2011 genel seçimlerinden sonra Kemalizm'in rahmetli Özal'la birlikte alt-yapısal anlamda yok olmaya yüz tutan varlığının üst-yapısal anlamda da tasfiye edildiğini ve Türkiye'nin post-Kemalist döneme geçtiğini vurguluyoruz.
 
Post-Kemalist döneme ne zaman geçildiği, tam olarak geçilip geçilmediği tartışması artık oldukça akademiktir. Önemli olan; yaşadığımız Türkiye'nin eski Türkiye olmadığının fark edilmesi ve yeni Türkiye'ye, yeni toplumsal düzene uymayan yapıların eninde sonunda tasfiye olacağı konusunda bir mutabakat sağlanmasıdır.

Elbette biz de eski ve yeni Türkiye mücadelesinin sürdüğünü, "Kemalist" dediğimiz eski Türkiye'ye ait bazı yapıların ve anlayışların devam ettiğini görüyoruz. Üstelik biz eski düzeni hep bildik mecralarda arayanlardan çok farklı düşünüyoruz. Bize göre Kemalist yapı ve paradigma, hiç umulmadık kuytuluklarda, örneğin seküler Kürt siyasal hareketinde nefes alıp vermeyi sürdürüyor. Bu yazıda bunu ortaya koymaya çalışacağız.

Ama söylediklerimizin daha iyi anlaşılması için sözümüzün başında okuyucumuza Abdullah Cevdet'in hayatını hatırlamalarını salık veririz. İttihatçılıkla başlayıp Kürt-Teali ile devam eden, sonra tek parti dostluğu ve radikal Batıcılıkla sonlanan, Türkiye'de yaşayan nesillerin ıslahı için Batı'dan damızlık adam getirme önerisi saçmalığına kadar varan bir hayat...

Abdullah Cevdet'in hayatı, sağlam bir geleneğe, milletinin değerlerine bağlı olmayan bir şahsiyetin neler yapabileceği ve sonunda nerede konuklayacağının görülmesi açısından çok öğretici. Abdullah Cevdet'in silüetini zihnimizin bir köşesinde tutarak devam edelim:

Kemalist paradigma ve yapının var olma mücadelesinde en önemli direnç noktası, artık ne asker-sivil bürokratik oligarşi ne de CHP'dir. Hem CHP'nin hem de asker-sivil bürokrasinin post-Kemalist döneme ayak uydurmaya, kendilerini en azından söylem bazında yeniden organize etmeye çalıştıkları inkâr edilemez.

Nitekim CHP'nin son seçim kampanyası ile eski Genelkurmay Başkanı'nın özeleştiri ya da itiraz olarak görülen değerlendirmelerine bakıldığında, bu tespitlerimizin yerindeliği görülecektir. Hem paradigma açısından hem de kurumsal olarak Türkiye'de Kemalizm'i yeniden üretmek, bir tür neo-Kemalizm'e hayatiyet kazandırmak için açıkça çabalayanlar var ama artık onlar kendi çalıp söyleyen marjinal bir topluluk.

Agonik [can çekişen] konumdaki eski düzeni suni teneffüs yaptırarak hayatta tutmaya çalışan asıl güç, tam bir eski düzen organizasyonuna ve zihniyetine sahip olan seküler Kürt siyasal hareketi olarak karşımıza çıkıyor. Tarihsel bir ironi söz konusu; eski düzenin bir komplikasyonu olan seküler Kürt siyasal hareketi, şimdi onun halen varlığını sürdüren tek sosyolojik ve siyasal direnç noktası...

Seküler Kürt siyasal hareketi, geleneksel Kürt lider ve önderlerinin başlattığı bir hareket değildi. Bu hareketin başlangıcında sosyolojik tabanı, aşiret yapısına ya da Kürtlerin alt ve orta sınıflarına dayanmıyordu. Bir grup üniversite öğrencisinin başlattığı bu hareket, paradigma açısından Kemalizm'le aynı referanslara sahipti. Her şeyden önce tıpkı Kemalizm gibi modernist ve pozitivistti ve bunun sonucu olarak gelenek ve tarihle kavgalıydı.

Dar bir elit kesimin önderliğinde yeni bir ulus inşasını esas alan Kürt siyasal hareketi, İttihat Terakki'nin Kürt kanadı olarak değerlendirilecek kadar mücadele ettiği yapı ve paradigmayla benzerlik göstermektedir. Ernest Gellner'in belirttiği gibi yeni bir etnik ulus inşası için onu "köklerinden kopartmayı" esas alan seküler Kürt siyasal hareketi, başta din ve örf olmak üzere geçmişe ve köklere ait her şeyle kavgalı olarak yola koyulmuştu.

Nasıl 1930'lar sonrası CHP'si ve "Kadro hareketi" zamanın despotik ideolojilerinden ilham almışsa, seküler Kürt siyasal hareketi de tepeden tırnağa Marksist-Leninist ideolojiyi benimsiyordu. Kaynakları gelenek değil, dışarıdaki modaydı.

Emre Kongar, Kemalizm'in Kurtuluş Savaşı'nı yeni bir ulus yaratmak amacıyla araç olarak kullandığını belirtiyor. "Millet iradesi" ve "hâkimiyet-i milliye" kavramlarının da var olan geleneksel otorite ve kurumsal yapıya karşı kullanılan söylem olduğunu ayrıntılı olarak izah ediyor.

Seküler Kürt siyasal hareketinin ideolojisi, tam da bu verilerden hareketle bir Kürt ulusu ve liderliği oluşturma arzusuyla motive oluyor, taklitçilikten ibaret bir yöntemle sözüm ona bir önderlik etrafında yeni bir tarih, dil, düşünce ve yaşam biçimine sahip ulus inşa etmeye çalışıyor.

Modernist, Batıcı ve seküler bir paradigmayı esas alan Kürt siyasal hareketi, en genel anlamda yüz yıl öncesinin rasyonel-aydınlanmacılığını esas alıyor. Tepeden inmeci ve seçkinci bir parti ve örgüt eliyle, ulusalcı projesini dayattığı toplumu değiştirip-dönüştürmeye çalışıyor.

Nitekim Kongar'a göre Kemalizm de CHP, ordu ve bürokrasi aracılığıyla toplumu değiştirmeyi hedeflemişti. Yani 1930-40'larda CHP'nin tüm Türkiye düzeyinde yapmaya çalıştığının aynısını seküler Kürt siyasal hareketi, 1980'lerden beri Kürtler üzerinde uygulamaya kalkıyor.

Aynı aklın tecessümü

Kemalizm'in ve seküler Kürt siyasal hareketinin bu benzerliği, sadece "savaşan güçlerin benzeşmesi"nin kaçınılmaz bir sonucundan ziyade iki farklı tarih ve coğrafyadaki aynı aklın tecessümüdür. Baasçılık'ın Araplara, Kemalizm'in Türkiye'deki tüm kesimlere yaptığının aynısını 20. yüzyılın sonlarında seküler Kürt siyasal hareketi, Kürtlere yapmaya çalışmaktadır.

Peki, seküler Kürt siyasal hareketinin Kemalizm'e benzerliğini kabul etsek bile, onun Kemalizm'in son kalesi olduğunu, Kemalizm'in değirmenine su taşıdığını nereden çıkarıyoruz? Bu soruyu soranlara söyleyeceklerimiz şunlardır: Seküler Kürt hareketi, söylem bazında farklı olsa da paradigma ve kurumsal anlamda Kemalizm'i yeniden üretmeye çalışıyor.

Bununla da kalmayıp oluşturduğu terör-tedhiş ve duygusal kırılma nedeniyle de post-Kemalist döneme geçişi, yeni Türkiye'nin kurulmasını zorlaştırıyor. Başta güvenlik endişeleri olmak üzere militarizme kaynaklık eden toplumsal psikolojiyi her an diri tutarak demokratik bilincin yükselmesine engel oluyor.

Nitekim 1980'lerde sosyo-ekonomik altyapısını kaybetmeye çalışan Kemalizm'in üst yapısal anlamda tasfiyesinin 30 yıl sürmesi, Doğu ve Güneydoğu'da devam eden sürekli çatışma sayesinde mümkün olmuştur. Bunun en açık kanıtı, askerî bürokrasinin artan terörle birlikte siyasal sistem üzerinde güç kazanmasıdır.

Yanlış duymadınız, seküler Kürt hareketi ve onun sürekli odun attığı şiddet ocağı olmasaydı, Türkiye çok daha erken demokratikleşirdi; asker-sivil bürokrasi kendisine hiçbir şekilde meşru bir zemin bulamazdı.

Seküler Kürt siyasi hareketinin siyasi partisi BDP'nin son kongresinde en dikkat çekici olan husus, post-Kemalist dönemde Kemalist paradigma ve yapıyı aynen korumadaki ısrarlarıydı.

Dile getirilenlerdeki "Kürt" kavramı yerine "Türk" kavramını koyduğumuzda CHP'nin 1930 ve 40'lardaki söylemlerine ne ölçüde benzerlik gösterdiğini görmek şaşırtıcı olmasa gerekir. Evet, Kemalizm tasfiye edildi ama seküler Kürt siyasal hareketi Kürtler nezdinde doğrudan Türkiye'nin geneli nezdinde de dolaylı olarak Kemalizm'i sürdürmek için inat ediyor.

Bunun için tarihle, toplumla, dinle, gelenekle kavga çıkartıyor ama en önemlisi zamanın ruhuyla ters düşüyor ve anakronik bir paradigma ve yapıyla yoluna devam ediyor. BDP, TBMM'yi boykot ederek ve Diyarbakır'ı merkez alarak giderek Türkiye'den koparken, aslında duygu birliğini yok etmeye ve birlikte yaşama arzusunu bitirmeye çalışıyor.

PKK'nın artırdığı terör ve tedhiş ise Türkiye'de güvenlik bürokrasisini tekrar öne çıkartıyor ve sivilleşmenin gecikmesine neden oluyor. Artan terör ve tedhişin bir Kürt-Türk çatışmasına dönüşmesi ve iki etnik unsur arasında başlayacak bir iç savaşın ön hazırlıkları yapılırken aslında iç savaş pahasına Kemalizm'i sürdürmeye niyetli olanlar gözlerden kaçmıyor.

Zaten bu saatten sonra Kemalizm, hem doğu hem de batıda ancak bir iç savaş ortamında yeniden dirilebilir. Unutulmamalıdır ki, Kemalizm, Kemal Tahir'in işaret ettiği gibi, içeriye ve dışarıya karşı verilen veya verilmiş gibi gösterilen bir savaş sonucu üretilen yani bir savaş dönemi ideolojisidir.

Ustalık döneminde AK Parti hükümetinin baş etmesi gereken en önemli husus, ülkenin iç savaş ortamına sürüklenmesini önlemektir. Bunun için hükümetin dışarıdan destek vereceği Kürtlerden ve Türklerden sözü değerli/sözünün karşılığı olanlardan oluşan bir "Sağduyu Platformu"nun hayata geçirilmesi, acil bir görev olarak duruyor.

BDP'nin Meclis'e girme kararı ve yeni anayasa için uzlaşma çabaları elbette yeni Türkiye'nin elbirliğiyle kurulması umutlarımızı artırıyor ancak seküler Kürt siyasal hareketinin Kemalizm'le ideolojik benzerliği her zaman teyakkuzda olmamızı, gelenekle, tarihle barışık, Kürt halkının gerçekliğine dayalı yeni bir projemizin de olmasını gerektiriyor.

Seküler Kürt siyasal hareketini düşünürken, onunla savaşırken, tartışırken, uzlaşırken hep Abdullah Cevdet'in hayatı hatırımızda tutulmalıdır.

21 Nisan 2013 Pazar

Kemalizm'in içinde bir renk! Sağ Kemalizm

13 Mart 2011


Kemalizm bir şemsiye gibi altında farklı tonları barındırıyor.

Sağ Kemalistler de bu şemsiyenin altında bir renk olarak duruyor. 

Seçime doğru giden bir Türkiye'deyse sağ olsun, sol olsun bütün Kemalistler yine CHP'yi tercih edecek gibi görünüyor.

Olanı-biteni beğenmiyorlar, endişeliler, ikna olmuyorlar ve en rahatsız grubu oluşturuyorlar. Kemalistler, her daim kendilerini Cumhuriyetin sahibi olarak gördü.

Toplumu ideolojileri doğrultusunda şekillendirmeyi amaç edindiler. Hâlâ da bunda ısrarcılar. Memnun olmakta zorlanan Kemalistler çoğu zaman homojen bir yapı olarak biliniyor.

Yaygın kanaat Kemalistler solcudur. Bu hüsnü kabulün altı ise boş değil: 1930'larda bizzat Atatürk Kemalizm'i kullanmaya başladı.

1935 yılına gelindiğindeyse CHP'nin kurultayında Kemalizm yerleşik bir ideoloji haline geldi. O günden beri de Kemalizm'e ev sahipliğini sol parti olarak anılan CHP ve onun tabanı yapıyor.

Oysa Kemalizm'in şemsiyesi altında farklı tonlar da bulunuyor. Sağ Kemalistler olarak anılan, sol Kemalistlerle belirli noktalarda ayrışan ama 'özde' aynı olan bir kesim daha var.

Kemalizm'in bir türevi...
 
Sağ Kemalizm nedir? Maltepe Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Süleyman Seyfi Öğün tanımlıyor:

"Sağ Kemalizm, Türk siyasal kültürünün hakim değerlerini tanımayan Kemalizm'in, sol siyasal açılımlara karşı, sağ- siyasal- kültürel açılımını temsil eder. Bu aslında altı okun dinsel, geleneksel ve kültürel eksende yorumlanmasıdır." diyor.

Kemalizm'den türeyen Sağ Kemalizm'in, doktriner anlamdaki ilk temsilcisi olarak da Peyami Safa'yı işaret ediyor, 'Türk İnkılâbına Bakışlar' kitabındaki düşüncelerini de dayanak olarak gösteriyor.

Siyaset tablosunda sağ Kemalizm kavramı daha çok 1980 darbesi ile birlikte karşımıza çıkıyor. Solla kol kola ilerleyen Kemalizm, 1980'li yıllarda farklılaşıyor.

O güne kadar sol Kemalizm'in olmazsa olmazı olan laiklik vurgusunun yerine milliyetçilik vurgusu daha ön plana çıkar. İşte ortaya çıkan bu tablo da Sağ Kemalizm olarak adlandırıldı.

Hasan Bülent Kahraman, bu durumu şöyle anlatıyor:

"12 Eylül ile birlikte asker solla ve sol aydınlarla bağını koparınca ideoloji olarak Türk İslam sentezini benimsedi. O sentezin siyasi ve mitolojik anlamdaki devletçiliğiyle ve milliyetçiliğiyle kendini özdeşleştirdi. Buna dinsel, İslamî bir renk de kattı. Böylece Kemalizm sol bir içerikten koparıldı; yeni bir çerçeveye yerleştirildi. Kemalizm artık tapınılan bir devletle, ılımlı bir Müslümanlıkla ve nihayet çok geniş bir milliyetçilikle bütünleştirildi. Buna sağ- Kemalizm diyorum."

Prof. Dr. Ali Yaşar Sarıbay ise durumu daha farklı değerlendiriyor. Ona göre 80'de ortaya çıkan şey Kemalizm'den çok Atatürk kültüyle ilgili bir şey.

Hatırlanacağı üzere 12 Eylül yöneticileri de kendilerini Atatürkçü olarak tanımlamayı tercih etmişti. Gazeteci Mustafa Akyol, bunu 12 Eylül'ün yöneticilerinin kendini Kemalizm'den ayırma çabası olarak görüyor. Fakat bu çabanın başarılı olup olmadığıysa tartışılır.

Bugünün sağ Kemalistleri
 
Sağ Kemalistler kimlerdir? Süleyman Seyfi Öğün bir çırpıda isim saymayı tercih etmiyor. Fakat siyasal tarih itibarıyla Serbest Fıkra, Terakkiperver Fırka, Demokrat Parti, Adalet Partisi, ANAP, DYP ve 1980 sonrası ılımlaşan MHP'yi bu halkaya dahil ediyor. Mustafa Akyol ise aklına gelen ilk isimleri sıralıyor:

"Sağ Kemalist dediğinizde direkt aklıma Altemur Kılıç geliyor. Ve onun gibi Yeni Çağ gazetesinde yazan birçok insan herhalde kendini sağ Kemalist olarak görüyordur. Belki rahmetli Gündüz Aktan sayılabilir. Bazen günümüz MHP'sinden de sağ Kemalist olarak algılanabilecek çıkışlar duyuyorum."

Sağ Kemalistler kime oy verecek?
 
Seçime giden Türkiye'de, "Sağ Kemalistler hangi partiye oy verecek?" sorusu da zihinlerde. Aslında cevap geçmiş dönemlerde gizli.

CHP, Kemalistleri her zaman mutlu etmeyi başaramazsa da, sağ olsun sol olsun, çoğunlukla Kemalistlerin oyunu almayı başardı.

Bundaki en büyük etkense Sarıbay'ın saptamasıyla 'yasal' olan parti konumunda hâlâ CHP'nin görünmesinin etkisi büyük.

Farklı bir saptama da sağ Kemalizm'i bugün siyasal tematik olarak silik düzeyde bulan Süleyman Seyfi Öğün yapıyor:

Çok örtülü olarak – çağdaşlaşma başarısı söyleminde - AK Parti'de bile bu oyları görmek mümkün. Ama daha dogmatik düzeyde ise eski merkez sağ kamuoyu tercihini CHP'den ya da MHP'den yana yapmaktadır. Yani CHP bugün, dogmatik anlamda hem sağ hem sol Kemalizm'in hassasiyetlerini bir paratoner gibi çekmiş durumda."                                                                  r.sezgin@zaman.com.tr

***

Sağ ve sol Kemalizm ayrışabilir
 
Mustafa Akyol-Gazeteci: Kemalizm'in ana ağırlığının ben sol Kemalizm tarafından taşındığına ve Kemalizm'in özünde yine laiklik olduğuna inanıyorum. Milliyetçilik bile bunun bir varyantıdır. Ayrıştıkları noktalar çok derin değildir ama mesela bir sağ Kemalist başörtüsü yasağını savunmayabilir. Diğer taraftan Kürt kimliği noktasında belki sağ Kemalist belli ölçüde daha farklı davranabilir ama ağırlık noktaları aynı.

***

Aradaki farklılıklar sadece tematik
 
Prof. Dr. Süleyman Seyfi Öğün: Sol ve sağ varyasyonları ile Kemalizm, Türk modern-leşmesinin-çağdaşlaşma olarak bilinir- zihinsel ya da kültürel anlamda meşrulaştırılmasını güder. Aradaki farklılıklar sadece tematik düzeydeki yorum farklılıklarıdır. Zaten aralarındaki farklılıklar büyük ölçüde bulandı ve ihmal edilebilir hale geldi. Mevcut konjonktürde bu ayırımı, örneğin 1970'lerdeki haliyle görmüyoruz.

***

Statükonun sarsılması sağ ve sol Kemalistleri bir araya toplar
 
Prof. Dr. Ali Yaşar Sarıbay: Cumhuriyet'in kuruluşuna baktığınız zaman Kemalizm'in ne olduğu bellidir. Türkiye'de hâlâ maalesef kutuplaşmalar buna göre belirleniyor. Kemalizm'de ne sağ ne sol vardır, sadece pragmatik bir yaklaşım söz konusudur. Demokraside ortaya çıkabilecek statükoların sarsılması gündeme geldiği zaman Kemalizm çevresinde bir birliktelik söz konusu olabilir. Tabii kendilerine sağın- solun birleşmesi demeyecekler. Ortak bir değer aradıklarında bunun adı sağ Kemalistler sol Kemalistler olacaktır.

 http://www.zaman.com.tr/pazar_kemalizmin-icinde-bir-renk-sag-kemalizm_1106476.html

ANADOLU ÇOCUKLARININ ÜLKÜCÜLÜĞÜ

20 Nisan 2013


Siyasal merkez'e ilişkin okuma biçimimizi Şerif Mardin, İdris Küçükömer çizgisinden hareketle biçimlendirirsek bu geniş havza içerisinde “çevre” olarak tanımlanan Anadolu çocuklarının ülkücü hareket üzerinden Türkiye'ye gerçekleştirdiği basıncı çözümlemek daha kolay.

Özellikle DP'den itibaren taşranın merkez'e yönelik siyasal, ekonomik, kültürel yürüyüşü Türkiye'de milliyetçi kurumların da yeniden pozisyon almasına yol açtı.

Türk milliyetçiliğine ilişkin tarihsel zemin inşa etmeye çalışanlar her ne kadar Tanzimat'tan Tek Partili yılların sivil Türkçülerine kadar ulaşan bir koridor aralasalar da 70'lerde şekillenmiş ülkücülüğün Kemalizm'le iç içe geçen bu kronolojiden kopan önemli ayrışımı var.

Batılı Türkolog, oryantalistlerin metinlerinden hareketle aynaya bakmaya çalışan ve Kemalizm'in İslam/Osmanlı/Selçuklu tarihini sıfırlayarak, kurguya daha açık İslam öncesi Orta Asya steplerine yaslanan bu ilk dönem teorik milliyetçiliğin öncelikle sınırlı bir aydın çevresini karşıladığını söyleyebiliriz.

“Her Şey Türk İçin Türk'e Göre Türk Tarafından” sloganlarıyla hareket ederek Anadolu'da bin yıldır süregelmiş tarihsel arka planı “önemsizleştiren” bu yaklaşımın CKMP'nin MHP'ye dönüştüğü 1969 Adana Kurultayı'nda ilk kırılmasını yaşadığını görmek gerekli.

Müslüman olmuş, devlet-toplum ilişkisini bu dinin kavrayışına göre yeniden yapılandırarak Anadolu'daki farklı inanç ve etnik unsurların bin yıl bir arada yaşamasının kavrayışını pratiğe dökmüş Türklerin aynaya bakınca algıladıkları kimlikleriyle, Avrupa tarzı milliyetçilikten beslenen, dünyayı sosyal Darwinizm'in uzantılı milletler mücadelesi biçiminde kodlayıp, pozitivist pedagojinin okul sıralarından yetişen dar aydın çevresinin kendi kimliğe yönelik algısı bir değildi.

Oysa Türklerin Türk kalışının en büyük teminatı Batılılardan öğrenilmiş sosyoloji değil, bizatihi İslam'dır. İslam'la karşılaşmamış Türk boylarının kimliklerini kaybetmesi bunun en büyük delili.

Ki, teorik anlamda Kemalist paradigmayla ortak havuzdan beslenen, pratikteyse dünya konjonktürüne göre şekillenen (Almanya'nın yenileceği anlaşılınca Tek Parti'nin ilişkiyi koparması gibi) bu kurgusal anlayış CKMP'nin MHP'ye dönüştüğü kurultayda kırılma yaşadı.

-Ancak şimdiden belirtmek gerekli ki, ülkücü hareket açısından bu bir süreçtir ve farklı durakları vardır-.

Atsız çevresinin tasfiyesiyle sonuçlanan ve parti amblemi konusunda bu çevrenin önerisi bozkurt'un yerine Serdengeçti'nin “Biz Osmanlı torunuyuz. Amblem üç hilal” olmalı şeklindeki müdahalesi bir bakıma “çevre” dediğimiz sosyolojik katmanın yeni kurulan partiye kendi kültür kodları ile katılımıdır.

Bozkurt ise partiye göre daha içe kapalı bir yapıyı temsil eden gençlik örgütlenmesine kalmıştır. Siyaset yapmanın pragmatik ve popüler önceliğini okuyan, sosyolojinin zihinsel kodlarına kayıtsız kalamayarak, kaba Türkçü yapıyı İslam ahlak ve faziletiyle bir arada ele almaya yönelen Türkeş'in, önünde duran fotoğrafı iyi gördüğünü de söylemek mümkün.

İslam ile sorunlu ilişkisi bulunan 1930-40'lı yılların Türkçü damarından, üç hilalli Osmanlı kimliğine vurgu giderek yoğunlaşacak İslami söylemin ilk belirtileridir aynı zamanda.

‘ORTODOKS’ ÜLKÜCÜLÜK

22 yaşında Ülkü Ocakları genel başkanı olan Muhsin Yazıcıoğlu, 31.7.1977'de Ankara Konak Sineması'nda artık teşkilatlarda kullanılması için aralarında Mümtaz'er Türköne, Naci Bostancı, Burhan Kavuncu, Lütfi Şehsuvaroğlu gibi isimlerin bulunduğu gençlerle şu sloganları önerir: 

“Müslümanlar Küfre Karşı Tek Yumruk”, “İnananlar Kol Kola, Yürüyelim Hak Yola”, “Kanımız Aksa da Zafer İslam'ın”... Aynı zaman diliminde ülkücü şair Abdurrahim Karakoç'un “Hak Yol İslam Yazacağız” adlı şiirinin ortaya çıktığını da ekleyelim.

Benim “ortodoks ülkücülük” dediğim, 70'lerin Soğuk Savaş gerilimiyle örgütlenmiş, dünyadaki dönüşümü algılayamayan yapıdan zamanla Yazıcıoğlu dâhil bu gençlerin hepsinin ideolojik biçimde ayrıldıklarını sanırım belirtmeye gerek yok.

Önerilen sloganların 1977-79 arası benzer isimlerce çıkarılan Genç Arkadaş, Hasret ve Nizam-ı Âlem adlı dergilerde teorik arayışlarla sürdüğünü görürüz. 5/10/1979 tarihli Nizam-ı dergisinin ilk sayısında şu cümleler dikkat çekicidir:

“Nizam-ı Âlem davasının bayrağını ilk açan şanlı Peygamberimiz (sas) Efendimiz'dir. Açılan bayrağın altına, zulme, küfre başkaldıran bütün insanlar akın akın bölük bölük toplanıp, İslam medeniyetini kurmuş, insanlık tarihinin altın sayfalarını vücuda getirmiştir… ‘Cahiliye devri' bitmemiştir. İnsanlar hâlâ küfre itaate zorlanmakta, zulüm görmektedir… Küfrün zulmüne, İslam adına, hakikat adına karşı çıkıyor ve küfre karşı açılmış mücadele bayrağını yükseltmek için saflardaki yerimizi alıyoruz”.

Taşra'dan merkez'e akan Anadolu çocuklarının kolektif hafızalarda hâlâ işlevini sürdüren, bin yıllık birikimin çerçevelediği ve sosyolojik karşılığı bulunan kültürel kodlarıyla Anadolu çocuklarının, kapısını çaldıkları ocaklarda önerdikleri, İslami kaygıları önceleyen bu ülkücü kimliğin toplumca içselleştirildiğinin delili kuşkusuz, Muhsin Yazıcıoğlu'nun cenazesi için farklı meşreplere sahip olmalarına rağmen Anadolu'nun her yanından kopup gelen insanlardır.

Ancak bütün bunları söylerken 70'lerin bir cinnet tarihi olduğunu, ülkücüsü-devrimcisiyle ülkenin çocuklarının kutsanmış şiddetle birbirlerine kışkırtıldıklarını, provokasyonlarla 80 darbesinin bu çocuklar üzerinden hazırlandığını unutuyor değilim.

DARBE VE ZİHİNSEL TRAVMA

Kendisi için sokağa çıkılan, şiddete bulaşılan ve kutsiyet atfedilen devlet, mensuplarını ağır işkencelerden geçirip, ikisini hapishanede öldürüp, 9'unu darağacında sallandırınca, içinde paradokslar bulunan derin bir savrulmaya kapı aralandı.

Zihinleri ve duygu dünyaları devletçe darp edilmiş ülkücü Anadolu çocukları devlet ve bu kurmay kadro karşısında geciken hesaplaşmalarını yine Yazıcıoğlu'nun derinleştirdiği sürecin uzantısıyla yapmıştır.

Gerek 1992'de Yazıcıoğlu'nun açıkladığı Milli Mutabakat metnindeki “Allah'ın birliği ve risalesi dışında her türlü farklılığın; her türlü görüş ve kavrayış biçiminin meşru kabul edilmesi” şeklindeki sivil yaklaşım ve gerekse partisinin 1993'te yaptığı ilk kurultayda açılan “Allah Yolunda Ezelden Gelip Ebede Gidenleriz”, “Çağımız İslam'da Birliktir”, “Ne AGİK, Ne AT; Yaşasın İslam Birliği” pankartları, 1977 Ankara Konak Sineması'nda önerilen ülkücü anlayışın devamından başka bir şey değildir.

Ortodoks ülkücü yapıdan yıkıcı eleştiriler yaparak kopan bu damarın oturduğu ana zemin her şeyden önce resmî ideoloji, statüko karşıtlığıdır.

70'lerden Milli Mutabakat Metni'ne, 28 Şubat ve 27 Nisan e-muhtırasında takınılan darbe karşıtı sivil tutumdan 2010 anayasa referandumuna kadar uzanan tarihsel bir çizgi var önümüzde.

Ancak güçlü kuramsal metinleri olmayan ve entelektüel unsurlarını kaybeden bu yapının zaman zaman zihnî geri dönüşler yaşadığını görüyoruz.

İslam'la biçimlenmiş Türk tarihinin, kimliğinin yok sayılarak, yeni bir ulus yaratmanın zeminini üretmeye dönük bozkurt, Ergenekon gibi Avrupa tarzı uluslaştırmayla mito-politik araçlara geri dönen, Türkçüler gününü kutlamaya başlayan, son kurultaylarında salona devasa bozkurt resimleri asan, “varlığım Türk varlığına armağan olsun” türü resmi ideolojinin argümanlarını kullanan bu yapının kısaca anlatmaya çalıştığım ve Anadolu sosyolojisine yaslanan ülkücülükten uzaklaşan boşlukları var.

Her şeyden evvel rahmetli Yazıcıoğlu'nun cenazesi için gelen Irak Kürdistan İslam Birliği Partisi Başkanı Selahaddin M.Bahaddin'in “Türkiye kadar Irak'ı ve Kürt kardeşlerinin sorunlarını da dert edinmişti.” cümlesinin nasıl bir paradigma yarılması ortaya koyduğunu yeniden yorumlamalı bu Anadolu çocukları.

25 Mart 2009 tarihinde soru işaretleri taşıyan helikopter kazası ile ülkücü hareket içerisinde tarihsel sürekliliği mevcut bir damarı temsil eden Muhsin Yazıcıoğlu aramızdan ayrıldı.

Liderliğini yaptığı siyasal organizasyonun seçimlerde çok düşük yüzdelere karşılık gelmesine rağmen cenazesi, toplumun her kesiminden yüz binleri Ankara’ya sürükleyecek kadar gösterişli oldu.

22 yaşında ve hemen hergün cenazelerin kalktığı 70’lerin ikinci yarısında Ülkü Ocakları Genel Başkanlığı gibi büyük bir sorumluluğu omuzlarına alan Yazıcıoğlu’nun, toplumun farklı katmanlarında meydana getirdiği kabul edilirliğinin köklerini 80 öncesinin şartlarından itibaren anlamaya başlamak gerekiyor.

Şerif Mardin’in “çevre” dediği, İdris Küçükömer’in kazısını Tanzimat’tan itibaren başlatıp “Doğucu-İslamcı” olarak tanımladığı sosyolojik katman’ın özellikle Demokrat Parti döneminden itibaren taşra’dan merkeze doğru yürüyüşlerinin bir yerinde Muhsin Yazıcıoğlu’nda temsiliyet bulan Anadolu çocukları var.

Bahsettiğimiz bu katmanın tarihsel köklerini ise CKMP’nin MHP’ye dönüştüğü meşhur 1969 Adana Kurultayı’na kadar götürmek mümkün.

Ancak bunu söylerken tarihsel sürekliliğine vurgu yapacağımız çizginin teorik ve pratik bir süreç olduğunu, kanımca bu sürecin şimdilerde dahi tamamlanmadığını belirtmek isterim. Bu süreci belirleyen temel paradigma ise beslenilen kaynakların yerliliği ile ilgidir.

Ülkücü hareket üzerine ortaya konan hemen bütün metinlerde kronolojik bir skala çizildiğinde Osmanlı’nın son dönemlerinden Tek Partili yılların sivil Türkçülerine kadar uzanan geniş bir havza konur önümüze.

Bu havza her ne kadar tarihsel izlek açısından bir veri ise de özellikle 70’lerin ikinci yarısı ortaya çıkan yayınlar, hızla dönüşen söylemler ve 1980 sonrasında BBP’ye kadar uzanan, içerisinde eleştirel bir bilinç taşıyarak devlet, sistem dönüşümünün önerildiğini dikkate aldığımızda bahsettiğimiz ayrı damar daha iyi anlaşılacaktır.

Özellikle 1930’lu, 40’lı yılların Türkçü yayınlarında beslenilen temel zeminin Batılı Türkolog ve Oryantalistlerin yaptığı çalışmalar olduğunu görürüz açık bir şekilde.

Bu ise Türklerin İslam ile tanışmadan evvelki Orta Asya Tarihi’nin öne çıkarıldığı ve hatta Türklük tanımının dahi bu Batılı aydınlarca kurgulandığı bir birikimdi. “Her şey Türk için Türke göre Türk tarafından” sloganlarıyla hareket ederek Anadolu’da bin yıldır süre gelmiş tarihsel arka planı “önemsizleştiren” bu yaklaşımın özellikle Tek Parti döneminin resmi Türkçülük algı ve pratiği ile de benzer paradigmaya yaslandığını görürüz.

Yani farklı dinsel, etnik toplulukların Anadolu’da gerçekleştirdikleri bir arada yaşama tecrübesi ve bu tecrübeyi pratiğe geçiren devlet organizasyonları olarak Osmanlı, Selçuklu -dolayısı ile İslam- tarihini işlevsiz bırakmayı amaçlayıp, oradan kurguya daha elverir olduğu açık Orta Asya steplerinden esinle bir ulus yaratma(!) kaygısı dikkate alındığında resmi Türkçüler ile, sivil Türkçülerin Kemalist paradigmadan hareket ettikleri tartışma götürmez.

CKMP’nin Alpaslan Türkeş’in operasyonel müdahalesiyle MHP’ye dönüştüğü 1969 Adana Kurultayı’nda, bahsettiğim bu salt Türkçü yapı ilk ciddi kırılmasını yaşadı.

27 Mayıs darbecileri arasında olan ve maruz kaldığı sürgün sonrası siyasete atılan Türkeş’in burada mevcut sosyolojiyi daha gerçekçi bir zihin ile okuduğunu da söylemek gerekli.

 -Bir parantez açmak gerekirse-, MHP evveli Türkçü yapıların Anadolu insanının duygu ve zihin kodlarında yaşayagelen kimlik ile bir irtibatlarının bulunmadığını, dar bir dergi çevresi yapılanması şeklinde ancak örgütlenebildiklerini belirtelim.

Adana Kurultayı’nda yeni kurulacak partinin ambleminin ne olacağı çok ciddi şekilde tartışılır. Salt Türkçü Nihal Atsız çevresinin “bozkurt” önerisine rağmen, Osman Yüksel Serdengeçti’nin “Biz Osmanlı torunuyuz. Amblem üç hilal olmalı” şeklindeki çıkışı aslında kırılmanın semboller üzerine yansıyan geriliminden başka bir şey değildir.

O kurultayda bozkurt partinin daha içe dönük pratiğini gösteren gençlik örgütlenmesine bırakılır. Netice itibariyle Atsız çevresindeki Türkçü zihni yapılanmanın orada tavsiyesi ile nihayet bulan bir müdahale çıkar karşımıza.

Bu, 1950’lerle beraber Türkiye’de ekonomi, kültür ve siyasette belirleyici olmaya başlayan, sosyolojik anlamda “çevre” dediğimiz Anadolu çocuklarının oyuna dâhil olmaya yönelik müdahalesi şeklinde de değerlendirilmeye açıktır.

Aynı sosyolojik ve siyasal müdahalenin bir başka yerinde ise Milli Nizam Partisi’nin yer aldığını unutmamak gerekir bu arada.

Sosyolojinin zihinsel kodlarına kayıtsız kalamayarak, kaba Türkçü yapıyı İslam ahlak ve fazileti ile bir arada ele almaya yönelen tarihsel çizginin bu ilk karılmasının ardından 1970’lerin ikinci yarısında yeni bir basınç ortaya çıkar.

31 Temmuz 1977 günü Ankara Konak Sineması’nda, çok genç yaşta Ülkü Ocakları Genel Başkanı olan Muhsin Yazıcıoğlu, teşkilatlarda kullanılmak üzere aralarında Naci Bostancı, Mümtaz’er Türköne, Burhan Kavuncu ve Lütfi Şehsuvaroğlu gibi arkadaşlarının yer aldığı bir kadroyla şu sloganları belirler: “Müslümanlar Küfre Karşı Tek Yumruk”, “İnananlar Kol Kola, Yürüyelim Hak Yola”, “Kanımız Aksa da Zafer İslam’ın”…

Aynı zaman dilimi içerisinde ülkücü şair Abdurrahim Karakoç’un “Hak Yol İslam Yazacağız” adlı şiirinin de elden ele dolaştığını hatırlayalım.

Yazıcıoğlu dâhil olmak üzere, İslami kaygıların öncelendiği sloganları üreten bütün bu isimlerin hepsinin, benim “ortodoks ülkücülük” dediğim, 70’lerin Soğuk Savaş gerilimi ile örgütlenmiş ve dünyadaki dönüşümü algılayamayan yapıdan zamanla ideolojik biçimde ayrıldıklarını sanırım belirtmeye gerek yok.

Ülkücü hareketteki bu yoğun İslami söylemin salt sloganlarla sınırlı kalmadığını çıkan dergilerden de takip etmek mümkün. 1977-79 yılları arasında benzer isimlerce yayınlanan Genç Arkadaş, Hasret ve Nizam-ı Âlem isimli ülkücü dergilerde sloganlaştırılmış cümlelerin teorik arayışları vardır.

Mesela 5 Ekim 1979 tarihli Nizam-ı Âlem dergisinin ilk sayısında şu cümleler dikkat çekicidir:  

“Nizam-ı Âlem davasının bayrağını ilk açan şanlı Peygamberimiz(SAV) efendimizdir. Açılan bayrağın altına, zulme, küfre başkaldıran bütün insanlar akın akın bölük bölük toplanıp, İslam medeniyetini kurmuş, insanlık tarihinin altın sayfalarını vücuda getirmiştir… ‘Cahiliye devri’ bitmemiştir. İnsanlar hâlâ küfre itaate zorlanmakta, zulüm görmektedir… Küfrün zulmüne, İslam adına, hakikat adına karşı çıkıyor ve küfre karşı açılmış mücadele bayrağını yükseltmek için saflardaki yerimizi alıyoruz”.

Üzerine bastığımız topraklarda varolan, kolektif hafızalarda hâlâ işlevini sürdüren bin yıllık birikimin çerçevelediği ve sosyolojik karşılığı bulunan bu ülkücü kimliğin kabul edildiğinin en büyük göstergesi hiç kuşkusuz Muhsin Yazıcoğlu’nun cenazesi için farklı meşreplere sahip olmalarına rağmen Anadolu’nun her yanından kopup gelen insanlardır.

Bütün bu söylem ve yayınlara rağmen 1970’lerin bir cinnet tarihi olduğunu, devrimcisi ve ülkücüsüyle ülkenin genç çocuklarının birbirine karşı kışkırtıldığını, şiddetin kutsanan bir eylem biçimine dönüştüğünü ekleyelim.

Provokasyonlar, siyasi cinayet ve katliamlarla ülkenin darbeye hazır hale getirilmesinden sonra 12 Eylül 1980 darbesinin ülkücü hareket açısından yeni bir süreci hazırladığını da söyleyebiliriz.

Kutsanan ve kendisi için sokağa çıkılan devlet’in sistematik biçimde 12 Eylül hapishanelerinde ülkücülere karşı giriştiği hayal kırıcı uygulamalar, yapının kutsiyet atfettiği devlet tahayyülü karşısında paradoksal tutumlara savrulmasına neden oldu öncelikle.

Ağır işkenceler, 9 idam, hapishane uygulamalarında verilen kayıpların ardından maruz kaldığı şartların fevri tavırlardan ziyade statüko tarafından sistematik şekilde planlandığının anlaşılması ile yapı içerisinde zihinsel çatlamaların başladığını bizzat Yazıcıoğlu söylüyor. Kendisi ile yapılan söyleşide  

“Bir yerlerden bir haber gelirse, bir işaret gelirse işkenceler durdurulur, bu hayasızlık engellenmiş olur diye düşündük. Bende ve diğer arkadaşlarımızın hepsinde bu duygu hakimdi. Ama orda şahit olduğumuz şeyler gösterdi ki, kesinlikle işkencenin ve haksız muamelelerin sebebi alt seviyede birkaç tane komünistin ve muarızımız olan birkaç tane memurun işi değil (Zaman. 14-15 Şubat 1988)”

demesi bunun en büyük delili.

Mamak’ta çok ağır bedeller ödeyen ülkücülerin -yine Yazıcıoğlu’nun bir söyleşisinde belirttiği gibi (Zaman. 6 Temmuz 2003)- işkence şikâyetlerini incelemek üzere Avrupa’dan gelen yetkililere “Türk Devleti işkence yapmaz. Bu bizim iç sorunumuz” şeklinde cevap vermeleri, duygu dünyalarında yaşanan paradoksal çıkmazların netliğini göstermekte.

Devlet’i eleştirmeye niyetlenseler bile mevcut teorik külliyatlarında böylesi bir birikimi olmayan bu genç çocukların bunu nasıl yapacaklarını bilmediklerini de söyleyebiliriz.

Eli kalem tutan dışarıdaki ağabeylerin önemli bir kısmı ise zaten statükonun 80 sonrası dünyasına eklemlenmiş, pragmatik ilişkilerin yeni boyutunu çoktan inşa etmişlerdi.

Bütün bu süreç yaşanırken Bursa Cezaevi’nde yatan ülkücü mahkûmlar tarafından 1988’de Bizim Dergâh isimli bir dergi yayınlanmaya başlanır.

Dergi, biraz evvel bahsettiğimiz 70’lerin ikinci yarısı çıkan yayınların devamıdır adeta. Bütün sayılarını incelediğinizde bir tek bozkurt ve Ergenekon resmine rastlayamayacağınız gibi Orta Asya göndermeli hiçbir teorik ve simgesel yaklaşım da bulamazsınız.

Ülkücü hareketi merkez alan metinler de dahil olmak üzere hemen bütün yazılarda referanslar salt Kur’an ve sünnet’tir artık.

Dergi çevresini oluşturan ocaklı çocukların moral liderinin ise Muhsin Yazıcıoğlu söylemeye bile gerek yok. Hatta Yazıcıoğlu’nun derginin ilk sayısında “Ölçü İslam” olmalı isimli, ülkücü harekete istikamet verici önemli bir yazısı da yer alır.

Hareket açısından 70’lerde yoğunlaşan süreç daha sistematik hale evrilmiştir bir bakıma. Bizim Dergâh dergisinde sistematik hale gelen yoğun İslami söylemin tarihsel kökleri 70’lere kadar uzanmasının yanında, o yıllarda hapishanedeki ülkücülerden bir grubun bildiri yayınlayarak, ülkücü düşünceden ayrıldıklarını deklare edip, ülkücü hareketi İslam dışı olmakla suçlayan girişimlerinin etkisinde de bahsetmek mümkün.

Şok edici bu bildiri ardından Bizim Dergâh çevresi, mevcut bütün İslami gazete-dergilere yayınlanması için bir karşı-bildiri gönderir.   

“Mücadelemiz Allah’ın nizamı kurulana kadar bütün şer güçler ve küfrün hakimiyetine karşıdır..Ülkücü hareket, dünyadaki Tevhid mücadelesinin şerefli bir üyesidir”

gibi cümleler içeren bu bildiri yapıdan kopan grubu da içine alan İslami camiaya mesaj olarak yorumlanabileceği gibi, bizatihi yapının merkezine yönelik pozisyon verici bir çıkış olarak da değerlendirilmeye açıktır.

Ama dergiyi asıl işlevsel kılan husus, harekete dönük ilk ciddi iç eleştirilerin burada kendisine güzergâh bulmaya çalışmasıdır.

Siyasal liderin o yıllarda ABD’nin Kuzey Irak’a konuşlandıracağı Çekiç Güce verdiği destek ve 1. Körfez Savaşı’nda ABD’in bölgeye girişine yönelik tutumu açıktan eleştirilir, hatta “Küfür ehli ile beraber olmak” anlamına geldiği vurgulanır.

Güçlü hiyerarşik yapı, lider kültü ve militarist örgütlenme biçimi düşünüldüğünde, Bizim Dergâh’ta kümelenen ülkücü çevrenin böylesi eleştirileri, hareket açısından devrimci bir nitelik taşımaktadır.

Ancak yaşanan iç gerilim bir müddet sonra derginin Ankara’daki bürosunun 2 Temmuz 1992’de basılıp, teşkilatlarda yasaklanmasıyla geri dönüşü olmayan bir sürece girer.

Muhsin Yazıcıoğlu ve çevresinin ana gövdeden kopmaya zorlanıp BBP’ye kadar uzanan yeniden örgütlenmesinin kısa öyküsü aslında bu.

Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşları 7 Temmuz 1992 tarihinde Ankara Başkent Düğün Salonu’nda ana ülkücü yapıdan koptuklarını açıklamaları ardından yine tarihi bir vesika niteliği taşıyan “Milli Mutabakat Metni”ni deklare ederler.

Milli Mutabakat Metni ülkücü hareket dikkate alındığında 70’lerin ikinci yarısından, Bursa Cezaevinde çıkan Bizim Dergâh dergisine uzanan “yerli bir ülkücü kimlik arayışı”nın, 1990’ların dünya şartlarını doğru okuyama çalışan öncü vesikasıdır aslında.

Her ne kadar bilinmese de, 31 Temmuz 1977 günü Muhsin Yazıcıoğlu’nun başkanlığında teşkilatlarda kullanılması için önerilen İslami tonu yüksek sloganları belirleyen isimlerin, bu metnin hazırlanmasında büyük katkıları söz konusu.

Metinde geçen şu ifadeler ortodoks ülkücü paradigma ile hiçbir bağlantısı bulunmayan yerli ve devrimci ifadelerdir :  

“Rejimin tepeden inmeci-seçkinci-laikçi geleneği artık sona ermiştir. Rejimin pozitivist laikçi politikaları ancak şahsiyetsiz, köksüz, milletine değil, kendine bile hayrı olmayan bunalımlı, yabancılaşmış bir azınlığa kaynak olmuştur. Laikliğin din devlet işlerini ayırma politikası değil, ekmek su gibi dini için yaşayan Müslüman halkı yönetimden uzak tutmak çabaları olduğu artık üstü örtülemeyen bir hakikat halini almıştır”.

6 Aralık 1992 tarihinde gerçekleşen “Siyasi Karar Kurultayı”nda ise salt hareket açısından değil siyasi tarihimiz bakımından da benzeri bulunmayan “Pasif İtaatsizlik Eylemi” adlı bir bildiri paylaşılır kamuoyu ile.

Bir darbe vuku bulduğu vakit toplumun, resmi ve özel kuruluşların darbe karşısında nasıl tavır alması gerektiğine yönelik önerilerin açıklandığı bu bildiri, 70’lerin şiddet tarihi içerisinde özne olarak yer almış ve ülkenin 80 darbesine doğru nasıl evrildiğine şahitlik etmiş bir kuşağın, Türkiye’nin böylesi süreçleri artık yaşamaması için elini taşın altına sokmasından başka bir şey değildir aslında.

Ki 28 Şubat’ta Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşlarının bizatihi yapılan darbe karşısında nasıl milletten yana pozisyon aldıklarını biliyoruz.

Ülkenin belli bir kesiminin psikolojik harp yöntemleri ile nasıl baskıya maruz kaldığını, okullarından, işlerinden nasıl acımasızca kovulduğunu, öz kaynağı Anadolu insanın sermayesi olan ticari işletmelerin nasıl düşman ilan edildiğini hatırlarsak,  Yazıcıoğlu ve arkadaşlarının 80 öncesinin bütün oyunlarını görmüş bir kuşak olarak nasıl geri adım atmadan milletin değerleri yanında durduğunu hatırlamak gerekli.

MHP ve ortodoks ülkücü damarın, tanklar namlusunu millete çevirirken ortalıkta gözükmemesi sürekli vurgu yaptığımız ve Muhsin Yazıcıoğlu’nun yapılandırmaya çalıştığı “yerli ülkücü anlayış” biçiminde tanımlayabileceğimiz ayrışmanın nasıl derin farklılıklar taşıdığının en önemli göstergesidir.

28 Şubat’ta Muhsin Yazıcoğlu’nun derin devlet karşısında aldığı pozisyon bir bakıma 12 Eylül Mahkemelerinde statüko ile yapılamayan hesaplaşmanın geciken rövanşından başka bir şey değil.

Mamak cezaevinde başında takke olduğu için darb edilerek öldürülen ülkücü Hüseyin Kurumahmutoğlu’nun soğuk hücrelere sızan kanı daha yerde iken, hareketin kurmay kadrosunun mahkemelerde söylediği “fikrimiz iktidarda” paradokslarına itiraz edemeyen ve ağır işkencelerden geçirilmiş kuşağın, bir türlü geliştiremediği devlet eleştirisinin geciken, cevabıdır aynı zamanda.

Bu, 27 Nisan e-muhtırasında da böyle olmuştur, Cumhurbaşkanlığı seçiminde de.. Yazıcıoğlu’nun vefatı ardından BBP’nin 12 Eylül Anayasasının bazı maddelerinin değiştirilmesine yönelik referandumda yine milletin derin iradesinden yana aldığı pozisyon da aynı çizginin devamı niteliğindedir.

Ancak bütün bu sivil tutum ve girişimlere rağmen Hırant Dink’in katledilmesi başta olmak üzere 70’li ve hatta 90’lı yılların provokatif siyasi cinayetleriyle oluşturulmak istenen toplumsal havanın benzeri, BBP’nin gençlik örgütlenmesi içerisinden çıktı.

Gerek ortodoks ülkücü damar ve gerekse Yazıcıoğlu çevresinde kümelenen çocukların gidip geldiği ocakların “kullanılmak” için birileri arandığında neden ilk uğrak yeri olduğu hiç düşünülmedi.

Düşünülse bile bunu kıracak teorik ve pratik boşluklar sürekli varoldu. Her şeyden evvel ortada henüz tamamlanmamış bir süreç var.

Yani Genç Arkadaş, Nizam-ı Âlem gibi dergilerle 70 Kuşağı ülkücülerinin kimlik kodlarını İslami kanallara sevk eden, ortodoks yapıyı oportünist ve statükocu bularak ayrılan, darbeler karşısında “Pasif İtaatsizlik Eylemi”ni açıklayan, Milli Mutabakat Metni’nde Çokluk İçinde Birlik" prensibinden hareketle, “Allah'ın birliği ve risalesi dışında her türlü farklılığın; her türlü görüş ve kavrayış biçiminin meşru kabul edilmesi” gerektiğini deklare eden, 28 Şubat ve ardıllarındaki darbe karşıtı girişimlerde milletten, demokrasiden, sivilleşmeden yana pozisyon alan bu yapının zaman zaman gelgitler yaşadığı ortada.

Her şeyden evvel statükonun değişmesine yönelik ortaya konan demokratik tutumun, resmi ideoloji tarafından on yıllardır topluma yedirilmeye çalışılan ezberleri yıkma hususunda da devrimci bir zihin örüntüsüyle devam etmesi gerekirdi.

Mesela Yazıcıoğlu’nun cenazesine katılmak üzere gelen Irak Kürdistan İslam Birliği Partisi Başkanı Selahaddin M.Bahaddin’in “Şahsiyeti Türkiye sınırlarını aşmıştı. Türkiye kadar Irak’ı ve Kürt kardeşlerinin sorunlarını da dert edinmişti (3 Nisan 2009 tarihli gazete haberleri)” cümlesinin hangi paradigmayı yardığını sorgulamadı yapı.

Ki cenazesi için ülkenin her toprağından kalkıp koşan yüz binlerce Anadolu insanının Muhsin Yazıcıoğlu algısını besleyen temel kavrayışın ülkücülük mü olduğu, yoksa daha derin bir etki alanı mı inşa ettiğini de mesela..

BBP’nin 31 Temmuz 1993 tarihinde gerçekleştirilen ilk kurultayında salonları süsleyen pankartlarda yazılı “Allah Yolunda Ezelden Gelip Ebede Gidenleriz”, “Çağımız İslam’da Birliktir”, “Ne AGİK, Ne AT; Yaşasın İslam Birliği” gibi cümleler ile 31 Temmuz 1977 günü Ankara Konak Sineması’nda açıklanan sloganların nasıl birbirini tamamlayan bir paradigma oluşturmaya çalıştığını görmek gerekli.

BBP’nin ilk gençlik örgütlenmesi olan Nizam-ı Âlem Ocakları’nın çıkardığı dergide Kemalizm eleştirisi yaptığı için ceza alıp, hapis yatan genç bir ülkücü çocuk bu sürecin belki en anlamlı yerinde duruyor.

Şahsi görüşümü ifade etmem gerekirse 70’lerden Bursa Cezaevine ulaşıp, oradan Milli Mutabakat Metnine uğrayan ve 28 Şubat’ta zirveye çıkan sivil, demokratik, devrimci, darbe ve statüko karşıtı birikimin son yıllarda geri dönerek zaman zaman ortodoks ülkücülüğün arızalarını taşıdığını söylüyorum.

Soğuk Savaş yıllarının güvenlik ve gerilim psikolojisi içerisinde oluşmuş ülkücülüğün, çağın ve toplumun ihtiyaçlarına göre Anadolu insanının bin yıllık kültür, medeniyet kodlarına yaslanarak kendisini yenilemesi, hatta kendisi ile yüzleşmesi gerektiği ortada.

Özellikle geleneksel ülkücü kimliği bir zamanlar besleyen Orta Anadolu insanının çağı okumasına paralel bir dönüşümü kavrayamadı ülkücü hareket.

Ki bugün statükoyu ve resmi ideolojiyi savunun CHP’nin oy aldığı kentlere kayarak Avrupa tarzı ötekileştirici bir milliyetçiliğe savrulan ortodoks yapının zaman zaman etki alanına giren BBP çevresinin sosyal paylaşım sitelerinde onayladığı metin ve görüntüler benim bu kanaatimi daha da güçlendiriyor maalesef.

Oysa Türkiye’de sosyoloji, değişim ve gelişimi işaret ettiği kadar, Kürt Sorunu başta olmak üzere resmi ideolojinin bütün kurgusal ezberlerini de artık işlevsiz bırakıyor.

Dünya sivil toplum ve insani hareketler çağını yarılamış iken ülkücü yapılarda -küresel olmayı bırakın- sadece Türk Dünyasına yönelik bir yardım örgütünün dahi bulunmadığını söylemek sanırım yeterli.

Resmi ideolojinin bu topraklarda İslam ile şekil bulmuş bin yıllık birikimi sıfırlayıp, ulus-devletleşme çağının uzantısı olarak yeni bir geçmiş inşa etme kurgusuna paralel biçimde türettiği Orta Asya menşeli mito-politik unsurları ilk yıllarında redderek İslam-Osmanlı-Selçuklu birikimini esas alan BBP ve gençlik örgütlenmesinin yıllar sonra bu geri dönüşün emarelerini taşıması Anadolu insanının çağı doğru okuyan sosyolojisinin dışına taşmaktan başka bir şey değildir.

Oysa bozkurt, Ergenekon gibi Orta Asya merkezli mitolojik unsurlar ülkücülerin değil, bizatihi Kemalizmin türettiği kurgulardır.

Osmanlı ve Selçuklu’nun hiç hatırlamadığı bu tarihin Kemalizm ile beraber 1930’lu Tek Parti yönetimi sırasında birden bire ortaya saçılmasını nasıl açıklar ülkücüler.

Şu meşhur Ergenekon’dan çıkış tablosunun ressamının Ratip Tahir Burak isimli bir CHP’li tarafından 1932’de yapıldığını biliyorlar mı acaba. Tek Parti ve resmi ideolojinin Anadolu insanın belleğinde nasıl travmalar yaşattığını en azından hayatta kalan dedelerimiz hatırlar.

BBP’nin son Kurultaylarında salonu yukarıdan aşağı kaplayan bozkurt resimlerinin hangi tarihi karşıladığını ve Anadolu insanın kimlik, kültür kodlarında varolup varolmadığını yeniden sorgulamalı bu çevre.

Yine gençlik örgütlenmesinin son yıllarda 3 Mayıs Türkçüler Günü’nü kutlamaya başlaması ortada derin bir kafa karışıklığı olduğunu gösteriyor.

Milli Mutabakat Metni’nde yıkıcı şekilde eleştirilen rejimin ürettiği, Türkiye’nin yakın dönem tarihini ablukaya alan ve Anadolu insanının derin bilgeliği, irfanını yok sayan statüko ile zaman zaman aynı şeyleri söylemek durumunda kalan yapının, öncelikle beslendiği kaynakları yeniden gözden geçirmesi gerekli.

Türkiye ve dünyadaki yeni gelişmeleri çözümleyebilecek güçlü stratejik metinlere ve eleştirel bilinçten beslenen entelektüel birikime ihtiyacı olan yapının bir zamanlar altına imza attığı Milli Mutabakat Metni’nin çok gerisinde kaldığı ortada.

Bu toprakların değerleri ile hiçbir paylaşımı bulunmayan darbeci, cuntacı çevrelerle bir zamanların tutmayan psikolojik harp operasyonu Kızılelma koalisyonuna destek veren ve şimdilerde Kemalist bir ülkücülük inşa etmeye çalışan oluşumlardan kendi farkını ortaya koymak istiyorsa rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’nun mirasçıları, ülkenin sorunlarına ilişkin yaklaşımlarının bu çevre ile ortaklık taşıyıp, taşımadığına yeniden bakmalıdır.
 
Statükoyu temsil eden ortodoks ülkücülükten koparak 28 Şubat’ta derin devleti temsil eden ideoloji ile çatışma gibi bir yakın dönem siyasal geçmişe sahip BBP çevresinin, 70’lerden 2010 yılındaki Anayasa Referandumu’ndaki milleten yana sivil, demokrat tutumunun tarihsel sürekliliği dikkate alındığında tıpkı Milli Mutabakat Metni’nde belirtildiği gibi Kur’an ve Sünnet dışında -siyasal gelişmeler dahil- tartışılamayacak hiçbir beşeri hususun bulunamayacağını, öznesi olduğu bu tarihin Anadolu çocuklarının siyasal merkez’e müdahalesiyle ancak açıklanabileceğini yeniden hatırlaması gerekiyor. *Yazar

http://www.zaman.com.tr/yorum_anadolu-cocuklarinin-ulkuculugu_2080507.html
 

31 Mart 2013 Pazar

MÜMTAZ SOYSAL, IRKÇILIĞI KÖRÜKLÜYOR

Prof. Dr. Mümtaz Soysal, 1960'larda Mülkiye'de okuduğum yıllarda bana ve arkadaşlarıma hocalık yapmıştı. 

Zekası ve belagatiyle hayranlığımızı kazanmış, Yön ve Devrim dergilerinde yazdığı yazılarla birçoğumuzun "devrimci, cuntacı" olmasına önemli katkıda bulunmuştu.

O yıllardan beri Mümtaz Soysal, laikçi–devletçi–milliyetçi türden bir Kemalizm (dilerseniz, moda deyimle Ulusalcılık) ile Marxizm'in bir karikatürünü kaynaştıran dünya görüşüne (dilerseniz Türk Baasçılığı'na) bağlı kaldı.

Rusya'da komünizmin yıkılması ve Sovyetler Birliği'nin dağılmasından hiç hoşlanmadı, Irak'ta Saddam Hüseyin rejimi ile yakın işbirliğini savundu.

Türk Baasçılığının önemli isimleri arasında, (rahmetli) Doğan Avcıoğlu ve (Allah uzun ömürler versin) İlhan Selçuk ile karşılaştırıldığında, eylem adamlığı zayıf fakat fikir adamlığı kuvvetli olanıdır.

Sahip olduğu dünya görüşü hakkındaki teşhisimi koyduktan sonra Soysal'ın yazdıklarına ilgim kalmadı. Tıpkı diğer Türk Baasçıları'nın yazıları gibi Soysal'ınkileri de ancak arkadaşlarım dikkate değer bulup uyardıkları zaman okur oldum.

Geçen gün arkadaşlarım yine dikkate değer bir yazı yayımladığını haber verdiler ("Kesin çözüm", Cumhuriyet, 18 Ağustos). Yazı, Türk Baasçılığının ya da İttihatçı–Kemalist Jakobenizm ya da tepeden inmeciliğinin niteliğini teşhir etmesi açısından gerçekten okunmaya değer.

Soysal'ın Kürt sorununa getirdiği çözüm önerisi, "kesin" ve yalın: Türk ulus–devletinin bütünlüğünün korunması için Türkiye Kürtleri ile Irak Türkmenlerinin mübadele edilmesi.

Öneriyi şöyle açıklıyor: "Güneydoğu'da bölgesel özerklik, resmi dil dışında öğretim gibi ulus–devlet ilkesiyle çatışan isteklere karşı kesin kırmızı çizgiler çizmek ve düzen değiştirici planlı ekonomik–sosyal kalkınmayı öne çıkarıp, bu koşullara uymak istemeyenlerin Irak'taki Türkmen nüfusla değiştirilmesini önermek gerekir."

Soysal'ın "kesin çözümü"nün neden uygulanabilir olmadığını, uygulanacak olsa neden bildiğimiz şekliyle Türkiye'nin kesin sonu demek olacağını aklı başında insanlara izah etmek gerekeceğini sanmıyorum.

Ama yansıttığı korkunç zihniyetin eleştirilmesi, maalesef, önemini koruyor. Çünkü, bu zihniyeti paylaşanların hayli yaygın olduğunu, ne yazık ki, "Kürt açılımı"nı başlatan hükümetin içinde dahi temsil olunduğunu biliyoruz. Peki, bu zihniyet niye "korkunç"tur?

Şu nedenlerle:

Bu zihniyete göre, önemli olan "ulus–devlet" (yani tek kimlikli devlet) ve onun bütünlüğünün korunmasıdır; o devletin yurttaşları olan insanların, onların hayatlarının, özgürlüklerinin hiçbir değeri yoktur.

İnsanların hayatları, devlet tarafından istenildiği gibi şekillendirilebilir; insanlar gerekirse yurtlarından sürülüp atılabilir. "İnsan hakları" denen şeyin hiçbir hükmü yoktur. Türkiye'nin altına imza atmış olduğu uluslararası insan hakları sözleşmelerinin de hiçbir anlamı yoktur.

Kuşku yok ki bu zihniyet, tarihin en büyük trajedilerinden biriyle sonuçlanan, 1915–16 Ermeni tehcirini uygulamaya koyan; 1923'te Türkiye Rum Ortodoksları ile Yunanistan Müslümanlarını zorunlu (istekleri hilafına) mübadeleye tabi tutan; 1942'de Varlık Vergisi, 1955'te 6–7 Eylül facialarını yaşatan zihniyettir.

Bunun dayandığı ideoloji Türkiye Cumhuriyeti'ni bir soydaşlar cumhuriyeti olarak gören, kabul etmeyenlerin ya Türkleşmek ya da çekip gitmek zorunda olduğunu söyleyen ırkçı milliyetçiliktir.

Bu zihniyetin Avrupa'daki son örneklerini eski Yugoslavya'da, dünyadaki son örneğini yakınlarda Çin'in Uygur Türklerine karşı yürüttüğü kampanyada gördük.

Sırp etnik milliyetçileri Slobodan Miloşeviç ve Radovan Karadziç bu zihniyeti uygulamaya koydukları için Lahey Uluslararası Ceza Mahkemesi'ne sevkedildiler.

Anlaşılan Mümtaz Soysal, insan hakları, hukuk devleti, demokrasi ve çoğulculuk ilkeleriyle ifadesini bulan yeni bir çağda, başka bir dünyada yaşadığımızın farkında bile değil. Kırk küsur yıl önce hayranlıkla dinlediğim kişiye bugün sadece acıyorum.

s.alpay@zaman.com.tr

 http://www.zaman.com.tr/sahin-alpay/mumtaz-soysal-irkciligi-korukluyor_882410.html

9 Mart 2013 Cumartesi

DEVLETİN İDEOLOJİSİ - Hayrettin KARAMAN


Devletin ideolojisi ya yoktur denilmeli yahut da demokratik hukuk devleti ilkesi korunarak millete hizmet etmelidir denilmeli; aslında devletin bir ideolojisi yoktur denmesine taraftarım ama mutlaka devlete bir ideoloji belirlenecekse bence sadece şu olmalıdır: Demokratik hukuk devleti ilkesi korunarak millete hizmet.

Bizde devletin ideolojisi vardır ve Kemalizmdir, Atatürkçülüktür veya bir başkası da İslamcılıktır, bir başksı Marksizmdir, Kominizmdir denildiği zaman mutlaka o ideolojiye inanç, vicdan ve fikir olarak katılmayan insanlarla -ki o insanlar da elbette millet içerisinde vardır- devlet veya devleti temsil eden kurumlar arasında kırılma meydana gelir. 
Devleti bunun dışında mücerret bir varlık olarak düşünmeyelim. Devlet mücerret bir varlık değil, bu kurumlar ve kurallar çerçevesinde vardır. O kurumlar ve kurullar ve bunu yönetenler bir takım sakatlıklar yapıyorlarsa devlet denildiği zaman o mücerret kavram değil bunlar kasdediliyordur ve tenkit ona yöneliktir.

Bu tehdit ve tehlike meselesi istismara, kötüye kullanmaya ve belli bir kuruluşa yıkmaya, yok etmeye çok müsait kavramdır. Onun için böyle analizler yaparak mesela bağımsızlık savaşı verdiğimizde Türkiye neredeyse bugünkünün aynıydı, demek çok tartışma götürür bir şeydir. 
Objektif, elle tutulur bir şekilde tehlikeden korunması lazımdır Türkiye'nin ve hangi özgürlükler tanındığında o tehlike gerçekleşecekse o özgürlükler sadece sınırlanmalı veya askıya alınmalıdır. O da fevkalade hallerle sınırlı olmalıdır. Bunun dışında genel kural olarak "bugün Türkiye bir tehdit içerisindedir. Sevr hortlatılmak isteniyor. O halde biz insan hak ve özgürlüklerini biraz askıya alalım. 
Önce ekmek, sonra din, önce ekmek sonra demokrasi" gibi bir yaklaşımın çok tehlikeli olduğunu düşünüyorum. İnancı yaşama hürriyeti, insan haklarına sahip diğer inanç sahiplerinin veya genel olarak insan haklarına zarar vermeksizin azami ölçüde tanınırsa İslam manasında bir çatışma olmaz. Bizim ülkemizde inancı yaşama hürriyeti Müslümanlar ve müslüman olmayanlar, inancı olanlar veya olmayanlar o inançlarını yaşamayı, din hürriyetini talep ediyorlar. Din hürriyetinde 4 unsur vardır: İnanma, ibadet, ifade, örgütlenme
Bugün sadece müslümanlar değil, Türkiye'de yaşayan insanlar da bunları talep ediyor. Bunlar çağdaş dünyaca kabul edilmiş evrensel demokratik hukuk devleti ilkeleri çerçevesindedir; onlara karşı bir tehlike oluşturmadığı sürece de İslam manasında din ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti manasında devlet arasında bir problem yoktur.13 

13 Bu bölüm, 9-11 Temmuz 1999 tarihinde yapılan II. Abant toplantısı müzakerelerinden alınmıştır.


http://www.hayrettinkaraman.net/yazi/turkiyeveislam/0109.htm