Popüler Yayınlar

NAZAN BEKİROĞLU etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
NAZAN BEKİROĞLU etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ekim 2013 Perşembe

Köprü - Nazan Bekiroğlu


Nazan Bekiroğlu
İnsanlığın tarihi kadar eski olan ilk köprü, dere üzerine atılmış bir kütükten ibaret olmalı. 

Fakat zaman içinde o da gelişti, değişti. Asmasından, tahtasından, kemerlisinden, taşından, çelik kafeslisinden geçildi; hendesenin hikmetini kimi koruyan kimi kaybeden mühendislerin elinde yükseldi. 

Sadece iki yakayı değil iki şehri, iki kıtayı bir araya getirecek cesamet ve güce ulaştı.

Kendisini görünür dünyanın nesneleri üzerinde tanımlamaktan hoşlanan iç dünyanın imgeler dilinde köprü zengin bir lügate sahiptir.

Pek çok eserin ismidir bu yüzden. Ayşe Kulin’in romanı, Sezen Aksu’nun şarkısı, İlhan İrem’in albümü, Sait Faik’in şiiri; Drina Köprüsü, Kwai Köprüsü ve daha niceleri.

Herhangi bir deyimler ve atasözleri sözlüğünü açmamız halinde köprü ile ilgili geniş bir birikimle karşılaşırız.

Bunlarda köprü hem gerçek anlamı hem kinayesiyle çıkar karşımıza ve kendi zamanlarını işaret eder. “Köprüyü geçene kadar”, “Geçme namert köprüsünden” eski zamanların dilidir.

Deli Dumrul o sarsıcı mantığıyla, geçenden bir geçmeyenden iki akçeyi daracık bir köprünün başında almış olmalı.

İki inatçı keçi de ancak böyle bir eski zaman köprüsünde karşılaşır. Ama “Köprüden önce son çıkış” modern zamanların deyimidir.

Lâkin eski yeni bütün zamanlarda değerini koruyan biri var ki gönlün yıkılan iki yakasını bir araya getirmenin imkânsızlığını ondan iyi hangi deyim ifade edebilir? “Köprüleri atmak” denir böylesine.

Sihirli bir anlam katmanlaşmasına mazhar olduğu ortak kaynağın diliyle köprü berekettir. Rüyada köprü görmek hayra alâmettir bu yüzden.

Hayat, doğumla ölüm arasında bir köprüdür, dahası ahirete uzanır. Mecazî aşk gerçek aşka bir köprüdür.

Dinin direği namazsa, köprüsü zekâttır. Yazı eğer benden sana, dünyadan ezele köprü kuruyorsa vardır.

Köprü bazen bir şehrin siluetine öylesine yerleşir ki o olmaksızın şehri anmak mümkün değildir. Petersburg, köprüler şehridir meselâ.

Köprüleri olmasa Malabadi, Mostar resimleri eksik kalır. Köprü âşıkların, meczupların, a’rafta kalmışların da mekânıdır.

Dostoyevski’nin berrak bir su gibi akan romanı Beyaz Geceler’de bütün olay bir köprünün üzerinde gerçekleşir.

Yine aynı yazarın Öteki Ben’inde kahraman, benliğinin diğer parçasıyla bir köprü üzerinde karşılaşır.

Karlı bir manzaranın ortasında gerçekleşen bu karşılaşmanın sonucunda kahraman deliliğe açılan bir kendinden uzaklaşmanın başlangıcında buluverir kendisini.

Çünkü iki yakayı bir araya getirmesi gereken köprü her zaman uzlaşmanın değil bazen de uzaklaşmanın ifadesidir.

O, her zaman aynı emniyette geçirmez yolcularını. Hele de köprüden geçemeyen gelinler bir türkü olup heyulâ gibi dillerde dolanır.

Köprü, iki yaka arasındaki ulaşımı engellemenin de yoludur. Bolşevik İhtilâli esnasında yönetim, Petersburg’daki açılır kapanır köprülerin hepsini açmış, devrimcilerin ulaşımını engellemek istemişti.

Köprülerin de ömrü vardır. Kimi Galata Köprüsü gibi emekliye ayrılsa da imgesi daim hatırda kalır.

Kimi ansızın karşımıza çıkıveren Sinan yapımı bir taş köprü, modern zamanların isimdaşları yıkılır giderken, ne seller ne depremler görür de dimdik ayaktadır.

Bu yüzden kemerli taş köprülerin bütün yükünü çeken, onu kilitleyerek muhkem kılan kilit taşı, ismi kadar büyüleyici bir mananın makamıdır.

Trapezoid biçimli kilit taşı ne kadarsa köprü de o kadar sağlam, o yerinden oynarsa köprünün çökmesi kaçınılmazdır. Bu bakımdan eski dünya kilit taşını yerine törenler ve dualarla yerleştirir.

Köprü âşıklar mekânı, aşkın lisanında da köprünün adı vardır. Bir köprü kurmakla başlayan aşk, köprülerin altından çok sular geçerse değişir, nihayetinde köprüler atılır.

İşte o zaman sulara bakan Apollinaire’a göre Mirabeau Köprüsü’nün altından Seine nehri akar /ve bizim aşklarımız. /Neşenin kederden sonra geldiğini /hatırlamış olsam da ne çıkar?

Hiç!

Ne garip! Bu dünyanın yüzünde her ırmak yaratılış gününün tanığıdır da her köprü kul yapısıdır.

Ama bütün köprülerin anası, ayan-ı sabitesi öyle bir köprü var ki o da Sırat Köprüsü.

Öbür dünyada uzansa da inşaatı bu dünyada yapılır.

12 Nisan 2013 Cuma

DAĞINIKLIK

Bir kere, şuradan başlayalım. Kanaatsizliğinden.

Ruhunu kara bulutlar gibi kaplayıp kasvet yağdıran daraltının bir nedeni de, bu kanaatsizlik. Kanaatsizliğin müsebbibi aşırı ihtiyatın, aşırı ihtiyatın müsebbibi biriktirme hastalığın.

Bir bak, mesela çekmecelerine... Dolapların kapaklarını şöyle bir arala. Evinin odalarını bir baştan öteki başa bir de bu gözle dolaş.

İstiflenmiş bir hayat göreceksin mutfak dolaplarında, şifonyerinde, gardırobunda.

Belki bir gün lazım olur, diye bir türlü “elden / gözden çıkaramadığın” eşyalar mezarlığı ile karşılaşacaksın oralarda. Bir gün bu dünyanın seni elinden çıkaracağını, o gün sen de sana ait sandığın her şeyin elinden kayıp gideceğini bile bile bak onlara.

O, “bir gün lazım olur” günü gelmeden öleceksin.

Kullanılmadan öylece duran her eşya insanın ruhunu ağırlaştırır.

Onca eşya ölüsünü sırtlanmış nereye gidiyorsun?

Bir düşünürsen, en çok hangi ruh halindeyken mutsuzsun diye, onca göstermelik yanıt arasından çıkagelir tek bir sahici cevap: “Bir işe yaramadığımı hissettiğim zamanlar, kendimi en mutsuz hissettiğim zamanlar.”

Ruhuna bulaşan sandık lekesi

Bil ki, bir gün kullanılmayı bekleyen atıl eşyaların üzerine sinmiş o karartı senin de ruhuna bulaşıyor. Sandık lekesini, hangi deterjan hangi kuru temizlemeci çıkarabilmiş ki şimdiye kadar... Peki sen onlardan ruhuna bulaşan bu sandık lekesini nasıl çıkaracaksın?

Şimdi hayal et.

Sen ölünce arkanda bıraktıklarına ne olacağını gözünün önüne getir bir.

O istiflenmiş eşyaları kim elden çıkaracak ardından tek tek?

O dağınıklığı kim toplayacak sence?

Ölmeden önce ölecekmiş gibi yaşa ve bu işi ölümden sonra başkasına bırakma.

Onları “at” diyemem, onları “elinden çıkar” diyebilirim.

İnan, ruhun büyük bir yükten kurtulacak.

Gelelim israflı bir hayatın biçimlendirdiği evine.

Eşyalarını tek tek kontrol et ve şunu sor: Hangilerine gerçekten ihtiyacım var diye, hangilerini “hoşuma gitti” diyerek aldım?

Cevap can sıkıcı değil mi?

Bir anlık nefsani bir almanın hazzı uğruna, evini bir mezarlığa dönüştürdün.

Unutma ki, ihtiyacın olduğundan değil de nefsine haz yaşatmak uğruna evine getirdiğin her eşya yaşadığın alanı; tıka basa dolu mekân da ruhunu daraltıyor. Sonra da duvarlar üstüne üstüne gelmeye başlıyor, bu ev beni sıkıyor, nefes alamıyorum diye şekvaya başlıyorsun.

Evin nefes alamıyor ki sen alasın.

Takvim yapraklarına bir bak.

Kainattaki düzen ve intizamı, nizamı göreceksin.

Hiç şaşmayan bir hayat var bizi kuşatan.

Takvim yaprakları, bize hiç şaşmayan bir nizamın delilidir. Mutlak Varlığın “Munazzım” isminin tecellisidir o yapraklar.

 Sonra, Mülk Sûresi’nin üçüncü ve dördüncü ayetine kulak kesil.

“Yedi kat göğü birbiriyle tam uyum içinde yaratan O’dur. Rahman’ın yaratmasında hiçbir nizamsızlık göremezsin.

 Gözünü çevir de bak.”

 Hadi, gözünü çevir de bir bak. Sonra şu sorunun cevabını ver: “Herhangi bir kusur görebilir misin?”

“Sonra tekrar tekrar gözünü çevir de bak, gözün bir kusur bulamadığından, eli boş ve bitkin geri döner.”
Sonra da çantanı açıp oradaki karmaşaya bir bak. Telefon, adres, not kâğıtları, alışveriş fişleri, faturalar ve broşürlerle dolu çantanda nizamsızlığın hamallığını yaptığını gör.

Ya da masana nazarını sal.

Hatta karşında açık duran bilgisayarının masa üstündeki oraya buraya atılmış darmadağınık duran program uygulamalarına, dosyalara bak.

Masanın üstü dağınıksa zihninde düzen arama. Boşu boşuna zihninin bir intizamla işlemesini bekleme.
Gardırobun karman çormansa bil ki ruhuna da bulaşmıştır bu.

Şimdilik şuraya koyayım da sonra kaldırırım dediğin eşyalar aylardır koyduğun yerde durmuyorlar mı? Onlara baktıkça içinde bir bıkkınlık hissi uyandırmıyor mu?

Hadi dürüstçe söyle.

Odanda neyin nerede olduğunu zor buluyorsan, zihninde de neyin nerede olduğunu zor bulursun.

Hayatın dağınıksa, zihnin haydi haydi dağınıktır.

Munazzım isminin tecellisine mazhar olmak...

Tamam, sana demiyorum ki düzen, intizam abidesi ol, hayatlarını her an eşyalarını düzenlemekle geçiren, geçici dağınıklıklara bile tahammülü olmayanlardan ol.

Mutlak Varlık, “Munazzım”dır, düzeni ve intizamı, düzenli ve intizamlı olanları sever.

Hemen kolları sıva.

O’nun Munazzım isminin tecellisine mazhar olmak için ama.

Yoksa, düzenli ve intizamlı olmak da boşuna bir eyleme dönüşür bu dünyada.

İşte böyle nefsim.

Dağınıklığın bir başka çeşidi daha var ki, o da öbür haftaya kalsın.

Darısı diğer belediyelerin başına

 

Pet-shoplarda daracık mekânların içinde hücre hapsindeymişçesine yaşamak zorunda bırakılan hayvanları gördükçe içi cız etmeyen yoktur.

Ben de Nazan Bekiroğlu’nun yazısından öğrendim ki, yaşadığım Kadıköy ilçesinde belediye meclisi bir karar alarak 1 Nisan 2013 itibarıyla pet-shoplarda kedi, köpek, tavşan gibi hayvanların satışını yasaklamış.

Bu merhametli kararından dolayı başta Belediye Başkanı Selami Öztürk’e, belediye meclisi üyelerine ve bu kararın alınmasında katkısı olan tüm hayvan hakları aktivistlerine şükranlarımı sunuyorum.

Ayrıca hayvanların hak ve hukukunu gözetme konusundaki duyarlılığı ve takipçiliğinden dolayı Nazan Bekiroğlu’na da buradan “selam olsun” diyorum.

Kuyunun ipi

Mesnevî-i Şerif’inde, “Sen Yusuf gibisin, bu âlem de kuyu,” diyen Hz. Mevlânâ, dünyanın, dünya içindeki insanın gerçekçi bir tasvirini yapıyor.

Peki ipimiz nedir, nasıl çıkabiliriz bu kuyudan?

“Hakk’ın işine sabretmen de iptir,” diye nefsimize yol gösteriyor avuçlarında kainatı tesbih taneleri gibi çeken bu âlim zat.

http://www.zaman.com.tr/mustafa-ulusoy/daginiklik_2076812.html
 

29 Mart 2013 Cuma

KEŞKE

Nazan Bekiroğlu

Şu günlerde içinde bir cümle dönüp duruyor senin.

Mümkün olsa da geri dönsem, diyorsun.

Peki ama nereye?

Hayatının en huzurlu bildiğin, büyük hataları henüz yapmadığın bir vaktine. Durgun bir denizin kıyısındaki o servi ağaçlarının altına meselâ. Kurumuş iğne yaprakların yaz sonu kokusuna. Mavi mine çiçeklerinin buğusunda mest, papatyalı bir toprakta kapandığın o secdeye. Gülü ne yapacağını henüz bilmediğin, en nihayetinde bir güle dönüşülebileceğini akıl ettiğin o bahara. Boynunda inci bir kolye, başının üzerinde yıldızların döndüğü o mutluluk zamanına. Henüz cennetten kovulmamış, ilk günaha bulaşmamış, yasak meyveye uzanmamış.

Haklısın. Keşke. Hem biliyor olmalısın bu, sadece senin değil bir yaşamışlığı yaşanmışlığı olan her insanın dileği. Hiç olmazsa, ömrü boyunca bir kez olsun keşke demişlerin.

Mümkün olsa da geri dönsek. O yol ayrımlarına. Bir adım atsak kendimizi uçurumun dibinde bulacağımız o keskin dönemeçlere. Uçurumun uçurum olduğunu henüz görmediğimiz, şeytanı melek, yangını bereket zannettiğimiz o zamanların başına. Bizi alıp da selâmetle götürecek kervanın, bağlarını sıkı sıkıya bağladığımız bugünkü değil de, yarınki olduğunu seçebileceğimiz bir uzgörü devranına. Keşke.

Bugünden baktığımızda hata olarak gördüğümüz seçimleri geri dönebilsek yine yapar mıydık? Zamanın, bir cürüm olduğunu ayan beyan gösterdiği yollara sapar mıydık? Buna ihtimal vermiyorsun sen. Çünkü bugünkü tecrübelerle döneceğiz ya o zamanlara. Bilmek haliyle, bilmek anına.

Geri dönebilseydin? Bin bir türlü ihtimalin mümkünü yeni yol ayrımlarında bulacaktın kendini. Bambaşka yollara sapacaktın. Hiçbirinin yaşanmışlığı tecrübe edilmiş değil. Ve ki değişen bir şey olmayacaktı ihtimal. Bizim için şimdi bütünüyle meçhul o yola saptıktan sonra ve kendimizi bir yirmi yıl sonrasında bulduğumuzda bu kez yeniden keşke demeyecek miydik? İçimizde, sapmadığımız yolun acısı. Denenmemiş yolun özlemiyle, keşke diyecektik, keşke öbür yola sapsaydık.

Demem o ki geri dönmek, diyorsun. Kirliliği giderek tescillenen bir dünyada, altında durduğun incir ağacı yeniden yaprak verse. Tamam, keşke. Ama her yol, sapılmamış olanın hatırasını kazıyor ruha. Matriks’in sonu yok hâsılı. Bu dünya böyle bir yer işte. Hangi yola sapsak aklımızın diğerinde kalması kaçınılmaz. Seçilen her yol seçilmeyene ilişkin bir feda ediş içermek mecburiyetinde.

Her insan kendine güven kadar sermayesi olsun ister. Ancak kendi dışında cereyan eden büyük bir iradenin varlığına teslim olmak insanı çıldırmanın eşiğinden geri çekebilecek yegâne kuvvet. Ne gelirse gökten geliyor, diyebilmek. Yaşamın bize sunduğu en büyük ödül bu. Kader işte.

Tutunulabilecek tek ünlem, keşke’lerden çıkarabileceğimiz tek ders, iyi ki. Sen ki ömrü keşke’lerle dolu birisin. İyi ki dediğin her şey o keşke’lerden ders çıkarmak olmasaydı, şükür bu kadarını başarabilmeseydin, geri dönmeyi bu kadar kuvvetle ister miydin?

İsteme!

Belki her şey bir şey içindir. Bunca yaşanmışlık bir tek yaşamak içindir.

Bunu, yaşamamış olanlar bilmez.

Yaşadıklarının altında ezilmeyenler, sonra o ezilmişliği açık kalplilikle itiraf etmeyenler. Bir duvarın üzerinde gölge üstüne gölge büyütmeyenler.

Ne çizdi ne boyadıysa, ne sildi ne yazdıysa yine de içte tam boşalmayan bir yerin kaldığını ve onun da ne kadar dolsa da dolmayan bir yerle aynı anlama geldiğini fark etmeyenler. Dünya yorgunluğunu tadıp da “Ne yapalım, bu dünyadan nasibimiz demek ki bu kadarmış” diyemeyenler. Elması elmas keser, taşı yine taş parlatır, bilmeyenler.

http://www.zaman.com.tr/nazan-bekiroglu/keske_2068985.html