Popüler Yayınlar

ÇÖZÜM SÜRECİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ÇÖZÜM SÜRECİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Temmuz 2013 Çarşamba

‘Yeni Türkiye’ Kürt meselesini çözerken…

24 Temmuz 2013


Türkiye, kelimenin gerçek anlamıyla bir milat yaşıyor. Bu milat son iki aydır yaşanan ve televizyonların nöbetçi sosyologlarını heyecanlandıran, onlara “Y kuşağı” analizi yaptıran Gezi Parkı eylemleri değil.

Türkiye toplumu, 30 yıllık bir savaşı, 90 yıllık bir meseleyi çözmeye çalışıyor. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde birkaç defa çözülmeye çalışılmış ancak sekteye uğramış olan PKK kaynaklı şiddet ve Kürt meselesi, “çözüm süreci” adı altında 2012 yılının sonundan beri gündemimizde. Çözüm süreci bağlamında hayata geçirilen Akil İnsanlar Heyeti, geçtiğimiz ay raporlarını teslim ederek çalışmalarını tamamladılar.

Bu çalışmalar bağlamında Türkiye’nin tüm  illeri dolaşıldı. Her bölge farklı bir çalışma tarzı yürütse de heyetlerin amacı, çözüm sürecini halkla beraber tartışmak ve halkın tepkilerini raporlarıyla siyasi iktidara iletmekti.

Akil İnsanlar’ın çalışmalarına başlamadan bir süre önce yapılan bir kamuoyu yoklamasında sürece karşı olanların sürece destek verenlerden fazla olduğu tek bölge Ege Bölgesi’ydi. Bunun dışında Karadeniz Bölgesi’nde sürece karşı olanların oranı ile sürece destek olanların oranı neredeyse eşitti.

Güneydoğu ve Doğu Anadolu bölgelerinde sürece olan destek ise sırasıyla %81 ve %77 oranındaydı. Bu bakımdan, medyada, Akil İnsanlar’ın en fazla tepkiyle karşılaşacakları bölgelerin Karadeniz ve Ege bölgeleri olacağı söylendi.

Ancak Türkiye Gençlik Birliği ve İşçi Partisi gibi ulusalcı grupların örgütledikleri ve çok az sayıda insanın katıldığı protestolar dışında büyük kitlelerin öncülük ettiği protestolar yaşanmadı. İki ay boyunca dolaştığımız Karadeniz’in 18 ilinde siyasi çoğulculuğu yansıtmak adına her gruptan, her fikirden insan toplantılara davet edildi. Bu toplantılarda başta Kürt meselesi olmak üzere onun etrafında Türkiye’nin demokratikleşmesine dair sorunlar tartışıldı. Bir anlamda “şehir demokrasisi” yaşandı.

En sonda söyleyeceğimizi başta söyleyelim, Karadeniz Bölgesi barışı destekliyor. Çalışmalara başladığımız günden, çalışmaların son gününe kadar bu desteğin giderek arttığını gözlemlemek mümkün oldu. Bunun temel nedeni, çözüm süreci tartışmalarının başlamasından itibaren insanların yaşamını yitirmemesiydi.

Şehirlere cenazelerin gelmemesi, bütün demagojik söylemleri ve medya manipülasyonlarını anlamsız kılıyor, çözüm sürecini daha çok sahiplenir kılıyordu. Raporda da dile getirdiğimiz üzere, özellikle 29 farklı lisanın konuşulduğu Düzce ve yoğun bir Alevi nüfusunun yaşadığı Çorum gibi iller farklılıklara daha açık olduklarından ötürü çözüm sürecini daha net bir şekilde desteklemekteler.

Medyada dile getirilen “Karadeniz halkı milliyetçi hassasiyetlerden ötürü çözüm sürecine olumsuz bakıyor” söyleminin gerçeklikle bir bağının olmadığı birçok toplantıda katılımcılar tarafından dile getirildi. Çözüm sürecinin sahiplenilmesi ve desteklenmesinin nedeni sadece AK Parti destekçiliğiyle ya da Başbakan Tayyip Erdoğan’ın şahsına güvenle açıklanabilecek bir olay değil. Evet, Başbakan’ın şahsına duyulan güven önemli bir nedendir.

Karizmatik bir lider olarak halka güven vermesi, onları ikna etmesi önemlidir. Ancak bunun dışında Anadolu’da demokratik bir olgunluğun geliştiğini söylemek mümkün.

Öncelikle barış söylemi, hegemonik bir söylem haline gelmiş durumda. Sürece karşı olduklarını söyleyenler bile söylemlerini barış söyleminin üstüne kuruyorlar.

Barış söylemi dışında bir dil kurmak artık ayıplanır hale gelmiş durumda. Bunun dışında iki önemli husus, Kürt meselesinde siyasal bir bilinçlenme yaratmış.

Bunlardan birincisi, AK Parti döneminde vesayete karşı verilen mücadele. Bu mücadelenin bir unsuru olarak açılan Ergenekon, Balyoz ve JİTEM davaları ile birlikte 90’lı yıllarda yaşanan şiddet olayları, yakılan köyler, faili meçhul cinayetler doğrudan Kürt meselesinde bir bilinç yaratmış.

İkinci unsur ise, Irak Kürdistanı. Türkiye’nin bir devlet olarak Irak Kürdistanı ile girdiği siyasal ilişkiler çok önemli olmakla birlikte, Türk işadamlarının Irak Kürdistanı’yla geliştirdikleri ekonomik ilişkiler, Kürt meselesinin daha sağlıklı bir zeminde algılanmasını sağlamış durumda.

Bayburt gibi nüfus olarak Türkiye’nin en küçük ilinde yaşayan işadamları bile Irak Kürdistanı’yla iş yapar duruma gelmişler. AK Parti dönemindeki ekonomi politikalarının bir sonucu olarak ortaya çıkan Anadolu’daki orta sınıf, dar, içe kapanık bir sistemin sınırlarını aşarak dünyayla bütünleşmiş durumdalar.

Dolayısıyla ekonomide yaşanan bu gelişim siyasal sorunlara yaklaşımı da daha demokratik bir noktaya getirmiş durumda. Öyle ki, bir toplantıda bir işadamı, “Ben sınırımda Saddam gibi ya da Esed gibi zalim bir diktatörün olmasındansa Kürdistan’ın olmasını isterim. Orada birçok iş yaptım, her tarafta Türk firmalarını görünce göğsüm kabarıyor.” ifadelerini kullandı.

Toplantılarda sadece Kürt meselesi değil, bu sorun etrafında Alevi sorunu, din ve vicdan özgürlüğü gibi konular başta olmak üzere bir bütün olarak demokratikleşme konusu tartışıldı.

Vesayet sisteminin kalıcı olarak ortadan kaldırılması amacıyla ve yeni bir toplumsal sözleşme niteliği taşıması itibarıyla anayasa talebi sıklıkla gündeme getirildi. Toplantılarda bir katılımcının dile getirdiği gibi bizi “tanımlayan” değil “tanıyan” bir anayasanın gerekli olduğu söylendi.

Bunun yanında Alevi kanaat önderleri de çözüm sürecine olan desteklerini ifade ettiler. Çorum’da CHP’ye yakın bir Alevi dernek başkanı, medyada, Alevilerin çözüm sürecine karşı olduğu üzerine yapılan yorumlardan rahatsız olduğunu belirterek, “Barış, ayrı bir mücadelenin konusudur, cemevleri ayrı bir mücadelenin konusu. Bizler, cemevlerinin ibadethane olarak tanınma talebini barışın ön şartı olarak koyamayız. Barışı şartsız destekliyoruz.” demiştir.

Başta işadamı ve esnaf kesimi olmak üzere, din adamları, Alevi kanaat önderleri ve her siyasal görüşe mensup kadınlar çözüm sürecine anlamlı bir destek vermekteler.

Vesayet sisteminin çatlaması sonucu kamusal alanın genişlemesiyle beraber, siyasal aktörler eskisine oranla çoğulcu bir yapıya evrilmiş durumdalar.

Bir tek yerel gazeteciler, “zamanın ruhu”nu anlamaktan çok uzak bir noktada bulunuyorlar. İstisnasız bütün toplantılarda Kürt meselesini “dış güçler” komplosuna bağlayıp, statükocu, tehditkâr bir dil kullananlar gazetecilerdi. “Yeni Türkiye”nin yeni siyasal dinamiklerini Kürt meselesi merkezinde yaşanan tartışmalarda görmüş olmak oldukça heyecanlandırıcı ve bu ülke adına da ümit verici.

Bu aktörler “Y kuşağı” kadar görünür değiller, ama onlardan çok daha fazla yeniliğe açık durumdalar ve çok daha fazla siyaseti etkilemekteler.

*Avukat, Akil İnsanlar Heyeti Karadeniz Grubu Raportörü

23 Nisan 2013 Salı

Soyuttan değil hayattan çözüme

16 Nisan 2013


Bahara dönen günlerin gecelerinden biri. Yaz sıcakları tomurcuklanıyor gibi. 

Soğuk hissettiriyor fakat üşütmüyor.

Yoğun geçen günün ardından “dostlar arasında bir gece” için protokolden uzak, şehrin dışında bir mekândayız.

Salonun ortasında çiğköfte yoğuran arkadaşın terini bir başkası siliyor. Kerevetlere oturmuş tanıdık, yarı tanıdık, nihayet insanlığın ortak hikâyesinde tanıdık simalar. Biz de bir köşeye oturuyoruz.

Çaylar geliyor, birazdan köfte de gelecek. Selam, hatır, ortam seslerle ısınıyor. İnsanlar konuştukça yakınlaşıyor. Bu tür mekânlarda çok sürmez, ses müziğe dönüşür. Nitekim öyle de oluyor.

Önce birisi başlıyor, sonra diğerleri ona katılıyor. Türkçe, Kürtçe türküleri bir de Arapça hüzünlü bir şarkı takip ediyor. Güçlü ezgilerin ne söylediğini anlamak için dil bilmeye gerek yok, “ses” zaten inişleri, çıkışları, vurguları ile her şeyi anlatıyor.

Mekânda farklı siyasî gelenekten insanlar var. Bunun anlamı, hepimizin zihninde o geleneğe ait “kimlik” konularına ilişkin canlı bir repertuvarın olduğudur.

Terör, acılar, PKK, Türk ve Kürt milliyetçileri, liberaller, sosyal demokratlar.. Bizi bir araya getiren “dostlar arasında olmamız.” İnsan, dostlar arasında olduğunda ortaya söylenen türkülere, müziğe sarılmış duyarlılıklara, yüzlerde beliren, değişen, dönüşen mimiklere, jestlere daha bir sempatiyle bakıyor.

Bu ülkede başka bir bağlamda belli siyasî grupların –elbette farklı nedenlerle- tepki göstereceği, düşmanca bulacağı ortam, burada kendi doğallığında akıp gidiyor. Müziğin diline değil ne anlattığına yönelik bir dikkat öne çıkıyor. Şartlı refleksleri aşmanın yollarından birisi de bu.

Kürtçe bilmeyenlere teması anlatılıyor: “bir aşk türküsü”, “bütün aşk türküleri gibi konu ayrılık”. Eh, insan dil bilmese de dilin anlattığını biliyor.

Mevlânâ'nın dediği gibi, herkes kendi dilince söylüyor ama söylenen aynı söz. Dikkat müziğe değil dile olsa ve o dil terörün, dramların eşliğinde hatırlansa, böyle bir zihin için ne konuşulduğu değil, kimin konuştuğu değil, sadece o canlı bağlama yerleşmiş dilin tehdit ediciliği gelecektir.

Burada öyle olmuyor. Çünkü zımnen biliyoruz ki buradaki herkes çözüm sürecinin başarıya ulaşmasını istiyor. Bu ülkede insanların kardeşçe yaşamasını, kader ortaklığı üzerinden geleceğe uzanmasını istiyor.

Teröre sempati gösteren, ama, fakat bağlaçlarıyla ona gerekçeler üreten bir akıl yok. O yüzden diller, sözler, diller ve sözler üzerinden insanlar birbirine karışıyor.

Açıkçası tek başına olgular anlam taşımıyor, onlar hangi değerlerin eşliğinde ortaya çıkıyor, nasıl bir akıl ve kalp onlara eşlik ediyor, bu önem kazanıyor.

İlk türküyü söyleyen, ben diyor, Ahmet Kaya'yı çok severim. Sonra onun “kafama sıkar giderim” türküsünü söylüyor. Hemen hemen herkes eşlik ediyor.

Anadolu delikanlılığı, aşk, kırgınlık, yenilginin hüznünden kristal bir acı çıkartma girişimi... Kaya'nın siyasal göndermelerle dolu türküleri de bu ağızlarda artık farklı bir anlam taşır.

Eğer böyle bir ortak mecra olmasaydı, bir imkân olarak sürekli çözüm süreci bu ülkenin ufkunda olmasaydı, bu insanlar nerede olurdu acaba? Hangi siyasî çizgide, nasıl bir anlatıyı telaffuz ederlerdi?

İnsanlar burada oturup anayasa yazmaya kalksalar farklı yazarlar. Yasaları düzenleseler farklı düzenlerler. “Devlet bizim devletimiz, hepimizin devleti.”

Türklükle meselesi olanın burada yeri olmaz, Kürtlükle meselesi olanın da. Kimlikler zaten Allah'ın takdiri, insana kalan onun içini nasıl dolduracağı.

Kimlikler farklı olsa da içini insanlıkla olduğu kadar düşmanlıkla doldurmak da mümkün. Unutmayalım, bu iş tek başına değil mütekabil ilişkilerle olur.

Bu akşam, bahara dönen bu vakitte başka mekânlarda insanlar başka sözler için bir araya gelmiş olabilir. Siyasal dil öbekleri, gündelik hayatta karşılıklar yaratır.

“Ülkenin varlığı tehdit atında, ihanet, yalan, entrika...”

Böyle bir dil üzerinden hüzünlü dayanışma ayinleri yapanlar, “bu ülkeyi savunmak kala kala bizlere kaldı” diyerek “gerekirse can vermeye hazır olma”nın coşku dolu duyarlılığında konumlarını daha da keskinleştirenler.. onlar da bir başka mecrada yürüyorlar.

Ancak aradaki önemli fark şu: Onlar çözüm sürecini tahayyül ederken zihinlerinde çok canlı bir “düşman” imgesi var.

Dağda, elinde silahla dolaşan teröristler ve onlarla sonuna kadar birlikte gitmeye azmetmiş, yemin etmiş stilize kalabalıklar...

Yanlarında yörelerinde çözüm sürecinin birlikte yaşama anlayışına akıllarını ve yüreklerini koymuş insanlar, gerçek insanlar, farklı dillerde türkülerini söylerken bu bayrak altında birlikte yaşamaya inanan insanlar yok.

İmanlarını, bu ülkenin toplumsal gerçekliğini oluşturan farklılıklardan değil, aynı sözleri telaffuz eden grupların keskinliğinde bileyliyorlar.

İnsanlar gibi siyasal gruplar da dillerini “ilişkisel bir şekilde” oluştururlar. Kimlerle konuşuyor, görüşüyor, kimlerle bir arada bulunuyor, rüyalarını kimlerle paylaşıyorlarsa bu ilişkinin getirdiği bir canlılıkta var olurlar.

“Hep aynı sözler, aynı nefes, aynı kalp” dünyanın tam da o şekilde kavrandığı, dünya bunu tekzip ediyorsa, böyle bir dünyayı kurmanın “namus borcu olduğu” bir anlayışta saf tutarlar.

Farklılığı, aman benden uzak olsun, ben de uzaktan sadece saygı duyduğumu ifade edip geçeyim, denilerek “ilişki”nin ötesine fırlatanlar, farklılıkla ne yapacaklarını bilemezler.

Doğrusu, toplumu rüyalarda kurmak değil, toplumun gerçekliği üzerine kurulu rüyalarla davranmaktır.

Sözler bize anlamları saklamak için verilmemiştir, diyor Saramago. Ama çatışma dönemleri, siyasî hesapların insan hayatının önüne geçtiği savaş dönemleri, sözlerin anlamlarını perdeler, onları dönüştürür, belli amaçların aracı kılacak şekilde köklerinden kopartarak başka bir bağlama taşır.

Çatışmanın ya da barışın dayandığı toplumsal/siyasal bir zemin vardır. Şunu düşünmeliyiz: Hangi zemin daha toplumsal gerçekliği kucaklıyor, insanların en büyük öbeğini içine alıyor? Bir ülkenin çıkarı büyük çoğunluğun çıkarıdır, gerisi kurmacadır.

Dil malum, varlığın evidir, dünyanın tercümesidir, dilin kadar varsındır, evet, aynı zamanda dil ortak bir yanılsamadır.

Onu yanılsamadan çıkartıp hayatın karşılığına dönüştüren gerçeklikle sınanmış anlamların varlığıdır. Dilden hayata değil hayattan dile geçmek gerekir.

Bahara dönen bir vakitte hayata ilişkin iki kesit, iki farklı mekân, iki farklı duyarlılık biçimine değindim. Soyut sözler, parlak kavramlar hangi hayatın soluğu içinden çıkıyor, insanın canlılığından payına ne düşüyor?

Buna dikkat çekmeye çalıştım. Bu ülkeyi kucaklayan toplumsal bağlamı bulmak, aynı zamanda çözüm sürecinin anlamını bulmaktır.

Yoksa herkes yetmiş beş milyonu kucaklamaktan bahsedebilir ancak yer aldığı bağlam bu nüfusun onda birini bile kucaklamaya yetmez.


21 Nisan 2013 Pazar

ÇÖZÜM SÜRECİNDE NASIL YAKLAŞMALIYIZ?

21 Nisan 2013
          Türkiye, yaklaşık 30 yıldır devam eden ve uluslararası güçler tarafından kullanılan terörün ve terör siyasetinin mağduru olmuştur. 

Devam eden bu kirli oyun neticesinde, binlerce insanımız hayatını kaybetmiş, yüz milyonlarca dolarlık kaynağımız heba olmuştur.

Bununla birlikte Türkiye, milletimizin basireti ve taşıdığı medeniyet bilinci sayesinde bir iç savaşa sürüklenmemiş ve bu yöndeki her türlü zorlama ve çabaya karşı direnmiştir.

Gelinen nokta itibarıyla yıllardır süren bu kirli oyunu bozmak Türkiye'nin akil insanlarının boynunun borcu olmuştur.

Dolayısıyla konu hakkında beyanda bulunan herkesi, insanlarımızı kamplaştırmaktan kaçınmaya davet etmeliyiz.

Hiç kimse ortamı germemeli ve konuyu sulandırmamalıdır. Herkes sorunu çözmek için samimi gayret göstermelidir.

Çözüm süreci adı altında başlatılan inisiyatifle kamuoyunda barış ve esenliğin tesis edilmesine yönelik daha şimdiden olumlu bir hava meydana gelmiştir.

Başbakan'ımız, gerçekten de sorunu çözmek için samimi gayret göstermekte, varlığımızı ve geleceğimizi ilgilendiren bu konuyu bir siyasi risk veya siyasi rant olarak görmediğini ısrarla vurgulamaktadır.

Çünkü biliyoruz ki; bundan böyle bir kişinin ölmesinden daha büyük risk yoktur. Aynı şekilde, tüm muhalefet partilerinin de bu konuyu asla bir siyasi rant elde etme aracı olarak görmemesini temenni ederiz.

Aslında “çözüm süreci”, yüzyıllardır birlikte barış içinde yaşamış aynı inancın, medeniyetin çocuklarının, Selahaddin Eyyubi'nin, Kılıçaslan'ın torunlarının arasına sokulmaya çalışılan fitnenin etkilerini ortadan kaldırma çabasından başka bir şey değildir.

Zira ortada birbirleri ile iç savaş yapmış iki farklı halkın barış masasına oturması gibi bir durum söz konusu değildir.

Nitekim barış ve esenliğin teminine ilişkin atılan adımların halk tarafından desteklenmesi de bunun en bariz göstergesidir.

Bununla birlikte meselenin genel geçer kabuller, kamplaşmalar, zıtlaşmalar yerine; iyi niyet, feraset ve kararlılıkla ele alınması önem arz etmekte; meseleye kardeşlik, bütünleşme ve geniş ölçekli bir medeniyet perspektifi içerisinde yaklaşılması gerekmektedir.


Daha fazla kardeşlik 

Kardeşlik yeryüzünde hem ilk kavganın başlangıcıdır hem de kavgayı önleyecek en kuvvetli ilişkidir. Fakat “kardeşlik bağı” tek başına herhangi bir kavgayı, sorunu çözecek, ortadan kaldıracak bir özelliğe de sahip değildir.

Barışın sağlanması, ancak kardeşler arasında adaleti tesis edecek bir medeniyet perspektifi ile mümkündür. Hepimiz aynı medeniyetin vârisleri, aynı inancın ve ortak coğrafyanın çocuklarıyız.

Kadim bir medeniyetin ve bir cihan devletinin mirasına sahibiz ve bu mirası hep birlikte yaşıyoruz. Irkçılığın her türlüsüne karşıyız.

Zira bu milletin inancı, tarihi ve medeniyet değerleri içerisinde ırkçılık ile, herhangi bir grubun ve/veya ırkın diğerine karşı tekebbürü asla yer bulamamıştır.

Bununla birlikte ne yazık ki, gerek Türkiye gerekse İran, Irak ve Suriye, şimdiye kadar Kürt meselesini kendi içinde eşit kardeşliğe dayalı bir formülle çözememiş, bu nedenle de darmadağın edilen bu coğrafyanın çocukları en temel sorunların çözümü için uluslararası camianın güvencesi ve değerlerine ihtiyaç duyar hale gelmiştir.

Hâlbuki ‘uluslararası camia' kamuflajı altında bugüne kadar bölgeye yapılan her türlü müdahale, binlerce masum insanın ölümüne neden olmuş; yüz binlerce insan yurdundan olmuş, hatta kendi vatanında mülteci konumuna düşmüş; arzu edilen özgürlük ve demokrasiye bu şekilde erişmek mümkün olmamıştır.

Bu coğrafyada yaşayan hiçbir topluluğun, bir diğerinin acısı üzerinden huzur bulamadığı tarihi bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır. Onun için çözüm sürecinde daha fazla kardeşlik temel ilke olmak zorundadır.

Her şeyden önce Türk'ün, Kürt'ün ve tüm insanların Rabb'i, Doğu'nun ve Batı'nın hâkimi olan Allah'ın kulları olarak, kimsenin diğerine üstün olmadığı eşit yurttaşlar olduğumuzu bilerek konuya yaklaşmalıyız.
  
Gönüllü birliktelik
 
Bu ülkenin insanları Türkler, Kürtler ve diğer etnik kökenden insanlar 2013 yılında gökten paraşütle inerek bu topraklara gelmemiştir.

Birbirimizi yeni tanıyor değiliz. Bu coğrafyada bin yılı aşkın bir süredir aynı yurdun insanları, aynı medeniyetin mensupları, aynı inancın bağlıları olarak kardeşçe barış içinde yaşıyoruz.

Kıyamete kadar da gönüllü birlikteliğimizi sürdüreceğiz. Çünkü biliyoruz ki; hepimiz Âdem'in soyundanız, İbrahim'in ahfadıyız, Muhammed'in ümmetindeniz.
 
Çok uzak değil, İkinci Dünya Savaşı'nda Avrupa devletleri karşılıklı olarak on milyonlarca insan öldürdüler. Ancak günümüzde bu ülkeler AB projesi ile kendi aralarında bir birlik oluşturmayı başardılar.

20. yüzyılın başında paramparça durumdaki Avrupa ülkeleri, AB projesiyle entegrasyonunu sağlamıştır. Buna karşılık, bizim coğrafyamız, Türkiye ve bölge ülkeleri yıllardır emperyalizmin bölgeye yüklediği etnik milliyetçiliklerin kıskacından kurtulamamıştır.

Dün icat edilen etnik milliyetçilikler, bugün başkaları tarafından “yeni milliyetçilikler” kışkırtılarak tekrarlanmaktadır.

Ancak, Birinci ve İkinci Dünya Savaşı'nın dayattığı model, artık bölgede sürdürülemez hal almıştır. Tunus'ta başlayıp Mısır, Libya, Yemen ve Suriye'ye sıçrayan ve tüm coğrafyamızı etkisi altına alan Arap Baharı, eski Ortadoğu'ya özgü sistemin artık bölgede yürümeyeceğinin en bariz kanıtıdır.

Artık Türküyle, Kürt'üyle, Arap'ı ve Fars'ıyla bölge halkları; Birinci Dünya Savaşı sonrasında yaşadıkları işgal ve acıları, kardeş kavgalarını tekrar yaşamayı istememektedir.

Terör sorunu, ancak rızaya dayalı kardeşlik birlik ve gönüllü birliktelik çerçevesinde çözülebilir. Türkiye, bu bölgeyi bölüp parçalamak isteyen güçlerin ayrıştırıcı politikalarının değil, bütünleştirici politikaların öncüsü olmalıdır.

Bu anlamda Türkiye'nin görevi, elbette ki sadece ülkemizde değil, bölgemizde ve geniş coğrafyamızda daha fazla bütünleşmeye öncü olmaktır.

Bütün bunları Türkiye'nin tek başına yapması elbette mümkün değildir. Bu nedenle konuya bir bölge politikası olarak bakılmalıdır.

Bölgeyi etnik-dini-mezhebi farklılıklar üzerinden parçalayıp yönetmek isteyen emperyal güçlerin yıllardır uyguladıkları politikalar esasen bugün yaşanan bölünmüşlük, adaletsizlik ve demokrasi eksikliğinin temel nedenlerindendir.

Halkların gönüllü birlikteliği fikri etrafında gerçekleşecek bir bütünleşme anlayışı hem terör sorununun hem de bölgesel diğer sorunların çözümüne büyük katkı sağlayacaktır.

Dolayısıyla bütünleşme ve birlik olmadan bu bölgeye ve ülkemize huzur gelemeyeceği açıktır. Onun için çözüm sürecinde gönüllü birliktelik esas alınmalıdır.

Bu bağlamda; herkesin kendisi olarak kalabileceği, bireysel ve kültürel haklarına sahip olacağı, kültürünü geliştirebileceği, güvende olacağı, karnının doyacağı, onuru ile kendisinin ve aile bireylerinin geçimini sağlayabileceği, haksızlığa uğrayanın hakkının kendisine teslim edileceğinden emin olacağı, insanların kendi yöneticilerini kendi hür iradeleri ile seçebileceği şartların herkes için en güzel şekilde sağlanması gereklidir.

Medeniyet perspektifi/geniş ölçekli bir vizyon 

Türkiye'nin karşı karşıya olduğu sorunlar bütünlükçü bir yaklaşımla ele alınmalı, terör meselesinin çözümünde nihai olarak uygarlığın ilk filizlendiği, bir dizi parlak medeniyetin vatanı ve aynı zamanda farklı medeniyet dünyaları arasında asırlarca köprü olagelmiş bu bölgenin emsalsiz tarihsel miras ve birikiminden yararlanılmalıdır.

Bölge halklarının beslendiği bu zengin tarihsel/kültürel mirasın çoğul karakterinden, katılımcı, eşitlikçi ve özgürlükçü değerler damıtılarak, önlerine dikilmeye çalışılan kaotik ve karanlık geleceğe meydan okunabilir.

Bu sadece bu bölge için değil, bütün bir insanlık için yeni bir umuttur. Bunun için de her şeyden önce yeni bir medeniyet perspektifine ihtiyaç vardır. Eşitlik, merhamet ve adalete dayanan bir medeniyet…
   
Bu medeniyet anlayışının Ortadoğu'da ve hatta dünyada barışı sağlayacak temel kriterleri bulunmaktadır. Herkesin dilediği gibi inanma ve inandığını ifade edebilme anlamında tam bir inanç, düşünce özgürlüğü.

 Sadece inancın ve düşüncenin serbest olması da yeterli değildir. İnanç ve/veya düşünce dışa vurulmuyorsa bir manası yoktur.

Dolayısıyla inandığını başkalarına teklif edebilme ve inandığı şekilde örgütlenebilme; örgütlenme özgürlüğü de gereklidir.

Herkesin inancı, dilini, dinini, kültürünü öğrenebilme, öğretebilme veya istediği şekilde eğitimini alabilme anlamında eğitim hakkı ve özgürlüğü sağlanmalıdır.

İnsanların dilediği şekilde seyahat edebilmesi ve tam manası ile serbest dolaşım hakkı da şarttır. Yine herkes dilediği şekilde serbest ticaret yapabilmelidir.

İçinde bulunduğumuz karmaşık coğrafyada bizim medeniyetimizin değerlerinin, etkin olduğu dönemlerde nasıl bir barış ve huzur ortamını sağladığı açıktır.

Örneğin Osmanlı yönetimi, Filistin topraklarında 400 yılı aşkın bir süre din, mezhep, meşrep ve etnik kökenleri farklı onlarca toplumsal grubu, birlikte barış içinde yukarıda ifade edilen özgürlükleri sağlayarak yaşatabilmeyi başarmıştır.

Bölgede etkili olan geniş, örgütlü ve örgütsüz kesimlerin, manevi önderlerin ve makul halk çoğunluğunun görüşleri çözüm sürecinde ihmal edilmemelidir.

Halkımızın terörle yaralanmış ma'şeri vicdanı ve Kürt vatandaşlarımızın masum talepleri arasında çelişki oluşturulmamalı ve toplumun makul ekseriyetinin kabul edeceği bir yöntem bulunmalıdır.

Ayrıca, Hakkâri'nin, Diyarbakır'ın, Ankara'nın, İzmir'in problemlerinin çözümü sadece buraların problemlerinin çözümü olarak görülmemelidir. Yaşanan olaylar, Türkiye'ye tarihi misyonunu hatırlatmaktadır.

Türkiye'nin önünde bir imkân açılmaktadır. Bu anlamda Türkiye Kudüs'ün, Şam'ın, Kerkük'ün, Musul'un, Batum'un, Bakü'nün meselesini kendi meselesi olarak görmedikçe asla kendi sorunlarını da çözemeyecektir.

Artık bambaşka kavramları olan bir medeniyet söylemine ihtiyaç vardır. Temel kavramları insaf, kardeşlik, eşitlik, adalet, hak, hukuk, paylaşma, alın teri, vicdan, merhamet, onur gibi kavramlar olan bambaşka bir medeniyet.

Çözüm sürecinde, işte, en çok da bu temel kavramlar üzerinden, barış ve insanlığın diliyle konuşmaya ihtiyacımız var.

İnanıyoruz ki aklıselim galip gelecek; Türkiye, ayaklarına bağlanan ağır prangalardan kurtulacak, yeniden güçlü ve büyük Türkiye olma yolunda adımlarını hızlandıracaktır.


*Prof. Dr., AK Parti Genel Başkan Yardımcısı

http://www.zaman.com.tr/yorum_cozum-surecine-nasil-yaklasmaliyiz_2080824.html