Popüler Yayınlar

HALİL BERKTAY etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
HALİL BERKTAY etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Mayıs 2013 Perşembe

Sol'un ikinci aşaması - Etyen Mahçupyan

Pozitivizmin rahatlatıcılığı sol siyasetler açısından özellikle işlevsel olmuştur.
Liberalizmin, her şeyi muallakta bırakır ve değişkenliği besler gözükürken, var olan sistemi tüm içsel hiyerarşisi ile birlikte meşrulaştırması, tarihsel açıdan da bir 'donmayı' ifade etmekteydi.

Buna karşılık solcular değişimin ve geleceğin 'bilimsel' olarak bilinebilir olması ihtimaline fazlasıyla kapıldılar ve önlerine konan sosyalist reçetenin kolaycılığına sığındılar. Bu işleviyle sosyalizm solu dindarlaştırdı, solcuların afyonu oldu.

Kaba bir Batı/Doğu mukayesesi yaptığımızda, pozitivizmin egemen olduğu sol akımların 19. yüzyıl ortalarında Batı'da başlamakla birlikte bir sonraki yüzyılın ortalarından itibaren kırılmaya uğradığını, buna karşılık Doğu'da esas gücüne yirminci yüzyılın ilk yarısında kavuşup, hâlâ da bu tortuyu taşımaya devam ettiğini görüyoruz.

Batı solun liberalizmle helalleştiği, onunla 'kardeş' olduğunu keşfettiği bir anlam dünyası... Oysa Doğu, ancak liberalizmi düşmanlaştırarak yaşayabilen bir sola sahip.

Batı solu modernliğin çocuğu olduğunun ve modernliğin ancak hazmedilerek aşılabileceğinin farkında. Doğu solu ise, modernliğin kendisini sömürdüğünü düşündüğü ölçüde pre-modern bir tutuma kayan, bu meyanda modernliğin ideolojisi olduğu düşünülen liberalizmi şeytanlaştıran bir bakışa sahip.

Bu tablo Türkiye için de geçerli. Türkiye solu tipik bir 'Doğu solu' görünümünde. Bu nedenle söz konusu tıkanmayı aşmak için çaba gösterenlerin başa dönmeleri ve yeniden liberalizme bakmaları son derece anlamlı. Bir süredir Taraf gazetesinin sayfalarında önemli bir 'alan açma' faaliyeti yürüyor.

Gürbüz Özaltınlı'nın, Türkiye'de Kemalist rejime karşı çıkan laiklere 'liberal' denmesine değinen yazısının ardından, Murat Belge ve Halil Berktay konuyu Türkiye solunun tarihi ve solun Batı'daki tarihi bağlamında genişletip derinleştirdiler.

Berktay, liberalizmin milliyetçilik ve sosyalizme kıyasla, aslında bizzat bu iki ideoloji tarafından horlanma ve aşağılanmasının Türkiye'ye özgü bir olay olmadığının altını çizdi. Bu durum Rusya, Çin ve Japonya için de söz konusuydu...

Yani "sömürge değil yarı-sömürge veya bir şekilde 'geri kalmış'; dolayısıyla bir 'yetişme' sorunu peydahlamış" ülkeler. Bu 'yetişme' hamlesinin öznesi ise devlet ve devletçilikti...

Yine Berktay'ın vurguladığı üzere, Marksizm'in 'belirleyici dışsalı' liberalizmdi, çünkü bu ideoloji bir yandan işçi sınıfının sömürülmesini ve piyasanın yıkıcılığını meşrulaştırmakta, öte yandan uluslararası planda serbest ticaret yaftası altında emperyalizmin önünü açmaktaydı.

Nihayet liberalizmin siyasi sistem önermesi söz konusu sömürü düzenini imkân dahiline sokan bir çerçeveydi, çünkü Berktay'ın kelimeleriyle "cahil halkın seçimlerde aldatılması yoluyla karşı devrimin yolunu" açmakta, ya da muhtemelen devrimin daha baştan engellenmesini sağlamaktaydı.

Türkiye solunu İttihatçı geleneğin içinden okuyan Murat Belge ise, siyasi sürecin Cumhuriyet'e de sarkan bir biçimde merkeziyetçilerin liberal anlayışa yaklaşanları tasfiye etmesine dayandığını vurguladı.

 İttihatçılar için militarizm, devletçilik, korporatizm ve merkeziyetçilik "onların 'amentüsünün' nirengi noktalarını oluşturuyordu".

Bu amentünün ardında doğrudan sosyalist teoriyi bulamasak da, Türkiye'deki devletçiliğin sosyalist antiemperyalizm yaklaşımı ile Osmanlı otoriter devlet geleneğini meczettiğini ve bunun modernliğin 'kenarında' kalma haliyle bütünleştiğini söylemek mümkün.

Dahası Belge'nin altını çizdiği üzere, yeni siyasi kadroların önündeki somut mesele "gayrimüslim bir burjuvanın yerine Türk-Müslüman bir burjuvazi" koymaktı ve bunun yolunun liberalizmden geçmediği açıktı.

İşin toplum psikolojisi yönünde ise liberal kelimesinin kapitalizmle bütünleşmesi ve sistemin tüm olumsuz etkilerinin böylece liberalizme yüklenmesi söz konusu olacak ve bu bakış günümüzün ulusalcılarına kadar sürecekti.

Türkiye solu, modern dünya sisteminin parçası olan, ama zihniyet bağlamında modernliğin temelini teşkil eden relativizme, dolayısıyla bireyselleşmeye ve eşdüzeyli bir toplum tahayyülüne uzak kalan bir toplumun ürünü.

Modernliğin dini kamusal alandan dışlayan bakışını sahiplenen, ama otoriter zihniyetin sınırlarını aşamayan bir bakış.

Böyle bir solun liberalizm eleştirisi epeyce kavruk ve patetik kalmaya mahkûm... Ama bu, liberalizmin çok övülesi bir ideoloji olduğu anlamına gelmiyor.

Relativist zihniyet gerçekten bir zihinsel devrim olarak toplumsallaştı ve bunu içselleştiremeyen bir sol hem insani açıdan zararlı sonuçlar üretmeye, hem de hayatın gerçekleri karşısında giderek kalıplaşmaya ve dinselleşmeye mahkûm.

Ne var ki modernliğin yetersiz kaldığı bir dünyada, modernliğin ötesine geçerek de liberalizme ve sisteme bakılabilir ve buradan bir başka sol, demokrat zihniyette bir sol çıkabilir.

Solun birinci aşamasının otoriter zihniyet içinde yaşandığını düşünürsek, demokrat zihniyetin ikinci bir aşama oluşturacağını öne sürebiliriz.

Hem belki böylece aşama kavramıyla düşünmeden edemeyen pozitivist solcularımız için de kolay bir vizyon önermiş, onları düşünmeye davet etmiş oluruz!

5 Mayıs 2013 Pazar

Sol'un 'omerta'sı: 1 Mayıs 1977

Mümtaz'er Türköne
m.turkone@zaman.com.tr
Halil Berktay'ın kapağını açtığı kirli çamaşır sandığı, Sol'u çok rahatsız etti.
Çünkü 1 Mayıs 1977'de gerçekte olup-bitenler solun geniş yelpazesinin üzerinde mutabık kaldığı bir "omerta" idi.
 
Omerta, gizli-kapaklı işler yapan mafyaya özgü bir tabir. "Susma yasası" anlamına geliyor. Karşılıklı olarak birbirini öldürenler bile, olay polise intikal edince susuyor. Herkesin bildiği gerçek, ortak bir suskunlukla gizleniyor.

Problemi kendi aralarında belirledikleri kurallara göre çözüyorlar. 1 Mayıs 1977'de, Taksim Meydanı'nda olanlarla ilgili Sol, CHP'den radikal silahlı gruplara kadar uzanan geniş bir yelpazede bu kuralı uyguladı.

Halil Berktay'ın tek başına yaptığı bu 35 yıllık "omerta"yı bozmak anlamına geliyor. "Sol, bu rezillikten koca bir mağduriyet efsanesi üretti" sözü, omertayı tarihe gömdü.

İlk konuşan olmak büyük cesaret ister. Yük artık tek başına Berktay'ın omuzlarında değil. Peşinden vicdanı olan herkes gerçeği ifşa etmeye girişti. Gün Zileli ve Oral Çalışlar, Berktay'ın açtığı yolu genişletti.

Herkes 1 Mayıs 1977'de karanlık güçlerin, miting alanındaki kalabalıklara ateş açtığını ve sonunda 37 kişinin hayatını kaybettiği bir katliam yaşandığını sanıyordu.

Peki, gerçekte ne olmuştu? 1 Mayıs 1977'de yaşanan facia, sol fraksiyonlar arasında bir çatışmanın eseri idi. Çin ve Arnavutluk çizgisindeki fraksiyonlar ile Sovyetler Birliği'ne yakın duran TKP'nin kontrol ettiği DİSK arasında günler öncesinden gerginlikler yaşanıyor.

 DİSK, bu grupları Taksim Meydanı'na almayacağını ilan ediyor. Olay günü bu gruplar, DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler'in konuşması sona ermek üzereyken önlerindeki barikatı silah kullanarak zorluyor.

Bunun üzerine herkes silaha sarılıyor. Bu işte devletin parmağı var mı? Ortaya dökülen bilgiler dışarıdan bir müdahale olsa bile bu müdahalenin bile sol gruplar eliyle yapılmış olabileceğini gösteriyor.

Aslî sebep devlet operasyonu değil, solun kendi arasında hesaplaşması. Ama bu rezillik Sol'un taşıyamayacağı kadar ağır bir yük haline geliyor.

Sonra, oturup bu rezilliği gizleme ve "devlet katliamı" veya "ABD ajanları" tezi üzerinde uzlaşma sağlanıyor. Halil Berktay'dan önce, doğrudan olaydan sonra sıcağı sıcağına yazılanlara ve söylenenlere bakınca gerçek ortaya çıkıyor.

Bu omerta sözleşmesinin olaydan birkaç gün sonra yapıldığı anlaşılıyor. Gerçek o gün sıcağı sıcağına söylenenlerde ve gazetelerde yer alan haberlerde var.

En önemli söz, mitingin evsahibi olan Kemal Türkler'e ait. Kemal Türkler bu katliamın sorumlusu olarak doğrudan "Maocu saldırganları" suçluyor.

Sıcağı sıcağına verilen gazete haberleri bile, gizlenen gerçeği olduğu gibi veriyor. 2 Mayıs 1977 tarihli Milliyet:

"Birden olanlar oldu: Günlerden beri DİSK'i ve ona bağlı kuruluşları Moskova'ya bağlılıkla, revizyonist olmakla suçlayanlar mitinge girmek için yarma hareketine giriştiler. Kendilerine engel olunca da silahları çekip ateş ettiler. Karşı taraf mukabele edince ortalık karıştı, 'büyük panik' başladı."

Bilanço: 5'i kurşunla olmak üzere (biri polis) geri kalanı izdihamdan olmak üzere toplam 37 kişi ölüyor. Aynı haberde görgü tanıklarının, Intercontinental Oteli önünde "Halklara özgürlük" diye bağıran bir grubun ateş açarak çatışmayı başlattığını söylüyor.

Bugün sola sempati duyanlar, Enver Hoca'nın Arnavutluk'u, Çin'in Mao sonrası Dörtlü Çete'sine paralel duruşu sergileyen Maocu Halkın Kurtuluşu, Halkın Yolu ve Halkın Birliği (diğer grupların "Halkın Sülalesi" diye aşağıladığı) ve Moskova çizgisinde yer alan TKP'yi ve DİSK'i ve aralarındaki ölesiye rekabeti kavramakta zorluk çekerler.

70'li yıllarda solcular sadece milliyetçi-ülkücüleri değil birbirlerini de öldürdüler. 1 Mayıs 1977'de gerçekte olanlar, Sol'un her fraksiyonunu içine alan bir omerta haline geldi.

Bu omertanın bozulması, eski tüfek solcular tarafından bir felaket olarak algılanıyor. Ümit Kıvanç'ın Taraf'tan hüzünlü ayrılışı, bu algının en masum örneklerinden biri.

Ama sol, en çok ihtiyaç duyduğu şeyle, yeni gerçeklerle tanışıyor. Bu omertanın artık geride kalması hem sol, hem de Türkiye için önemli bir dönüm noktası olabilir.