Popüler Yayınlar

NURİYE AKMAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
NURİYE AKMAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Nisan 2013 Salı

Nuriye Akman, Emek'i enine boyuna yazdı

‘Emek'te mutlu son mümkün mü? 

14 Nisan 2013
PROTESTOCUYU mu tutacağım, yoksa protesto edileni mi? 

Kendimi bu kıskaca almadan gittim İstiklal’e.
 “Doğu dairesi” anlamına gelen 230 yaşındaki CERCLE d’ORİENT binasıyla Yeşilçam Sokak’a uzanan İsketinj Apartmanı, İpek, Rüya ve Emek sinemalarını görmeye.

Zihnimde yılan hikâyesi temalı bir film: Mal sahibi SGK’nın, 25 yıllığına Kamer İnşaat’a kiralamasıyla açılıyor perde. Yapacak, işletecek ve devredecek de halk isyanlarda.

Yıllarca süren davalar, yürütmeyi durdurma kararları. Siyasilerin “iki doğru arasında bir yanlış” beyanları, inmeyen tansiyon, işgaller, yürüyüşler, barikatlar, biber gazları, tekme tokatlar...

KİMSE pozisyonunu değiştirmiyor. Yaparızcılarla, yaptırmayızcılar hep aynı noktada. Sorumlu daima karşı tarafın arasında ve arkasında.

Hep ötekilerin başının altından çıkıyor kötülükler. Kimsenin diğerine güveni yok. “Pis  rantiyeci müteahhit” gözüyle bakıyor biri diğerine. O diğeri de ona “Nostalji azgınları! Arkalarında başka güçler var” mantığıyla...

YIKTIRMAYIZ! Zaten yıkmıyoruz ki, yapıyoruz! Külahıma anlat sen onu! Replikleri böyle çünkü “maksimum koruma” değerleri farklı. Yapanlar, projelerini “azı ticaret, çoğu koruma” diye tanımlıyor.

Yaptırmak istemeyenler “tam tersi, çoğu ticaret, hatta tamamı” diyorlar. Özetle kimi anılarına sarılmış, kimi hayallerine. Ama işte gittim gördüm. Geçmiş ile geleceğin kesiştiği yerde an var, bir enkaz yani. Akan çatılar, dökülen duvarlar, kırılan bozulan süslemeler, bitler, pireler, fareler var.

REHBER eşliğinde dolaşıyorum enkazı. Fonda inşaat makinelerinin gürültüsü. Zemini güçlendirmek için açılan kuyular sanki yutacak beni. Bu kadar mı temelsizmiş burası?

Beton kırıkları, demir teller, paslı çivilere düşeceğim. Bitlendim mi acaba, ya bir fare atlarsa üstüme? Bir korku filmi bu. Tarihi kuşlar gagalamış; bir kanadı devlet, bir kanadı vatandaş olan vahşi kuşlar.

Hep birlikte yıkmak için çırpınmışlar. Biraz cehaletten biraz kasten, çürümeye göz yumulmuş. Ölmelere doyamamış binalar ama o süreçte çıt çıkmıyordu ahaliden. Dışı hatıraların kremasıyla sıvanmış ya, içinin çürümüşlüğü dikkatlerden uzaktı.

FİLMİ biraz geriye sarıyorum. 1993’te vahşi kuşun devlet kanadı, bu tarihi kompleksin yekpare AVM olmasına yeşil ışık yakıyor ve altının otoparklığına. Haliyle isyana meşruiyet kazandırıyor bu karar. Yıllar sonra ciddi değişim geçiriyor proje, eskisine oranla makulleşiyor biraz ama kimseyi ikna edemiyor.

“Harap olsun, benim olsun” diye restoratörlere ölçüm bile yaptırmıyor kiracılar. Müşterilerine saklanmış bir pislik içinde hizmet edip çöküşü hızlandırıyorlar. Durdurun bu yıkımı! Tamam da kim yapsın yenisini? Galiba asıl mesele bu.

FİRMA bu arada davaları kazanmış. Büyük sinemalar tek başlarına iş yapmıyor diye Emek’e on küçük kardeş getirmesi kesinleşmiş.

Hem apartman dairesinden yapıldığı için bir fuayesi bile yokmuş ki, hatta kendine has bir binası. Apartman boşluklarının arası tak tak kapatılmış da çatı yapılmış vaktiyle. Şimdi orijinal şekli ve malzemesiyle taşınıyormuş dört kat yukarıya.

Özgün halinde bulunup balkona dönüştürülen locaları yeniden yapacaklarmış, tıkış tıkış fuayeyi de genişletiyorlarmış. Zemin ve birinci katta dükkânlar, bir üstünde yeme içme mekânları olacakmış. Keşke köfte-patates kokusu sinmeseydi üstüme, çarşıdan geçmeseydim veya asansörle çıkmasaydım seyredeceğim filme.

NEYLERSİN ekonomi yoksa sanat da olmuyor. 50 milyon dolarlık bir projeden bahsediyoruz. Eğer Emek’in özgün halini gerçekten koruyup birebir ölçülerinde yeniden yapacaklarsa, kimse kusura bakmasın, bunda karşı çıkılacak bir yan yok.

Çünkü restorasyon yerinde yapılsa bile yıkmak gerekiyor, çatısından zemine kadar o derece çürümüş, deprem bir yana üflesen kendiliğinden çökecek. Kazandığı savaşın hakkını versin firma yeter. Mutlu sonla bitsin bu hikâye.

FİLMİN en acıklı sahnesine gelince. “Emek yoksa ben de yokum” tutkusuyla mesleği bir süreliğine bırakan Atilla Dorsay, projenin aslından haberi olmadığını belirtiyor, “Ben minyatürünü yapacaklar sanmıştım.” diyor.

Dilerim tüm protestocu kurum ve kişiler gelecek yıl sinemanın gala gecesini teşrif ederler. O vakte kadar herkes hatıralarına sahip çıkar ve açılışta ruhlarından bir parça üfler yeni Emek’e. Gönül mekânlara sığmaz. Arınmak için bütün kayıtlardan özgür olması gerekir.


Bir zamanlar maziye bak...

DOĞU Dairesi’nin mimarı İstanbul doğumlu bir levanten Alexandre Vallauri. Yabancı diplomatlar, azınlıklar ve ileri gelen Osmanlı zevatın, kısacası zenginlerle muktedirlerin toplanma mekânı Cercle d’Orient Kulübü için çizdiği projesi hayata geçtiğinde 33 yaşında ve Sanayi-i Nefise Mektebi’nde hocaydı. Bu beş katlı görkemli binanın zemini pasaj. Yukarıda otel olarak kullanılan kısmı da var, kumar oynanan kısmı da, şarap mahzenleri de. Elini kolunu sallayarak giremiyorsun, parolayı bilmen gerekiyor.

MOBİLYALARI binlerce altın harcanarak İngiltere ve Fransa’dan getirilmiş. Kapılarından tavanlarına kadar stilize edilmiş bitki, melek, kuş, ejderha, istiridye, meşale figürleriyle süslenmiş. En başta mülk kime aitti öğrenemedim ama 1891’de Abraham Paşa, 1898’de Osmanlı Bankası, 1919’da Manukyan Efendi görünüyor sahibi. 1943’te İstanbul Belediyesi satın alıyor. Fransızca ismi terk edilip Büyük Kulüp olarak anılıyor. 1957’de Emekli Sandığı’nın mülkiyetine geçiyor.

ANA bina ve aynı parseldeki diğer binalar pek çok kez yangınlardan hasar görüyor. Bakımsızlık, ilgisizlik, cehalet de var tabii. Has malzeme kayıplarına niteliksiz malzemelerle müdahale ediliyor. Bugün karo mozaik zemini tanınmaz halde, duvarlar, tavanlar, merdivenler de öyle. Vallauri’nin planı bozulmuş, bir ucubeye dönmüş bina.

EMEKLİ Sandığı’nın oluncaya kadar, Rum Atletik Jimnastikhanesi, İstanbul Avcılar Kulübü, Yeni Sirk, buz pateni sahası, tiyatro ve Melek Sineması duraklarından geçen, defalarca el, ad ve dekor değiştiren Emek Sineması’na gelelim. Salon kısmı 545, balkonu 210, sahnesi 90 metrekarelik barok ve rokoko bezemelerle donatılmış güzelim mekân sefil durumda. Yirmi yıl önce sadece süslemeleri yenilenmiş, ciddi bir tamirat görmemiş, o altın yaldızlarla dalga geçer gibi büro malzemesi kılıklı çirkin koltuklar aynen bırakılmış. Ve halen korunuyor o koltuklar. Bitine, piresine rağmen, ne olur ne olmaz, hesap sorulur korkusundan...

‘Projeyi bilmiyorlar ki’

Levent Gündoğdu (Kamer İnşaat’ın ortaklarından, Turkmall CEO’su):

“GÖSTERİ yapanların çoğu mikrofon uzatıldığında ‘biz projeyi bilmiyoruz ki’ diyorlar. Önce öğrenip sonra protesto etselerdi. Bazılarıyla görüştük. Gerçekleri anlayınca hemen geri çekildiler. İsimlerini vermek istemiyorum. Hepsi sinema için önemli kişiler, ama pozisyonları itibarıyla bize söylediklerini kamuoyuna açıklayamadılar.

BEYOĞLU’nda son kalan gösteri salonlarından biri Emek. Tabii ki buranın sanatla birebir ilişkili bir derneğe verilmesini birileri düşünebilir, devletin parası ile burayı işletebilirdi. İKSV böyle bir çıkış yaptı. Burası bize verilsin, devlet de bizi sübvanse etsin dedi. Biz burayı kendi imkânlarımızla yapacağız. Bir yükümlülüğün altına girdik.
Sözleşme gereği üzerimize düşen her şeyi yapmak zorundayız.”

‘Kültür mekanları taşınmaz’

Görgün Taner (İKSV Genel Müdürü):“BİZ zamanında altı aylık süre talep ettik, özel sektör ve kamunun mali yükü paylaşacağı bir öneri geliştirelim dedik. Hiçbir sonuç alamadık. Asla Emek Sineması ve Cercle d'Orient binasının İKSV'ye tahsis edilmesi gibi bir talebimiz olmadı. Biz burası kâr amacı gütmesin, sadece kültürel amaçlar doğrultusunda kullanılsın dedik. Başka da bir şey demedik. İKSV elebaşıymış, protestoların arkasında biz varmışız, bilmem neymiş! Sadece gülerim ben buna.

KÜLTÜR mekânları taşınmaz. Nasıl Eyfel'e, ortadan Sen Nehri geçecek, iki metre yana alalım tarzında bir şey yapılamıyorsa Emek'in de bir kültürel miras olarak yerinde tutulması lazım. Orada yaşanmışlıklar var. Havası, atmosferi vesairesi, bu çok başka bir konu, bir zihniyet meselesi.”

MERDİVEN TEORİSİ - NURİYE AKMAN

13 Nisan 2013

İngiltere’de bir at yarışı anı. Soru şu: Düşmekten at mı sorumlu binici mi? Ya engeli geçmekten? At mı başardı, binici mi?

Acele etmeyelim. Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak olmasa da, tedbiren ağır ağır çıkalım merdivenden.

Birinci basamak: Binici tabii. Atı yöneten insandır. Düşen daha çok çalışsaydı, daha dikkatli olsaydı. Bedeli neyse ödeyecek. Geçene de bravo, kupa ve hatta madalya.

İkinci basamak: Koşmak hayvanın görevi, insan sadece işin süsü. At isterse kral yapar onu. İstemezse ne yapsa boş binici.

Üçüncü basamak: İkisi de. At ve binici bir bütündür. Ayrı tellerden çalarlarsa seyredilmez oyunları.

Dördüncü basamak: İki durumda da ne ata, ne biniciye pay biçebiliriz. Başarı ve başarısızlığın ana payı organizatörlerde.

Beşinci basamak:  Şartlar organizatörleri de aşıyor. Devasa bir sistemin sayılamayacak kadar çok girdisi var. Şikeyi de hesaba katalım.

Altıncı basamak: Olay gelip geçtiğine göre engele takılmak da yok, aşmak da. Her şey durağan. Hepimiz birer fotoğraf karesinden ibaretiz.

Yedinci basamak: Belki de bir montaj hilesi var burada. Sorumlusu basındır bu işin.

Sekizinci basamak:  Aslında ortada ne at var, ne de binici. Haliyle engel de yok. Rüyadayız.

Dokuzuncu basamak: Rüya da bir engeldir. Dolayısıyla sadece engelden sözedebiliriz. Lakin engel yarış parkurunda değil, idrakindedir.

Onuncu basamak: İdrak sende varmış gibi konuşma, in bakayım aşağıya.

 
LALE KADIN

Pakistan’la Hindistan arasında bir türlü paylaşılamayan, politik ve etnik çatışmaların yıllardır kan gölüne döndürdüğü, tansiyonun hiç düşmediği Keşmir burası. Bir de “dünyada cennete benzeyen en güzel yer” tanımlaması var bölgenin; çok değerli kaşmir yününün vatanı. AP’den Mukhtar Khan’ın çektiği fotoğrafa bu gerçekleri yok sayarak bakıyorum.

Kadın bahçeyle öylesine bütünleşmiş görünüyor ki, sanırsınız biri onu lale diye dikmiş oraya. Diyeceksiniz ki kadın laleliğinin farkında değil, kafasında binbir dert sadece geçip gidiyor aralarından.

Olsun, biz de kime ne his verdiğimizi bilmeden yaşıyoruz. Olduğumuzu sandığımız şeyle, çevremize verdiğimiz izlenim her zaman çakışmıyor. Hakikat, ne bizim ne de başkalarının algısına uyuyor. Kendini kuzu sanırken insanlara kurt görünüyorsun ve bunu söylediklerinde kızıyorsun onlara, asıl kurt sizsiniz diyorsun.

Haddizatında gören de görülen de hem kuzu hem kurt ve aslının aslında yaratılmış ne varsa, hepsinin özeti olduklarından ne kuzu ne de kurt...

Zalim de olsak mazlum da olsak içinden geçtiğimiz anın yabancısı değiliz  Her durumda çok yakışıyoruz sahnemize. Bir de umut veren oyuncu ödülünü alsak hayatın elinden...

ŞEMSİYENİN SIRRI




Şemsiye kardan korumak için değil. Adamın yüzünü saklıyor sadece. Eldivene rağmen buz kesmiş elleriyle sıktıkça sıkıyor adam. Birazdan yapacağı şey için şemsiyenin sapından cesaret topluyor. Az sonra kurtulacak derdinden. Ne istediğini gayet iyi biliyor. Tam önünden geçecek kadın, tam zamanında. Yine de saatlerce bekledi onu. Olur ya vaktinden önce çıkardı yola.

İşte geliyor sevdiği. Her adımda biraz daha yaklaşıyor. Aşkıma karşılık bulmasam da olur diyor adam, ama sevildiğini bilmeye hakkı var sevdiğimin. Çünkü adalet eşitlikten önemlidir. Evet, kesinlikle kadına hakkını teslim edecek. Bunu yapmazsa vicdan azabından ölecek.

Şimdi fark etti, kadının şemsiyesi yok. O da kapatsın mı hemen, yoksa elindekini onun başına mı uzatsın? Özür mü dilesin önce, adını mı söylesin, söze nasıl başlasın? Yeter ki sevgi dileniyor sanılmasın. Hanımefendi bendeniz... Yok, kendini övemez... Size dün ilk görüşte... Hayır hayır, cüretini izah edemez. Biraz evvel nasıl da yağıyordu duygular, şimdi ne oldu birden? Aman güneş çıkmasın, erimesin bu an.

Kadın kar taneleri gibi uçuş uçuş geçiyor önünden. Sesi çıkmıyor adamın. Çıkamıyor. Kelimelerine işleyen soğuk, avuçiçlerini terletiyor. Şemsiye gayet sakin. Bu kez utancını örtüyor adamın. Meğer karalığı sır saklamaktanmış. Onu tutan ele aşkla bağlıymış.

GELİNLİK - NURİYE AKMAN

20 Nisan 2013
- İSTANBUL
 
Büyükler böyledir işte. İlle kendilerine benzetirler yavrularını. 

Düğün dernek mi var, darısı bizimkilere deyip, prova yaptırırlar kızlarına. Büyük gelinle yetinmeyip, bir de yanında minyatürünü isterler. 

Çocukları oyuncaklarıdır çünkü.
Kürşat Bayhan’ın Kars’ın Kenarbel köyünde çektiği bu fotoğrafa “babalarının kendileri için İstanbul’dan gönderdiği gelinliklerle düğüne gitmeye hazırlanan kız kardeşler” notu düşülmüş.

Kızlar gündelik giysileri üzerine geçirmişler gelinlikleri. Üşütmesinler diye anneleri öyle uygun gördü herhalde, bak sonra duvağınızı takmam diye de korkutmuştur kesin.

Kızlar hediyelerine bayılmış, bir an önce beyaza kesmek istemişler belli ki. Koskoca İstanbul’dan alınmış, kimbilir kaç paralar sayılmış. Belleklerindeki küçük sözlüğü açsak göreceğiz, gelinlik demek mutluluk demek. Aksi olsa babaları göndermez, anneleri giydirmez, onlara her bakan yakında sahicisini de giyeceklerini düşünmezdi.

Büyükler böyledir işte. İlle kendilerine benzetirler yavrularını. Düğün dernek mi var, darısı bizimkilere deyip, prova yaptırırlar kızlarına. Büyük gelinle  yetinmeyip, bir de yanında minyatürünü isterler.

Çocukları oyuncaklarıdır çünkü. Vaktiyle oyuna doyamadıklarından, şimdi arayı böyle kapatırlar. Bilmezler onları nasıl yaraladıklarını, tanımazlar kendi yaralarını. 

Bu kız kardeşler, bir yol ağzında durup kameraya böyle tatlı gülümserken akılları evde kalan duvaklarında mıdır? Rüzgar tülden eteklerini uçururken uygun bir eş var mıdır hayallerinde?

Gelin olmanın öteki yüzünü biliyorlar mıdır? Olgunlaşmaları beklenmeden kocaya verilmek istendiklerinde, bu provanın hayrını görecekler midir?

Kendileri aşka düşüp de sevdiklerine verilmediklerinde, kaçıp bir an önce gelinliğin hatırına, sonra ateşlerde yanacaklar mıdır; arkalarından kovalanıp canları alınacaklar mıdır?

Kızlar, canım kızlar, gülüm kızlar. Ananız ne söyledi size evlilik hakkında? Vakti gelince siz ne anlatacaksınız çocuklarınıza?

Bunların hepsi kitapta yazılı. Ama kitabı gören var mı?


MARTILARI VURMAYIN


Ne zaman bir kovboy şapkası görsem ve panço giymiş bir adam, Clint Eastwood gelir aklıma, hele de silahı varsa.

İyi Kötü Çirkin’in  Blondie’si. O şahane filmin, adını bağışlamayan “Sarışın” lakaplı iyisi. Çok gençtim;  iyiliği, kötülüğü ve çirkinliği yekpare ve som kendisi sanırdım.

Film aslında güce bağlı olarak hayatın bu üç renginin nasıl birbirlerine dönüştüğünü gösteriyordu da ben anlamamıştım. Şimdi martıları vurmaya çalışan bu çocuğa bakarken, her birinin diğerlerini de kapsadığını bile bile, onları ayrıştırıyorum:

İYİ:Çünkü çocuk dünyayı fethedeceğine inanıyor. Aksi takdirde büyümeye değmezdi. Tabağında kırıntı bırakmaması bu yüzden. Güçlenecek ki vakti geldiğinde kötülerin silahını susturacak elindeki silahla. Kimsesizlerin kimsesi, çaresizlerin çaresi olacak. İmkansızı başaracak özetle. Herkes gibi onun da ihtiyacı var bu vehime.

KÖTÜ:Çünkü öldüre öldüre bitecek sanıyor kötüler. İyileri korumak için evet bazen silah gerekiyor da, onu tutan temiz elin namluyu iyilere de çevirebileceğini bilmiyor henüz. Halbuki martılara nişan alması vahim bir işaretti. Çocuk deyip geçtiler, kuşlar masumdur demediler. Güç sahibi olmanın tehlikelerini anlatmadılar.

ÇİRKİN: Çünkü büyükler tutuşturuyor o silahı çocuğun eline. Kendileri için talep ediyorlar gücü, yeterince muktedir olamadıklarından. Öfkelerini oyuncaklara saklıyorlar. İktidarın hasını, benliklerini altedince kazanacaklar da, off  uzun hikaye. Hayat kısa, kim uğraşacak bu yolla! Hem çocuğun eline kalem verseler ne olur? Büyüdüğünde nefsin hokkasına banar banar yazar artık. Ha kan ha mürekkep...  


23 NİSAN GELİYOR

 
Ali Ünal, Ankara’nın Kızılcahamam ilçesindeki odun kömürü üreten işletmelerde çalışan ailelerin çocuklarını fotoğraflamıştı iki yıl önce ve büyük ödül kazanmıştı.

Hepsi birbirinden etkileyici o kareler beni hâlâ canevimden vuruyor. Ara sıra gazetenin arşivine girip onlara bakıyorum.

Sadece yaptıklarımızın değil, yapmadıklarımızın da hesabını vereceğimizi hatırlıyorum acıyla. Çocukların ciğerindeki her bir kömür tozu için yargılanacağımızı...

Benim sorumluluğum değildi diyebilecek miyiz? Ellerimizin suçu olmayabilir peki ya gözlerimizin? Tanıklığımızın bir bedeli olmayacak mı?

Ağır işlerde çalıştırılanlar, maddi manevi taciz edilenler, sevgiden ve ilgiden nasipsizler... Çocuklara karşı işlenen suçlar için bağışlanma talep edemeyiz. Vatanımızı çocuk cenneti yapamadık, güya Müslüman’ız!

Üç gün sonra 23 Nisan. Hüzün doluyor insan.

22 Nisan 2013 Pazartesi

Oya Sebük, Nuriye Akman'a konuştu: Atatürkçülük, puta tapmak gibi bir şey oldu

13 Ocak 2013


 Oya Sebük epey  tecrübeli ve kariyerli bir Lions. 

Kendisinden Lionslar ile ilgili bir çok yeni şey öğrendim. Seçkinci olduklarını kabul eden Sebük’ün türban, AK Parti ve  28 Şubat ile ilgili söylediklerine çok şaşıracaksınız. 

“Türk Lions hareketi, kuruluşunun 50’inci yılını kutluyor” haberini gördüğümde haklarında hiçbir şey bilmediğimi farkedip bu açığımı kapatmak üzere kapılarını çaldım.

Kutlama Komitesi Başkanı Timur Erk’le Okmeydanı’ndaki merkez için randevulaşmıştık. Onu beklerken 45 lions klübün genel yönetmeni olan Hamza Kurtay’dan ilk bilgileri aldım.

Hedefler ve uygulamalar uluslarası büronun sekretaryasına rapor ediliyordu. 80’li yıllarda 12 bin olan üye sayısı bugün 7 binlere düşmüştü.

Türk lionslar yılda bir kez 350 lira’yı kendi klüplerine, 41 doları da Amerika’daki merkeze ödüyorlardı. Ayda bir otellerde yapılan yemeklerin ücreti de kendilerine aitti.

Yardım faaliyetleri zengin hayırseverlerden toplanan bağışlarla yürüyor, üyelere liderlik ve benzeri sosyopsikolojik beceri eğitimleri veriliyordu.

Kurtay, Lionsların Rotary’lerden tek farkını “Onlar yılda bir programı hedeflerler. Bizde ise yüzlerce hizmet şekli vardır” diye açıklıyor ve “Atatürk ilkelerine sahip olmayan bir insanın aramızda yeri yoktur” sözleriyle sideolojik pozisyonlarının altını çiziyordu. Kurtay aynı zamanda lionslardaki sıkı disiplin ve ritüellerin de korunmasından yanaydı.

Türk Böbrek Vakfı’nın başkanı olan ve kendisini “Kimya sektörünün bir numarasıyım” diye tanımlayan Timur Erk, Lions üye sayısının düşmesini artık sosyal yardım faaliyetlerini belediyelerin üstlenmesine bağladı.

STK’lar da çoğalmıştı ve korkunç bir rekabet vardı. Lionslar sağlık hizmetlerini daha çok kurdukları vakıflar eliyle yürütüyordu. Ona göre Lionsların yüzde 10’u masondu.

Kendisi devamsızlık sebebiyle 3’üncü derecede kalmıştı. O da Kurtay gibi “Atatürk ilkelerine bağlı kalacağım” diye ant içmem diyenleri üyeliğe almıyoruz” diyordu.

Erk bana Lionsların uluslararası yönetim kuruluna bir Türk kadınının seçildiğini ve biraz sonra bulunduğumuz mekana geleceğini söyleyince, sohbete aynı zamanda Altı Nokta Körler Vakfı’nın da başkanı olan Oya Sebük’le devam etmeye karar verdim.

Erk, Oya Hanım’a beni “Zaman Gazetesi’nden ama gördüğün gibi başı kapalı değil, ne kadar çağdaş bir kadın” diyerek tanıştırdı.

Ankara Koleji mezunu olan Oya Hanım’la sohbetimiz çok zevkli geçti. Lionsların seçkinci tavrının yumuşatılmasından yanaydı, “Her yere heykellerini dike dike Atatürk’ü putlaştırdık.

Oysa hepimiz Atatürk olmalıydık” diyor, başörtülülerin milletvekilliğine karşı çıkmıyordu. Yeter ki Meclise gittiklerinde şeriat yasaları çıkarmasınlardı.


Tebrikler; Lionsların dünya yönetim kuruluna giriyormuşsunuz yakında...

Evet bu beni çok gururlandırıyor. Lionsun bütün dünyada mevcut olduğu yerler yedi bölgeye bölünmüş.

Avrupa’nın altı temsilci hakkı var. Bu altı temsilciden biriyim ben. 34 kişilik uluslararası yönetim Kurulu’nda Avrupa’yı ve dolayısıyla Türkiye’yi temsil edeceğim.

Ne zamandır Lionssunuz?

78’de önce lioness olarak başladım. Lioness kadınlar için bir programdı. O zamanlar kadınlar lion’a üye olamaz ve karar mekanizmalarına gelemezdi.

O zamanlar mason da olamıyordu kadın

Hala öyle. Masonların başka bir disiplini var. 111’lerde kadınlar olabiliyor. Hakiki masonlar yine kadın almıyor. Amerikalı kadınlar isyanıyla tüzük değişti ve 87’de kadınlar da Lions’a gerçek üye olabildiler. Lioness bitti.

Kadınlar seçme seçilme hakkı kazandıktan sonra, 96’da Türkiye’nin ilk kadın yöneticisiyim 99’da ilk kadın konsey başkanı, Türkiye’nin genel başkanıyım. Ve şimdi Avrupa’da da kadın olarak ilkim.  Benim babam Türkiye’de lionsun kurucularından. Annem de lionstu.

Babanız mason muydu?

Evet. Ama ben değilim. Babamın olduğu disiplinde ben mason olamam zaten. 111’lere  olabilirdim. Birçok yere dağılmak istemedim.

Ben Çağdaş Yaşam’ın da kurucusuyum. Lionsa kendimi konsantre ettiğim için dünya temsilciliğine seçildim. Dört adaydık. Geçen sene Mayıs ayında yapıldı seçim. Bu yıl 4 Temmuz’da Hamburg’da nihai olarak seçileceğiz.

Bu size ne kazanç getirecek? 

Çok büyük bir şeref getirecek. Bir kere uluslararası bir kuruluş olarak lions, bana AB  mensubu olmayan Türkiye’yi uluslararası boyutta temsil etme şansı verdi. Bundan çok sevinçliyim.

LİONS FONLARINI TÜRKİYE’YE AKITACAĞIM

Bunun Türkiye’ye getirisi ne olacak? 

Dünyadaki 204 ülkede benim ülkemin marşı çalınacak ben gittiğim zaman. Ve Türk kadınının akıllı, düşünebilen, fikirleri olabilen, bir şeyleri yapabilen bir kişi olduğunu ispatlayacağım. 

Oradaki suyun başında, karar mekanizmasında bir  Türk olacak. Uluslararası vakfın fonlarının Türkiye lehine kullanılmasında etkin rol oynayacağım.

Lions olabilmek için başka bir lionsun sizi tavsiye etmesi gerekiyor. Adaydan ne talep ediyorsunuz? 

Bir kere disiplinli bir şekilde yapılan belirli toplantılara katılmasını, erdemli davranışını talep ediyoruz. İnsanları dolandıran, piyasada kötü şöhretli biriyse lions olamaz, soruştururuz bunları.

Mesleğinde ünlü, nispeten sivrilmiş olması lazım. Çünkü bir insan mesleğini iyi yaparsa bu lion üyeliğini de iyi yapar.  Ben, yaptığımın en iyisini yapmak gibi bir alışkanlığım olduğu için buraya kadar geldim.

Bayağı elitist bir mekanizma bu.

Çünkü bir yerde ne yaparsanız yapın iş paraya dayanıyor.  Maddi durumu iyi olacak. Yoksa kendisini geçindirecek hali olmayan adam gelecek de nasıl başkalarına yardım edecek?

Hizmet ille de parayla mı olur?

Ne yapılabilir? Ama tabii ki olur. Bir kimsesize kitap okumak, bir görmezin koluna girip onu bir yerden bir yere götürmek. Yalnız açıkça söyleyeyim. Bunu ancak birazcık tuzu kuru insanlar yapabilir. Çocuklarını doyurmak için uğraşmak zorunda olan biri başkaları için karşılıksız bir şey yapamaz.

Benim anladığım, siz daha böyle gösterişli, daha sosyetik tipler istiyorsunuz.

Haklısınız. Toplantılara giderken daha düzgün kılık kiyafetle gideriz.

Fahrettin Kerim Gökay; Türk Lion’ların kurucu babası  “Halk plajlara akın etti. Vatandaş denize giremiyor” diyecek halka tepeden bakan biriydi. Lions seçkinciliğin kaynağı bu anlayış mı? 

Aslına bakarsanız tabii elitist. Çünkü hukukçular, valiler, belediye başkanları, yok Abdi İpekçisi, yani önemli gazetecileri...Hakikaten Cumhuriyet Türkiyesinin seçkinleri tabii ki.  Amerika’da normal insanlardır, lions orta sınıfın bir uğraşısıdır, yukarı sınıfın değil.

Davet edilecek kişilerin siyasi görüşlerine de bakıyorsunuz. 

Bakıyoruz. O da seçkincilik. Haklısınız. Aynı kimya yapısında olanların daha üretken olabildiğini düşünüyoruz. Düşünceler aşağı yukarı aynı paralelde ise...

Orada çürüme olur!  

Söylemek istediğiniz Atatürkçülükse, Atatürk’ün şahsı değil, Türkiye cumhuriyeti için düşündüğü ilkeleridir bizim için tabii ki önemli olan.




Lions Enstitüsü Başkanı Oya Sebük (solda), Hamza Kurtay (ortada) ve Timur Erk (sağda).


ATATÜRKÇÜ DEĞİLSEN LİONS OLAMAZSIN




Atatürkçü olmayan liberaller, milliyetçiler, muhafazakarlar, sosyalistler lions olamaz mı? 


Olamaz demek istemiyorum.


Ama birinci şartınız Atatürkçülük.

Evet haklısınız.

Bu biraz tuhafıma gitti benim. 

Haklısınız. Bu benim için de geçerli. Türkiye’nin dışında hiçbir yerde lionsa üye olmak için bu kural yok.

Ben de tam size Amerikalılar gülmüyor mı diyecektim. 

Bilmiyor ki gülsün.

Bilse sizleri tefe koyarlar mı? 

Yani o kadar da değil. Lions 204 ülkede var ama bunların hepsinde demokrasi var. Mesela Ortadoğu’da yok. Arap ülkelerinde yok. Bizim derdimiz, laiklik, demokrasi ve özgürlük.

İyi ama Atatürkçü olmayanı almam derseniz ben sizin demokrat olduğunuza inanamam ki. Çünkü bu memleketin osu da var, busu da. Mecbur da değil Atatürkçü olmaya. 

Tabii haklısınız.

Bu açıdan tüzükte bir değişiklik yapılmalı mı? 

Belki ileride düşünülebilir. Ama Türkiye’nin şu şartlarında değil. Çünkü Türkiye on senelik Ak Parti iktidarında, daha dine meyilli bir yapıya geldi.

Dolayısıyla Atatürkçülük şartının durmasında fayda var.  Atatürkçülük barajı koymadığınız takdirde islama yakınlık daha radikalleşebilir.

Radikal Atatürkçülerin de bu ülkeye zarar verdiğini düşünür müsünüz? 

Düşünürüm tabii ki. Ben her türlü sertliğin karşısındayımdır. Her zaman verdiğim  liderlik derslerinde söylerim. Aynen kuş tüyü bir yatak gibi olun. Yumuşak bir satıhı kimse kıramaz.

Yukarıdan kocaman bir şey attıkları zaman o yatak içe çöker. Ama bir müddet sonra kapanır. Oysaki sert bir cisim yukarıdan bir şey atarsan ikiye bölünür.

Ben her zaman radikalliğe karşı bir insanım. Fakat burada ifade edilmek istenen özgür düşünebilen, kafası bağnaz düşüncelerle yoğrulmamış insan.

Üyeliğe girişte yemin ettiriyorsunuz.  Atatürkçülüğe bağlı kalacağıma.... Bu çağda böyle bir yemin olur mu?

Çok doğrusunuz, haklısınız. Zamanı gelince kaldırılır. Ama şu sıra değil.

Lionslar darbelere karşı nasıl bir sınav verdi? 

12 Eylül’de bizim faaliyetlerimizi durdurdular.

Hayır darbeciler herkese dokundu, size dokunmadı. 

Biz durduk, 80 ihtilalinden sonra bir sene.

Ama siz kendi inisiyatifinizle hizmete ara vermişsiniz

Kanun değişti. Federasyonları kapatmak zorunda kaldık. Haa! Askerin bize bir şey yaptığından değil.

Asker size ne yapsın, darbeyi Atatürkçüler yaptı.

Atatürkçü kadro yaptı ama en fazla imam hatip lisesi Evren döneminde açıldı.

O dönemde size ekstra şeyler vermediler mi?

Hayır. Hiç öyle bir kayırma olmadı. Yani askerden bir hayır görmedik. Şimdi çok güleceksin ama benim diplomamı asker verdi. 27 Mayıs’ta mezun oldum ben Ankara kolejinden.

Askeri cunta vardı o zaman işte. Benim kaç arkadaşımın babası Yassıada’da yattı hapiste. Biz ne ağladık onlarla.

GÜL, ATATÜRKÇÜ DEĞİLSE DEĞİL, ONU ZİYARET ETMELİYİZ

28 Şubat’ta nasıl davrandı lionslar? 

Siyasetle ilgili en ufak bir şey olmadı.

Çevik Bir’e, Vural Savaş’a ödüller vermediniz mi? 

Tansu Çiller’e de verildi. Demirel’e de verildi.  Vural Savaş’a herhalde iyi bir savcı olduğu için ödül  verildi diye düşünmek istiyorum.

Demirel cumhurbaşkanıydı. İlk genel kadın yönetmen olarak ona gittim. Ben bugün Sayın cumhurbaşkanımızı da ziyarete gitmekten yanayım.

Abdullah Gül’den söz ediyorsunuz. 

Tabii ki. Ona da gitmemiz lazım.

Ama sizin istediğiniz gibi bir Atatürkçü değil! 

Değilse değil. Benim cumhurbaşkanım. Elma ile armut birbirine karıştırılmaz ki. Ben Emine Erdoğan ile kaç kez birlikte oldum. Kaç kere vakfıma davet ettim.

Geldi mi?

Gelmedi. Ama Ak Parti iktidarının da lionsa hiç kötü davranışını görmedim. Zaten yaklaşımlarımız çok yakın birbirimize.  Biz de sosyal demokrasi için çalışıyoruz, Ak Parti de.  Muhteşem bir sosyal demokrasi getirdi Türkiye’ye.

Ak Parti? 

Aa tabii canım. Ben oy vermem ayrı. Dedem CHP milletvekiliydi. Bizim evde ha bire Cumhuriyet Halk Partisi konuşulurdu. Birilerinin de muhalefet olması lazım zaten.

KARADAYI’YA ÖDÜL VERDİM

Bugün, 28 Şubat’taki dolaylı desteğinizi nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Ben genel yönetmen olarak Karadayı’ya da ödül verdim. Karadayıların eşyaları aransa bulunur benim ödülüm.

Ve o zaman bir genel yönetmen dedi ki “Oya Hanım neden askerlere bu kadar çok önem veriyorsunuz?”  Ay dedim Taylan Bey Türkiye’yi onlar savunuyor dedim.

Başımızda genelkurmay başkanı adam, en üst seviyede. Ordumuzu yöneten insanı yüceltiyorum dedim. “Olsun Oya Hanım,  demokratik ve laik bir ülkede askerler bu kadar ortaya çıkarılmamalı” dedi. Ben yine de verdim o ödülü.

Bugün darbeden yargılanıyor adam. 

Sorma!

Peki ne hissediyorsunuz?

Ben inanmıyorum, yapmadılar darbeyi. Düşünmüş olabilirler belki. Bakın o kadar önemli ki çocukluk. Devamlı sen askersin, Türkiye’yi savunacaksın. Atatürk ilkelerini sen koruyacaksın diye  bozuk bir plak gibi beyin yıkanırsa...

Benim eşim hep söylerdi, (hz) Muhammed dünyanın en büyük insanı. Çünkü beş vakit namazla insanların beynini yıkamanın muhteşem bir metodunu keşfetmiş diye. Beş vakit ezan aynı şeyi söylüyor.

Bu sizi rahatsız ediyor mu?

Ben çok severim ezanı. Hiç rahatsız etmez. Karadayı’ya veya Çevik Bir’e bir zamanlar ödül verilmiş olmasını lionsların Türk ordusuna olan hürmeti olarak düşünün.

Bakın lionsun bir sloganı var: “Özgürlük, anlayış ulusumuzun güvenliğidir”. Kavramlara bak. Ordu güvenliği sağlar.


DAHA ÖNCE KARŞIYIZ DİYE İLAN VERDİK AMA BAŞÖRTÜLÜLER ÜNİVERSİTEYE GİREBİLİR


Evet. LİONS’un açılımı, Liberty İntelligence Our Nation’s Safety. Bu yüzden de 2008’de Türk Lionsları Hürriyet’e bir ilan verdiler. 

Cumhuriyet bayramı nedeniyle mi?

Hayır.  Bir siyasal simge olarak algıladığınız türbanın üniversiteye serbestçe girmesini sağlamaya yönelik çabaları üzüntüyle izlediğinizi bildirmek için. 

Bugün aynı noktada değiliz, tabii ki yumuşadık. Türban da siyasal bir simge yalnız. Eğer bıraksaydık, üstesine gitmeseydik bu kadar çok yasaklamasaydık böyle olmazdı zaten. Ama çok fazla arttı.

Biraz evvel Timur’un (Erk) ben kapıdan girer girmez bana sizin için “Zaman Gazetesi’nden ama başı açık” ifadesi oldu ya hiç sevmiyorum o ifadeleri. Bu önyargılar çok kötü.

Yani başörtülülere üniversite özgürlüğü verecek kadar anlayışlı mısınız artık?

Onlar da girsinler tabii üniversiteye. Kısıtlamamak lazım. Biz yedi bin lionsuz. Her ağız, her gönül, her beyin aynı gelişmişlikte değil. Kemal Alemdaroğlu benim en yakın sınıf arkadaşımla evli.

Benim oğlum ona faşist Kemal diye isim takmıştı. Bana sorsan çok duygulu, şefkatli bir adamdır. İnsanların sosyal hayattaki davranışlarıyla bireysel davranışları çok farklı.

O günlerde darbe hazırlığı yapılıyormuş Ak Parti’yi indirmek için. Siz de değirmene su taşımış oldunuz mu o ilanlarla, ödüllerle? 

Biz bunu yaparken sizin dediğiniz kadar ileriyi düşünmemişizdir. Darbeyi yapanı destekleyelim, biz de darbenin parçası olalım diye düşünecek kadar politik bir davranış olarak nitelendiremem bunları.

Özgürlük ve laiklik kavramının  bozulacağından korkmuşuzdur. Ak Parti gelecek, İran gibi olacağız. Kafamızı kapattıracak. Müthiş bir korkuydu o sıralar. Şimdi artık böyle bir korku ben hissetmiyorum.

Ne kadar cahilmişiz diyor musunuz?

Yanlış düşünmüşüz. Gayet tabii.

Lionslar Cumhuriyet mitinglerine katıldılar mı? 

Katıldılar. Ama lionslar olarak bayrak açıp değil de, bireysel olarak.  Benim o sırada katılacak durumum yoktu. Eşim ameliyatlıydı. Bakın, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneğini kurduk 89’da. İstesem ben de Türkan Saylan kadar yanında yürürdüm.

Niye yürümediniz?

Çünkü ben bu kadar atipik şeylerden hoşlanmıyorum. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Türkiye’nin bir sorununu çözüyor. Bana bu yetmiyor. Ben dünya insanıyla birleşmek ve Türkiye’yi de dünyaya taşımak istiyorum.

Amerika’daki lionsların başı kapalılar üniversitelere girmesin diye ilan verdiğini düşünebilir misiniz?

Hayır. Düşünemem.

O zaman Türk lionsları onlardan geri midir? 

Geri değil de, Türkiye’nin icapları Amerika’dan farklı. Türk toplumu geçmişte şeriatla yönetilmiş. Bir çırpıda demokratik kurallara geçebilmesi kolay değil. Dolayısıyla bir şeylerin daha vurgulanması gerekiyor.

İlanın parasını kim verdi? 

Federasyondan verilmiştir.

Onlar nereden alıyorlar parayı?

Aidatlardan.

Yıllık ödenen 350 liralardan mı? 

Evet, çok fazla bir şey vermiyoruz. Ama yedi bin kişininki birikince ona göre bir bütçesi oluyor tabii.

Üye sayınız 80’li yıllarda 12 binmiş. Şimdi 7 bine inmiş. Seçkinciliğiniz yüzünden mi taraftar kaybettiniz?

Bu seçmecilikten bir, ikincisi de  Atatürkçü olacak gibi gözükenlerin içinde de lionsa girmek istemeyenler var. Biz birazcık daha bu hudutları, kuralları gevşetsek belki daha çok üyemiz olur.

Ama istemiyorsunuz. Az olalım, öz olalım diyorsunuz.

E işte birbirimizle olalım, birbirine benzeyenler birlikte olsun diyoruz.  Beni korkutan dinle yönetilen bir devlet nizamı. Bakın kıyafeti serbest bıraktılar. Buna şiddetle karşıyım. Yavaş yavaş çocukların örtülü kafalarıyla okula gitmesinden kokruyorum.

BAŞÖRTÜLÜ MİLLEETVEKİLİ OLUR, ŞERİAT YASASI ÇIKARMASIN YETER Kİ

Başörtülülerin milletvekilliğine nasıl bakarsınız? 

Kendini öyle rahat hissediyorsa milletvekili de olabilir.  Ama çocukluktan itibaren kapanmaya kesin karşıyım. Bırakın çocukları yukarıya doğru kendi kendilerine gelsinler.

Eğer o örtüyü kendileri seçecekse başlarına, o zaman koysunlar, milletvekili de olsunlar. Bana ne. Yeter ki laiklikten sapacak kanunları getirmekte etkin rol oynamasınlar.

Siz çocukluktan itibaren buna meyil açarsanız farklı bir yapıya gideriz. Siz de böyle gezemezsiniz. Şeriatla yönetilen bir ülkede yaşamak istemem.

Lionsluk masonluğa atılan ilk adım mıdır?

Yok. Masonluk daha felsefi bir gelişme. Lions ise ruhsal gelişmesini tamamlamış insanın toplumsal davranışı.

İnsanlar önce masonlukta ruhsal gelişmesini tamamlasın sonra mı lions olsun?

Böyle bir kural yok. Ama daha kolay olur. Çünkü insanın vericiliği geç gelişiyor.
Yeter ki gönüllü hizmet etmeye hazır bir insan olsun.

İlhami Soysal, 86’da verdiği bir röportajda Lions kulüplerin masonluğun bir nevi anaokulu olduğunu söylüyor. Tamamen lionsların masonluk ilkelerine göre çalıştığını, tören, sembol ve renklerini de masonlardan aldıklarını... 

Katiyen aynı kanıda değilim. Belki şekilsel bazı simgeler ve ritüeller olabilir. Ama onlar beni çok da fazla ilgilendirmiyorı. Zaman içerisinde iki taraf da birbirinden etkilenmiş belki.

Başta Fahrettin Gökay olmak üzere kurucuların tamamı mason. 

Evet o sırada öyle. Demek ki öyle bir rüzgar vardı.

Ayrıca ilk Amerikalı kurucular da mason. 

Olabilir. Lionsta aksiyon vardır her zaman. Muhakkak bir hizmet vardır. Öyle lions olmak için lions olunmaz.

Bir site var; masonlar.org diye.  Özel olarak lionsları tanıtıyor ve övüyor.Diyor ki, bir lionsun en önemli görevi, çevresinden yararlanmaktır. Çevresine yarar sağlamalı demiyor. 

Çevresinden yararlanmayı yanlış ifade etmişler. Çevresinin imkanlarını alıp topluma akıtılması için kanal olmaktır lionsluk. Lionslar şuradaki birikmiş bir şeyi alıp, açıp, deşip, bulup topluma akıtırlar.

Sizler Amerika’daki genel merkeze hesaplarınızı sunmak zorunda mısınız?

Hayır. Böyle bir zorunluluğumuz yok. Proje bazında oradan buraya bağış getirtebiliyoruz. Onun için benim oraya gitmemin faydası olabilir. Bağış türlerine bakarım.

Bakın burada lions göz bankasını öyle kurduk. Bayrampaşa Hastanesini öyle kurduk. Katarakt Hastanesini Eskişehir’de öyle kurduk. Daha yeni 75 bin dolar geldi.

Bayrampaşa’ya bir alet alındı. Depremde çok büyük yardım yaptılar. 1 milyon dolar anında geldi.  (not: Oya Hanım’dan önce konuştuğum Hamza Kurtay 2,5 milyon dolar geldiğini belirtmişti. )

Ne şekilde dağıttınız onu? 

Önce büyük çadırkentler kuruldu. Temel ihtiyaçların giderilmesi için. Sonra Adapazarı’nda okul kampüsünde bir talebe yurdu yapıldı. Üsküdar’da bir ilköğretim okulu yapıldı. Avcılarda da bir çocuk yuvası yapıldı.

ATATÜRK’Ü PUT HALİNE GETİRDİK

İsrail Filistin çatışmasına dair Lionsların bir görüşü var mı?

Hayır. Hiçbir şekilde yok. Ama şimdi ben direktör olunca Müslüman olduğum için acaba diyorum Irak’ta bir Lions kulubü kurmak için beni görevlendirirler mi?

Irakta mı? Filistin’de mi?

Irak’ta. Filistin’de özgürlük yok. Somali’de var. Geçen Sudan konsolosu geldi bizim Altı Nokta’ya. Afrika’da çok yayıyorlar Lions kulüplerini.

Farkına varmadan bir şeylere alet oluyor muyuz gibi bir duygunuz oldu mu? 

Ben hiç bu hissi duymadım. Çünkü kullanılmayı hiç sevmem. Bilakis Lionsu ben kullandım. Ne yaparak? Projeler yaparak, 5 milyon dolar geldi Türkiye’ye yapılan projelerle.

Mesela oralarda çok çalıştım. Sonra Türk kadının gücünü Avrupa’da çok ispatladım. Ben Almanya’ya gittim evlendiğimde.

O Türk işçilerinin ne kadar küçümsendiğini gördüm. Benim nasıl Almanca öğrendiğime şaşırdılar. Üç ayda Almanca öğrendim ki onları alt edebileyim.

Ben onların nasıl insan ezdiğini gördüm. Onun için şimdi ben Hamburg’da Almanların önünde başım açık en önde yürüyeceğim Türk kadını olarak.

Ki görsün o küçümsediği, iteleyip kakaladığı Türk insanını.  Ben Türk insanının gücüne,Türkiye’nin  zenginliklerine inanıyorum.

Ve Lions bana bunları satabilme imkanı veriyor. Lions benim neyimi kullanacak ki, Türkiye’nin nesini kullanacak ki?

Bundan sonraki dönem için nasıl bir açılım gerekir Lionslara?

Biraz ritüellerden vazgeçmeli. Ritüeller çok sıkı. Sıkıyor insanları. Çok kuralcılık olmamalı.

İnsanları sıkıştırmamalı. Bir de daha az seçici olmak ve insanlara fırsatlar vermek lazım. Lionslar elitist görüntülerine rağmen hizmet götürdükleri mahallelerde hiçbir zaman ayrım yapmazlar.

Ben uzlaşmadan, insanların birbiri ile kucaklaşmasından yanayım.

Atatürkçülük toplumsal uzlaşmaya yeter mi 2013 Türkiyesinde? 

Hayır yetmez.  Ama Atatürk’ün getirmiş olduğu laik ve demokratik ilkeler yeter. Ben sosyal demokrasi istiyorum. Atatürk olmasaydı sen böyle başın açık gezemezdin.

Ama tabii simgeleştirmemek lazım. Puta tapmak gibi bir şey. Söylüyorum bunu hep.

Yapmayın diyorum. Adamı biz bu hale getirdik, her yere heykel dike dike. Biz kendimiz Atatürk olmalıyız.  İçselleştirmek lazım, putlaştırmak değil.


21 Nisan 2013 Pazar

Kıyametini talep eden var mı?

9 Aralık 2012


İddia dediğin saçmalıkta sınır tanımamalı ve olabildiğince sık dillendirilmeli, yoksa kimse ciddiye almaz. 

Maya takviminin 21 Aralık 2012’den sonrasını göstermemesi, bazılarına o günü kıyamet olarak kodlamaya yetmedi.

 İddialarını Sümer tanrılarından birinin adını taşıyan hayali Marduk gezegeninin dünyaya hızla çarpacağı inancıyla güçlendirip dehşet balonlarını dünya semalarında uçurmaya başladılar.

Bu felaketten sadece Türkiye’nin Şirince’si ile Fransa’nın Bugarach’ının muaf olacağı tesellisini balonlara yükleyen bu felaket tellallarına insafsız damgası vuramayız. Bize sığınacak iki güvenli liman gösterdikleri için teşekkür etmeliyiz!

NE oldu? Amerika hükümeti, “Korkmayın, belirtilen tarihte dünyamız yok olmayacak” mealinde bir açıklama yayınladı. Rus ve Fransız hükümetleri de dehşete kapılıp dağlardaki gizli sığınaklara kaçanlarla intihar etmeyi düşünenleri yatıştırmak için bilimsel veriler yayınlanmaktan geri kalmadılar. Ne de olsa hükümetler vatandaşlar için vardır, öyle değil mi? İngiliz hükümetinden resmî bir açıklama gelmedi ama kıyamet sonrası hayatta kalabilmek için silah, fener, balta, ilaç, gıda maddeleri gibi gereçleri depolayanların, ok atmayı, odunla ateş yakmayı öğrenenlerin hikâyeleri, Prens William-Cambridge düşesi Kate Middleton çiftinin tahta verecekleri üçüncü vâris müjdesiyle yarışıyor...

ARALARINDA medya mensuplarıyla modern çağ filozoflarının da bulunduğu hatırı sayılır bir gözlemci tayfası Şirince ile Bugarach’a konuşlanmış durumda. Çevirmenler Fransız medyasına fazla itibar etmediğinden Şirince mahreçli haberlerle yetiniyoruz. Diyorlar ki,  Hz. İsa 21 Aralık’ta Şirince’ye gelecekmiş. Altı gün sürecek kıyametin dehşetini yaşamasınlar diye üzerlerine inen mavi ışığın etkisiyle derin bir uykuya dalan insanları uyandırıp kurtarma gemisine alacakmış. Kurtarılanların maddî bedenleri ışığa dönüşecekmiş. Şirince’de deniz olmadığına göre tufan olmalıymış öncesinde ki, Nuh’unkine benzer bir gemi zuhur etsin de insanlığın altın çağını başlatmak üzere hırçın dalgaları yara yara ilerlesin. Üstelik adı lazım değil bir Türk’ün ahaliyi aydınlatma toplantılarında anlatılıyormuş bütün bunlar. Ne muhayyile ama!

KAÇINILMAZ sonu korku içinde bekleyenlere kimse sormuyor: Bırakalım masum insanların katline seyirci kalmayı, tohumlar kısırlaştırılırken yani yeniden üremek üzere ekilebilir tohum sayısı azalırken, arılar ortalıktan çekilip ormanlarla denizler talan edilirken neden kaçacak yer aramadınız? Sürece yayılan felaketlere ses çıkarmıyorsunuz da, malum son için belirli bir gün verilince mi korkuyorsunuz? 22 Aralık sabahı “hadi yırttık” neşesiyle, bir sonraki kıyamet senaryosuna kadar ‘bye bye’ mı diyeceksiniz birbirinize?

KIYAMETİN anlam yelpazesi çok geniş. Başına ‘kızılca’ kelimesi de eklenerek büyük kazalar, doğal afetler, katliam ve savaşlar için kullanılıyor. Buradaki temel kavramın “radikal değişim” olduğunu hatırlarsak, mesela yağmurun kıyameti, buluttan kopup denize düşmektir diyebiliriz. Damla iken derya olmuştur. Görünüşte aşağı inmiş ama cirminin üstünde bir güce yükselmiştir. Tohum için kıyamet, başını topraktan çıkarmaktır. Sonrası bayramdır: Gövde edinir, üstüne dalları dizilir, yaprakla bezenir ve meyvede miracını tamamlayıp yeniden toprağa, tohum haline döner.

BİR bebeğin dünyaya gelişi de aslında kıyamettir. Çünkü annesinin iç denizinde huzurla yüzerken, hiç bilmediği, baştan aşağı kaotik bir düzende yaşamaya başlamıştır. Yaşayan her nesne, her an artlarında ölümlerini bırakarak halden hale geçer. Hepimizin bir değil nefes sayımız kadar cesedimiz var. Kayıt yapan melekler onları özel defterlere defnederler. Büyük finale doğru, anlık kıyametlerle yürür hayat kervanı. Başımızı nereye çevirsek orada kıyamet...

KELİMENİN kökeninde ayağa kalkma var. Yatay olanın dikey pozisyona geçmesi yani. Hastanın şifa bulması, uyuyanın uyanması, kapalı olanın açılması, karanlığın aydınlanması... Ayağa başka ne zaman kalkarsın? Ya milli marşın çalınıyordur ya da bulunduğun mekâna çok önemli bir zat gelir, saygı ve ürpertiyle doğrulur, gözlerini bayrağından veya o güzel insandan ayıramazsın. Bu manada kıyamet talep edilesi “iyi” bir şeydir, acıyla kıvrandırmaz insanı, gönendirir.

DEĞİŞİK inanç ve kültürlerden beslenen bütün “büyük kıyamet” senaryolarında dünya korkunç bir şekilde bitiyor. Kur’an’ın o güne dair betimlemeleri son derece sarsıcı. Fakat Allah’ın veli kullarının sözlüğünde kıyametin bambaşka bir anlamı var. Onlar gök çatırtılarla yarılmadan, güneş sönüp kör olmadan, dağlar pamuk gibi savrulmadan önce, kendi ölümlü bedenlerini koruyarak, hayatın fiziksel realite safhasını bitirip farklı bir varoluş seviyesine geçiyorlar. Yaradan, maddî düzlemi onlara özel bir şekilde çökertiyor ve karşılığında eşyanın hakikatini veriyor. Bu hediyeyi alanlara artık dünyevî bütün acılar vız gelip tırıs gidiyor. Gizemli bir neşter, göz bebeklerine bir çizik attığı için bizler gibi şaşı bakmaktan kurtuluyorlar. İşte bu, kıyametlerin en şahanesi oluyor. Çünkü güneşle ay birleşiyor; ışığı yansıtan, ışığın kaynağında sönüyor.

HAYAT işte böyledir. Kıyametin uğramayacağı iddia edilen köylere kaçanlar kadar kendi şahsî kıyametini talep edenlere de yer açılmış âlemde. Birinciler medya desteğiyle sonlarını kâh korkarak kâh eğlenerek beklerken, ikinciler dileklerini sadece seccadelerine fısıldarlar.

Gel vatandaş gel, katili, iblisi, şarlatanı fettanı, despotu, ayyaşı ne ararsan bu podyumda

KAFAM fena halde karıştı dostlar. Gülüp eğleneyim mi, yoksa hüzünlenip dövüneyim mi? Edebiyattan bozma film ve dizileri hazmedememişken bir de defile çıkardılar başımıza.

21’inci yüzyıl, doğrudan muhayyileye seslenen bir sanatı teşhirlere doyamadı. Madem emekçi halkımız okumaktan hazzetmiyor, biz de müşteriyi çağdaş metotlarla avlarız diyorlar.

Tamam Bahçeli’nin koçları gibi “vur de vuralım, öl de ölelim” noktasına savrulacak değiliz, ama bir avuç has okurun duygularını da yerlerde çiğnetmeyiz.

EDEBİYAT defilesinin mucidi Dostoyevski Müzesi Müdür Yardımcısı Vera Biron. Dostoyevski deyince insan bir hazırola geçiyor haliyle. Ebedi âşığıyız ve borçluyuz kendisine. Kahramanları önce St.Petersburg’da kutlanan ‘Dostoyevski Günü’nde sahne almış ve bu yıl Rus Kültürü Festivali için İstanbul’a gelmişse gidip selamlaşmak vazifemiz. 

YER Beyoğlu. Sokak İmam Adnan. Küçük çapta Rus el emeği ürünleri pazarı ve ortada bir podyum. Kalem marifetiyle anlatılan karakterler, oyuncuların vücutlarında can buluyor.

Amaç o güzelim romanlara ilgi uyandırmak. Vera Biron’un deyimiyle Dostoyevski’nin sıkıcı, aşırı ciddi ve anlaşılmaz olmadığını göstermek ve eserlerini her yaştan okura sevdirmek.

KIYAFETLER, romanlarda geçen detaylardan hareketle o yılların giyim tarzı baz alınarak belirlenmiş. Oyuncular kahramanlara ifade ettiği anlamı vurgulayacak hareketlerle taşıyor sözde ama karikatür gibiler. Podyum kenarındaki palyaço cazgırların çığlıkları gösteriyi komediye dönüştürüyor.

Dostoyevski’yi sevdireceğiz diye onu hafifletebilir miyiz? Sakin ol, kitaplar iki yüz yıldır yerinde duruyor, dileyen en ağır haliyle okur!

İNSANCIKLAR’ın Makar Alekseyeviç Devuşkin’i geçiyor önümden. Titrek, kuşkucu gözlerle bakıyor çevresine. Sunucu onun devlet dairesinde katip olduğunu, üstünde karın tokluğuna çalışan bir memurun ucuz, yama içinde, düğmeleri sallanan bir kıyafeti bulunduğunu söylüyor. Ama podyumdaki oyuncunun kıyafeti ne eski, ne bir yaması var ne de düğmeleri sallanıyor.

BEKLİYORUM ki Makarcığı iki cümleyle özetlesinler, yoksulların kendi hallerinden utanmak akıllarına gelmezken toplumun onlara utanılası bir durumdaymış muamelesi yapıp dalga geçmesinden nasıl incindiğini söylesinler.

Hiç değilse Devuşkin “Varlıklılar, yoksulların kötü talihlerinden yakınmalarını pek sevmezler. Yoksulluk genellikle can sıkıcı bir şeydir onlar için. Aç iniltiler uyumalarını mı engelliyor dersiniz?” diye ah etsin. Ne gezer!

AMCANIN Rüyası’ndan Prens K.; soylu ve zengin bir adam, korse giyen, bir bacağı takma, bir gözü cam, takma dişli, peruk takan tamamen gülünç bir karakter olarak geçiyor podyumdan.

Hareketleriyle güldürdüğü seyircilerden bir tanesine “oku beni” mesajı verebildi mi acaba? Bak sen, Stepançikovo Köyü ve Sakinleri’nden Foma Fomiç Opiskin de bir asalakmış.

Hiçbir şeyi başaramadığından bir generale soytarı olmuş ve general ölünce despota dönüşmüş. Yanımdaki adama soruyorum: “Hiç kitap okudun mu, böyle bir adamın hikâyesi ilgini çeker mi?” Diyor ki; “Yok abla, ben anlamadım daha olayı.” Dostoyevski adını hiç duymamış.

Neylesin Albay Rostonev’i. Zaten Opiskin’in dümen suyunda ne hallere düştüğünü de söylemedi sunucu. Ama katıla katıla gülüyor generalin eşi Agafya Tihonovna Krahotkina’nın öfkesine, Foma Fomiç’in önünde fare gibi titremesine...

YERALTINDAN Notlar’a geldi sıra. İşte izi bende hiç silinmeyen, kambur, vesveseli, kırılgan orta kademe memur adam. Kıyafeti eski, solmuş ve dizinde kocaman sarı bir lekeyle tanımlanıyor. Ama oyuncu gayet temiz ve iyi giyimli ve yok pantolonunda bir leke.

Neyse ki güzel özetleniyor durumu: Dünya düzeni mükemmel olmadığı için kendini suçlu hisseder ve bu yüzden acılar içinde kıvranır. İki kere ikinin beş ettiğinden emindir.

Nasılsa kalmıştı işte aklımda, “Ben hasta bir adamım.” diyordu yeraltı adamı. Şimdi tam sırası onu teselli etmenin: Kim değil ki? Hangimiz serzenişler ve hakaretlerle geçirmiyoruz hayatı?

SIRA Suç ve Ceza’da. Raskolnikov fırlıyor podyuma. N’ayır, n’olamaz! Bu ne böyle Antonio Banderas havaları. Sen benim Rodya’m değilsin be adam.

Seni entel katil diye tanımlayıp böyle artist artist salındıranlar utansın. Çok yakışıklıymış da, fakirliğine rağmen St.Petersburg’un en ünlü terzisinden giyinirmiş de, paltosunun iç yüzünde kalın şeritten yapılmış bir ilmek varmış da!

Olanca seksapeliyle açıyor paltosunu Raskolnikov ve baltasını astığı o kırmızı ibrişimi teşhir ediyor bize. Vazgeçtik bu absürt edadan, asla bu renk değildi o düzenek ve asla böyle sırıtmazdı.

Nerede yüzünde o dünyayı acıyla sorgulama ifadesi? Hiç değilse o meşhur ikilemi dillendirseydiniz: İyilik, kötülük eliyle gelir mi?

TEFECİ Alyona İvanovna’ya itirazım yok, üstelik podyumdan uzanıp elimi sıkıyor. Ayıp olur şimdi reddedersem, oyuna katılmak lazım.

Ufak tefek, kuru kemik bir kocakarı. Nefret dolu bakışlar, yağlı saçları, fare kuyruğuna benzer örgüleri, boynunda içi dolu bir para kesesi...

Ve Semyon Zaharoviç Marmeladov. Alkolikliğinin altı çiziliyor, eşinin çorabını bile satıp içkiye yatırdığının.

Burada bir sorun yok, “Giydiği siyah frak yapışmış saman parçacıklarıyla süslü.” diyor sunucu, bakıyorum bir tane saman çöpü yoktu üstünde. Hoop dedik, görselliği isteyen sizsiniz. Madem öyle, vaadinizi yerine getirin!

SONYA Marmeladova podyumda. Tamam ailesini fahişelikle geçindiriyor, elden düşme kabarık kıyafetler giyiyor, şapkasında mesleğinin alametifarikası kırmızı tüy taşıyor da, bu mudur yani Rodya’mın sevgili Soneçka’sı?

Eteğini kaldırıp bacaklarını göstererek mi özetleyeceksiniz bu karakteri? Nerede yüzünün çizgilerindeki o acıya doymak bilmeyen ifade? Nerede başındaki masumiyet halesi?

Entel katiliniz, yere kapaklanıp hadi onun ayaklarını öpmedi, bari Dosto babanın insanlığın çektiği bütün acıların önünde eğildiğini söyleseydiniz.

VE kızın anası, veremli Katerina İvanovna. Kıyafetinden bana ne? Sefaletle mücadelesinin trajikomik hallerinden bir cümlecik olamaz mıydı. Porfiri Petroviç, ortadan kısa boylu, göbekli diye tanıtılıyor.

Hani nerede o göbek? Oyuncunun karnına bir yastık da bağlayamaz mıydınız? Vücut şekli kocakarıyı andırıyormuş. Yoo, hiç de öyle görünmüyor.

Gülerken vücudu titrer, lastik gibi bükülürmüş. Oyuncu bu tanımı canlandırmaya çalışıyor ama... Hadi yavrum sen çekil, sıradaki gelsin.

YOK, devamını getirmeyeyim. Budala’dan Prens Lev Nikolayeviç Mişkin, Parfyon Rogojin, Nastasya Filippovna ve Aglaya Yepançina geçti podyumdan.

Onlar gitti Ecinni’den Nikolay Stavrogin, Mariya Timofeevna Lebyatkina geldi. Sonra Karamazof Kardeşler’in kahramanları.

Dertleri neymiş öğrenilemedi. “Babanızı öldürmek istediniz mi hiç?” diye de sorulmaz mıydı? İkinci bölümde romanlardan bazı sahneler canlandırıldı ama tadı tuzu yoktu.

En sonunda Dostoyevski çıktı podyuma. Bütün kahramanlar ona minnettardı. Dosto baba, kimseye fark ettirmeden döndü bana, “İyi ki vakitlice ölmüşüm.” dedi. Korktum, yine sara nöbeti tutacak diye. Baktım göz kırpıyor, bir kahkaha patlattım...

 http://www.zaman.com.tr/nuriye-akman/gel-vatandas-gel-katili-iblisi-sarlatani-fettani-despotu-ayyasi-ne-ararsan-bu-podyumda_2080755.html

2 Nisan 2013 Salı

SÜKUT - Nuriye AKMAN


30 Mart 2013
-Bak şu fotoğrafa. Aklına ilk ne geldi? 

-Sonsuzluk.  

-Olmaz, içini dolduramazsın

-Ebediyet desem?

-Farketmez.  

-Neden? Ezelden gelip ebede gitmiyor muyuz?
-Evet ama ezel zamanın başlangıcıysa, ebed de sonudur.

-Hımm! Sonsuzluğun sonu olduğunu hiç düşünmemiştim.

-Ebedi hayatın sahibini kayıt altına alabilir misin? Dilerse cenneti de cehennemi de dürüp kaldırır.

-Sonrasına kelime yok yani!

-Dikkat et, “sonra” dediğin anda yine dünya zamanına atıf yapıyorsun.

-Aa seninle de konuşulmuyor! Gelme üstüme.

-Mızıkçılık yok. Ne güzel muhabbet ediyoruz. Hadi bir daha bak şuna. Ne görüyorsun?

-Yolun sonu!

-Bu kadar umutsuz musun?

-Yoo. Adamın durduğu yerde iskele bitiyor da...

-Bitmesin istiyorsun, deniz hep ayağının altında olsun...

-Evet o yüzden de aklıma ilk gelen sonsuzluk oldu. Ama hevesimi kırdın.

-Acele etme. Dünya yuvarlak! Hep aynı yöne gidersek, sonunda başladığımız noktaya varırız.

-Bu fotoğraf için “Denizin balık vaadi” de diyebilirdim.

-Neden “Adamın balık umudu” demedin?

-Çünkü vaat olmasa umut da olmazdı.

-Oo, güzel yanıt.  

-Aman efendim, fotoğrafın güzelliğindendir.
-
Peki adam demin söylediğini biliyor mu?

-İçi biliyor da, dışı içinden bibaher.

-O nasıl oluyor?

-Bilen kalbi. Ama beyni kalbine kapalı.

-Kalp ve beyin dış olabilir ancak. Çünkü ikisini de görebiliriz. Hatta ürünlerini de. Duyguları, düşünceleri...

-Sen şimdi nerede bu iç diye soracaksın! En iyisi çıkalım buradan. Bak kırmızı yağmurluk resme ne yakışmış. Sen kal burada. Ben adamın yanına gidiyorum.

-Ama içi-dışı olmayan, kalıba sokulmayacak bir şey götürmen lazım ona.

-Galiba sonsuzluğu şimdi anladım.

-Neymiş?

-Sükût.

-Susss! Balıkları kaçıracaksın.

BALANS AYARI

Bu da Kazakistan’ın nevruz kutlamalarından bir fotoğraf. Cihan Haber Ajansı’ndan Doğan Yıldız Astana’da çekmiş.

Bayrama, dansa, neşeye eyvallah da, burada alkışımız fotoğrafın yakaladığı kusursuz dengeye. Çünkü ön planı görkemli yapan, objenin kendisinden çok, arka planın sadeliğidir.

Sahnenin gerisindeki kadınların  giysileri gösterişsiz ve salınımları yavaş olmasa, ön plandaki kadın bu denli görkemli görünmeyecekti bize, dansının ritmini böylesine güçlü hissedemeyecektik. Herşeyin zengin bir görsellik sergilediği bir ortamda çok az şey görülebilir.

Göz, hangisini seçeceğini şaşırıp birinden ötekine kayar, sonunda yorulur ve kapanır.
Adalet, eşitlikten geçmiyor öyleyse.

Herşey o an itibarıyla çok değerli. Nesneler ve olaylar kavrayamayacağımız bambaşka bir düzen içinde sıralanıyor. Ben, başkasına fon olurken değerimden bir şey yitirmiyorum. Çünkü başkası da bana fon olarak, görsellik değerimi yükseltiyor.

Durdum ve bir kez daha baktım fotoğrafa. Genç kadın, kırmızı yerine pembe boyasaydı dudağını keşke dedim, kurdelenin pembesinden seçseydi rujunu...

Biri duyup yanıma geldi, ne pembesinden bahsediyorsun diye sordu. Kazak güzelini gösterdim ona. Dedi ki: “Kurdele değil, alev onlar. Kadın yanıyor.  Dansı, ateşten kurtulmak için...”

ATEŞİN GÖZÜNE TOPRAK AT
 
Ateş yakıp üstünden atlamak, baharı takvime bağlayanların harcıdır, bunu neden yaptıklarını düşünmez, bir geleneği sürdürmekle yetinirler.

Ateş, şenliğin sembolüdür onlara, kışı yani zoru geride bırakmanın...
Haliyle mutludurlar. Fakat neşelerine is sinmiştir.

Duman kokar nefesleri. Üstünden atladıkları ateş içlerinde yanmaya devam eder. Beklentilerinin aksine yeni olmaz günleri...

Takvimler hangi mevsimi gösterirse göstersin, kalpleri hep ılık ve çiçekli olanlar vardır bir de. Bu hale gelinceye kadar ateşin gözüne toprak atıp kendi tabiatlarından ateşi kovmuşlardır.

Tabii ateşin en yakın dostu havayı da. Kızıl dişleriyle ısırmazlar artık özlerini; savurup hırpalamazlar o kutsal emaneti. Suyla emzirirler gönül bebeklerini.

Bu her dem baharda duranlar, ışığına aldanmazlar ateşin; bilirler ki içi kömür karasıdır. Topraksa görünür karanlığında ışığın binbir rengini saklar. Ebu Turab’ın dostlarıdır onlar, toprağın babasının...

Göğe topraktan çıkıldığını öğrenmişlerdir. Ateşin altına bin ton odun atsalar, kendi semalarında yükselemezler de, başlarını toprağa gömercesine eğdiklerinde nur kesilirler...

 http://www.zaman.com.tr/aktuel_suk-t_2071633.html

31 Mart 2013 Pazar

AŞK OLSUN! Şimdi sınavımı iptal mi edeceksiniz?

Nuriye Akman


Bazı sözler espri niyetine de söylense dua yerine geçiyor galiba. Geçen haftaki yazımı, “Bugün neler yaşadığımın aşırı acıklı hikayesi haftaya pazara” diye bitirmiştim. YGS maceram hakikaten hüzünlü bitti.

 Salimen tek parça halinde çıktığım sınav kapısında büyük şok yaşadım: Cevap kağıdım geçersiz sayılacaktı! Sen misin “ÖSYM başkanı da girsin bu sınava” diye başlık atan! Öyle değil böyle girilir diyordu ÖSYM!

OLAY şöyle gelişti: Saat 09.20 sularında Belma Güde İlkokulu’nun kapıları açıldı. Kontrolden geçerek içeriye ilk giren ben oldum. Doğrudan sınıfıma gidip, gözetmenlerin işaret ettiği sıraya oturdum. Soru kitapçıklarının bulunduğu mühürlü büyük torba henüz kapalıydı. On dakika sonra başka bir zarftan çıkan cevap kağıtları dağıtıldı ki kimlik bilgilerimizi vakitlice kodlayalım.

09.30’DA sınıfa Cihan ve Zaman muhabirleri geldi. Onları beklemiyordum. Çünkü daha önce bahçede çekim yapmışlardı. Biz yazarlar nasıl anlatmaya doyamazsak, onlar da görüntü almaya doyamazlar. Yerimden kalkmadan kameralara gülümsedim. Ne bana bir soru yöneltildi, ne de gözetmenlerden çekime dair itiraz geldi. Zaten muhabirler bir veya iki dakika kaldılar içeride.

20-25 dakika sonra zarf açıldı, soru kitapçıkları dağıtıldı. Tam 10.00’da tabiri caizse gong çaldı, yarışma başladı. Başlarımız anında kurbanlık koyunlar misali yüce giyotinin önünde eğilmişti. Bu kıyamet gününde kimsenin diğerine hayrı olmayacaktı. Hepimiz kendi bacaklarımızdan asılacaktık. Yalnız burada İngiliz sicimi yerine Türk urganı kullanılıyordu.

KEŞKE urganı Türk kılan sağlamlığı olsaydı. Heyhat! Her biri bambaşka becerilerle donatılan, çiçeklerini farklı koşullarda açabilecek iki milyona yakın gençten aynı tür başarı isteniyordu: Ne kadar çok soruya cevap verirlerse o kadar makbuldüler. Yoksa “başarısız” damgasını vuracaklardı alınlara! Puan yüksekliği tek başına ölçüt alındığında, mesleklerin kendilerine en uygun taliplerle buluşamayacağı açıktı. Devletlûlarımız, bunun toplumsal intihar anlamına geldiğini anlamıyordu.

SORULARI okurken söylenmeye devam ediyordum. Kafa sesimi kimse duymuyordu tabii. Görünüşte gayet sakindim çünkü sırtımda yumurta küfesi yoktu. Maraton değil kısa mesafe koşucusuydum ben. Fakat yaşadığım bu ıstırabın da bir anlamı olmalı, gölgelerin gücü adına duruma el koymalıydım! Lâmı cimi yoktu, bu düzen derhal değişmeliydi. Hayır, tembelliğe güzelleme yapmıyordum. Her taşın yerli yerine konulmasıydı muradım.

BU sistem, meslekler arasında hiyerarşi yaratıyordu. Yüksek puan isteyenler itibar listesinin başında yer alıyor, puan düştükçe mesleğin değeri de aşağıya yuvarlanıyordu. Oysa ne kadar iyi doktorlara, hukukçulara, mühendislere ihtiyacımız varsa, o kadar da iyi öğretmenlere, gazetecilere, sosyal hizmet uzmanlarına ihtiyacımız vardı.

DEVLETİN elinde hangi işin nasıl bir psikolojik altyapı gerektirdiğine dair bilimsel raporlar yoktu. Çocuklar kişilik yapılarını tanımada yardım almadan, itibar listesinin üst katlarına tırmandırılıyordu. En fazla neti olan, en makbul öğrenciydi. Hele bir de derece yaptıysa, ebeveynleriyle hocaları kendisiyle övünüyor, rektörler tebrik telefonları açıp, “Bize gel, bize” diye yalvarıyordu.

MADDİ getirileriyle öne çıkan mesleklerin zor yanlarından bahis yoktu. İdealize edilen ham hayallerin peşinde koşuyordu çocuk. Hangi diplomayı almak istediği yerine, hayatın hangi problemini çözmeye talip olduğu sorulmuyordu ona. Matematiksel zeka, kendisi için en doğru mesleği seçmesine yeter sanılıyordu.
PUANI düşük gelen çocuk ise tescillenmiş başarısızlığının ağır yükü altında ezilirken, sosyal, sportif ya da sanatsal potansiyeli çöpe gidiyordu. Mesele sadece çalışkanlık-tembellik ekseninde değerlendirilemezdi. İnsan kaynaklarımız göz göre göre israf ediliyordu. Asıl kaybeden toplumdu.

Sınavı nasıl yapalım?

Peki ne yapmalıydık? Teklifim şuydu:

1-HANGİ mesleğin ne tür bir insan malzemesi istediğini belirleyelim önce. Sonra gençlerin kişilik yapısı ve becerilerini ölçecek bilimsel kriterleri oluşturalım. Ve tabii bunları değerlendirecek eğitim kadrosunu hızlı bir şekilde yetiştirelim.

2-LİSE birden mezun oluncaya kadar yılda ikişer kez çocukları bu testlerden geçirelim. Cevaplarının doğru ve yanlış diye kodlanmayacağını, amacımızın yollarına ışık döşemek olduğunu bildirelim.

3-BU ölçümlerde filmlerden, romanlardan yararlanılabileceği gibi, gazete haberlerine yansıyan gerçek hikayeler de kullanılabilir. Çocuktan vaka analizi yapması istenir, olaydaki kişilerin yerine kendini koyması ve nasıl davranacağını açıklaması beklenir. Olayları ve insanları tanımlama biçimi dahi müthiş ipuçları verecektir.

4-DEĞERLENDİRME sonuçları biriktikçe kendi içinde kıyaslama yapabilme imkanı doğacaktır. Çocuğun zihinsel becerileri, duygusal zekası ne yönde gelişmektedir? Dikkat! Burada iyi ve kötü yön yoktur, sadece eğilimler ve açılımlar vardır.

5-ÜNİVERSİTEYE giriş yine iki aşamalı olsun. Birincisinde lise boyunca yapılan testleri daha detaylı bir şekilde uygulayalım. Böylece okulun olası hatalarını asgariye indirelim, eksikleri tamamlayıp çocuğun geldiği son durumu belirleyelim. Böylece ona vereceğimiz belge, hangi mesleği seçerse daha başarılı olabileceğine dair ciddi bir rehber olur.

6-BU arada meslekler, niteliklerine göre fen bilimleri, sosyal bilimler, sanatlar ve benzeri gruplara ayrılmıştır. Her grubun sınavı ayrıdır. Öğrenci nihai olarak dilediği sınava girecektir. Böylece zaman ve emeğini verimli kullanacak, hiç işine yaramayacağı bilgileri ezberlemekle uğraşmayacaktır.

Şen geldim yaslı dönüyorum

YGS sorularını cevaplarken yukarıda özetlediğim düşüncelerin hücumuna uğradım. Şimdi sırası değil diye onları kovmaya çalışırken sorular çok kolaymış gibi geldi, seçenekler üzerinde fazla düşünmeden salladım da salladım. Derken birden boynum başımı taşımamaya başladı. İki saat boyunca eğilmekten tutulmuştu.

Kafamın içinde sanki taşlar vardı, oradan oraya yuvarlanıp, canımı yakıyordu. Amaaan yeter diye kalemi bıraktım. Kalan 40 dakikayı cevaplarımı kontrolle geçiremezdim. Acilen ağrı kesiciye ihtiyacım vardı. Bir fincan acı kahveye nelerimi vermezdim.

Cihan ve Zaman muhabirleri beni bahçede bekliyordu. Kameralar yeniden çalışmaya başladı. Sınav esaretinden kurtulmak iyi gelmişti. Boynu tutulan, başı çatlayan ben değilmişim gibi neşeyle konuştum. Biraz sonra öldürücü darbe ense kökümde belirdi:

-Sınavınızın iptal edilmesi gerekiyor.

-Haydaa!

-Sınıfa kamera sokup çekim yapmışsınız.

-Sınav başlamamıştı daha.

-Fark etmez. Yasak olduğunu bilmiyor musunuz?

-Yasaksa siz içeri almayacaktınız. Çekim gizli yapılmadı. Gözetmenler de oradaydı.

-Kim bilir kamerayla ne bilgiler verildi size.

-Yok daha neler! Soru kitapçıkları dağıtılmamıştı henüz.

-Kusura bakmayın. Tutanak tutmak zorundayım. 

-Ne yapman gerekiyorsa yap arkadaş.

-Geçersiz sayılacak kağıdınız, başka yolu yok.

-Amaan! Umurumdaydı...

YAPACAK bir şey yoktu. Kağıdım iptal edilirse ben de AİHM’ye giderdim! Doğrusu büyük şenlik olurdu! Ama tabii önce iç hukuk yollarını tüketmem lazımdı! Suçlanıp tehdit edilmek ağırıma gitmişti aslında. Ama bunu itiraf edemiyordum. Evlere damlara sığamadım. Kendimi sokaklara atıp beş saat yürüdüm. Beynimde binlerce karınca...

ERTESİ sabah cevaplarımı kontrol ettim. Toplam 60 net yeter de artar diyordum ki 50’yi zor bulmuştum. Sadece sözelleri cevapladığımı not düşüyorum. Özellikle felsefede çuvallamıştım. Şimdi evin huzurlu havasında, çay çorba içerek doğru yanıtı dedem de verirdi! Marifet saksıyı stres altında çalıştırabilmekti. Bu yaşta, iki aylık seyrek sepelek çalışma ile alınacak sonuç buydu işte.

ÖTE yandan artık özgürdüm. Bu vesileyle tanıdığım insanlar, yaşadığım tatlı heyecan, öğrendiğim yeni bilgiler ve hepsinden önemlisi böylesine zenginleştirici bir mesleği bana nasip ettiği için Yaradan’a şükrettim.

http://www.zaman.com.tr/pazar/ask-olsun-simdi-sinavimi-iptal-mi-edeceksiniz_2071918.html

29 Mart 2013 Cuma

NURİYE AKMAN, YGS'YE GİRDİ

Bilemediğimi sallasam mı, boş mu bıraksam?

24 Mart 2013
Mesleğimin en uzun görevini bugün noktalıyorum. Umarım tansiyonum düşmeden, tuvalete gitme ihtiyacı hissetmeden, dikkatim dağılmadan, kâğıdıma su dökmeden biter işim.

Bir hareketim yanlış anlaşılır da dışarı atılmam inşallah. Ve işaretlemeyi kaydırmaz, silgimle kâğıdı yırtmaz, bildiklerimi unutup bilmediklerimi kafadan atmaz da öyle çıkarım sınavdan...

GÖREV tanımında kurbanları gözlemek de var. Gerçi bunda sıkıntı yaşamam. Ben de o garibanlardanım çünkü. Tek farkımız, gazetecilik emellerine beni kurban eden bir editörümün olması. Hiç olacak şey mi Allah aşkına, YGS kayıtlarının kapanmasına on beş gün kala “Sınava giriyorsun. Ona göre yap hazırlıklarını” diyor. Vahşetin boyutuna dikkat: Liseden mezun olalı 38 yıl geçmiş! Gençlerin çektiği sıkıntıları yaşayarak öğrenmek ilginç olmaz mıymış!

DİPLOMAM kim bilir nerelerde, ara ara yok. Yeniden edinmek ne zor imiş. Sınav trenine  son başvuru gününde atlayabildim. Ankara-İstanbul arasında geçen serüvenin bu ilk aşamasında okullardaki bürokrasi ve karmaşaya dair tam Aziz Nesinlik bir kara komedi yaşandı. Ama geçiyorum, anlatacak o kadar şey birikti ki...

ÜNİVERSİTEYE giden tren çok kalabalık. Dile kolay, iki milyona yakın yolcu... Çoğu oğlumdan bile genç. Benim yaşımda kaç akl-ı evvel vardır acaba? Varsa bile, kendi paşa gönülleriyle gelmişlerdir. Benim gibi arkalarından itilmemişlerdir. Neyse... Giriş biletimi alınca geçmiş yılların sorularına bir bakayım dedim. Eyvah eyvah! Çözmeyi bırakın, anlayamıyorum bile.  Çinceyi sökmek bile daha kolay olmalı. Yaşlılık indirimi yapmazlarsa, barajı bile geçemem arkadaş!

MADEM bu ıstırabı tecrübe edeceğiz, bari dershaneye gidelim! Evime en yakın hangisi? Altunizade FEM. Korka korka girdim kapıdan. Deli muamelesi yapıp gönderirler zannediyorum. Aman Allah’ım, nasıl samimi bir coşkuyla karşılanmak öyle. O nasıl bir ilgi alâka... Bak sen! Yüksek derece yapanlara araba da veriliyormuş. Gaza gelme, barajı aşsan yeter diye çimdikliyorum kendimi.

SEVİYE tespiti yapılacak. Dedim hocam, gerçi lisede fen bölümündeydim ama hikâye! Fizikten, kimyadan nefret ederdim. Fen namına matematik yeter de artardı bana. Bir tarihi sevdim, bir de edebiyatı.

Anlayacağınız ben basbayağı sözelciyim. Bu saatten sonra matematik bile çalışamam. Sadece tarih, coğrafya, felsefe, Türkçe sorularına takılsam olmaz mı? Olurmuş da ne kadar ekmek, o kadar köfte misali olurmuş. Yani ne okumak istediğime bağlıymış. Valla, ııh, şeyy... Siyaset bilimi mi, sosyoloji mi, ilahiyat mı, edebiyat mı desem? Aslında yeniden öğrenci olmaya hiç niyetim yok. Bunu ilk günden söylemeli miyim? Asla!
DENEME sınavında netim, soruların yarısından iki fazlası çıktı.

Bu bir mucize! Çünkü bazı soruları anlayabilmek için üçer kez okudum. Neden daha yalın bir üslup kullanmazlar ki! Bunlar öğrenci düşmanı kardeşim! Hocalar, on soru daha eklemelisiniz bu skora diyorlar. Bense panikteyim. Sınava iki ay var. Çocukların dört yıl boyunca hazırlanıp da geldiği  bu vahşi survivor adasında timsahlara yem olacağım!

DERHAL derslere başladık. Tarihim iyi, coğrafyam felaket. Yahu nedir bu mutlak nem, bağıl nem, indirgenmiş sıcaklık, bakı faktörü, dinamik yüksek basınç, termik alçak basınç falan... Sözelde ne işi var bu dersin, atsanıza bunu fene. Gelelim Türkçeye. Gramerin detaylarını tamamen unutmuşum. Ayrıca bazı yazım kuralları ve adlandırmalar değişmiş. Ne hakla, niye? Mala, davara ne faydası var bunun kardeşim!

LİSEDE kompozisyonum hep ondu. Bu kadar kitap yazdım, editörlerim “Seninkiler kadar temiz, yanlışsız metin görmedik” dediler hep. Ne çare ki ÖSYM pratikle ilgilenmiyor. İlle de teori diyor. Eylem çatısından bana ne! Oldurgan, ettirgen, işteş eylemmiş... Zarf tümleciymiş, ilgeçmiş, adılmış... Edebi zevkime inen kanlı hançerler... Deneme yazdırsanıza bize, makale, hikâye yazdırsanıza! Sizi gidi girişik birleşikçiler, sizi gidi bağımlı sıralı cümlecikler!

NEYSE Kİ hocalar şahane. Hem öğretme becerileri yüksek, hem gözlerinden, ellerinden huzur akıyor. Gençlere cesaret aşılayıp, bunalımlarını  yönetiyorlar. Ben ömrümde böyle tatlı insanlar görmedim. Öğretmen değil sanki melekler. Sayelerinde bu cehennemî süreç latifleşiyor. Fakat kafamı yarıp içine bilgiyi koyamazlar ki. Eve dönünce testlere gark olmam lazım.

SINANMA duygusu çok rahatsızlık verici. Ne bilmem gerektiğine başkaları karar veriyor ki mizacım bunu kabul edemez. Ayrıca dört yanlışın bir doğruyu götürmesi Misak-ı Milli’ye, Lozan Antlaşması’na, Teşkilat-ı Esasiye’ye, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ne aykırı. Bu konuda Anayasa Mahkemesi’ne gidip bireysel başvuru hakkımı kullanacağım!

BEŞ seçenekten birini seçecekmişim. A, B, C, D ve E harflerinden nefret ettim. Her seferinde F) hiçbiri demek geliyor içimden. Özellikle de bazı cevaplarla mutabık olmadığım inkılap tarihinde. Mecbur muyum kardeşim sizinle aynı düşünmeye! Azgın kelime öbekleri Harlem Shake yapıyor beynimde: Aşağıdakilerden hangisidir, hangisi değildir... Hangilerinde vurgulanmaktadır, hangisinden bu sonuç çıkarılamaz... Hay bin kunduz!

RESMEN düşünce konforum bozuldu. Bu kadar ciddiye alma, boş ver diye testleri fırlatıyorum. Bu kez de suçluluk duygusu yakalıyor ensemden. Yediğim yemeği, yazdığım yazıyı, okuduğum kitabı, seyrettiğim filmi, dost sohbetini hak etmiyorum sanki. Tamam test çözme, geçen dersi gözden geçir diyorum. Fakat o ne! Unutmuşum hepsini. Eyvah, hocalara mahcup olacağım!

DERSLERE odaklanmak, editör zoruyla girdiğim gün rayından çıkan romanımdan çalmak demek. Oysa bahara kadar bitirecektim. Allah’ım, benim başka bir baharım olacak mı? Dikkat, depresyona sürükleniyorsun! Sınav kazanmaya mecbur değilken böyleysem, hayatlarının ilk baharındaki çocukların hali nicedir? Soruyorum, dinliyorum, görüyorum benden beterler.

ZAVALLICIKLAR giremedikleri üniversitenin hesabını analarına babalarına, akrabayı taallukata, hocalarına, arkadaşlarına, komşularına verecekler. Doğru veya yanlış cevapladıkları tek bir soru hayatlarını yönlendirecek. Daha vahimi, bu test çözme alışkanlığı, yaşamda her sorunun tek doğru cevabı olduğu yanılgısına düşürmüş onları. Kader beş değil, bir seçenek bile sunmadığında ne yapacaklar?

VAKTİYLE hiç bu çileleri çekmeden üniversitede istediğim branşı okuma şansını elde etmişim. O zaman yara almadan girdiğim kapıya tekrar dönemem. Editör baskısı da bir yere kadar! YGS’ye eyvallah dedik diye LYS’ye de bulaşmam ben. Yarışmacı kardeşlere başarılar diler, gözlerinden öperim. Bugünkü sınavda neler yaşadığımın aşırı acıklı hikâyesi haftaya pazara...



Gençlerin hali pür melali...

 Bu maratona dört yıl öncesinden başlayanların yanı sıra son yıl girenler ve şubat tatilinde valizlerini alıp Türkiye’nin dört bir yanından dershaneye yatılı olarak teslim olanlar da var. Derece yapması beklenenlerle, zayıf öğrencilerin ortak noktası, beden dillerindeki donukluk. Robotik bir eda sinmiş üstlerine, bakışlarında kaybolmuşluk duygusu, endişe ve korku...

 Beni asıl dehşete düşüren, öğretmenlerinin süper bulduğu çocukların, iş kendilerini ifade etmeye gelince çok az kelimeyle konuşmaları oldu. Testlerin en zor sorularını kısa sürede zehir gibi çözüyorlardı. Fakat bırakın hayatın diğer veçhelerini, edinmeye karar verdikleri meslekler hakkında dahi ne sağlam bir fikirleri, ne akıcı bir dilleri vardı.

 Gençler bu sınav sürecini “bitkisel hayata girmek” diye tanımlıyorlar. Tıpkı benim gibi test çözmedikleri anda vicdan azabı çekip, içlerinde “çalış köle” diye kamçı şaklatan buyurgan bir sesle boğuşuyorlar. Bunu sustursalar aileleri başlıyor, ders çalış, ders çalış.... Yorulduklarını söylediklerinde aldıkları yanıt: “Ekmek elden, su gölden. Sanki sırtında taş taşıdın da!” Ebeveynlerin kendi gençliklerinin zorluklarını anlatıp kıyaslama yapması, bu “Sizin çektiğiniz ne ki!” yaklaşımı, çocukları olumsuz etkiliyor.

 Test tekniğinin doğal sonucu zihinlerinde sadece doğrular ve yanlışlar var. Hayat bu iki seçeneği sorgulamalarını isteyecek hep ama onlar her şeyi olduğu gibi kabullenip ezberlemek durumundalar. Artık fıkra mıdır, gerçekten yaşanmış mıdır bilinmez: Çocuğa sormuşlar, “Seni en çok ne mutlu eder?” diye.

“Seçeneklerim ne?” demiş. Bu süreçte yaralanıyor çocuklar. Kazanan da yaralanıyor, kazanmayan da.
 Sınav sisteminin sürekli değişmesi, bazı değişimlerin sene ortasında yapılması, öğretmenlere ve öğrencilere uyum için fırsat tanınmaması en fazla şikâyet edilen konu. Tepkilerini “ÖSYM Başkanı da bu sınava girip boyunun ölçüsünü alsın” diye ifade ediyorlar. Onlara diyorum ki “Yetmez. Milli Eğitim Bakanı da girmeli. Artık sayısalcı mı olurlar, eşit ağırlıkçı mı, sözelci mi, kendilerine kalmış!”

 Öğrencilerin yüzde 1’i derece için çabalıyor. Bu çocuklarda ani bunalım patlaması olabiliyor. İlk 100’de yer alacağına garanti bakılan çocuklar birden “Nasılsa gireceğim istediğim bölüme. Dereceye ne gerek var?” dediklerinde aileler paniğe kapılıyor. Derece sahibinin ana babası olma payesini kaybetme ihtimalleri kahrediyor onları.

Bu macerada neler öğrendim?

 Test çözme alışkanlığının hayat renklerinin ara tonlarına zihnimi kapatıp beni aptallaştırdığını, daha kötüsü başkalarına “Bu doğru, şu yanlış” diye iki seçenek sunmaya koşullandırıp faşistleştirdiğini,
Konsantrasyonun, sabır ve azmin bilgiden daha önemli olduğunu, muhakeme gücünü harekete geçiren en önemli şeyin motivasyon olduğunu,
Dershaneler olmadan bu yükün altından kalkılamayacağını,
Sınav sisteminin değişmesi, ölçme ve yerleştirmede duygusal zekânın da dikkate alınması gerektiğini...



Öğretmenlerin dilinden sınav maratonu

Öğretmenler gençleri sınava hazırlarken hangi zorluklarla mücadele ediyorlar, ailelerin neleri bilmeleri gerekiyor? İşte öğretmenlerin söylediklerinden satır başları:

Öğrencinin dershaneden beklentisi, okuluna oranla daha yüksek. Milli eğitim hocasından tek beklentisi iyi not. Biz ise onun gözünde geleceğini belirleyen kişileriz. Bu da bizde haliyle baskı yaratıyor.

Sınav yaklaştıkça öğrenci hırçınlaşıp saldırganlaşıyor. İstediği her an hocası yanında olsun istiyor. Hocayı bulamadı mı kapıları çarpıyor, bağırıp çağırıyor. Bir yılda dört yılın konularını bitirmesi gerektiğinden artık olsun bitsin bu işkence diyor. Sabır gösterme mecburiyetine katlanamıyor. Hayatlarının bu en gerilimli döneminde onlara anne gibi oluyorsun. Annesiyle paylaşamadığını seninle paylaşıyor. Geometricisin ama psikolojisini düzeltmeye çalışıyorsun. Çok iyi bir öğrencim vardı geçen sene. Dediği şey, dershane bana ağlayacak bir omuz verdi. Danışmanı için böyle düşünüyordu çocuk. Burada her öğretmen aynı zamanda 35-40 öğrencinin danışmanlığını üstleniyor.

Tarih, devasa bir ünite. Altı ay gibi bir sürede en az üç yıllık konu bitecek. Dördüncü sınıfın konuları hariç. Tabii çocuklar aynı eğitim seviyesinden gelmedikleri için anlama kabiliyetleri yavaş olabiliyor. Bu da sizi zorluyor. En büyük sıkıntı, test çözmeye vaktimiz yok. Ancak konuları anlatabiliyoruz. Ama sınav sisteminde çok test çözen kazanır.

En fazla duyduğumuz cümle, “Çok bıktım hocam, yoruldum.” Bu motivasyon kopukluğunu gidermek için her teneffüste öğrencilerimizle randevulaşıp görüşüyoruz. Sürekli motive edilmeleri gerekiyor. Çocuk her hafta sonu bunalıma giriyor. Sizin yeniden onu takviye etmeniz lazım. Artı velilerle de ilgileniyoruz. Dershanecilik tam bir fedakârlık. Maddi, manevi bütün beklentilerini bize yüklüyorlar. Aslında öğrencinin şunu anlaması lazım; burada fedakârlık biraz da kendilerine düşüyor.

Ailelerle görüşmelerimizde söyledikleri, “Hocam, size bakıyor her şey.” Her şeyi hocanın halletmesi isteniyor. Tamam, dokümanı veriyor, dersi anlatıyor, motivasyonuna yardım ediyorsunuz ama içsel motivasyon ve çaba yoksa bizim dıştan verdiklerimiz kalıcı olmuyor. Haftaya öğrencinin yine motivasyonu düşüyor, haydi bir daha toparlat. Aile bu noktada geri planda kalıyor. Hiç unutmuyorum, önceki yıllarda bir öğrencim kazanamamış, ağlıyor: “Ben şimdi aileme ne diyeceğim? Mahvoldum hocam ben, bittim!” Sakinleştirmeye çalıştım ama baktım ben de ağlayacağım. Hemen dışarı çıkıp kendimi toparladım ve tekrar çocuğu teselliye devam ettim.
Dershane ile okulun işlevi farklı. Biz hep sınavda ne tip sorular çıkar, neleri göz önünde bulundurmalıyız, şurası çok önemli, şuranın altını çiziyorum, mecburen hızlı anlatıyoruz. Ama okulda mikroskobu çıkartıyorsunuz, deney yapıyorsunuz. Video izletiyorsunuz. Ders çok eğlenceli hale geliyor. Okul öğretmeni iken benim dersimi çocuklar çok severdi. Burada sayısal öğrenciler için biyoloji, tarih, coğrafya gibi istenmeyen ders. Çocuk biyolojiyi sevmeyince arka sırada matematik çözüyor. Bir şey diyemiyorsunuz. Çocuk sizi dinlemek istemiyor. Kendim çalışarak yaparım diyor.

Sözel öğrenciler matematiğin m’sini anlamıyor. 12 yıl boyunca halledememiş, bütün her şeyini size bağlıyor. Ve sizde bunu göremeyince, tamam diyor, bitti her şey. Benim bir velim dedi ki, “Hocam, gerekirse döverek öğreteceksiniz!”  Böyle bir terbiye sistemi zaten olmaz da, kendi sorumluluğunu size yıkıyor. Diyor ki “Ben zorluklarla gönderdim çocuğumu. Bu yıl kazandı, kazandı. Kazanamadı bitti.” Siz de bunun ağırlığını hissediyorsunuz. Çocuğun başarısızlığını size mal edebiliyor. “Demek ki siz veremediniz, siz çalıştıramadınız” diyor. Hâlbuki buradaki sistem hiçbir yerde yok. Bir de “Bu konu çıkmayacaksa eleyelim” diye garanti istiyor sizden. Ben böyle bir riske nasıl gireyim? Hangisini eleyebilirim? Yıllarca çıkmamış konulardan soru gelebiliyor.

Coğrafyanın özellikle 9. sınıf konularında öğrenciler çok zorlanır. Ben ağır bir konuyu anlattıktan sonra başka ağır bir konuya geçerken üzülüyorum. Çünkü öğrenciye test verip de pekiştiremiyorum. Keşke daha geniş bir vakit olsa. Zayıf sınıflarda problem büyük. Birlikte bakmaya çalışıyoruz ama yeterli olmuyor. “Hocam matematiği hallediyoruz, coğrafyayı halledemiyoruz” diyorlar. Çocuklarda biraz da ezber mantığı olduğu için, muhakeme gerektiren coğrafyada zorlanıyorlar. Öğrenciye çok basit bir şey sorduğumda aslında cevabı bildiğinden eminim. Ama sanki ben çok farklı bir şey sormuşum gibi cevap vermiyor. Çünkü düz mantık düşünüyor.

Çocuklara diyorum ki, ders çalışmak yerine farklı şeylerle ilgilenirseniz bu “Allah’ım sınav olsa da olur, olmasa da olur” diye dua etmeye benzer. Normalde yapabileceğiniz soruları da kaçırırsınız. Ama bütün gayretinizle sınava asılır, eğlencenizi bir yıl sonraya ertelerseniz sınavda zihniniz açılır, yapamayacağınız soruları da Allah size gösterir. Çok iyi net çıkaran bir çocuk bazen kaydırıyor cevapları veya hastalanıp sınava giremiyor. Bu iş kesinlikle nasip meselesidir. O yüzden tevekkül ve sabrı da anlatıyoruz onlara.

Öğrenciye soruyorsun: Ne olmak istiyorsun? “Puanım bir gelsin de hocam. Ne tutarsa ona göre” diyor. Okul aile rehberlik hizmetinin biraz artırılması, çocukların hangi alana yatkın olduklarının önceden tespit edilmesi lazım. Senin için şu alan çok daha verimli olur denirse, çocuk o doğrultuda kendini geliştirir, üniversiteye gittiğinde hayal kırıklığı yaşamaz. Burada anlattığım edebiyattan hiç zevk alamıyorum. Zevk aldığım şeyi ise anlatacak vakit yok.


Sınıf arkadaşlarımla ne olmak istedikleri konusunda dertleşiyoruz.
 
Altunizade FEM’in fedakâr öğretmenleri benim gibi veteran bir öğrenciyle yakından ilgilendiler.

Allahım Yarabbim, ne kadar gereksiz şey varsa soruyorlar bu sınavda.  LGS’ye girmem arkadaş!

Allah’ım çalıştığım yerlerden inşallah!

Sınav maratonunun son haftasına girdiğimizde öğrenciler türbelerde dua ettiler. Bütün yıl çalışıp çabalamışlardı, ekini toplama zamanı yaklaşıyordu. Allah şu yüce zatın yüzü suyu hürmetine sınav anında zihin açıklığı versin, emeklerini zayi etmesindi... Ben de Aziz Mahmud Hüdai Hazretleri’nin türbesinde sınava giren tüm öğrenciler için dua ettim. Allah herkesin gönlüne göre versin. Amin...

 http://www.zaman.com.tr/pazar_bilemedigimi-sallasam-mi-bos-mu-biraksam_2068939.html