Popüler Yayınlar

LAİKLİK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
LAİKLİK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Haziran 2013 Pazar

NİYAZİ BERKES'DE ÇAĞDAŞLAŞMA KAVRAMI - Prof. Emre KONGAR

NİYAZİ BERKES'DE ÇAĞDAŞLAŞMA KAVRAMI

Prof. Emre KONGAR


NİYAZİ BERKES SEMPOZYUMU

Doğu Akdeniz Üniversitesi
Kıbrıs Araştırmaları Merkezi

Gazimağusa
KKTC

21-23 Nisan 1999



I. GİRİŞ

Berkes, Türkiye Cumhuriyeti'nin ellinci yılı kutlamalarına bir kitapla katılmak ister.
Bu amaçla, öğretim üyeliği yapmakta olduğu Kanada'daki McGill Üniversitesi'nden iki yıllık bir izin alır ve bu süre boyunca neredeyse bir ömür boyu yaptığı incelemeleri, "tarihsel olayların nasıl zorunlu olarak Cumhuriyet rejiminin gelişi doğrultusunda aktığının gösterilmesi"ni sağlayacak bir kitaba dönüştürür. (s.9).

Benim, bu yazıda üzerinde duracağım "çağdaşlaşma" kavramını adında da taşıyan "Türkiye'de Çağdaşlaşma" adlı kitap (bu araştırmada kullanılan birinci baskısı, Bilgi Yayınevi, Ankara, 1973) böylece ortaya çıkar.

Berkes "Önsöz"de bu kitabı yazmak için aldığı iznin, doğrudan doğruya McGill Üniversitesi'nin Cumhuriyet'in ellinci yıl kutlamalarına katkıda bulunması amacıyla verildiğini söylemeyi de unutmaz.

Ben de burada bu vesile ile, Berkes'in Türkiye'nin bilim tarihine böyle değerli bir katkıda bulunmasına destek vermiş olan McGill Üinversitesi'ne teşekkür ediyorum.

Böylece, Türkiye'deki toplumsal ve siyasal bilimcilerin ülkemizin bilimini zenginleştiren böyle değerli bir katkıyı unutmadığını da vurgulamış oluyorum.

Berkes, kitabın yazılmasında özellikle, İ. Hakkı Uzunçarşılı, Halil İnalcık, Şerif Mardin, Tarık Z. Tunaya, Şevket S. Aydemir, Bernard Lewis, Roderic Davison, Stanford Shaw, Ramsauer, Nikki Keddie ve Gotthard Jaeschke'nin araştırmalarından yararlandığını belirtir.(s.9).

Yine aynı Önsöz'de, önce bu kitabın ne olmadığını belirterek konuya girer:

Berkes'e göre bu kitap, "onsekizinci yüzyılın başlarından Cummhuriyet'in kuruluşuna kadar geçen olayların tarihi olarak yazılmamıştır".

Ayrıca "Cumhuriyet'in kuruluşundan sonraki elli yıllık olayların da tarihi değildir".

Bu olumsuz nitelemelerinden sonra, Berkes, kitabı yazma konusunda yukarda belirttiğim amacını şöyle vurgular:

"Tarihsel olaylar, yarım yüzyıl önce kurulmuş olan Cumhuriyet'in gelişinin ön koşulları olarak oynadıkları rol açısından yer almışlardır….Cumhuriyet'in elli yıllık siyasa, ekonomi ve uygarlık olaylarının incelenişinin başlancgıcı bu araştırmanın vardığı son noktadır".

Berkes, kitabının tüm yaklaşımını, Cumhuriyet'in, Osmanlı-Türk siyasal ve toplumsal gelişmesinin zorunlu bir sonucu olduğu varsayımını kanıtlamaya adar:

"Ayrı aşamaları tartışırken bugün karşılaşılan toplum, devlet ve uygarlık sorunlarının köklerinin sandığımızdan çok derinlerde olduğunu gördükçe devrim kavramımızı yüzey(sel)likten kurtarma zorunluluğunu daha iyi kavrarız. Tarihe başvurma bize ancak bugüne ve yarına daha geniş bir çerçeve içinde bakma olanağını sağlama açısından değerli olabilir".(s.9).

İşte Berkes'in bu kitaptaki temel yaklaşımını anlamak için onun "çağdaşlaşma" kavramına yakından bakmakta yarar vardır.

II. BERKES'TE "LAİKLİK"-"SEKÜLERİZM" FARKLILIĞI

Berkes, kitabının genel yaklaşımını açıkladığı, "Giriş" bölümüne "Bu kitabın konusu, Türkiye'nin son iki yüzyıl içindeki yenilenme çabalarının getirdiği aşamaları, din ve dünya işlerini ayırma davasını mihver alarak, çabaların düşün düzeyindeki görünüşlerinin yardımı ile incelenmektedir". (sic.) diyerek başlar.
Hemen ardından da ilave eder:

"Bu din ve dünya işlerini ayırma davası (kitabın son bölümünde görüleceği gibi) Cumhuriyet döneminin layiklik ilkesi ile son görünüşünü almıştır". (sic.) (s.15).

Bu satırlardan, Berkes'in kitabının aslında, "Türkiye'de laikliğin tarihi üzerine bir araştırma" olduğunu anlarız.

Ama Berkes kendisinin "layiklik" biçiminde yazdığı, bugün bizim "laiklik" biçiminde yazdığımız ve telaffuz ettiğimiz bu terimin, Fransızca laicisme kelimesinden gelen bir sözcük olarak, İslam, Osmanlı, Türk din ve siyaset geleneğine yabancı olduğunu düşünür.

1) Berkes'te Laiklik Kavramı.

Berkes'e göre "laiklik" kavramı, "din-devlet ikilemi"ne dayanır. Bu ise esas olarak bir Hırıstiyan kavramıdır.

İslam ve Osmanlı geleneğinde din-devlet ikilemi anlayışı yoktu, din-devlet bileşimi doğal, olağan bir biçim olarak görülürdü. İkisinin birbirinden ayrılması, ya da ikisinin birer kendine buyruk yetkili (authorité) olması gibi bir görüş yer almamıştı.(s.15).

Berkes esas olarak, laiklik teriminin, Hırıstiyanlığın ilk mezhebi olan Katoliklik içinde geliştiğini ve bu nedenle de Osmanlı-Türk toplumuna pek uygun düşmediğini belirtiyor.

Berkes'e göre "Laicisme sözcüğü Katolik Hırıstiyanlığın yayıldığı halkların dilinde, özellikle Fransızca'da kullanılır ve kökenine bakılırsa ‘halksallaştırma' demektir. 

Çünkü kaynağı olan eski ve Hırıstiyanlık öncesi Grekçedeki laos (halk), laikos (halksal) sözcükleri Hırıstiyanlık döneminde klericus, yani din adamları (biz bunlara rahipler diyoruz) dışında olan kişiler için kulanıldı. Modern Fransızca'da laicisme din adamlarından, rahiplerden başka kişilere, kurullara, yetkililere, dünya işlerinde, hatta din işlerinde üstün bir yer verme davasıdır". (.16).

Berkes, bu terimin kullanılmasının iki farklı ve karşıt nedene dayalı olarak büyük bir karışıklığa yol açtığını söylüyor:

Birinci neden, Berkes'e göre, insanların, laiklik geleneğinin geldiği Hırıstiyanlık'taki din ve devlet ikileminin, İslam geleneğinde de bulunduğu konusundaki yanlış sanısıdır.
İkinci neden daha da ilginçtir:

Berkes, bu kez, İslam geleneğinde, Hırıstiyanlıktaki gibi bir "din-devlet ikilemi" olmadığı için, laiklik davasının İslam toplumları için yersiz ve anlamsız olduğunu sanmanın da yanlış olduğunu söyler.

Yani, Berkes'e göre, İslam dininin geleneği, Hırıstiyanlıktaki "din-devlet ikileminden" farklıdır, böyle bir ikileme sahip değildir; ama buna dayanarak laiklik süreci Müslüman toplumlar için yersiz ve gereksizdir denilemez.. (s.15).

İşte Berkes, bütün bu açıklamaları doğrultusunda, gerek İslamda "din-devlet ikilemi" olmadığından, gerekse, bu ikilem olmadığı ve din devlet bütünlüğü bulunduğu için, din ve devletin birbirinden ayrılması gerekliliği ortaya çıktığı zaman, bu süreç Katolik Hırıstiyanlıktaki "laiklik" ile anlatılmak istendiğinde, tarihsel benzemezliklerden dolayı pek çok sorunun ortaya çıktığını düşünür ve "çağdaşlaşma" sürecini anlatırken "laiklik" kavramını kullanmak istemez.

2) Berkes'de Sekülerizm Kavramı.

"Laiklik" sözcüğünü Omanlı-Türk siyasal ve toplumsal değişme sürecinin betimlenmesinde uygun bulmayan Berkes, onun yerine bir başka terimi, "secularism" kelimesini yeğler.

Berkes için, secularism biçiminde kullandığı sözcük, Osmanlı-Türk değişmesini, ya da çağdaşlaşmasını anlatmakta "laiklik" teriminden daha da işlevseldir.

Çünkü Berkes'e göre "secularism" sözcüğü bir yandan tam anlamıyla "çağdaşlaşma" terimine karşılık olurken, öte yandan, dar anlamdaki din-devlet ya da devlet-kilise ayrımı davasından çok daha geniş, "kutsallaşmış gelenek boyunduruğundan kurtulma sorunu"nu ifade eder. (s.16-17)

Berkes, "sekülerizmi" neden "laiklik" yerine tercih ettiğini açıklamaya, sözcüğün etimolojisinden başlar:

"Katolik Hırıstiyanlığın dışındaki Hırıstiyanlığın yayıldığı yerlerde özellikle Protestanlığın etkisi altında olan İngilizce ve Almancada kullanılan terimin kökeni Grekçeden değil, Latinceden gelir. Bu köken de zamanla değişikliğe uğrayarak şimdiki anlamını almıştır. Aslındaki sözcük, saeculum sözcüğü, ‘çağ' anlamına gelir ki Arapçada bunun karşılığı olan asr sözcüğü son zamanlara değin Türkçede asır olarak kullanılırdı. Layiklik teriminden önce, asrîlik biçiminde bir sözcük kullanılıyordu. Bu sözcük, secularisme sözcüğünün kapsadığı anlamı taşırsa da, Cumhuriyet döneminden önceki dönemde, ‘çağa uymak' ya da ‘onun gereklerine uyacak biçimde değişmek' anlamı, dincilerin elinde kötü bir kavram durumuna getirildi. Asrîlik züppelik, köksüzlük, sathilik, dinsizlik anlamına gelmeye başladı. Ziya Gökalp (ki terimi muasırlaşmak biçiminde kullanmıştır) belki de bu üzüntülü anlamdan, anlamı hiç bilinmeyen bir sözcük bularak kurtulmaya çalıştı; Arapça sözlüklerden o zamana dek kimsenin duymadığı, bilmediği bir sözcük bulup çıkardı. Zenîm biçimindeki bu sözcük, Gökalp'ın kendi yazılarında bile tutunmadı, kendisi muasırlaşmak terimini sonuna değin kullandı.

Asrileşmek, ya da muasırlaşmak gibi daha uygun olan terimin yerine (anlamının kötüleştirilmesi yüzünden halkın kulağında olumsuz çağrışımlar yaptığından) büyük çoğunluğun anlamını, kökenini, yazılış biçimini bilmediği layiklik gibi melez bir terim bulma işi de aynı kaygı ile yapılmış olmalıdır. Bu terimin kesin olarak hangi tarihte çıktığı, ilk önce kimin kullandığı, yani resmileşmeden önceki kısa tarihini belirten bir incelemeye raslamadık. Gerek dil çağdaşlaşması, gerek düşün ve ideoloji açısından böyle bir inceleme yararlı olacaktır".(sic.) (s.16).

Aslında dikkat edilirse, Berkes'in tanımladığı kavram, doğrudan doğruya "modernlik"tir.

Ama nedense, Berkes, bu terime iltifat etmemiştir.

Oysa bu terim, günümüz toplumsal bilimlerinde, özellikle de "modernleşme kuramı" başlığı altında büyük bir yaygınlık kazanmıştır (Kongar, 1995: 227-248)

Protestan Hırıstiyanlıkta gelişmiş olan sekularizmi, Katolik Hırıstiyanlıkta ortaya çıkmış olan laiklik sözcüğüne tercih eden Berkes, bu tercihinin altında yatan temel etken olarak sekülerizm teriminin, laiklik teriminden daha geniş kapsamlı olduğunu belirtiyor:

"Çünkü bu terimde, laicisme teriminde olandan farklı olarak, kilise ya da kilise adamı, kurul ve kuralları, yetkilileri ile onların dünyasal karşıtlarının (klerikus ile laikus'un) karşı karşıya gelmesi, çok sayıda ölçülere göre birbirinden iyice ayırdedilmesi durumundan ziyade geleneksel, katılaşmış kurul ve kurallar karşısında zamanın gereklerine uyan kurul ve kuralları geliştirme davasının yüz yüze gelmesi durumu vardır". (s.17).

Protestanlığın "zamana uymakta" Katoliklikten daha esnek olduğunu belirten Berkes, "Asıl sorunun, ‘toplum yaşamının hangi yanları üzerinde gelenek gereklerinin yerine zamanın gerekleri insan davranışlarına yol gösterecektir' davası olduğu burada daha iyi görülür" diyerek, değişme sürecini, bir "sekülerleşme" olarak gördüğünü, bu nedenle de daha dar kapsamlı bulduğu "laiklik" terimini kullanmadığını belirtir.

3) Berkes'te Çağdaşlaşma Kavramı.

Bütün bu açıklamaları yapan Berkes, sekülerleşme ile çağdaşlaşma arasındaki ilişikiyi kesin bir biçimde, "secularism sözcüğü bu çağdaşlaşma sözcüğüne hem anlam, hem köken açısından daha yakındır, hatta onun tam karşılığıdır," diyerek tanımlamıştır. (s.16).

Berkes, din ve devlet ayrımını vurgulayan laiklik kavramından çok daha kapsamlı olduğunu düşündüğü çağdaşlaşma terimi ile ifade ettiği değişme sürecini şöyle tanımlar:

"Değer ölçüleri olmayan hiç bir toplum yoktur; ancak bazı değerler zamanın gereklerine göre değişeceğine, zamanla katılaşma, kireçleşme eğilimi gösterirler. Bu, bize üç şeyi anlatır: toplumun insanları arasında birbirine çok yapışık bir birlik vardır; kişiler değişmez kurallara uyarak yaşamayı çok rahat ve kolay bulurlar; toplumları, yaşlanan kişilerin damarlarının sertleşmesi gibi katılaşmıştır. Kişiler böyle bir durumu çok beğenirler. Ancak değişme zorunluklarının sillesini yemeyen toplum da yoktur. Zamanın yumrukları altında bazı kişiler, alışık oldukları ölçüleri bırakmaya, bazılarını gizli ya da açıkça çiğnemeye; bazıları da dışardan yeni kurallar almaya, ya da kendileri yeni kurallar geliştirmeye başlarlar. Bunu yapanların iç hayatında ise çatışmalar başlar, bunun da sayısız görüntüleri vardır.

"Bir toplumda en yüksek sayılan değerler, özellikle böyle zamanlarda, dinsel değerler kılığına girmeye de eğilimlidirler. Din, geleneğin en son sığınağı, en son savunma kalesidir. Aslında toplumun eski yaşayışının kökeninden gelen bir çok alışkanlıklar, kolaylıkla din gereği imiş gibi bir nitelik kazanırlar. İşte bunun içindir ki, çağdaşlaşma sözcüğünün özü, ‘layikleşme'sözcüğünün söylemek istediği gibi toplumu, bu dinselleşme hummasının yakasından kurtarma işi imiş gibi gözüküyor ve burada laicisme ile secularism terimlerinin anlamları, ayrı sözcük kökenlerinden geldiği halde, birbirlerine uyuyor". (s.17).

Daha sonra Berkes, "çağdaşlaşma" ile "dinselleşme" arasındaki diyalektik ilişkiye işaret ederek, "dinselleşme" sürecini esas olarak değişmenin zorladığı "çağdaşlaşma"nın başlattığını belirtir:

"… bir toplumda değişme zorunlukları ortaya çıkınca, bilerek bilmeyerek ya da isteyerek istemeyerek, çağdaşlaşmaya doğru bir yönelme başlayınca, o zamana dek açıkça din şemsiyesinin altına girmemiş birçok işler, değişme yağmuru karşısında, bu şemsiyenin altında toplanmaya başlar. Örneğin, ilerde göreceğimiz gibi, sırf devlet işlerinde suçlu görülen bir Sadrazam, ‘dine ihanet etmiş bir kişi olarak' öldürülür. Demek ki, ‘çağdaşlaşma' ile ‘dinselleşme' birbirleriyle aşağı yukarı çağdaştırlar. Dinselleleşme, çağdaşlaşmaya karşı, kaplumbağanın kabuğuna cekilmesi gibi bir korunma çabasıdır. Bu eserde de göreceğimiz gibi, her çağdaşlaşma döneminin arkasından bir dinselleşme humması başlar". (ss. 17-18).

Berkes için çağdaşlaşma, özet olarak "kutsal kuralların" sarsılması sorunudur. Bu ise, laiklik ile ifade edilen, din işleri ile devlet işlerinin ayrılmasından çok daha kapsamlı bir süreçtir:

"Şu halde, çağdaşlaşma konusunda asıl sorun, kutsal sayılan alanın ekonomik, teknolojik, siyasal, eğitsel, cinsel, bilgisel yaşam alanlarında daralması, etkisizleşmesi sorunudur. Bu alanın (hiç değilse bazı kişilerin yaşamında) hemen hemen hiçe inmesi eğilimi olduğu için, buna karşı olanlar ‘gerici' adını hak ederler. Bu nitelikle başını kaldırdığı ya da ‘dur, olamaz' diye kolunu kaldırdığı zaman başka çeşitten bir savaş başlar. Bu savaş artık din-devlet savaşı değil, ileri-geri savaşı olur. İlerleme ve gelişme ile tutma ve denge gibi iki amacı gerçekleştirme çabası biçimin alır. Hatta kimi zaman halk-devlet arası çatışma, aydın-yobaz arası çekişme, ya da dengeleşme, millet-devleti, millet-toplumu olma biçimine de girer".(s.20).

III. DEĞERLENDİRME

Hiç kuşkusuz Berkes'in, Osmanlı-Türk değişme sürecini, sadece bir "din-devlet ayrımı" olarak görmeyip, "gelenekselden modernliğe doğru bir değişme olayı" olarak algılaması ve incelemesi doğru bir yaklaşımdır.

Bence, bu sürecin adını "sekülerizasyon" karşılığı olarak "çağdaşlaşma" biçiminde koyması da kabul edilebilir bir tutumdur.

Kanımca Berkes'in asıl katkısı, Osmanlı-Türk değişme çizgisindeki "dinselleşme"nin, aslında "çağdaşlaşma"ya karşı bir tepki olduğu yolundaki diyalektik teşhisidir ki bu bütünüyle doğru bir yaklaşımdır.

Nitekim ben de aynı yaklaşımı 21. Yüzyılda Türkiye adlı kitabımda benimsedim ve kullandım. (Kongar, 1999: 229-263).

Bütün bu olumlu yaklaşımlarına karşılık, Berkes'in, "laiklik" yerine yeni bir terim bulmak için sarfettiği çaba, hem işin terminolojisini biraz daha karmaşık hale getirmiş, hem de "modernleşme" gibi bir terimi dışarda bıraktığı için eksik kalmıştır.

Ayrıca son bir nokta, günümüzdeki oluşumlara da atıf yapılarak, " ‘laiklik' esas olarak, zaten ‘çağdaşlaşmanın' altında yatan ve demokrasinin de olmazsa olmaz koşulu niteliği ile çağdaşlaşmaya damgasını vurmuş bir kavram değil midir?" diye sorularak, belirtilebilir.


KAYNAKÇA
Berkes, Niyazi, 1973, Türkiye'de Çağdaşlaşma, Ankara, Bilgi Yayınevi.
Kongar Emre, 1995, Toplumsal Değişme Kuramları ve Türkiye Gerçeği, İstanbul, Remzi Kitabevi.
1999, 21. Yüzyılda Türkiye, İstanbul, Remzi Kitabevi.

26 Nisan 2013 Cuma

Bu işin altında ne yatıyor? [Yorum - Eser Karakaş]

 04 Nisan 2008, Cuma / ESER KARAKAŞ




Türkiye yine çok sıcak bir siyasal ortamın içinden geçiyor.İçinde bulunduğumuz bu çok sıcak siyasal ortam, çalkantı ve belirsizlik ortamı tarihimizde ilk kez karşılaştığımız bir durum değil.
 
2008 senesinde yüzüncü yılını idrak ettiğimiz 1908 hürriyet ilanından bugüne çok sayıda benzer durumla karşılaşmış bulunuyoruz.

İlk bakışta birbirleriyle alakasız gibi duran çok sayıda tarih ve olayı burada tartışmaya açabilirim ama böyle bir mukayese ve çalışmaya zaten bir gazete yorum köşesinin boyutlarının izin vermediği ortada.

Ancak, çok net söyleyebileceğim bir konu, bu yaşanan mevcut gerginliğin ve geçtiğimiz yüz senede yaşanan görünüm olarak farklı ama kanımca içerik olarak benzer olayların altında türban ya da daha genel olarak laiklik hassasiyetinin yattığını söylemenin çok kolay olmadığı.

Nokta Dergisi davasında ortaya çıkan Sarıkız ve Ayışığı darbe planlarının, 27 Nisan muhtırasının, AKP'yi kapatma amaçlı açılan davanın türban krizi ya da laiklik meselesiyle doğrudan ilintili olduğunu iddia etmenin çok yüzeysel ve yanıltıcı bir yaklaşım olduğu kanısındayım.

Doğrudur, laiklik ve bir detay olarak türban meselesi bazı kesimleri mobilize etmek için kullanılmaktadır ama gerginliğin temel nedeninin bu olduğunu söylemek en azından bana hiç inandırıcı gelmemektedir.
 
Benim gittikçe daha da yerleşmeye başlayan kanım laiklik genel meselesinin ve türban detayının bir peçe vazifesi gördüğü ve çatışmanın genel eksenini kamufle etmek için kullanılageldiğidir.

Bu saptamayı yaptıktan sonra da bizlere laiklik ve türban meselelerinin ne tür ilişkileri kamufle etmek için kullanılageldiği konusunda fikir üretmek, en azından bazı ipuçlarını üretmeye çalışmak düşmektedir.

***

 Yıllardır, laiklik meselesinin bu denli yoğun tartışmaya açılmadığı senelerden beri önesüregeldiğimiz bir sav Türkiye'nin temel kırılma çizgisinin açık toplum-kapalı toplum çizgisi üzerinden olduğudur.

Açık toplum-kapalı toplum çatışmasının da detaylarına girmek burada doğal olarak mümkün değil ama en azından bir dipnot olarak söylenmesi gereken konu, kapalı toplumun temel özelliğinin rant üretme özelliği olduğu ve bu rantın da piyasa ekonomisi mekanizmaları dışında, diyelim siyasi kararlarla dağıtım ve bölüşüme konu olduğudur.

Kapalı toplum açık topluma dönüşmeye başladıkça da, ki bu süreç çok uzun olabilir, söz konusu rantlar ve bu rantların üleştirilmesi mesele olmaya başlamakta ve peyderpey rantlar, hem parasal hem de pozisyonel rantlar azalmaya yüz tutmaktadır.

Bu sürecin kimse kendiliğinden ve sancısız geçeceği kanısına da kapılmamalıdır, zira doğal olarak kapalı toplumun rantlarını dağıtma, elkoyma alışkanlığını onyıllardır sürdüren bir zümrenin bu ayrıcalığından kolay kolay vazgeçebileceği düşünülmemelidir.

Aslında bu mücadele demokratik sınırlar içinde kaldığı sürece anlamlıdır da; ama anlaşılan bizde bu mücadele dönem dönem demokratik meşruiyet sınırlarını zorlamakta ve tabiri mazur görürseniz belden aşağıya vurma girişimlerine dönüşmektedir.

Bu mücadele yakın geçmişimizde farklı biçimlerde tezahür etmiş olabilir ama bugün söz konusu mücadelenin dışa açık piyasa ekonomisi ve somut kurumsal yapı olarak da AB üzerinden yapıldığını görmemek için bariz bir çaba gerekmektedir.

Tekrar ediyorum, laiklik meselesi ve detay bir konu olarak türban meselesi bu çok temel kavgada sadece bir peçe vazifesi görmekte ve altta yaşanan temel kavganın konusunu gizlemektedir.

Bu aşamada çok temel bir gözlemimi de aktarmak istiyorum; laiklik meselesinde yurttaşların, evrensel hukuk çizgilerinden sapmadan, farklı pozisyon alışları demokratik bir toplumda normal karşılanmalıdır ve bu evrensel laiklik anlayışı çizgisinden, yani meşruiyetten sapmadan kişiler farklı uçlara meyledebilirler.

Ve bu ayrışma çerçevesinde ülkemizde bazı pozisyon alımlarına çok da hoşuma gitmeyen bir Türkçeyle 'laikçiler' adı verilmektedir ve bu kesimin çok ama çok büyük bir çoğunluğunun dışa açık piyasa ekonomisi kavramına, bu kavramın gerektirdiği kurum ve kurallara ve daha bir altküme olarak da AB sürecine çok ama çok soğuk yaklaştıkları, hatta karşı oldukları bilinmektedir.

Laikçilik diye adlandırılan pozisyonla dışa açık piyasa ekonomisine, AB sürecine ve gümrük birliğine karşı alınan pozisyonlar arasında mutlaka ve mutlaka bir anlam birlikteliği olması gerekmektedir ve bu ilginç korelasyon açıklanmaya muhtaç bir korelasyondur.

***

Türkiye'nin içinden geçtiği önemli çalkantı sürecini belirleyen temel mekanizmanın da bu olduğu, laiklik meselesinin bir peçe vazifesi gördüğü, temel kavganın kapalı toplumun ürettiği imtiyazlar kümesinden vazgeçmeme olduğu kanısı bendenizde her geçen gün biraz daha güçlenmektedir.

22 Nisan 2013 Pazartesi

Oya Sebük, Nuriye Akman'a konuştu: Atatürkçülük, puta tapmak gibi bir şey oldu

13 Ocak 2013


 Oya Sebük epey  tecrübeli ve kariyerli bir Lions. 

Kendisinden Lionslar ile ilgili bir çok yeni şey öğrendim. Seçkinci olduklarını kabul eden Sebük’ün türban, AK Parti ve  28 Şubat ile ilgili söylediklerine çok şaşıracaksınız. 

“Türk Lions hareketi, kuruluşunun 50’inci yılını kutluyor” haberini gördüğümde haklarında hiçbir şey bilmediğimi farkedip bu açığımı kapatmak üzere kapılarını çaldım.

Kutlama Komitesi Başkanı Timur Erk’le Okmeydanı’ndaki merkez için randevulaşmıştık. Onu beklerken 45 lions klübün genel yönetmeni olan Hamza Kurtay’dan ilk bilgileri aldım.

Hedefler ve uygulamalar uluslarası büronun sekretaryasına rapor ediliyordu. 80’li yıllarda 12 bin olan üye sayısı bugün 7 binlere düşmüştü.

Türk lionslar yılda bir kez 350 lira’yı kendi klüplerine, 41 doları da Amerika’daki merkeze ödüyorlardı. Ayda bir otellerde yapılan yemeklerin ücreti de kendilerine aitti.

Yardım faaliyetleri zengin hayırseverlerden toplanan bağışlarla yürüyor, üyelere liderlik ve benzeri sosyopsikolojik beceri eğitimleri veriliyordu.

Kurtay, Lionsların Rotary’lerden tek farkını “Onlar yılda bir programı hedeflerler. Bizde ise yüzlerce hizmet şekli vardır” diye açıklıyor ve “Atatürk ilkelerine sahip olmayan bir insanın aramızda yeri yoktur” sözleriyle sideolojik pozisyonlarının altını çiziyordu. Kurtay aynı zamanda lionslardaki sıkı disiplin ve ritüellerin de korunmasından yanaydı.

Türk Böbrek Vakfı’nın başkanı olan ve kendisini “Kimya sektörünün bir numarasıyım” diye tanımlayan Timur Erk, Lions üye sayısının düşmesini artık sosyal yardım faaliyetlerini belediyelerin üstlenmesine bağladı.

STK’lar da çoğalmıştı ve korkunç bir rekabet vardı. Lionslar sağlık hizmetlerini daha çok kurdukları vakıflar eliyle yürütüyordu. Ona göre Lionsların yüzde 10’u masondu.

Kendisi devamsızlık sebebiyle 3’üncü derecede kalmıştı. O da Kurtay gibi “Atatürk ilkelerine bağlı kalacağım” diye ant içmem diyenleri üyeliğe almıyoruz” diyordu.

Erk bana Lionsların uluslararası yönetim kuruluna bir Türk kadınının seçildiğini ve biraz sonra bulunduğumuz mekana geleceğini söyleyince, sohbete aynı zamanda Altı Nokta Körler Vakfı’nın da başkanı olan Oya Sebük’le devam etmeye karar verdim.

Erk, Oya Hanım’a beni “Zaman Gazetesi’nden ama gördüğün gibi başı kapalı değil, ne kadar çağdaş bir kadın” diyerek tanıştırdı.

Ankara Koleji mezunu olan Oya Hanım’la sohbetimiz çok zevkli geçti. Lionsların seçkinci tavrının yumuşatılmasından yanaydı, “Her yere heykellerini dike dike Atatürk’ü putlaştırdık.

Oysa hepimiz Atatürk olmalıydık” diyor, başörtülülerin milletvekilliğine karşı çıkmıyordu. Yeter ki Meclise gittiklerinde şeriat yasaları çıkarmasınlardı.


Tebrikler; Lionsların dünya yönetim kuruluna giriyormuşsunuz yakında...

Evet bu beni çok gururlandırıyor. Lionsun bütün dünyada mevcut olduğu yerler yedi bölgeye bölünmüş.

Avrupa’nın altı temsilci hakkı var. Bu altı temsilciden biriyim ben. 34 kişilik uluslararası yönetim Kurulu’nda Avrupa’yı ve dolayısıyla Türkiye’yi temsil edeceğim.

Ne zamandır Lionssunuz?

78’de önce lioness olarak başladım. Lioness kadınlar için bir programdı. O zamanlar kadınlar lion’a üye olamaz ve karar mekanizmalarına gelemezdi.

O zamanlar mason da olamıyordu kadın

Hala öyle. Masonların başka bir disiplini var. 111’lerde kadınlar olabiliyor. Hakiki masonlar yine kadın almıyor. Amerikalı kadınlar isyanıyla tüzük değişti ve 87’de kadınlar da Lions’a gerçek üye olabildiler. Lioness bitti.

Kadınlar seçme seçilme hakkı kazandıktan sonra, 96’da Türkiye’nin ilk kadın yöneticisiyim 99’da ilk kadın konsey başkanı, Türkiye’nin genel başkanıyım. Ve şimdi Avrupa’da da kadın olarak ilkim.  Benim babam Türkiye’de lionsun kurucularından. Annem de lionstu.

Babanız mason muydu?

Evet. Ama ben değilim. Babamın olduğu disiplinde ben mason olamam zaten. 111’lere  olabilirdim. Birçok yere dağılmak istemedim.

Ben Çağdaş Yaşam’ın da kurucusuyum. Lionsa kendimi konsantre ettiğim için dünya temsilciliğine seçildim. Dört adaydık. Geçen sene Mayıs ayında yapıldı seçim. Bu yıl 4 Temmuz’da Hamburg’da nihai olarak seçileceğiz.

Bu size ne kazanç getirecek? 

Çok büyük bir şeref getirecek. Bir kere uluslararası bir kuruluş olarak lions, bana AB  mensubu olmayan Türkiye’yi uluslararası boyutta temsil etme şansı verdi. Bundan çok sevinçliyim.

LİONS FONLARINI TÜRKİYE’YE AKITACAĞIM

Bunun Türkiye’ye getirisi ne olacak? 

Dünyadaki 204 ülkede benim ülkemin marşı çalınacak ben gittiğim zaman. Ve Türk kadınının akıllı, düşünebilen, fikirleri olabilen, bir şeyleri yapabilen bir kişi olduğunu ispatlayacağım. 

Oradaki suyun başında, karar mekanizmasında bir  Türk olacak. Uluslararası vakfın fonlarının Türkiye lehine kullanılmasında etkin rol oynayacağım.

Lions olabilmek için başka bir lionsun sizi tavsiye etmesi gerekiyor. Adaydan ne talep ediyorsunuz? 

Bir kere disiplinli bir şekilde yapılan belirli toplantılara katılmasını, erdemli davranışını talep ediyoruz. İnsanları dolandıran, piyasada kötü şöhretli biriyse lions olamaz, soruştururuz bunları.

Mesleğinde ünlü, nispeten sivrilmiş olması lazım. Çünkü bir insan mesleğini iyi yaparsa bu lion üyeliğini de iyi yapar.  Ben, yaptığımın en iyisini yapmak gibi bir alışkanlığım olduğu için buraya kadar geldim.

Bayağı elitist bir mekanizma bu.

Çünkü bir yerde ne yaparsanız yapın iş paraya dayanıyor.  Maddi durumu iyi olacak. Yoksa kendisini geçindirecek hali olmayan adam gelecek de nasıl başkalarına yardım edecek?

Hizmet ille de parayla mı olur?

Ne yapılabilir? Ama tabii ki olur. Bir kimsesize kitap okumak, bir görmezin koluna girip onu bir yerden bir yere götürmek. Yalnız açıkça söyleyeyim. Bunu ancak birazcık tuzu kuru insanlar yapabilir. Çocuklarını doyurmak için uğraşmak zorunda olan biri başkaları için karşılıksız bir şey yapamaz.

Benim anladığım, siz daha böyle gösterişli, daha sosyetik tipler istiyorsunuz.

Haklısınız. Toplantılara giderken daha düzgün kılık kiyafetle gideriz.

Fahrettin Kerim Gökay; Türk Lion’ların kurucu babası  “Halk plajlara akın etti. Vatandaş denize giremiyor” diyecek halka tepeden bakan biriydi. Lions seçkinciliğin kaynağı bu anlayış mı? 

Aslına bakarsanız tabii elitist. Çünkü hukukçular, valiler, belediye başkanları, yok Abdi İpekçisi, yani önemli gazetecileri...Hakikaten Cumhuriyet Türkiyesinin seçkinleri tabii ki.  Amerika’da normal insanlardır, lions orta sınıfın bir uğraşısıdır, yukarı sınıfın değil.

Davet edilecek kişilerin siyasi görüşlerine de bakıyorsunuz. 

Bakıyoruz. O da seçkincilik. Haklısınız. Aynı kimya yapısında olanların daha üretken olabildiğini düşünüyoruz. Düşünceler aşağı yukarı aynı paralelde ise...

Orada çürüme olur!  

Söylemek istediğiniz Atatürkçülükse, Atatürk’ün şahsı değil, Türkiye cumhuriyeti için düşündüğü ilkeleridir bizim için tabii ki önemli olan.




Lions Enstitüsü Başkanı Oya Sebük (solda), Hamza Kurtay (ortada) ve Timur Erk (sağda).


ATATÜRKÇÜ DEĞİLSEN LİONS OLAMAZSIN




Atatürkçü olmayan liberaller, milliyetçiler, muhafazakarlar, sosyalistler lions olamaz mı? 


Olamaz demek istemiyorum.


Ama birinci şartınız Atatürkçülük.

Evet haklısınız.

Bu biraz tuhafıma gitti benim. 

Haklısınız. Bu benim için de geçerli. Türkiye’nin dışında hiçbir yerde lionsa üye olmak için bu kural yok.

Ben de tam size Amerikalılar gülmüyor mı diyecektim. 

Bilmiyor ki gülsün.

Bilse sizleri tefe koyarlar mı? 

Yani o kadar da değil. Lions 204 ülkede var ama bunların hepsinde demokrasi var. Mesela Ortadoğu’da yok. Arap ülkelerinde yok. Bizim derdimiz, laiklik, demokrasi ve özgürlük.

İyi ama Atatürkçü olmayanı almam derseniz ben sizin demokrat olduğunuza inanamam ki. Çünkü bu memleketin osu da var, busu da. Mecbur da değil Atatürkçü olmaya. 

Tabii haklısınız.

Bu açıdan tüzükte bir değişiklik yapılmalı mı? 

Belki ileride düşünülebilir. Ama Türkiye’nin şu şartlarında değil. Çünkü Türkiye on senelik Ak Parti iktidarında, daha dine meyilli bir yapıya geldi.

Dolayısıyla Atatürkçülük şartının durmasında fayda var.  Atatürkçülük barajı koymadığınız takdirde islama yakınlık daha radikalleşebilir.

Radikal Atatürkçülerin de bu ülkeye zarar verdiğini düşünür müsünüz? 

Düşünürüm tabii ki. Ben her türlü sertliğin karşısındayımdır. Her zaman verdiğim  liderlik derslerinde söylerim. Aynen kuş tüyü bir yatak gibi olun. Yumuşak bir satıhı kimse kıramaz.

Yukarıdan kocaman bir şey attıkları zaman o yatak içe çöker. Ama bir müddet sonra kapanır. Oysaki sert bir cisim yukarıdan bir şey atarsan ikiye bölünür.

Ben her zaman radikalliğe karşı bir insanım. Fakat burada ifade edilmek istenen özgür düşünebilen, kafası bağnaz düşüncelerle yoğrulmamış insan.

Üyeliğe girişte yemin ettiriyorsunuz.  Atatürkçülüğe bağlı kalacağıma.... Bu çağda böyle bir yemin olur mu?

Çok doğrusunuz, haklısınız. Zamanı gelince kaldırılır. Ama şu sıra değil.

Lionslar darbelere karşı nasıl bir sınav verdi? 

12 Eylül’de bizim faaliyetlerimizi durdurdular.

Hayır darbeciler herkese dokundu, size dokunmadı. 

Biz durduk, 80 ihtilalinden sonra bir sene.

Ama siz kendi inisiyatifinizle hizmete ara vermişsiniz

Kanun değişti. Federasyonları kapatmak zorunda kaldık. Haa! Askerin bize bir şey yaptığından değil.

Asker size ne yapsın, darbeyi Atatürkçüler yaptı.

Atatürkçü kadro yaptı ama en fazla imam hatip lisesi Evren döneminde açıldı.

O dönemde size ekstra şeyler vermediler mi?

Hayır. Hiç öyle bir kayırma olmadı. Yani askerden bir hayır görmedik. Şimdi çok güleceksin ama benim diplomamı asker verdi. 27 Mayıs’ta mezun oldum ben Ankara kolejinden.

Askeri cunta vardı o zaman işte. Benim kaç arkadaşımın babası Yassıada’da yattı hapiste. Biz ne ağladık onlarla.

GÜL, ATATÜRKÇÜ DEĞİLSE DEĞİL, ONU ZİYARET ETMELİYİZ

28 Şubat’ta nasıl davrandı lionslar? 

Siyasetle ilgili en ufak bir şey olmadı.

Çevik Bir’e, Vural Savaş’a ödüller vermediniz mi? 

Tansu Çiller’e de verildi. Demirel’e de verildi.  Vural Savaş’a herhalde iyi bir savcı olduğu için ödül  verildi diye düşünmek istiyorum.

Demirel cumhurbaşkanıydı. İlk genel kadın yönetmen olarak ona gittim. Ben bugün Sayın cumhurbaşkanımızı da ziyarete gitmekten yanayım.

Abdullah Gül’den söz ediyorsunuz. 

Tabii ki. Ona da gitmemiz lazım.

Ama sizin istediğiniz gibi bir Atatürkçü değil! 

Değilse değil. Benim cumhurbaşkanım. Elma ile armut birbirine karıştırılmaz ki. Ben Emine Erdoğan ile kaç kez birlikte oldum. Kaç kere vakfıma davet ettim.

Geldi mi?

Gelmedi. Ama Ak Parti iktidarının da lionsa hiç kötü davranışını görmedim. Zaten yaklaşımlarımız çok yakın birbirimize.  Biz de sosyal demokrasi için çalışıyoruz, Ak Parti de.  Muhteşem bir sosyal demokrasi getirdi Türkiye’ye.

Ak Parti? 

Aa tabii canım. Ben oy vermem ayrı. Dedem CHP milletvekiliydi. Bizim evde ha bire Cumhuriyet Halk Partisi konuşulurdu. Birilerinin de muhalefet olması lazım zaten.

KARADAYI’YA ÖDÜL VERDİM

Bugün, 28 Şubat’taki dolaylı desteğinizi nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Ben genel yönetmen olarak Karadayı’ya da ödül verdim. Karadayıların eşyaları aransa bulunur benim ödülüm.

Ve o zaman bir genel yönetmen dedi ki “Oya Hanım neden askerlere bu kadar çok önem veriyorsunuz?”  Ay dedim Taylan Bey Türkiye’yi onlar savunuyor dedim.

Başımızda genelkurmay başkanı adam, en üst seviyede. Ordumuzu yöneten insanı yüceltiyorum dedim. “Olsun Oya Hanım,  demokratik ve laik bir ülkede askerler bu kadar ortaya çıkarılmamalı” dedi. Ben yine de verdim o ödülü.

Bugün darbeden yargılanıyor adam. 

Sorma!

Peki ne hissediyorsunuz?

Ben inanmıyorum, yapmadılar darbeyi. Düşünmüş olabilirler belki. Bakın o kadar önemli ki çocukluk. Devamlı sen askersin, Türkiye’yi savunacaksın. Atatürk ilkelerini sen koruyacaksın diye  bozuk bir plak gibi beyin yıkanırsa...

Benim eşim hep söylerdi, (hz) Muhammed dünyanın en büyük insanı. Çünkü beş vakit namazla insanların beynini yıkamanın muhteşem bir metodunu keşfetmiş diye. Beş vakit ezan aynı şeyi söylüyor.

Bu sizi rahatsız ediyor mu?

Ben çok severim ezanı. Hiç rahatsız etmez. Karadayı’ya veya Çevik Bir’e bir zamanlar ödül verilmiş olmasını lionsların Türk ordusuna olan hürmeti olarak düşünün.

Bakın lionsun bir sloganı var: “Özgürlük, anlayış ulusumuzun güvenliğidir”. Kavramlara bak. Ordu güvenliği sağlar.


DAHA ÖNCE KARŞIYIZ DİYE İLAN VERDİK AMA BAŞÖRTÜLÜLER ÜNİVERSİTEYE GİREBİLİR


Evet. LİONS’un açılımı, Liberty İntelligence Our Nation’s Safety. Bu yüzden de 2008’de Türk Lionsları Hürriyet’e bir ilan verdiler. 

Cumhuriyet bayramı nedeniyle mi?

Hayır.  Bir siyasal simge olarak algıladığınız türbanın üniversiteye serbestçe girmesini sağlamaya yönelik çabaları üzüntüyle izlediğinizi bildirmek için. 

Bugün aynı noktada değiliz, tabii ki yumuşadık. Türban da siyasal bir simge yalnız. Eğer bıraksaydık, üstesine gitmeseydik bu kadar çok yasaklamasaydık böyle olmazdı zaten. Ama çok fazla arttı.

Biraz evvel Timur’un (Erk) ben kapıdan girer girmez bana sizin için “Zaman Gazetesi’nden ama başı açık” ifadesi oldu ya hiç sevmiyorum o ifadeleri. Bu önyargılar çok kötü.

Yani başörtülülere üniversite özgürlüğü verecek kadar anlayışlı mısınız artık?

Onlar da girsinler tabii üniversiteye. Kısıtlamamak lazım. Biz yedi bin lionsuz. Her ağız, her gönül, her beyin aynı gelişmişlikte değil. Kemal Alemdaroğlu benim en yakın sınıf arkadaşımla evli.

Benim oğlum ona faşist Kemal diye isim takmıştı. Bana sorsan çok duygulu, şefkatli bir adamdır. İnsanların sosyal hayattaki davranışlarıyla bireysel davranışları çok farklı.

O günlerde darbe hazırlığı yapılıyormuş Ak Parti’yi indirmek için. Siz de değirmene su taşımış oldunuz mu o ilanlarla, ödüllerle? 

Biz bunu yaparken sizin dediğiniz kadar ileriyi düşünmemişizdir. Darbeyi yapanı destekleyelim, biz de darbenin parçası olalım diye düşünecek kadar politik bir davranış olarak nitelendiremem bunları.

Özgürlük ve laiklik kavramının  bozulacağından korkmuşuzdur. Ak Parti gelecek, İran gibi olacağız. Kafamızı kapattıracak. Müthiş bir korkuydu o sıralar. Şimdi artık böyle bir korku ben hissetmiyorum.

Ne kadar cahilmişiz diyor musunuz?

Yanlış düşünmüşüz. Gayet tabii.

Lionslar Cumhuriyet mitinglerine katıldılar mı? 

Katıldılar. Ama lionslar olarak bayrak açıp değil de, bireysel olarak.  Benim o sırada katılacak durumum yoktu. Eşim ameliyatlıydı. Bakın, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneğini kurduk 89’da. İstesem ben de Türkan Saylan kadar yanında yürürdüm.

Niye yürümediniz?

Çünkü ben bu kadar atipik şeylerden hoşlanmıyorum. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Türkiye’nin bir sorununu çözüyor. Bana bu yetmiyor. Ben dünya insanıyla birleşmek ve Türkiye’yi de dünyaya taşımak istiyorum.

Amerika’daki lionsların başı kapalılar üniversitelere girmesin diye ilan verdiğini düşünebilir misiniz?

Hayır. Düşünemem.

O zaman Türk lionsları onlardan geri midir? 

Geri değil de, Türkiye’nin icapları Amerika’dan farklı. Türk toplumu geçmişte şeriatla yönetilmiş. Bir çırpıda demokratik kurallara geçebilmesi kolay değil. Dolayısıyla bir şeylerin daha vurgulanması gerekiyor.

İlanın parasını kim verdi? 

Federasyondan verilmiştir.

Onlar nereden alıyorlar parayı?

Aidatlardan.

Yıllık ödenen 350 liralardan mı? 

Evet, çok fazla bir şey vermiyoruz. Ama yedi bin kişininki birikince ona göre bir bütçesi oluyor tabii.

Üye sayınız 80’li yıllarda 12 binmiş. Şimdi 7 bine inmiş. Seçkinciliğiniz yüzünden mi taraftar kaybettiniz?

Bu seçmecilikten bir, ikincisi de  Atatürkçü olacak gibi gözükenlerin içinde de lionsa girmek istemeyenler var. Biz birazcık daha bu hudutları, kuralları gevşetsek belki daha çok üyemiz olur.

Ama istemiyorsunuz. Az olalım, öz olalım diyorsunuz.

E işte birbirimizle olalım, birbirine benzeyenler birlikte olsun diyoruz.  Beni korkutan dinle yönetilen bir devlet nizamı. Bakın kıyafeti serbest bıraktılar. Buna şiddetle karşıyım. Yavaş yavaş çocukların örtülü kafalarıyla okula gitmesinden kokruyorum.

BAŞÖRTÜLÜ MİLLEETVEKİLİ OLUR, ŞERİAT YASASI ÇIKARMASIN YETER Kİ

Başörtülülerin milletvekilliğine nasıl bakarsınız? 

Kendini öyle rahat hissediyorsa milletvekili de olabilir.  Ama çocukluktan itibaren kapanmaya kesin karşıyım. Bırakın çocukları yukarıya doğru kendi kendilerine gelsinler.

Eğer o örtüyü kendileri seçecekse başlarına, o zaman koysunlar, milletvekili de olsunlar. Bana ne. Yeter ki laiklikten sapacak kanunları getirmekte etkin rol oynamasınlar.

Siz çocukluktan itibaren buna meyil açarsanız farklı bir yapıya gideriz. Siz de böyle gezemezsiniz. Şeriatla yönetilen bir ülkede yaşamak istemem.

Lionsluk masonluğa atılan ilk adım mıdır?

Yok. Masonluk daha felsefi bir gelişme. Lions ise ruhsal gelişmesini tamamlamış insanın toplumsal davranışı.

İnsanlar önce masonlukta ruhsal gelişmesini tamamlasın sonra mı lions olsun?

Böyle bir kural yok. Ama daha kolay olur. Çünkü insanın vericiliği geç gelişiyor.
Yeter ki gönüllü hizmet etmeye hazır bir insan olsun.

İlhami Soysal, 86’da verdiği bir röportajda Lions kulüplerin masonluğun bir nevi anaokulu olduğunu söylüyor. Tamamen lionsların masonluk ilkelerine göre çalıştığını, tören, sembol ve renklerini de masonlardan aldıklarını... 

Katiyen aynı kanıda değilim. Belki şekilsel bazı simgeler ve ritüeller olabilir. Ama onlar beni çok da fazla ilgilendirmiyorı. Zaman içerisinde iki taraf da birbirinden etkilenmiş belki.

Başta Fahrettin Gökay olmak üzere kurucuların tamamı mason. 

Evet o sırada öyle. Demek ki öyle bir rüzgar vardı.

Ayrıca ilk Amerikalı kurucular da mason. 

Olabilir. Lionsta aksiyon vardır her zaman. Muhakkak bir hizmet vardır. Öyle lions olmak için lions olunmaz.

Bir site var; masonlar.org diye.  Özel olarak lionsları tanıtıyor ve övüyor.Diyor ki, bir lionsun en önemli görevi, çevresinden yararlanmaktır. Çevresine yarar sağlamalı demiyor. 

Çevresinden yararlanmayı yanlış ifade etmişler. Çevresinin imkanlarını alıp topluma akıtılması için kanal olmaktır lionsluk. Lionslar şuradaki birikmiş bir şeyi alıp, açıp, deşip, bulup topluma akıtırlar.

Sizler Amerika’daki genel merkeze hesaplarınızı sunmak zorunda mısınız?

Hayır. Böyle bir zorunluluğumuz yok. Proje bazında oradan buraya bağış getirtebiliyoruz. Onun için benim oraya gitmemin faydası olabilir. Bağış türlerine bakarım.

Bakın burada lions göz bankasını öyle kurduk. Bayrampaşa Hastanesini öyle kurduk. Katarakt Hastanesini Eskişehir’de öyle kurduk. Daha yeni 75 bin dolar geldi.

Bayrampaşa’ya bir alet alındı. Depremde çok büyük yardım yaptılar. 1 milyon dolar anında geldi.  (not: Oya Hanım’dan önce konuştuğum Hamza Kurtay 2,5 milyon dolar geldiğini belirtmişti. )

Ne şekilde dağıttınız onu? 

Önce büyük çadırkentler kuruldu. Temel ihtiyaçların giderilmesi için. Sonra Adapazarı’nda okul kampüsünde bir talebe yurdu yapıldı. Üsküdar’da bir ilköğretim okulu yapıldı. Avcılarda da bir çocuk yuvası yapıldı.

ATATÜRK’Ü PUT HALİNE GETİRDİK

İsrail Filistin çatışmasına dair Lionsların bir görüşü var mı?

Hayır. Hiçbir şekilde yok. Ama şimdi ben direktör olunca Müslüman olduğum için acaba diyorum Irak’ta bir Lions kulubü kurmak için beni görevlendirirler mi?

Irakta mı? Filistin’de mi?

Irak’ta. Filistin’de özgürlük yok. Somali’de var. Geçen Sudan konsolosu geldi bizim Altı Nokta’ya. Afrika’da çok yayıyorlar Lions kulüplerini.

Farkına varmadan bir şeylere alet oluyor muyuz gibi bir duygunuz oldu mu? 

Ben hiç bu hissi duymadım. Çünkü kullanılmayı hiç sevmem. Bilakis Lionsu ben kullandım. Ne yaparak? Projeler yaparak, 5 milyon dolar geldi Türkiye’ye yapılan projelerle.

Mesela oralarda çok çalıştım. Sonra Türk kadının gücünü Avrupa’da çok ispatladım. Ben Almanya’ya gittim evlendiğimde.

O Türk işçilerinin ne kadar küçümsendiğini gördüm. Benim nasıl Almanca öğrendiğime şaşırdılar. Üç ayda Almanca öğrendim ki onları alt edebileyim.

Ben onların nasıl insan ezdiğini gördüm. Onun için şimdi ben Hamburg’da Almanların önünde başım açık en önde yürüyeceğim Türk kadını olarak.

Ki görsün o küçümsediği, iteleyip kakaladığı Türk insanını.  Ben Türk insanının gücüne,Türkiye’nin  zenginliklerine inanıyorum.

Ve Lions bana bunları satabilme imkanı veriyor. Lions benim neyimi kullanacak ki, Türkiye’nin nesini kullanacak ki?

Bundan sonraki dönem için nasıl bir açılım gerekir Lionslara?

Biraz ritüellerden vazgeçmeli. Ritüeller çok sıkı. Sıkıyor insanları. Çok kuralcılık olmamalı.

İnsanları sıkıştırmamalı. Bir de daha az seçici olmak ve insanlara fırsatlar vermek lazım. Lionslar elitist görüntülerine rağmen hizmet götürdükleri mahallelerde hiçbir zaman ayrım yapmazlar.

Ben uzlaşmadan, insanların birbiri ile kucaklaşmasından yanayım.

Atatürkçülük toplumsal uzlaşmaya yeter mi 2013 Türkiyesinde? 

Hayır yetmez.  Ama Atatürk’ün getirmiş olduğu laik ve demokratik ilkeler yeter. Ben sosyal demokrasi istiyorum. Atatürk olmasaydı sen böyle başın açık gezemezdin.

Ama tabii simgeleştirmemek lazım. Puta tapmak gibi bir şey. Söylüyorum bunu hep.

Yapmayın diyorum. Adamı biz bu hale getirdik, her yere heykel dike dike. Biz kendimiz Atatürk olmalıyız.  İçselleştirmek lazım, putlaştırmak değil.


21 Nisan 2013 Pazar

Kemalizm'in içinde bir renk! Sağ Kemalizm

13 Mart 2011


Kemalizm bir şemsiye gibi altında farklı tonları barındırıyor.

Sağ Kemalistler de bu şemsiyenin altında bir renk olarak duruyor. 

Seçime doğru giden bir Türkiye'deyse sağ olsun, sol olsun bütün Kemalistler yine CHP'yi tercih edecek gibi görünüyor.

Olanı-biteni beğenmiyorlar, endişeliler, ikna olmuyorlar ve en rahatsız grubu oluşturuyorlar. Kemalistler, her daim kendilerini Cumhuriyetin sahibi olarak gördü.

Toplumu ideolojileri doğrultusunda şekillendirmeyi amaç edindiler. Hâlâ da bunda ısrarcılar. Memnun olmakta zorlanan Kemalistler çoğu zaman homojen bir yapı olarak biliniyor.

Yaygın kanaat Kemalistler solcudur. Bu hüsnü kabulün altı ise boş değil: 1930'larda bizzat Atatürk Kemalizm'i kullanmaya başladı.

1935 yılına gelindiğindeyse CHP'nin kurultayında Kemalizm yerleşik bir ideoloji haline geldi. O günden beri de Kemalizm'e ev sahipliğini sol parti olarak anılan CHP ve onun tabanı yapıyor.

Oysa Kemalizm'in şemsiyesi altında farklı tonlar da bulunuyor. Sağ Kemalistler olarak anılan, sol Kemalistlerle belirli noktalarda ayrışan ama 'özde' aynı olan bir kesim daha var.

Kemalizm'in bir türevi...
 
Sağ Kemalizm nedir? Maltepe Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Süleyman Seyfi Öğün tanımlıyor:

"Sağ Kemalizm, Türk siyasal kültürünün hakim değerlerini tanımayan Kemalizm'in, sol siyasal açılımlara karşı, sağ- siyasal- kültürel açılımını temsil eder. Bu aslında altı okun dinsel, geleneksel ve kültürel eksende yorumlanmasıdır." diyor.

Kemalizm'den türeyen Sağ Kemalizm'in, doktriner anlamdaki ilk temsilcisi olarak da Peyami Safa'yı işaret ediyor, 'Türk İnkılâbına Bakışlar' kitabındaki düşüncelerini de dayanak olarak gösteriyor.

Siyaset tablosunda sağ Kemalizm kavramı daha çok 1980 darbesi ile birlikte karşımıza çıkıyor. Solla kol kola ilerleyen Kemalizm, 1980'li yıllarda farklılaşıyor.

O güne kadar sol Kemalizm'in olmazsa olmazı olan laiklik vurgusunun yerine milliyetçilik vurgusu daha ön plana çıkar. İşte ortaya çıkan bu tablo da Sağ Kemalizm olarak adlandırıldı.

Hasan Bülent Kahraman, bu durumu şöyle anlatıyor:

"12 Eylül ile birlikte asker solla ve sol aydınlarla bağını koparınca ideoloji olarak Türk İslam sentezini benimsedi. O sentezin siyasi ve mitolojik anlamdaki devletçiliğiyle ve milliyetçiliğiyle kendini özdeşleştirdi. Buna dinsel, İslamî bir renk de kattı. Böylece Kemalizm sol bir içerikten koparıldı; yeni bir çerçeveye yerleştirildi. Kemalizm artık tapınılan bir devletle, ılımlı bir Müslümanlıkla ve nihayet çok geniş bir milliyetçilikle bütünleştirildi. Buna sağ- Kemalizm diyorum."

Prof. Dr. Ali Yaşar Sarıbay ise durumu daha farklı değerlendiriyor. Ona göre 80'de ortaya çıkan şey Kemalizm'den çok Atatürk kültüyle ilgili bir şey.

Hatırlanacağı üzere 12 Eylül yöneticileri de kendilerini Atatürkçü olarak tanımlamayı tercih etmişti. Gazeteci Mustafa Akyol, bunu 12 Eylül'ün yöneticilerinin kendini Kemalizm'den ayırma çabası olarak görüyor. Fakat bu çabanın başarılı olup olmadığıysa tartışılır.

Bugünün sağ Kemalistleri
 
Sağ Kemalistler kimlerdir? Süleyman Seyfi Öğün bir çırpıda isim saymayı tercih etmiyor. Fakat siyasal tarih itibarıyla Serbest Fıkra, Terakkiperver Fırka, Demokrat Parti, Adalet Partisi, ANAP, DYP ve 1980 sonrası ılımlaşan MHP'yi bu halkaya dahil ediyor. Mustafa Akyol ise aklına gelen ilk isimleri sıralıyor:

"Sağ Kemalist dediğinizde direkt aklıma Altemur Kılıç geliyor. Ve onun gibi Yeni Çağ gazetesinde yazan birçok insan herhalde kendini sağ Kemalist olarak görüyordur. Belki rahmetli Gündüz Aktan sayılabilir. Bazen günümüz MHP'sinden de sağ Kemalist olarak algılanabilecek çıkışlar duyuyorum."

Sağ Kemalistler kime oy verecek?
 
Seçime giden Türkiye'de, "Sağ Kemalistler hangi partiye oy verecek?" sorusu da zihinlerde. Aslında cevap geçmiş dönemlerde gizli.

CHP, Kemalistleri her zaman mutlu etmeyi başaramazsa da, sağ olsun sol olsun, çoğunlukla Kemalistlerin oyunu almayı başardı.

Bundaki en büyük etkense Sarıbay'ın saptamasıyla 'yasal' olan parti konumunda hâlâ CHP'nin görünmesinin etkisi büyük.

Farklı bir saptama da sağ Kemalizm'i bugün siyasal tematik olarak silik düzeyde bulan Süleyman Seyfi Öğün yapıyor:

Çok örtülü olarak – çağdaşlaşma başarısı söyleminde - AK Parti'de bile bu oyları görmek mümkün. Ama daha dogmatik düzeyde ise eski merkez sağ kamuoyu tercihini CHP'den ya da MHP'den yana yapmaktadır. Yani CHP bugün, dogmatik anlamda hem sağ hem sol Kemalizm'in hassasiyetlerini bir paratoner gibi çekmiş durumda."                                                                  r.sezgin@zaman.com.tr

***

Sağ ve sol Kemalizm ayrışabilir
 
Mustafa Akyol-Gazeteci: Kemalizm'in ana ağırlığının ben sol Kemalizm tarafından taşındığına ve Kemalizm'in özünde yine laiklik olduğuna inanıyorum. Milliyetçilik bile bunun bir varyantıdır. Ayrıştıkları noktalar çok derin değildir ama mesela bir sağ Kemalist başörtüsü yasağını savunmayabilir. Diğer taraftan Kürt kimliği noktasında belki sağ Kemalist belli ölçüde daha farklı davranabilir ama ağırlık noktaları aynı.

***

Aradaki farklılıklar sadece tematik
 
Prof. Dr. Süleyman Seyfi Öğün: Sol ve sağ varyasyonları ile Kemalizm, Türk modern-leşmesinin-çağdaşlaşma olarak bilinir- zihinsel ya da kültürel anlamda meşrulaştırılmasını güder. Aradaki farklılıklar sadece tematik düzeydeki yorum farklılıklarıdır. Zaten aralarındaki farklılıklar büyük ölçüde bulandı ve ihmal edilebilir hale geldi. Mevcut konjonktürde bu ayırımı, örneğin 1970'lerdeki haliyle görmüyoruz.

***

Statükonun sarsılması sağ ve sol Kemalistleri bir araya toplar
 
Prof. Dr. Ali Yaşar Sarıbay: Cumhuriyet'in kuruluşuna baktığınız zaman Kemalizm'in ne olduğu bellidir. Türkiye'de hâlâ maalesef kutuplaşmalar buna göre belirleniyor. Kemalizm'de ne sağ ne sol vardır, sadece pragmatik bir yaklaşım söz konusudur. Demokraside ortaya çıkabilecek statükoların sarsılması gündeme geldiği zaman Kemalizm çevresinde bir birliktelik söz konusu olabilir. Tabii kendilerine sağın- solun birleşmesi demeyecekler. Ortak bir değer aradıklarında bunun adı sağ Kemalistler sol Kemalistler olacaktır.

 http://www.zaman.com.tr/pazar_kemalizmin-icinde-bir-renk-sag-kemalizm_1106476.html