Popüler Yayınlar

ATATÜRK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ATATÜRK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Nisan 2013 Pazartesi

Atatürk’ü kullanarak soy babam soy!

 
25 Şubat 2013 / İDRİS GÜRSOY
28 Şubat döneminde sürece en büyük desteği veren gruplardan Sabah ve ATV’nin genel koordinatörü olan Ömer Dinçer, “Soruşturmada postmodern darbenin sivil ve medya ayağı olmazsa çok eksik kalır.” diyor.
 
‘Ellerimiz kirli. Mal varlıklarımızdan başlayarak 28 Şubat’ta yapılan yayınlar incelensin, çok şeyler çıkar.” Bu sözler, Sabah-ATV grubunun 28 Şubat sürecinde iki numarası Ömer Dinçer’e ait.

28 Şubat soruşturmasında önce Batı Çalışma Grubu’nda (BÇG) görev yapan emekli veya muvazzaf subaylar, sonra da kuvvet komutanları gözaltına alındı. Dönemin Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı sorgulandı, tutuksuz yargılanıyor.

Herkesin merak ettiği soru şu: ‘Postmodern darbe’ olarak nitelenen 28 Şubat, sivilleri de kapsayacak mı? Bir kısım gazeteciler, endişelerini ‘cadı avı olmasın’ diye dile getirirken, süreçte Doğan Grubu ile birlikte yer alan ATV-Sabah Grubu’nun o dönemdeki genel koordinatörü Ömer Dinçer, soruşturmanın askerlerle sınırlı tutulmasını yeterli görmüyor:

“28 Şubat’ın sivil ve medya ayağı olmazsa çok eksik kalır.”

28 Şubat 1997’de Refah-Yol hükümetinin düşürülmesinden sonra bankaların içi boşaltılmış ve Cumhuriyet döneminin en büyük soygunlarından biri gerçekleştirilmişti.

Ergenekon soruşturmaları, Balyoz, internet andıcı, 12 Eylül derken 28 Şubat da dava konusu oldu. Soruşturmada topluma yönelik psikolojik harekat ve fişlemeler konusunda savcıların elinde önemli deliller bulunuyor.

Ayrıca tanıklar da bilgiler veriyor. Sürecin sivil aktörlerinin hâlâ siyasi, ekonomik ve toplumsal hayatta etkin olmaları, soruşturmanın önemini bir kat daha artırıyor.
 
Ömer Dinçer, 28 Şubat süreci içindeydi. ATV-Sabah’ın el değiştirmesinden sonra İzmir’e yerleşti, Yenigün adında bir gazete çıkarıyor. Alsancak’taki gazete merkezinde, 28 Şubat ile ilgili sorularımızı cevaplandırdı.

-28 Şubat sürecinde, en etkili medya grubunda yetkili bir pozisyondaydınız. 28 Şubat’ta neden silahlar yerine medya kullanıldı?

Tank, tüfek olmasına gerek yoktu, asker çok güçlüydü. Gazetelere karşı büyük bir baskı uyguluyordu. Hükümetler de asker yanlısı görünüyordu.

-Nasıl bir baskı uygulanıyordu?

Bir gazetecisiniz, köşe yazarısınız, bazı şeyleri yazınca bedel ödetiliyordu. En azından çalıştığınız kurumdan size bir baskı geliyordu. Asker için bir manşet attınız, iyi düşünmeniz gerekiyordu, işinizden olabiliyordunuz.

Veya grubunuz yaptırımlarla karşı karşıya kalabiliyordu. Baskı rejimi vardı. Hür davranamıyordunuz. Bırakın askeri yargılamayı, eleştiriyi bile yazamayacak durumdaydı basın.

-Sabah Grubu, Hürriyet Grubu ile birlikte andıçları yayımladı. Operasyonun hedefi neden siz oldunuz?

Sabah’ın başına ne geldi ise birkaç askerle takışmasından geldi. Dinç Bilgin, Zafer Mutlu ve ekibine çok inandı. Manşetler, haberler o ekibin elinden çıkıyordu. Birkaç haberden sonra Mesut Yılmaz askerden baskı yedi, bedelini de Sabah ödedi.

TMSF geldi, gazetenin içine girdi, 6 bin 800 çalışanı olan grup gazeteyi basamaz hâle geldi. Mesut Yılmaz, Dinç Bey’in ipini çekti. Ancak Zafer Mutlu, yönetim kurulu üyesiydi, yargılanmadı. 28 Şubat’tan sonra kurulan hükümetten destek geldi. Abim Mustafa Dinçer yönetim kurulu üyesiydi, yargılandı.

Dinç Bey içeri girdi. Kurtlar sarmıştı. Sabah’taki bütün hisselerimiz gitti, beş kuruşsuz kaldık. Koca dev, benzin alamayacak duruma düşürüldü.

-ATV-Sabah Grubu’ndaki ekipte kimler vardı?

Ali Kırca, Ayşenur Arslan… İsim yapmış, zirveye çıkmış insanlardı bunlar. Çok güçlüydüler ama basın içinde de bir alev topu vardı. Ülkeye zarar verdik.

-Nasıl?

Bu ülkedeki olumsuz olaylarda yüzde 50 vebal medyadadır. Gerçek bu. 1960’tan bugüne kadar yalan yazdık, yanlış yaptık, insanları karaladık, lekeledik. Bunları kabul etmeliyiz. Kendi özeleştirimizi yapmamız lazım.

-Siz özeleştiri yapıyorsunuz ama bazıları hâlâ yapmıyor.

Yapamıyorlar. Çünkü çok yanlışları var.

-Ne tür yanlışlar?

Türkiye Cumhuriyeti’nin en veballi kurumu basındır. Hep kaypak kuypak davrandık, geri planda her şeyi yaptık ama ön plana çıkmadık. 28 Şubat’ta bir felaket tablosu vardı. 7 sülalemde 75 asker vardır ama doğrular bir.

-ATV-Sabah’ta neler yaşandı?

Bir insan geliyor, ATV’de 250 bin dolar maaş alıyor. 3,5 trilyona villa alıyor. Çok anlatılacak şey var ama…

-Bazı gazeteciler ve Ertuğrul Özkök 28 Şubat’ı hâlâ savunuyor.

Neden savunduklarını açıklasınlar. Ertuğrul Özkök’ü büyük bir eleştiri yağmuruna tutmak gerekiyor. Vatan millet elden gidiyor, takkeciler tükkeciler diye kandırdık insanları.

Oysa herkes istediği gibi yaşıyor. Hangi meyhane kapanmış? Kimin yaşamına nasıl müdahale edilmiş? Hâlâ “Alkol yasaklandı” diye manşetler atılıyor.

Nerede yasaklandı? Adam parklarda içiyor, ailene laf atıyor, buna tedbir gerekmiyor mu? Toplumlar yasaların öngördüğü gibi yaşar. Her darbe öncesi bu tür yayınlar yapıldı.

27 Mayıs, 12 Eylül, 28 Şubat ülkeye büyük zararlar verdi. 50 yıl geriye gitti Türkiye. Sebep bizdik, bizdik sebep. Ne senaryolar ürettik, ne manşetler attık, gerçeği araştırmadan, ‘Türkiye elden gediyor’ diye. Bunlar tezgâhlanmış planlardı.

-O gün bu manşetler inanarak mı atılıyordu?

Nasıl pembe diziler var ülkede? Dizinin senaryosunu yazanlar belliydi: BÇG. İşte ortada her şey. O yazıyor, senaryo oynanıyor. Cumhuriyet gazetesi bombalandı. Ya kime hikâye okuyorsunuz? Ne bombası? Yapmayın! Her türlü karalamayı yapan bir toplum olduk, acı ama gerçek.

-Cumhuriyet tehlikede değil miydi?

Biz Amerika standartlarında bir ülke olabilir, dünya liderliğine oynayabilirdik. İç çekişme, iç savaş, kardeşi kardeşe vurdurma, her türlü oyunu oynadık. 75 sene Atatürk’ten nemalandık.

Arkasına bir Atatürk posteri alan, koca bir Türk bayrağı asan imtiyazlı saydı kendini. Bu Atatürk sevgisinden falan değil ha! Atatürk’ü kullanarak vur Allah vur, soy Allah soy!

Böyle bir toplum olduk. Bunun içine basın da girdi. ‘Hayır, böyle olmadı’ diyenler kendini kandırır. İhtilaller, soygunlar, kasaların boşaltılması, Merkez Bankası’nın boşaltılması, çok acı olaylar bunlar.

Ayrıca tüm sektörlerde ve gençlerde bozulma oldu, bunda basının da büyük sorumluluğu var; beyin yıkıyorsun, tiyatrolar oynuyorsun, menfaat için insanları birbirine kırdırıyorsun.

Basın insanlara hiçbir şey vermediği gibi insanlardan çok şey aldı. O günkü şakşakçılar o düzeydeki yaşamlarına devam edebilmek için düzenleri bozulmasın diye toplumu infiale getirdiler.

Doğruları anlatmak gerekir, bana çok kızacaklardır ama bu böyle. Ağır bir faturanın bedeli ödeniyor şimdi. Medyaya düşen, her şeyi olduğu gibi görmek ve yansıtmaktır.

-28 Şubat soruşturmasında sıra medyaya gelir mi?

Gerekirse sıçrasın. Bana anlatsınlar, döviz bir günde üç misline nasıl ulaştı? İç savaş yaşamadık. İzah etsinler bunu! BÇG ile sınırlı kalırsa bu soruşturma çok eksik olur.

Herkesten hesap sorulsun. 75 milyonun hakkı için Ömer Dinçer’den de sorulsun. Kendi menfaatleri için, kendi yaşam tarzları için bir grup oluşturmuşlar, ‘Bizden sonrası yok olsun’ diyorlar! Bunu yenmemiz gerekiyor.

-Gazetecilere ne sorulmalı?

O dönemde darbeye çanak tutanların yüzde 90’ı BÇG gibi yapılarla el ele insanlardı. Onların savunmaları hazır: ‘Basınız, görüşlerimizi yazdık.’

Ama araştırılır, gerekli belge ve bilgi bulunursa bu Ömer Dinçer de olsa yargılansın. Mal beyanlarına ulaşılabilirse inanamazsınız, pek çok şey ortaya çıkar, aklınızın alamayacağı kadar şey çıkar, tepedeki bir gazetecinin 50-100 milyon doları çıkar, yatı katı, her şeyi çıkar.

-28 Şubat soruşturması neden önemli?

Türkiye askerî rejimlerle bir daha muhatap olmamalı. 27 Mayıs’lar, 28 Şubat’lar yaşanmamalı. Askerleri seviyoruz ama onlar da devletin memurları.

Dünyada nasılsa öyle olmalı. Siz hükümeti yöneteceksiniz, ülkeyi yöneteceksiniz ama asker bir adım sizden önde olacak, böyle bir şey kabul edilemez.

 http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/haber-34931-ataturku-kullanarak-soy-babam-soy.html

22 Nisan 2013 Pazartesi

Oya Sebük, Nuriye Akman'a konuştu: Atatürkçülük, puta tapmak gibi bir şey oldu

13 Ocak 2013


 Oya Sebük epey  tecrübeli ve kariyerli bir Lions. 

Kendisinden Lionslar ile ilgili bir çok yeni şey öğrendim. Seçkinci olduklarını kabul eden Sebük’ün türban, AK Parti ve  28 Şubat ile ilgili söylediklerine çok şaşıracaksınız. 

“Türk Lions hareketi, kuruluşunun 50’inci yılını kutluyor” haberini gördüğümde haklarında hiçbir şey bilmediğimi farkedip bu açığımı kapatmak üzere kapılarını çaldım.

Kutlama Komitesi Başkanı Timur Erk’le Okmeydanı’ndaki merkez için randevulaşmıştık. Onu beklerken 45 lions klübün genel yönetmeni olan Hamza Kurtay’dan ilk bilgileri aldım.

Hedefler ve uygulamalar uluslarası büronun sekretaryasına rapor ediliyordu. 80’li yıllarda 12 bin olan üye sayısı bugün 7 binlere düşmüştü.

Türk lionslar yılda bir kez 350 lira’yı kendi klüplerine, 41 doları da Amerika’daki merkeze ödüyorlardı. Ayda bir otellerde yapılan yemeklerin ücreti de kendilerine aitti.

Yardım faaliyetleri zengin hayırseverlerden toplanan bağışlarla yürüyor, üyelere liderlik ve benzeri sosyopsikolojik beceri eğitimleri veriliyordu.

Kurtay, Lionsların Rotary’lerden tek farkını “Onlar yılda bir programı hedeflerler. Bizde ise yüzlerce hizmet şekli vardır” diye açıklıyor ve “Atatürk ilkelerine sahip olmayan bir insanın aramızda yeri yoktur” sözleriyle sideolojik pozisyonlarının altını çiziyordu. Kurtay aynı zamanda lionslardaki sıkı disiplin ve ritüellerin de korunmasından yanaydı.

Türk Böbrek Vakfı’nın başkanı olan ve kendisini “Kimya sektörünün bir numarasıyım” diye tanımlayan Timur Erk, Lions üye sayısının düşmesini artık sosyal yardım faaliyetlerini belediyelerin üstlenmesine bağladı.

STK’lar da çoğalmıştı ve korkunç bir rekabet vardı. Lionslar sağlık hizmetlerini daha çok kurdukları vakıflar eliyle yürütüyordu. Ona göre Lionsların yüzde 10’u masondu.

Kendisi devamsızlık sebebiyle 3’üncü derecede kalmıştı. O da Kurtay gibi “Atatürk ilkelerine bağlı kalacağım” diye ant içmem diyenleri üyeliğe almıyoruz” diyordu.

Erk bana Lionsların uluslararası yönetim kuruluna bir Türk kadınının seçildiğini ve biraz sonra bulunduğumuz mekana geleceğini söyleyince, sohbete aynı zamanda Altı Nokta Körler Vakfı’nın da başkanı olan Oya Sebük’le devam etmeye karar verdim.

Erk, Oya Hanım’a beni “Zaman Gazetesi’nden ama gördüğün gibi başı kapalı değil, ne kadar çağdaş bir kadın” diyerek tanıştırdı.

Ankara Koleji mezunu olan Oya Hanım’la sohbetimiz çok zevkli geçti. Lionsların seçkinci tavrının yumuşatılmasından yanaydı, “Her yere heykellerini dike dike Atatürk’ü putlaştırdık.

Oysa hepimiz Atatürk olmalıydık” diyor, başörtülülerin milletvekilliğine karşı çıkmıyordu. Yeter ki Meclise gittiklerinde şeriat yasaları çıkarmasınlardı.


Tebrikler; Lionsların dünya yönetim kuruluna giriyormuşsunuz yakında...

Evet bu beni çok gururlandırıyor. Lionsun bütün dünyada mevcut olduğu yerler yedi bölgeye bölünmüş.

Avrupa’nın altı temsilci hakkı var. Bu altı temsilciden biriyim ben. 34 kişilik uluslararası yönetim Kurulu’nda Avrupa’yı ve dolayısıyla Türkiye’yi temsil edeceğim.

Ne zamandır Lionssunuz?

78’de önce lioness olarak başladım. Lioness kadınlar için bir programdı. O zamanlar kadınlar lion’a üye olamaz ve karar mekanizmalarına gelemezdi.

O zamanlar mason da olamıyordu kadın

Hala öyle. Masonların başka bir disiplini var. 111’lerde kadınlar olabiliyor. Hakiki masonlar yine kadın almıyor. Amerikalı kadınlar isyanıyla tüzük değişti ve 87’de kadınlar da Lions’a gerçek üye olabildiler. Lioness bitti.

Kadınlar seçme seçilme hakkı kazandıktan sonra, 96’da Türkiye’nin ilk kadın yöneticisiyim 99’da ilk kadın konsey başkanı, Türkiye’nin genel başkanıyım. Ve şimdi Avrupa’da da kadın olarak ilkim.  Benim babam Türkiye’de lionsun kurucularından. Annem de lionstu.

Babanız mason muydu?

Evet. Ama ben değilim. Babamın olduğu disiplinde ben mason olamam zaten. 111’lere  olabilirdim. Birçok yere dağılmak istemedim.

Ben Çağdaş Yaşam’ın da kurucusuyum. Lionsa kendimi konsantre ettiğim için dünya temsilciliğine seçildim. Dört adaydık. Geçen sene Mayıs ayında yapıldı seçim. Bu yıl 4 Temmuz’da Hamburg’da nihai olarak seçileceğiz.

Bu size ne kazanç getirecek? 

Çok büyük bir şeref getirecek. Bir kere uluslararası bir kuruluş olarak lions, bana AB  mensubu olmayan Türkiye’yi uluslararası boyutta temsil etme şansı verdi. Bundan çok sevinçliyim.

LİONS FONLARINI TÜRKİYE’YE AKITACAĞIM

Bunun Türkiye’ye getirisi ne olacak? 

Dünyadaki 204 ülkede benim ülkemin marşı çalınacak ben gittiğim zaman. Ve Türk kadınının akıllı, düşünebilen, fikirleri olabilen, bir şeyleri yapabilen bir kişi olduğunu ispatlayacağım. 

Oradaki suyun başında, karar mekanizmasında bir  Türk olacak. Uluslararası vakfın fonlarının Türkiye lehine kullanılmasında etkin rol oynayacağım.

Lions olabilmek için başka bir lionsun sizi tavsiye etmesi gerekiyor. Adaydan ne talep ediyorsunuz? 

Bir kere disiplinli bir şekilde yapılan belirli toplantılara katılmasını, erdemli davranışını talep ediyoruz. İnsanları dolandıran, piyasada kötü şöhretli biriyse lions olamaz, soruştururuz bunları.

Mesleğinde ünlü, nispeten sivrilmiş olması lazım. Çünkü bir insan mesleğini iyi yaparsa bu lion üyeliğini de iyi yapar.  Ben, yaptığımın en iyisini yapmak gibi bir alışkanlığım olduğu için buraya kadar geldim.

Bayağı elitist bir mekanizma bu.

Çünkü bir yerde ne yaparsanız yapın iş paraya dayanıyor.  Maddi durumu iyi olacak. Yoksa kendisini geçindirecek hali olmayan adam gelecek de nasıl başkalarına yardım edecek?

Hizmet ille de parayla mı olur?

Ne yapılabilir? Ama tabii ki olur. Bir kimsesize kitap okumak, bir görmezin koluna girip onu bir yerden bir yere götürmek. Yalnız açıkça söyleyeyim. Bunu ancak birazcık tuzu kuru insanlar yapabilir. Çocuklarını doyurmak için uğraşmak zorunda olan biri başkaları için karşılıksız bir şey yapamaz.

Benim anladığım, siz daha böyle gösterişli, daha sosyetik tipler istiyorsunuz.

Haklısınız. Toplantılara giderken daha düzgün kılık kiyafetle gideriz.

Fahrettin Kerim Gökay; Türk Lion’ların kurucu babası  “Halk plajlara akın etti. Vatandaş denize giremiyor” diyecek halka tepeden bakan biriydi. Lions seçkinciliğin kaynağı bu anlayış mı? 

Aslına bakarsanız tabii elitist. Çünkü hukukçular, valiler, belediye başkanları, yok Abdi İpekçisi, yani önemli gazetecileri...Hakikaten Cumhuriyet Türkiyesinin seçkinleri tabii ki.  Amerika’da normal insanlardır, lions orta sınıfın bir uğraşısıdır, yukarı sınıfın değil.

Davet edilecek kişilerin siyasi görüşlerine de bakıyorsunuz. 

Bakıyoruz. O da seçkincilik. Haklısınız. Aynı kimya yapısında olanların daha üretken olabildiğini düşünüyoruz. Düşünceler aşağı yukarı aynı paralelde ise...

Orada çürüme olur!  

Söylemek istediğiniz Atatürkçülükse, Atatürk’ün şahsı değil, Türkiye cumhuriyeti için düşündüğü ilkeleridir bizim için tabii ki önemli olan.




Lions Enstitüsü Başkanı Oya Sebük (solda), Hamza Kurtay (ortada) ve Timur Erk (sağda).


ATATÜRKÇÜ DEĞİLSEN LİONS OLAMAZSIN




Atatürkçü olmayan liberaller, milliyetçiler, muhafazakarlar, sosyalistler lions olamaz mı? 


Olamaz demek istemiyorum.


Ama birinci şartınız Atatürkçülük.

Evet haklısınız.

Bu biraz tuhafıma gitti benim. 

Haklısınız. Bu benim için de geçerli. Türkiye’nin dışında hiçbir yerde lionsa üye olmak için bu kural yok.

Ben de tam size Amerikalılar gülmüyor mı diyecektim. 

Bilmiyor ki gülsün.

Bilse sizleri tefe koyarlar mı? 

Yani o kadar da değil. Lions 204 ülkede var ama bunların hepsinde demokrasi var. Mesela Ortadoğu’da yok. Arap ülkelerinde yok. Bizim derdimiz, laiklik, demokrasi ve özgürlük.

İyi ama Atatürkçü olmayanı almam derseniz ben sizin demokrat olduğunuza inanamam ki. Çünkü bu memleketin osu da var, busu da. Mecbur da değil Atatürkçü olmaya. 

Tabii haklısınız.

Bu açıdan tüzükte bir değişiklik yapılmalı mı? 

Belki ileride düşünülebilir. Ama Türkiye’nin şu şartlarında değil. Çünkü Türkiye on senelik Ak Parti iktidarında, daha dine meyilli bir yapıya geldi.

Dolayısıyla Atatürkçülük şartının durmasında fayda var.  Atatürkçülük barajı koymadığınız takdirde islama yakınlık daha radikalleşebilir.

Radikal Atatürkçülerin de bu ülkeye zarar verdiğini düşünür müsünüz? 

Düşünürüm tabii ki. Ben her türlü sertliğin karşısındayımdır. Her zaman verdiğim  liderlik derslerinde söylerim. Aynen kuş tüyü bir yatak gibi olun. Yumuşak bir satıhı kimse kıramaz.

Yukarıdan kocaman bir şey attıkları zaman o yatak içe çöker. Ama bir müddet sonra kapanır. Oysaki sert bir cisim yukarıdan bir şey atarsan ikiye bölünür.

Ben her zaman radikalliğe karşı bir insanım. Fakat burada ifade edilmek istenen özgür düşünebilen, kafası bağnaz düşüncelerle yoğrulmamış insan.

Üyeliğe girişte yemin ettiriyorsunuz.  Atatürkçülüğe bağlı kalacağıma.... Bu çağda böyle bir yemin olur mu?

Çok doğrusunuz, haklısınız. Zamanı gelince kaldırılır. Ama şu sıra değil.

Lionslar darbelere karşı nasıl bir sınav verdi? 

12 Eylül’de bizim faaliyetlerimizi durdurdular.

Hayır darbeciler herkese dokundu, size dokunmadı. 

Biz durduk, 80 ihtilalinden sonra bir sene.

Ama siz kendi inisiyatifinizle hizmete ara vermişsiniz

Kanun değişti. Federasyonları kapatmak zorunda kaldık. Haa! Askerin bize bir şey yaptığından değil.

Asker size ne yapsın, darbeyi Atatürkçüler yaptı.

Atatürkçü kadro yaptı ama en fazla imam hatip lisesi Evren döneminde açıldı.

O dönemde size ekstra şeyler vermediler mi?

Hayır. Hiç öyle bir kayırma olmadı. Yani askerden bir hayır görmedik. Şimdi çok güleceksin ama benim diplomamı asker verdi. 27 Mayıs’ta mezun oldum ben Ankara kolejinden.

Askeri cunta vardı o zaman işte. Benim kaç arkadaşımın babası Yassıada’da yattı hapiste. Biz ne ağladık onlarla.

GÜL, ATATÜRKÇÜ DEĞİLSE DEĞİL, ONU ZİYARET ETMELİYİZ

28 Şubat’ta nasıl davrandı lionslar? 

Siyasetle ilgili en ufak bir şey olmadı.

Çevik Bir’e, Vural Savaş’a ödüller vermediniz mi? 

Tansu Çiller’e de verildi. Demirel’e de verildi.  Vural Savaş’a herhalde iyi bir savcı olduğu için ödül  verildi diye düşünmek istiyorum.

Demirel cumhurbaşkanıydı. İlk genel kadın yönetmen olarak ona gittim. Ben bugün Sayın cumhurbaşkanımızı da ziyarete gitmekten yanayım.

Abdullah Gül’den söz ediyorsunuz. 

Tabii ki. Ona da gitmemiz lazım.

Ama sizin istediğiniz gibi bir Atatürkçü değil! 

Değilse değil. Benim cumhurbaşkanım. Elma ile armut birbirine karıştırılmaz ki. Ben Emine Erdoğan ile kaç kez birlikte oldum. Kaç kere vakfıma davet ettim.

Geldi mi?

Gelmedi. Ama Ak Parti iktidarının da lionsa hiç kötü davranışını görmedim. Zaten yaklaşımlarımız çok yakın birbirimize.  Biz de sosyal demokrasi için çalışıyoruz, Ak Parti de.  Muhteşem bir sosyal demokrasi getirdi Türkiye’ye.

Ak Parti? 

Aa tabii canım. Ben oy vermem ayrı. Dedem CHP milletvekiliydi. Bizim evde ha bire Cumhuriyet Halk Partisi konuşulurdu. Birilerinin de muhalefet olması lazım zaten.

KARADAYI’YA ÖDÜL VERDİM

Bugün, 28 Şubat’taki dolaylı desteğinizi nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Ben genel yönetmen olarak Karadayı’ya da ödül verdim. Karadayıların eşyaları aransa bulunur benim ödülüm.

Ve o zaman bir genel yönetmen dedi ki “Oya Hanım neden askerlere bu kadar çok önem veriyorsunuz?”  Ay dedim Taylan Bey Türkiye’yi onlar savunuyor dedim.

Başımızda genelkurmay başkanı adam, en üst seviyede. Ordumuzu yöneten insanı yüceltiyorum dedim. “Olsun Oya Hanım,  demokratik ve laik bir ülkede askerler bu kadar ortaya çıkarılmamalı” dedi. Ben yine de verdim o ödülü.

Bugün darbeden yargılanıyor adam. 

Sorma!

Peki ne hissediyorsunuz?

Ben inanmıyorum, yapmadılar darbeyi. Düşünmüş olabilirler belki. Bakın o kadar önemli ki çocukluk. Devamlı sen askersin, Türkiye’yi savunacaksın. Atatürk ilkelerini sen koruyacaksın diye  bozuk bir plak gibi beyin yıkanırsa...

Benim eşim hep söylerdi, (hz) Muhammed dünyanın en büyük insanı. Çünkü beş vakit namazla insanların beynini yıkamanın muhteşem bir metodunu keşfetmiş diye. Beş vakit ezan aynı şeyi söylüyor.

Bu sizi rahatsız ediyor mu?

Ben çok severim ezanı. Hiç rahatsız etmez. Karadayı’ya veya Çevik Bir’e bir zamanlar ödül verilmiş olmasını lionsların Türk ordusuna olan hürmeti olarak düşünün.

Bakın lionsun bir sloganı var: “Özgürlük, anlayış ulusumuzun güvenliğidir”. Kavramlara bak. Ordu güvenliği sağlar.


DAHA ÖNCE KARŞIYIZ DİYE İLAN VERDİK AMA BAŞÖRTÜLÜLER ÜNİVERSİTEYE GİREBİLİR


Evet. LİONS’un açılımı, Liberty İntelligence Our Nation’s Safety. Bu yüzden de 2008’de Türk Lionsları Hürriyet’e bir ilan verdiler. 

Cumhuriyet bayramı nedeniyle mi?

Hayır.  Bir siyasal simge olarak algıladığınız türbanın üniversiteye serbestçe girmesini sağlamaya yönelik çabaları üzüntüyle izlediğinizi bildirmek için. 

Bugün aynı noktada değiliz, tabii ki yumuşadık. Türban da siyasal bir simge yalnız. Eğer bıraksaydık, üstesine gitmeseydik bu kadar çok yasaklamasaydık böyle olmazdı zaten. Ama çok fazla arttı.

Biraz evvel Timur’un (Erk) ben kapıdan girer girmez bana sizin için “Zaman Gazetesi’nden ama başı açık” ifadesi oldu ya hiç sevmiyorum o ifadeleri. Bu önyargılar çok kötü.

Yani başörtülülere üniversite özgürlüğü verecek kadar anlayışlı mısınız artık?

Onlar da girsinler tabii üniversiteye. Kısıtlamamak lazım. Biz yedi bin lionsuz. Her ağız, her gönül, her beyin aynı gelişmişlikte değil. Kemal Alemdaroğlu benim en yakın sınıf arkadaşımla evli.

Benim oğlum ona faşist Kemal diye isim takmıştı. Bana sorsan çok duygulu, şefkatli bir adamdır. İnsanların sosyal hayattaki davranışlarıyla bireysel davranışları çok farklı.

O günlerde darbe hazırlığı yapılıyormuş Ak Parti’yi indirmek için. Siz de değirmene su taşımış oldunuz mu o ilanlarla, ödüllerle? 

Biz bunu yaparken sizin dediğiniz kadar ileriyi düşünmemişizdir. Darbeyi yapanı destekleyelim, biz de darbenin parçası olalım diye düşünecek kadar politik bir davranış olarak nitelendiremem bunları.

Özgürlük ve laiklik kavramının  bozulacağından korkmuşuzdur. Ak Parti gelecek, İran gibi olacağız. Kafamızı kapattıracak. Müthiş bir korkuydu o sıralar. Şimdi artık böyle bir korku ben hissetmiyorum.

Ne kadar cahilmişiz diyor musunuz?

Yanlış düşünmüşüz. Gayet tabii.

Lionslar Cumhuriyet mitinglerine katıldılar mı? 

Katıldılar. Ama lionslar olarak bayrak açıp değil de, bireysel olarak.  Benim o sırada katılacak durumum yoktu. Eşim ameliyatlıydı. Bakın, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneğini kurduk 89’da. İstesem ben de Türkan Saylan kadar yanında yürürdüm.

Niye yürümediniz?

Çünkü ben bu kadar atipik şeylerden hoşlanmıyorum. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Türkiye’nin bir sorununu çözüyor. Bana bu yetmiyor. Ben dünya insanıyla birleşmek ve Türkiye’yi de dünyaya taşımak istiyorum.

Amerika’daki lionsların başı kapalılar üniversitelere girmesin diye ilan verdiğini düşünebilir misiniz?

Hayır. Düşünemem.

O zaman Türk lionsları onlardan geri midir? 

Geri değil de, Türkiye’nin icapları Amerika’dan farklı. Türk toplumu geçmişte şeriatla yönetilmiş. Bir çırpıda demokratik kurallara geçebilmesi kolay değil. Dolayısıyla bir şeylerin daha vurgulanması gerekiyor.

İlanın parasını kim verdi? 

Federasyondan verilmiştir.

Onlar nereden alıyorlar parayı?

Aidatlardan.

Yıllık ödenen 350 liralardan mı? 

Evet, çok fazla bir şey vermiyoruz. Ama yedi bin kişininki birikince ona göre bir bütçesi oluyor tabii.

Üye sayınız 80’li yıllarda 12 binmiş. Şimdi 7 bine inmiş. Seçkinciliğiniz yüzünden mi taraftar kaybettiniz?

Bu seçmecilikten bir, ikincisi de  Atatürkçü olacak gibi gözükenlerin içinde de lionsa girmek istemeyenler var. Biz birazcık daha bu hudutları, kuralları gevşetsek belki daha çok üyemiz olur.

Ama istemiyorsunuz. Az olalım, öz olalım diyorsunuz.

E işte birbirimizle olalım, birbirine benzeyenler birlikte olsun diyoruz.  Beni korkutan dinle yönetilen bir devlet nizamı. Bakın kıyafeti serbest bıraktılar. Buna şiddetle karşıyım. Yavaş yavaş çocukların örtülü kafalarıyla okula gitmesinden kokruyorum.

BAŞÖRTÜLÜ MİLLEETVEKİLİ OLUR, ŞERİAT YASASI ÇIKARMASIN YETER Kİ

Başörtülülerin milletvekilliğine nasıl bakarsınız? 

Kendini öyle rahat hissediyorsa milletvekili de olabilir.  Ama çocukluktan itibaren kapanmaya kesin karşıyım. Bırakın çocukları yukarıya doğru kendi kendilerine gelsinler.

Eğer o örtüyü kendileri seçecekse başlarına, o zaman koysunlar, milletvekili de olsunlar. Bana ne. Yeter ki laiklikten sapacak kanunları getirmekte etkin rol oynamasınlar.

Siz çocukluktan itibaren buna meyil açarsanız farklı bir yapıya gideriz. Siz de böyle gezemezsiniz. Şeriatla yönetilen bir ülkede yaşamak istemem.

Lionsluk masonluğa atılan ilk adım mıdır?

Yok. Masonluk daha felsefi bir gelişme. Lions ise ruhsal gelişmesini tamamlamış insanın toplumsal davranışı.

İnsanlar önce masonlukta ruhsal gelişmesini tamamlasın sonra mı lions olsun?

Böyle bir kural yok. Ama daha kolay olur. Çünkü insanın vericiliği geç gelişiyor.
Yeter ki gönüllü hizmet etmeye hazır bir insan olsun.

İlhami Soysal, 86’da verdiği bir röportajda Lions kulüplerin masonluğun bir nevi anaokulu olduğunu söylüyor. Tamamen lionsların masonluk ilkelerine göre çalıştığını, tören, sembol ve renklerini de masonlardan aldıklarını... 

Katiyen aynı kanıda değilim. Belki şekilsel bazı simgeler ve ritüeller olabilir. Ama onlar beni çok da fazla ilgilendirmiyorı. Zaman içerisinde iki taraf da birbirinden etkilenmiş belki.

Başta Fahrettin Gökay olmak üzere kurucuların tamamı mason. 

Evet o sırada öyle. Demek ki öyle bir rüzgar vardı.

Ayrıca ilk Amerikalı kurucular da mason. 

Olabilir. Lionsta aksiyon vardır her zaman. Muhakkak bir hizmet vardır. Öyle lions olmak için lions olunmaz.

Bir site var; masonlar.org diye.  Özel olarak lionsları tanıtıyor ve övüyor.Diyor ki, bir lionsun en önemli görevi, çevresinden yararlanmaktır. Çevresine yarar sağlamalı demiyor. 

Çevresinden yararlanmayı yanlış ifade etmişler. Çevresinin imkanlarını alıp topluma akıtılması için kanal olmaktır lionsluk. Lionslar şuradaki birikmiş bir şeyi alıp, açıp, deşip, bulup topluma akıtırlar.

Sizler Amerika’daki genel merkeze hesaplarınızı sunmak zorunda mısınız?

Hayır. Böyle bir zorunluluğumuz yok. Proje bazında oradan buraya bağış getirtebiliyoruz. Onun için benim oraya gitmemin faydası olabilir. Bağış türlerine bakarım.

Bakın burada lions göz bankasını öyle kurduk. Bayrampaşa Hastanesini öyle kurduk. Katarakt Hastanesini Eskişehir’de öyle kurduk. Daha yeni 75 bin dolar geldi.

Bayrampaşa’ya bir alet alındı. Depremde çok büyük yardım yaptılar. 1 milyon dolar anında geldi.  (not: Oya Hanım’dan önce konuştuğum Hamza Kurtay 2,5 milyon dolar geldiğini belirtmişti. )

Ne şekilde dağıttınız onu? 

Önce büyük çadırkentler kuruldu. Temel ihtiyaçların giderilmesi için. Sonra Adapazarı’nda okul kampüsünde bir talebe yurdu yapıldı. Üsküdar’da bir ilköğretim okulu yapıldı. Avcılarda da bir çocuk yuvası yapıldı.

ATATÜRK’Ü PUT HALİNE GETİRDİK

İsrail Filistin çatışmasına dair Lionsların bir görüşü var mı?

Hayır. Hiçbir şekilde yok. Ama şimdi ben direktör olunca Müslüman olduğum için acaba diyorum Irak’ta bir Lions kulubü kurmak için beni görevlendirirler mi?

Irakta mı? Filistin’de mi?

Irak’ta. Filistin’de özgürlük yok. Somali’de var. Geçen Sudan konsolosu geldi bizim Altı Nokta’ya. Afrika’da çok yayıyorlar Lions kulüplerini.

Farkına varmadan bir şeylere alet oluyor muyuz gibi bir duygunuz oldu mu? 

Ben hiç bu hissi duymadım. Çünkü kullanılmayı hiç sevmem. Bilakis Lionsu ben kullandım. Ne yaparak? Projeler yaparak, 5 milyon dolar geldi Türkiye’ye yapılan projelerle.

Mesela oralarda çok çalıştım. Sonra Türk kadının gücünü Avrupa’da çok ispatladım. Ben Almanya’ya gittim evlendiğimde.

O Türk işçilerinin ne kadar küçümsendiğini gördüm. Benim nasıl Almanca öğrendiğime şaşırdılar. Üç ayda Almanca öğrendim ki onları alt edebileyim.

Ben onların nasıl insan ezdiğini gördüm. Onun için şimdi ben Hamburg’da Almanların önünde başım açık en önde yürüyeceğim Türk kadını olarak.

Ki görsün o küçümsediği, iteleyip kakaladığı Türk insanını.  Ben Türk insanının gücüne,Türkiye’nin  zenginliklerine inanıyorum.

Ve Lions bana bunları satabilme imkanı veriyor. Lions benim neyimi kullanacak ki, Türkiye’nin nesini kullanacak ki?

Bundan sonraki dönem için nasıl bir açılım gerekir Lionslara?

Biraz ritüellerden vazgeçmeli. Ritüeller çok sıkı. Sıkıyor insanları. Çok kuralcılık olmamalı.

İnsanları sıkıştırmamalı. Bir de daha az seçici olmak ve insanlara fırsatlar vermek lazım. Lionslar elitist görüntülerine rağmen hizmet götürdükleri mahallelerde hiçbir zaman ayrım yapmazlar.

Ben uzlaşmadan, insanların birbiri ile kucaklaşmasından yanayım.

Atatürkçülük toplumsal uzlaşmaya yeter mi 2013 Türkiyesinde? 

Hayır yetmez.  Ama Atatürk’ün getirmiş olduğu laik ve demokratik ilkeler yeter. Ben sosyal demokrasi istiyorum. Atatürk olmasaydı sen böyle başın açık gezemezdin.

Ama tabii simgeleştirmemek lazım. Puta tapmak gibi bir şey. Söylüyorum bunu hep.

Yapmayın diyorum. Adamı biz bu hale getirdik, her yere heykel dike dike. Biz kendimiz Atatürk olmalıyız.  İçselleştirmek lazım, putlaştırmak değil.


29 Mart 2013 Cuma

‘Adalet mülkün temelidir’ sözü Hz. Ömer’e aittir

Mustafa Armağan
m.armagan@zaman.com.tr

Bir dizide mahkeme salonlarının duvarlarında yazan “Adalet mülkün temelidir” sözünün altında Atatürk’ün imzası görünmeyince kıyametler kopmuş. Kınayanlar mı istersiniz, twitter’da cikleyenler mi, “Eyvah! Ulu Önder’in bir sözü daha silindi” feryadını basanlar mı! Bir gazetemiz de üşenmeyip bunu manşetine taşımış.
  
 Ne diyelim: Bu kadar cahillik ancak 2013 Türkiye’sinde olur.

    Cahillik, çünkü bu sözün Atatürk’le hiçbir alakası yok. Kaldı ki Atatürk’ün de sahiplendiği yok. Nitekim kendisinden yaklaşık 1.300 (bin üç yüz) yıl önce söylenmiştir ve birazdan ispatlayacağımız gibi kesin olarak Hz. Ömer’e aittir. Üstelik de yanlış bir çeviri...

    Sözün Arapça aslı “El-‘adlü esâsü’l-mülk”tür Türkçede ‘mülk’ kelimesi “Mahkeme kadıya mülk değil” deyiminde olduğu gibi genellikle taşınmaz (gayrimenkul) anlamında kullanılır. Oysa Arapçada devlet, düzen, ülke, egemenlik, iktidar, saltanat anlamlarına da gelir.

    Dolayısıyla “Adalet mülkün temelidir” sözüyle kastedilen şey şudur: “Devletin veya düzenin esası adalettir.”

    ‘Esas’ kelimesi için seçilmiş olan ‘temel’ de yanlış bir karşılıktır. Bir devletin adalet temelinde kurulmuş olması önemli ama adalet sadece devlet binasının temel kısmında bulunmaz ki! Sözün sahibi olan Hz. Ömer’in anlayışına göre adalet bir devletin temelinde olduğu gibi çatısında da, yani her zerresinde vücut bulmalıdır. Temelinde adalet olup da çatısında zulüm yaşanırsa o binada adaletin varlığından söz edilebilir mi?

    Şimdi bakalım “Adalet mülkün temelidir” sözü Hz. Ömer tarafından nasıl ve hangi bağlamda söylenmiş?


İbni Kesir’in naklettiği Hazreti Ömer’in konuşması.

HZ. ÖMER’İN ADALETİ

Sadece İslam tarihinde değil, dünya tarihinde de Hz. Ömer çapında âdaletiyle temayüz etmiş bir devlet başkanı bulmak kolay değildir. O, insanlık tarihinin adalet tahtının tacidarlarından biridir. Hayatından pek çok örnek verilebilir ama şu çarpıcı sözü yeterlidir adalet anlayışının hangi noktalara ulaştığını göstermek için:
  
 “Devlet malını yetim malı konumuna koydum. İhtiyacı olmayan yetim malına tenezzül etmesin. Muhtaç olansa meşru surette, ihtiyaç ve emeğine uygun olarak yararlansın.”

    Hicretin 20. yılında devletin geliri artmış, Hz. Ömer de Mekke’nin ileri gelenlerini maaşa bağlamıştı. Ölçüsü, Peygamber Efendimiz’e (sas) yakınlıktı. Kim O’na yakınsa daha yüksek maaşa bağlanacaktı. Oğlu itiraz etti. “Peygamber’in kölesi Zeyd’in oğlu Üsame 4 bin, bense senin oğlunum, 3 bin dirhem alıyorum. Adalet mi bu?” Hz. Ömer mutlak ölçüsünün Efendimiz olduğunu beyan eden şu şoke edici cevabı verdi:

    “Ona daha fazla verdim, Çünkü Allah Resulü onu senden, onun babasını da senin babandan daha çok seviyordu.”
    Gördüğünüz gibi insanın duygu ve düşünce sınırlarını zorlayan bu erişilmez adalet anlayışını bütün hayatına yaymış olan Hz. Ömer’in ağzına yakışırdı “Adalet mülkün temelidir” sözü.

  “EL-ADLÜ ESASÜ’L-MÜLK”

  637 yılındayız. Hz. Ömer’in İran hükümdarı Yezdicerd’in üzerine gönderdiği Sa’d b. Ebi Vakkas komutasındaki kuvvetler Medayin’e, sonra da Nehrevan’a girmişler, Sasanilerin paha biçilmez hazinelerini ganimet olarak Hz. Ömer’e göndermişlerdi. “Kisra’nın baharı” denilen muhteşem bir halı, mücevherli kılıçlar, kemerler, süslü elbiseler üst üste yığılmıştı. Bir de Kisra’nın altın bilezikleri vardı dizi dizi.

    Halife Ömer, Süraka b. Malik’in kollarına taktırdı bilezikleri. Kisra’nın elbiselerini giydirdi. Sonra “çıkart” dedi ona. Şöyle dedi: “Allah’ım, benden daha fazla sevdiğin Resulüne ve Ebubekir’e vermediğin süslü eşyaları bana verdin. Bunları vermenden sana sığınırım.” Zengin olmanın bir düşüklük gibi görüldüğü bu aydınlık tablonun ardından Hz. Ömer’e bu defa Kisra’nın kılıcını getirdiler. Şöyle dediği duyuldu:

    “Şüphesiz Kisra kendisine verilen dünyalıkla ahiretinden oldu. Dünya ile meşgul oldu. Kendisi veya damadı için mal topladı ama şahsı için ahirette yararlı olacak bir şey yapmadı.”

    İşte “Adalet mülkün temelidir” sözünü bu bağlamda söylemişti Halife Ömer. Bunu İbn Kesir “El-Bidâye ve’n-Nihâye” adlı eserinde (cilt 7, s. 68) şu şekilde dile getirir:

    “Adalet mülkün temelidir (esasıdır) ve baki kalmasının ve devam etmesinin sırrıdır… Beyhâkî ve İmam Şafi şunu dediler: Ömer b. Hattab, Kisra’nın bileziklerini Süraka b. Malik’e verdikten sonra şöyle dedi: “Kisra b. Hürmüz’ün bileziklerini kollarından çıkarıp Beni Müdlic kabilesinden Arab olan Süraka b. Malik’in kollarına takan Allah’a hamd olsun.”

    Daha sonra Hz. Ömer, Müslümanlara bir hutbe verdi. Onlara Kisra’nın mülkünün (devletinin) zulüm ve eziyetlerle yok olduğunu, halbuki mülkün (devletin) temelinin ve ayakta kalıp devam etmesinin sırrının adalet olduğunu beyan edip açıkladı. Daha sonra bütün ganimetleri paylaştırdı. Ve bu ahlakla Müslümanlar İran şehirlerini (ülkesini) fethettiler. Kisra’nın mallarına mirasçı oldular. Güneş İslam illerinde batmaz oldu.”
   
Bundan 640 yıl önce, Atatürk’ün ölümünden de 565 yıl önce vefat eden bir tarihçinin kitabında aynen böyle yazıyor. Yani “Adalet mülkün esasıdır” sözü, Hz. Ömer’indir ve bir devletin zulümle ayakta kalamayacağı, ‘ilelebet payidar olması’nın sırrının adalet esası üzerine kurulması olduğu fikrinin patenti ona aittir.

    Başkalarınca söylenmiş sözleri Atatürk’e mal etme gayretkeşliğinin başka örneklerini de biliyoruz.

    Mesela Romalı şair Juvenalis’in neredeyse 2 bin yıllık “Orandium est ut sit mons sana in corpore sano” (Sağlam bir bedende sağlıklı bir kafa vermesi için Tanrı’ya dua etmelisin) sözü Atatürk’e mal edilerek “Sağlam kafa sağlıklı vücutta bulunur” şekline sokulmuştur.

    Keza “Köylü milletin efendisidir” sözü de Kanuni’ye aittir ve aslı “Reaya milletin efendisidir” şeklindedir. Reaya, sadece köylü demek değildir. Üreten ve vergi veren anlamındadır ve Kanuni bir devletin devletten geçinenler sayesinde değil, üretici kitle sayesinde ayakta durduğunu anlatmak istemiştir.

    Sözün özü: Mahkemeleri bırakın, diğer yerlerdeki sözler de asıl sahiplerine iade edilmelidir diyoruz. Zaten adalet bir şeyi ait olduğu yere koymak demek değil midir? O zaman tarihte de adalet istiyoruz. Hem de Hz. Ömer adaleti… 

http://www.zaman.com.tr/mustafa-armagan/adalet-mulkun-temelidir-sozu-hz-omere-aittir_2051795.html


500 yıllık camiyi yıkıp yerine heykel yaptılar

Mustafa Armağan


Ders kitaplarımızdan aşinası olduğum farklı bir heykeldi o. Kartal gibi açılmış kollarıyla ayağının altına aldığı düşmanı hınçla eziyordu. Zamanla estetik bakış yerini tarihçi bakışına bıraktı ve fark ettim ki, heykeldeki iki erkek figürü de çırılçıplaktı.
Son öğrendiğim bilgi ise gözümdeki perdeyi iyice kaldırdı. Meğer bu çıplak heykelin ayakları altında gerçekte düşman değil, Allah’a adanmış bir caminin ruhaniyeti inliyormuş. Bir başka deyişle heykelin yerinde yaklaşık 500 yıllık sapasağlam tarihî bir cami vardı ve 1933 yılına gelinceye kadar ayaktaydı.

80 yıl önce ahşap tavanlı Anadolu camisi çatır çatır sökülmüş, Afyon kalesiyle asırlardır yarenlik etmiş olan sülün gibi minaresi hoyratça yerle bir edilmiş, bu da yetmezmiş gibi etrafındaki Osmanlı mahallesi yok edilmişti.

Ne için yapıldı bütün bunlar peki?

Halk arasında Paşa Camii diye anılan Umur Bey Camii Avusturyalı heykeltıraş Heinrich Krippel’e on binlerce lira karşılığı döviz ödenerek yaptırılan ve “ucube” sıfatını fazlasıyla hak eden kaba saba bir heykele kurban edilmişti.

O Umur Bey ki, güzel insandı; Bursa’daki şirin külliyesinde vakfiyelerini olur da kaybolur diye tamamını mermere işletecek kadar hassasiyet sahibi bir ilim ve devlet adamımızdı.

Derken gazetelerde manşetten bir haber:

“Afyon’daki zafer abidesi dün büyük merasimle açıldı. Başvekil mühim bir nutuk söyledi. Milletin asırlar süren ıstırabı burada durdu.” (Cumhuriyet, 25 Mart 1936.)



Afyon Umurbey Camii halk çalışmayı reddettiği için askerlere böyle yıktırılmıştı. Yıl: 1933

Tören oldukça renkli geçmiş olmalı. Başvekil İsmet İnönü heyecanlı bir konuşma yapmış. Oysa nutuk attığı yerin altında bir cami can çekişmekteydi. Afyon’un merkezindeki bu yapı, Milli Mücadele’nin en acılı günlerinde dertli gönüllere sığınak olmuş, avlusuna topladığı müminlerin ruhlarını düşmana karşı kılıç gibi bilemiş, beş vakit okunan ezanlarla garip sineleri yıkamıştı.

İşte şimdi bir hükümet başkanı vakıf bir eserin yıkıntısı üzerinde coğrafyaya da, tarihe de, kültüre de, değerlere de yabancı ve zıt bir abidenin kurdelesini kesiyordu.

 O mutlak iktidar günlerinin sarhoşluğuyla mıdır bilinmez, İnönü, Tek Parti devrinden sonra bu coşkulu anını unutur görünmüş, 1965 yılında Süleyman Demirel’in “Camileri yıktınız” eleştirisine “Hayır, hiçbir camiyi yıkmadık” şeklinde inkâr yoluna sapmıştı. Eh, kan çeker derler, Kılıçdaroğlu da öyle yapmıyor mu?
Şimdi Afyon’daki Paşa Camii’nin yıkılış hikâyesine gelelim.

İstanbul’un fethinden 2 yıl sonra, 1455’te son şeklini alan cami, Beylikler dönemi eseri olup Anadolu’daki ahşap çatılı ve direkli camilerdendi ve aslında hamamı, kervansarayı, medresesi vs. de olan bir külliyenin merkezinde yer alıyordu. Ne yazık ki, külliyenin diğer unsurları zamanla yıkılıp ortadan kalktı. Ama cami direniyordu.

Afyonkarahisar’ın nabzının attığı bir mekân haline gelen Umurbey veya Paşa Camii’nin önünde törenler düzenleniyor, toplantılar yapılıyordu. Hatta önündeki meydan Milli Mücadele döneminde İzmir’in işgalini protesto mitingine ev sahipliği yapmış, diğer ‘gazi camiler’ gibi direnişin odağı haline gelmişti.

Derken zafer kazanıldı ama caminin tarihindeki kara günler de başlamış oldu. Zamanın Belediye Başkanı Haşim Tiryakioğlu karar vermiştir Paşa Camii’nin yıkılıp yerine bir anıt yapılmasına. Aslında bu kararın pek de kendiliğinden verilmesi mümkün değildir. Zira Afyon ölçeğine göre çok pahalı bir projedir. Ömer Fevzi Atabek’in notlarına göre emir ‘yüksek yerden’ gelmiş olmalıydı.

Nitekim sadece heykeltıraş Krippel’e ödendiği belirtilen 60 küsur bin lira (Atabek’e göre ise 40 bin dolar (80 bin lira) artı mükafat olarak (evet bir de mükafatı vardı) 6 bin lira ödenmişti. Bu, 1933 yılında bir belediyenin göze alabileceği bir mali yük değildi.

1.290 TL cami yıkım ve istimlak masraflarıyla kaidenin yapımı, heykelin Viyana’dan nakli, 450 liraya çevredeki Kadı Vakfı’na ait mahallenin yıkılması gibi masraflarla bu rakam çok daha yukarılara çıkmış olmalıdır.

Afyonlular ‘Biz cami yıkmayız” diye yıkım işinde çalışmayı reddedince askerî birlikler seferber edilir! Emir kulu olan erler damından başlayarak kiremitleri indirir ve çatır çatır sökerler ahşap camiyi; minareyi de yıkarlar.

Yıkım işleminden elimizde birkaç soluk fotoğraf kalmıştır bugün. Bir de o parlak günlerin hasretle anılan hatıraları...

Ardından Avusturyalı heykeltıraş Krippel’e bir heykel siparişi verildi. Ancak figürlerin çıplak olarak yapılmasının, tenasül organlarına varıncaya kadar ayrıntılarıyla işlenmiş olmasının, Afyon gibi muhafazakâr bir şehrin zihniyetini kasıtlı olarak kırma ve değiştirme çabasından başka bir şeye yorulması zor görünüyor.


Uzun yıllar halk, çıplak heykelin önünden utanarak geçmiş ama derdini kimseye anlatamamıştır. Nihayet Demokrat Parti döneminde yapılan müracaatlar gayesine ulaşmış ve heykelin tenasül organı yetkililer tarafından ‘sünnet ettirilmiştir’.


Anıtın kaidesine mermere Atatürk’ün şu sözü oyulmuştur:

“Türk milleti, muzaffer istihlas ve istiklal cidalini ve muazzam asrî inkılâplarını en manidar remz ile, en iyi ifade edebilecek şekli, yukarki hakiki timsalde buldu.” (G. Elibal, Atatürk ve Resim-Heykel, İş Bankası: 1973, s. 199.)

Buna göre Atatürk, Türk milletinin kurtuluş ve bağımsızlık mücadelesini ve muazzam devrimlerini “en iyi” bu heykelin ifade ettiğini söylemiştir. Ancak o “kurtuluş” ve “mücadele”nin Yunanlardan mı yoksa Osmanlılardan mı “kurtulmak” anlamına geldiğini heykele ve heykelin yapıldığı yerde yatan Paşa Camii’nin hazin fotoğraflarına bakanlar düşünmeden edemiyor.

Bursa’da Osman Gazi’nin başına dikilen Şehitler Anıtı 28 Ocak günü kaldırıldı. Zafer Anıtı’nın da başka bir yere kaldırılarak Afyon’daki Paşa Camii’nin eski yerinde ve eski görünümüne uygun bir şekilde ihyası bir görev olarak omuzlarımızda durmaktadır.

“Cami yıkmadık” diyenlere duyurulur. Pirleri gibi sağır değillerse tabii…

Not: Bilgi ve görsel malzeme desteği için Yusuf İlgar beye teşekkür ederim.

 http://www.zaman.com.tr/mustafa-armagan/500-yillik-camiyi-yikip-yerine-heykel-yaptilar_2057277.html